22 Aralık 2011 Perşembe

Kıyametin koptuğu an!


Gerçeklerle yüzleşmek zor olduğu gibi, korkularımızla yüzleşmek de bir o kadar zordur. Ama ne gerçeklerden kaçılır, ne korkulardan. Elbet her ikisi de bir gün bizi bulacak. Belki zararlı çıkacağız, belki kârlı ama yüzleşeceğiz, mutlaka o anı yaşayacağız…

Her gün bizi geren, afakanların basmasına sebep olan, şıpır şıpır terleten, yalan da olsa, iftira da olsa, yüzleşeceğimiz konunun ağırlığının altında eziliriz…

Sıcak basar, ellerimiz terler, avuçlarımız yanar, koltuk altından başlayan bir sıcaklık, kulak memelerine kadar yayılır…

Saçlarımız ıslanır, yapış yapış olur…

Bu kadar korkuya gerek var mı, diye sormayız bile…

Hâlbuki belki de korktuğumuz gibi olmayacak…

“Bu muydu yani!” deyip, şaşırmak bile mümkün…

Ya da, bekleye bekleye alışkanlık kazanıp, aşina bile olduğunuza kanaat getirebilirsiniz…

Ne bileyim, ortaya çıkar, “her gün ölmektense, bir gün ölürüm” dersiniz…

Bütün bunları deriz, korkuyu yaşarız ama o anın gelmemesi için mantıklı davranarak çözüm üretecek tek adım atmayız…

Varsa yoksa korkumuz, varsa yoksa paranoyamızdır…

Tıpkı Ermenilerin “soykırım” iddiaları gibi…

1915 yılında olan veya olmayan bir konu için, her kritik zamanda birilerinin krizi nükseder…

Denize düştükleri an, yılana sarılırlar ve sarıldıkları da soykırım y(a)ılanıdır

Ortaya bir tasarı atarlar…

Kendi içlerinde “aşırı” gidenleri böylece dizginlerler…

Sempatisini kazanıp, desteğini bile alırlar…

Kendi kişisel çıkarları için bir milleti suçlarlar; bir milleti mazlum, diğerini zalim ilan ederler…

Mazlumların zalim olabileceğini hiç hesaplamadan…

Her defasında da Türkiye ayağa kalkar… (Oturarak tepki verilmiyor)

Adeta hop oturup hop kalkarız…

“Sözde” diye başlayıp, “soykırım”dan bahsederek, böyle bir şeyin olmadığı söyleriz…

Ne deliller, ne belgeler, ne şahitlik edecek vakıalar…

Oysa, soykırım olduğunu iddia edenin de eli boştur, olmadığını söyleyenin de…

Her iki kesimde boşa kürek salladığının farkında değildir…

Birisini soykırımla suçlayan, bunu ispatla yükümlüdür…

Soykırımla suçlanan ise “varsa belgesi” gösterir, yoksa da “it ürür, kervan yürür” der…

Sonunda ölüm yok ya!

Ama denmiyor…

Korkuyla yaşamak daha cazip geliyor…

Heyecanlı…

Adrenalini yükseltiyor…

Hayata renk katıyor…

Yapacak iş çıkıyor…

Gündemi saptıranlara karşın, farklı gündemler de saptırılıyor…

Hayatta bir araya gelemeyecek farklı görüşlerden insanlar, sadece bu konuda birleşebiliyor…

Hiç olmamasından daha iyi denerek, “bu kadarcık birliktelik” yeterli görülüyor…

Milli duygularımız galeyana geliyor, fena mı?

