15 Aralık 2011 Perşembe

Şehitler, leşler ve kokuşmuşlar…


Susurluk’ta tesadüfen kamyonla Mercedes çarpışınca, “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyenler, bir süre sonra eskisi gibi olmayanlara şahit olmaya başladı.

Bunun için de AK Parti’nin iktidar olmasını beklemek gerekiyordu. Bunlar AK Parti’nin başarısı mıdır, “artık zamanı geldi” diyeceğimiz sürece mi girdik bilemiyorum…

Bildiğimse, birçok konuda bugüne dek hiçbir şey bilmediğimizdir…

Kokuşmuşluktan haberdardık…

Pis kokular burnumuza geliyor, hatta burnumuzun direği kırılıyordu. Buna rağmen de bu kadarını hiç birimiz beklemiyorduk…

Darbe günlükleriyle başlayan süreçte, “bizim için görev yapması gerekenlerin, bize karşı planlar yaptığını” öğrendik…

Kınalar yakıp, davul zurnayla askere gönderdiğimiz ciğerparemizin eline el bombasının tutuşturulduğunu, birilerinin keyfine kurban edildiğini, Disko’da işkence ederek öldürüldüklerini duyduk, tüylerimiz diken diken oldu…

Kimisinin intihar ettiği söylendi, kimi kazaya kurban gitmiş, çoğu da “şehit” olmuştu, düşmanı olmadan…

Düşmanı olanlar da vardı, ama “boş araziyi bombalayanlar” yüzünden “pusuya erken düşüyorlardı…”

Birileri “kendi güçlerinin devamı için koca bir milletin geleceğini karartacak planlar yapmaktan çekinmiyor”, bazen de bu planları sahneye koyanlar da oluyordu…

Terör örgütünü kuran da, terör örgütüyle savaşan da aynıydı…

Sadece “leşler” ve “şehitler” farklıydı…

Zamanı geldiğinde PKK kuruluyor, işine geldiğinde Hizbullah’a icazet veriliyor, hepsinin yerine de Ergenekon’dan yapılma çatı malzemesi kullanılıyordu…

Ve bazen birinin devamı için diğeri feda(!) edilebiliyordu…

Bütün bunlar, günbegün şaşırdıklarımız, bazen şok olduklarımız, sonra kanıksamaya başladıklarımızdandı…

Millete karşı olan bu oluşumlara üye olmak için “adresini” soran siyasilerle de daha bir şaşırdık; Avukat oluyor, üye olmak için can atıyordu…

Sonra bir centilmenlik oyunu olan futbola bulaştıran “şike”de dönenlerin olduğu iddia edildi…

Şikeden alınan paraların bir kısmı da Ergenekon sanığına gidiyordu…

Mafya, çete, terör örgütü, fahişe, asker, polis, istihbaratçı, kamu görevlisi, yazar, çizer.. bütün hepsinin aynı amaca hizmet ettiklerini görüp, şok oluyorduk…

İçinde sağcısı vardır, solcusu vardı, hatta futbolcusu bile vardı…

Bir şeyler çürümeye başlamıştı…

Çatlak büyüyor, sular akmaya başlıyordu…

Ya batacaktık, ya çıkacaktık…

Sadece bunlar değildi ki, “kazanmak” için her şeyi yapmayı göze alanların olduğu bir ülkede yaşıyorduk…

At eti, it eti derken domuz etinin birilerinin eliyle servis edildiğini duyduk…

Ne yediğimizi bilmiyor, ne içtiğimizden habersiz besleniyorduk…

“İyi” bildiklerimiz ise “sahte reçetelerle” kokuşmuşluğu yayıyordu…

Sağlıkta skandallar bitmiyor, eğitimde kazanma hırsı dinmiyor, gıda sektöründe “çürüyen” her şeyi satmak mubah biliniyordu…

Aslında, çürüme, ekmeğimizle oynadıkları gün başlamıştı…

Şaşkınlığımız sıranın tuza gelmesindendi…

Belki “tuz da çoktan kokmuştu” ya sadece üstü örtülüydü…

Bütün bu kokuşmuşluğa “ahlaki” yozlaşma da eklenince, minicik yavrulara tecavüz eden eşek kadar adamlar gördük…

Bunu özendiren dizilerin reyting alması için nasıl mücadele ettiklerini, “ölçüm cihazı bulunanlara” ne hediyeler(!) verdiklerini de önceki gün öğrendik…

Sanatı bozmuşlardı, medyayı satmış, eğitimi “paradan ibaret” sanmışlardı. Kazanma hırsı, her şeyi “haklı” göstermeye başlamıştı…

Bütün bunları “düzeltmek” için ortaya çıkan siyasilerin kasetleri elden ele dolaşmaya başlamıştı…

Kendilerine bile dürüst olamayanların, topluma karşı dürüst olmalarını boş yere bekledik durduk…

Seçip, emanet bıraktığımız koltuklarda “rüşvet” yiyen, yetimin malını yedi sülalesiyle birlikte çalıp, zıkkımlananlara tanıklık ettik…

Kokuşmuşluğun en kötüsü, hep “kötüleri koruyanların” olmasıydı…

İyilerse bataklıkta yaşam mücadelesine devam eden güllerden ibaretti…

Şehitler de bizdik, leşler de…

Tuzu kokutanlarda bizdik, kokan tuz da…

Pis koku gittikçe yaklaşıyor, biz mi uzaklaşalım, kokuyu mu uzaklaştıralım?

Twitimden seçmeler

Bazıları İstanbul Barosu’ndan "Özgürlükçü" veya "adaletli" bir yaklaşım bekliyor. Karıştırmayasınız, orası baroluktan çıkalı çok oldu.

www.twitter.com/naifkarabatak

14 Aralık 2011 Çarşamba

Yarsav’ın Militanlığı


Bir süredir Yarsav, akıllı uslu bir şekilde görevini yapıyordu. Neredeyse Ömer Faruk Eminağaoğlu başkanlıktan ayrıldığından bu yana adını sanını bile unutmuştuk…

En çok “darbecilere” desteğiyle, “Ergenekoncuları” hararetli savunmasıyla, “militan” diye bilinen örgüt üyelerine arka çıkıyormuş görüntüsü vermesiyle gündemden inmezdi…

Yorgan gitti, kavga bitti diye biliyorduk ama değilmiş…

Eski sayfalar karıştırılınca militanlığın Yarsav’ın iliklerine işlediğini görüyoruz…

Öncelikle “militanlık kötü değil ki…” eleştirisi geleceğini bildiğimden