Hem hiç değilse en başarılı olduğumuz kınamayı, bir kez daha yapabileceğiz…

Zaten biz kınamayı çok iyi biliriz…

Bol bol kınarız…

Terör olaylarını kınayıp, bir çırpıda sorunu çözeriz…

Başka ülkelerin insanlarımıza yaptığı insanlık dışı olayları da kınarız…

Diplomasiyle yapamadıklarımız kınayarak yaparız…

Savaşla kazanamadığımız kınayarak elde ederiz…

Trafik kazalarını da bir kınasak var ya, bir tek ölüm olmayacak ama kimsenin aklına gelmiyor…

Bizim aklımıza gelen “bize yapılan iddia”dır…

Gerçek olup olmamasından daha önemlisi “bizim suçlanıyor” olmamızdır…

Suçlanıyorsak kınarız…

Saldırı varsa kınarız…

Kan ve gözyaşını dindirmek için de kınarız…

Ve son olarak, her yıl, belli aralıklarla 1915 olaylarında soykırım olduğunu iddia edenleri kınarız, sorunuz çözeriz…

Biz kınamayı ne kadar iyi biliyoruz ki, “korkularımızı” bile kınamayla yenebiliyoruz…

Tıpkı dün gibi…

Hani kıyametin koptuğu an var ya, işte o zaman…


21 Aralık 2011 Çarşamba

Milli değer mi, uçup gidecek alışkanlık mı?


Yahşi Cazibe dizisinde Ziver Bey’in diline doladığı “Globalleşen dünyada…” diye başlayıp, “garipsenenleri” söylemesi, aslında işin başından beri bir beklenti ve bir yanılgının da habercisiydi…

Görmediğimiz dünyadaki, olmayanları veya olanları söylememiz, alışılagelen davranışlarımızdan oldu.

Kendi tezimizi kabullendirmek için “Dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş” bir uygulama olduğunu söylerken, kendimizden ne kadar da eminiz…

Globalleşen dünyada veya bir başka adıyla da Kürselleşen dünyada farklı korkular, önyargılar ve antipatiler de bir birini izliyor. Elbette ki katıksız sempatiler de…

Dün Altınşehir Anadolu Lisesi’nde buna benzer bir münazara vardı; Küreselleşmenin Milli değerlere etkisi diye özetleyebileceğimiz bir konuydu…

İki öğrenci grubu, kendi tezlerini ortaya koyarak, küreselleşmenin milli değerleri tahrip ettiğini veya etmediğini ispata çalışıyorlardı…

Konu, elbette ki, batılılaşmanın başlamasından bu yana gündemden düşmeyen, her yeni açılımda, her farklılıkta, her teknolojik gelişmede veya sınırların kalkmasında, dünyanın küçülmesinde gündeme aynı sıcaklıkta, aynı tatta ve aynı hararette gelir…

Son birkaç yıldır gündemimize girmesi, AK Parti iktidarıyla önemli bir aşama kaydeden Avrupa Birliği’ne katılım ve uyum sürecinden dolayıdır…

Demokratikleşme, belki de bütün bu tartışmaların doruk yapmasını sağlamıştı…

Peki, dün öğrencilerin saatlerce tartıştığı “Kürselleşme” milli değerlerimizi tahrip mi ediyor, yoksa dokunmuyor mu?

Dokunmadığını/dokunamadığını söylemek elbette mümkün değil…

Her yenilik, eskiyenin üzerine gelir…

Her dışa açılım, içteki eskiyenin sonunu getirir…

Ama milli değerler farklı…

Siz küreselleşiyorsunuz diye, töre cinayetlerinin tarihe karışmasını giden bir milli değer olarak alamayacağınız gibi, “ahlaki” olmayan ama bazı toplumlarda kabul görenlerin de yok olmasına acımamanız gerekir…

***

Öncelikle “Milli Değer”i çok yanlış kullanıyoruz…

Öğrenciler de yanlış kullandı, genelde tartışmalarda da yanlış kullanılıyor…

Milli değer, statükonun devam etmesi demek değildir…

Bizdeki her şey, milli değer olmadığı gibi, kaybolan bazı alışkanlıklarımız da olmazsa olmaz değildir…

Milli değer, bize ait olan, bize has bir değer, bir kültür, bir yaşam tarzıdır…

Ve bunun da globalleşmeyle, demokratikleşmeyle, açılımla, büyümeyle, gelişmeyle veya teknolojik atılımla alakası yoktur…

Bu insanların kendi elinde olan, koruması gereken değerlerdir…

Ya da şöyle diyeyim, milli değer, aynı zamanda insani değer demektir…

Ahlaki değer, dini inanç, kültür ve gelenekleri de buna ekleyebiliriz…

Bir başka söyleyişle de “özgürce” kabullendiğimiz, “özümsediğimiz” konulardır…

Eğer biz “milli değer” diye bir şeyleri kendi özgür irademizle kabullenmiş ve hayata geçiriyorsak, bunu hiç kimsenin elimizde almaya hakkı da yok, cüreti de…

O zaman, elimizden kayıp gideceğine inandığımız değerler, elimizde tutamadığımız değerlerdir…

Yani yine bir başka söyleyişle, kendi korkularımızdır, paranoyamızdır. Aksini söylediğinde terk edeceklerimizdir…

Namazdan bir örnek vereyim…

Çölün ortasında kaldığınızda, su bulamadığınızda namaz kılmayı öteleye biliyor musunuz, yoksa abdest almak için suya ihtiyaç duymayacak kaideler de var mı?

Elbette teyemmüm edebilirsiniz…

O zaman, bulunduğunuz ortamın, yaşam tarzınızı değiştirmesinde bir etkisi yok…

Avrupa Birliği’ne girdiğinizde, beşeri sorumlulukların artıyor olması, kural ve kaidelerin fazlalaşması, size ters gelen yaşam tarzına şahitlik edecek olmanız, kendi değerlerimizi hayata geçirmeye engel değil, aksine belki de “sorumsuzların” hizaya gelmesi açısından da önemlidir…

Dünyanın neresine giderseniz gidin, kendi türkünüzü mırıldanmaktan sizi kimse alıkoyamayacaktır…

Bugüne dek inancınızı “özgürce ve horlanmadan” yaşayamadığınız halde, “inançlara saygı”nın kabul görmesine tanıklık edebilirsiniz…

Küreselleşme, değerleri bir tarafa atma değil, aksine sıkı sıkıya sarılmanın da adıdır…

Bunun için STK’lara, kültürel gruplara çok daha fazla ihtiyaç duyulacak, kendi değerlerimizi hatırlatacak her yol için farklı girişimlerde bulunacağız…

Belki, bugün nostalji olarak hatırladığımız güzellikler, yarın yaşayacağımız güzellikler olacak. Hatta bu güzellikleri sadece biz değil, başkaları da yaşayacak…

Açılım, bir korkuya dönüştüğü andan itibaren, kendi küçük dünyamızdan çıkamayız…

Eğer bu bir paranoyaya dönüşürse, evden çıkmamak, sokağa adım atmamak gerekir…

Oysa kendi değerlerimizi, dünyanın “güzel değerleriyle” süsleme şansını yakalamak varken, “bizim elimizdeki bizde kalsın, aman kimse dokunmasın” demek, “dışarıya çıkarsam, bozulurum” demekle eşdeğerdir…

Küreselleşme, “bozul da gel” demek değildir…

Eğer kürselleşince bozulacağınızı düşünüyorsanız, sizin elinizdeki değer değil, uçup gitmeye hazır bir alışkanlıktır, hepsi o kadar…

Twitimden Seçmeler
Bugün 21 Aralık, yılın en kısa günü. Yaptığımız işler de kısalacak mı? Mesela gazeteyi eksik çıkarma şansım var mı, ya yazımı eksik yazma…

www.twitter.com/naifkarabatak

20 Aralık 2011 Salı

Çıkacak yasa, Fransa’da durmaz!


Benden önce olmuş mudur bilmiyorum ama aklımın erdiğinden bu yana Fransa’nın zaman zaman nükseden bildik bir krizi var; soykırım iddiasını bir şekilde yasalaştırma çabası…

Akacak kan damarda durmazmış derler, çıkacak yasa Fransa’da durur mu bilinmez ama bilinen, bu girişimin bizdeki yansımasının çok da samimi durmadığıdır…

Fransa, daha öncekilerden farklı olarak bu defa “bir fikri ifade etmeyi” yasaklama derdinde…

Bu yasa çıktığında, Fransa’da, Ermenilerin 1915’te soykırım yapıldığına ilişkin iddialarının yersiz olduğunun söylenmesi suç sayılacak…

Soykırımın olup olmadığı bir yana…

Ermenilerin iddiasının içinin boş veya dolu olması da yana…

Sadece “iddialar boş” veya “fos” diye görüş belirtmek suç olacak…

Bu hiç de demokratik değil…

Yasa çıkar mı, çıkmaz mı bilinmez…

Aklı olan Fransa’nın bu yasayı çıkarmayacağıdır…

Aksi de olabilir…

Ama ben bu yasanın çıkıp çıkmamasıyla değil, Türkiye’deki yansımasıyla ilgileniyorum…

Veya ikiyüzlülüğümüzle…

***

Yazının başında söylediğim gibi, ilk kez böyle bir girişimle karşılaşmıyoruz. Her seferinde farklı da olsa 1915 olaylarında atalarımızın Ermeni soykırımı yaptığını bir şekilde “kabul eden” bir yasa çıkarma çabası kendisini gösteriyor…

Bir anda ortam geriliyor. Fransa’yla ipler kopma noktasındayken son bir atakla diplomatik girişimler veya Türkiye’nin tepkilerinden sonuç alınıyor…

Ve yasa taslağı, “bir başka bahara” denilerek, sumen altına itiliyor…

Ve böylece Fransa, bir kez daha Türkiye’nin nabzını yoklama şansı yakalıyor…

İçimizdeki Fransızlar ortaya çıkıyor…

Ermeni dostları da bir bir belirleniyor…

Avrupa’ya karşı çıkanların şeceresi okunuyor…

Fransa’ya düşman olanlar da belirleniyor…

Ve bir de “kafatasçılar” ortaya çıkıyor…

Tabi ki, “milliyetçilik damarı kabaranlar” sayılıyor…

En çok da son şık…

İlginç bir ülkeyiz. Hiçbir konuda aynı düşünemeyen sağı, solu, aşırısı, ılımlısı, mülayimi, kabası, sabası, laik veya anti laiki, Atatürkçüsü, Kemalist’i.. hepsi “tek ses, tek nefes” olarak Fransa’yı topa tutuyor…

Yapılanın yanlış olduğu söyleniyor…

1915’de yapılanın bir soykırım olmadığı belirtiliyor, hemen ardından da ticari ilişkilerden bahsedilerek, gözdağı veriliyor…

Fransa’nın kanlı tarihine atıfta bulunarak, bizi masumlaştıracak konulardan söz açılıyor…

İhracat, ithalat, ekonomik ilişkiler, siyasi birliktelik, Avrupa Birliği, demokratlık falan da filan…

Hepsinde de Fransa’nın “ateşle oynadığına” vurgu yapılıyor…

Amaç, Fransa’yı sindirmek, bir kez daha yanlıştan döndürmek…

Böylece Fransa, zaman zaman nükseden krizinden sağ salim çıkmış olacak...

Ve Türkiye bir kez daha rahat nefes alacak…

Nereye kadar?

Yüzleşme mi istiyordunuz, alın size yüzleşme…

1915’de ne olmuşsa, dökün ortaya…

Ermenilerin de suçu ortaya çıksın, Türklerin de; varsa suçu, yoksa masumiyeti…

Hani geçmişle yüzleşmek gerekiyordu…

1930’lu yıllarla yüzleşmeye çabalayan Türkiye, 1915’li yıllarla yüzleşme sorunu mu var?

Neden Fransa’nın elinde sürekli bir Demokles’in kılıcı olsun?

***

Bu yasa çıktığında, Fransa “fikirlerin özgürce ifade edilmesi” ilkesine aykırı davranmış olacak…

Türkiye’de durum nedir diye soran var mı bilemiyorum…

Birisi çıkıp, “Biz Ermeni soykırımı yaptık” dese veya “Ermeniler de iddialarında haksız değil” türü bir cümle kurmaya kalkışsa “suç” sayılmıyor mu?

Fransa’yı suçlamadan önce, benzeri bir ifadenin Türkiye’de serbest olup olmadığına bakmak gerekmez mi?

Bizde bugüne kadar yasak olan, Fransa’da bundan sonra yasak olacak…

Geçmişimizi savunmak için önce kendi özgürlüğümüze bakmalıyız?

Bizim tartışamadığımızı, Fransa’nın da tartışmamasını istiyoruz…

Tartışmamak, kazanmak değildir…

Aksine, haklı olduğun davada, sonuna kadar tartışmak, bütün iddiaları çürütecek doneleri ortaya koymak gerek.

Önce biz gerçeği ortaya koyalım, sonra da “sıkıysa çıkın, konuşun!” diye kendimizden emin şekilde konuşalım…

Unutmayın ki, biz özgürce tartışmadıktan sonra, başkasının özgürce eleştirmesine engel olamayız…

Twitimden seçmeler

Eşlerin ortak damak tadını bulması uzun yıllar alıyormuş. Demek ki siyasi evlilikler o nedenle kısa sürüyor…

www.twitter.com/naifkarabatak

19 Aralık 2011 Pazartesi

Batarsa onurumuz batsın!


Ülkeyi batıracak maaş hangisidir diye bir soru yöneltsem, “el cevap: milletvekili maaşı” deyip, “buldum! buldum!” diye bağırmanıza gerek yok. Bilemediniz, sıfır verdim.

Daha az bir maaştan bahsediyorum…

Azıcık, ufacık, tefecik bir maaş…

Azami değil, asgari…

Yani şimdilik

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e de bu soru sorulmuş…

“Asgari ücrete yapılacak zam ülkeyi batırır mı?” diye “gıcık” bir soru yöneltmişler…

Bakanımız da Yunanistan’ı baz alarak hesap etmiş, kitap etmiş, ölçmüş, tartmış, biçmiş…

Ve sonunda kararını vermiş…

Hani şu 658 lira civarında olan bir maaş var ya, hani insanları iliğine kadar sömürdükleri, günde 8 saat değil, neredeyse 18 saat çalıştırdıkları, karşılığında da, vekillerin çerez parasını reva gördükleri maaş…

Hani sendikasız, güvencesiz taşeron işçileri…

Müteahhit elemanları…

Bu insanların maaşı bin lira olursa ülke batar mı diye sayın bakana bir soru yöneltilmiş…

Bakanımız da, demin söylediğim ölçme ve biçmeyi yaptıktan sonra kararını vermiş; ülke batmaz amma velâkin firmalar batar…

Peki bu firmalar nerede, ne iş yapar, kimle çalışır?

Bakana göre, asgari ücret ödeyen, sadece firmalar…

Devlette asgari ücret alan bir tek kişi bile yok demiş ve sonra da (bildiğim kadarıyla) diyerek herhangi bir yanlışlığa meydan vermek istememiş…

Merak ediyorum, Bakan Şimşek, torpille bakanlık yapacak birisi değil…

Alanında uzman…

İyi bir hesap adamı…

İşini iyi yapanlardan anlayacağınız…

Peki bu asgari gaf ne oluyor?

Türkiye’de asgari ücret ödeyenler, genel olarak firmalardır, işletmelerdir, küçük ticarethanelerdir…

Bu doğru…

Ama doğru olan bir başka “azami” kesim daha var…

Devlet, “istihdam etmemek” için “hizmet satın alarak” işi ihale ettiği işler var…

Biz bunlara kısaca “taşeron işçisi” diyoruz…

Ya da “müteahhit elemanı” belki de “firma personeli” ya da başka şey…

Adının çok da önemi yok, çalıştığı yerin önemi ise var…

Bu insanlar devlete ait kurumlarda, devlete ait iş yapıyorlar…

Hastanelerde, okullarda, üniversitelerde, kamu kurumlarında…

Bazen güvenlikçi, bazen temizlikçi, bazen aşçı, bazen sağlık personeli…

Kimi yerde memur, kimi yerde işçi, kimi yerde yardımcı…

Ama hepsi kamuya ait kurumlarda, kamuya ait iş yapıyor…

Ama sendikaları yok…

Sosyal güvenceleri var ama iş güvenceleri yok…

“İki patronlu” olan bu çalışanların birinci patronu kamu kurumunun amiri, ikinci patronuysa müteahhit…

İkisinden birisinin dudağından çıkacak bir güvenceye sahipler…

“Aldım” deyince alınan, “kovdum” deyince kovulan insanlar…

İşin yükünü çekip, en azının reva görüldüğü kişiler…

Bilmiyorsanız söyleyeyim…

Kamu kurumları dâhil, neredeyse bütün asgari ücret çalışanları 12 saatten az çalışmazlar…

Şanslı olanlar “8 saat” mesaisi olanlardır…

Fazla çalışma ücreti ödenmez ama fazla çalıştırılır…

Hafta sonları bile çalışmaları, amirin “gel” demesiyle sınırlıdır…

Sıkıysa gelmesin…

Ya gelecek, bahası hayrına çalışacak, ya da işsiz bir şekilde eve dönecek…

Sırf ülkeyi batırmamak için de “fazla maaş” istemez, istese de ödenmez…

Firmalar batırılmasın diye de verilene razı olur…

Bir şey daha var…

Bakanın bilmediği…

Hani işçilerin maaşları bankalara yatırılıyor ya…

O ATM kartları işçilerde değil, patronlardadır…

Çok büyük para olan “asgari ücret”i birkaç kişiye pay etmek için…

Anlayacağınız, bu ülkeyi batırsa batırsa, asgari ücretlinin maaşına yapılacak zam batırır…

İyisi mi, siz ne zam yapın, ne ülke batsın, ne firmalar…

Batarsa onurumuz batsın, ne çıkar?

Twitimden seçmeler
Adam olmakla ilgili ciddi sorunu bulunanlar, hep birilerinin adamı olarak bir yerlere gelme çabasında olurlar.

www.twitter.com/naifkarabatak

Son’unuz Batarsa!


Reklamın, bir başka deyişle de tanıtımın hayatımıza girdiği ilk zamandan bu yana “tanıtım ama ne kadar, nereye kadar?” sorusunun sorulduğuna, cevabının da halen arandığına eminim.

Bazıları “reklamın iyisi kötüsü olmaz” diyerek, aşağılık suçlamaların bile reklama girdiğini sanırlar…

Bazıları “ağır abi” takılmanın çok daha iyi olduğunu söyler…

“Güven” tanıtımın en önemlisidir…

İnsanlar markanıza güvenmeli…

Sizin kötü ürün ortaya koymayacağınıza, yalan söylemeyeceğinize yürekten inanmalı, sorgulama gereği bile duymamalıdır…

Hâsılı, reklam ve tanıtımla ilgili birçok kıstası buraya sıralayabilirim. Hani serde reklamcılık da var ya…

***

Reklamları kaça ayırıp, sonra kaça böldükten sonra, kaçla çarpma gibi bir formüle kafanızı bulandırmaya niyetim yok. Reklam, hayatımızda gördüğümüz, görebileceğimiz her şeyin tanıtımdır…

Bu insan da olabilir, ürün de, herhangi bir eser de, hizmet de…

Reklam maliyetleri çok yüksek olduğundan genellikle “kısa-öz” reklam yapmayı daha uygun bulurlar…

Elbette bu televizyonu, gazetesi olmayan firmalar için…

Kendi gazeten, radyon, televizyonun ve billboardların varsa, bazen eline yüzüne bulaştırmayla da karşı karşıya kalabilirsin…

Tıpkı “Son” reklam gibi…

***

Şimdi bu yazımı okuyan atv yetkilileri, “bak reklamımız amacına ulaşmış” diye pişkin pişkin sırıtacaklardır…

Pişkinlik etmelerine gerek yok…

Reklamdan bahsediliyor olması, her zaman o reklamın tuttuğu manasına gelmez. Bazen oluşan tepki, ürünün sonu bile olabilir…

Son zamanlarda bir bebek bezi reklamında, minicik bebeklerin genç kıza dönüştürülerek yapılan reklamın ne kadar tepki çektiği, çocukların sömürü aracı olarak kullanıldığı eleştirilerine karşılık, firma reklamını çekmek zorunda kalmıştı…

Çok konuşulmuş ama amacına ulaşamamıştı…

atv’nin “Son” dizisi de öyle…

Televizyon kendilerinin…

Gazeteleri de var…

Fatura, bir birlerine kesileceği için de “bir cebinden alıp, diğer cebine koyma” gibi bir şey…

Bu nedenle de bazen “ne yapacağını” bilmiyorlar, bazen “eline yüzüne” bulaştırmış bir ürün ortaya koyuyorlar…

***

Aslında ilk tanıtımları, son tanıtımdan daha çok dikkat çekiciydi…

Hayat Devam Ediyor gibi reyting alan dizilerde, ilginç yerlere “SON” yazmak reklamcılık açısından dâhiyaneydi…

Bazen herhangi bir sahnede, duvarda, bir tabelada tanıtım yapılması “bulmuş, bunamış” denebilecek bir şey ama ilginç de…

Sonuncusu içinse “iyimser” bir şey söylemek mümkün değil…

Bugünlerde neredeyse her evde, benzer bir şok yaşanıyor…

Aniden ekrana gelen ve bir uçak kazası haberini ciddiyetle sunan spikerin söyledikleri korkunç…

128 kişinin öldüğü uçak kazası, aslında dizinin tanıtımı…

Bazen başını kaldırıp, 128 kişinin öldüğünü duyan aile bireyi şok oluyor, bazen odaya aniden giren bir başkası veya yaşlı teyzeler, amcalar…

Ahlarla, vahlarla dizini dövenler, ekrandakinin bir dizi tanıtımı olduğunu anladığı anda ise basıyorlar kalayı…

Bu mu tanıtım?

Herhangi birisi, felaket haberinden aşırı derecede etkilenirse ne olacak?

Reklam, amacına ulaşmış mı olacak?

İzlemeyenler için not edeyim…

Yakında atv’de yayına girecek olan “Son” adlı dizinin ilginç ama bir o kadar da tepki çeken fragmanı var…

Bir anda ekranda “Uçak düştü, 128 ölü” son dakika altyazısıyla, spiker Gülay Özdem, gayet ciddi ve aslında bir o kadar da soğuk tavrıyla ekranda felaketin detaylarını veriyor…

Şimdi bu tanıtım, diziye izleyici mi kazandıracak, nefret mi?

Aslında bunu seyirci belirleyecek…

Belki “İyi ki yüreğimi ağzıma getirdiniz” deyip, izleyecek…

Belki de “sen benle kafa bulamazsın” deyip, başka kanala geçecek…

Elbette bu dizi, “cinsellikten medet uman” bir tanıtımla karşımıza çıkmıyor…

Ama insanların duygularını sömürmeyle işe başlıyor…

Sonunuz nasıl olur, işte onu bilemiyorum…

Twitimden seçmeler

Vazgeçilemez insan yoktur. Herkesin yeri doldurulur. Buna rağmen vazgeçilemez olmak gerek, olabildiğince…

www.twitter.com/naifkarabatak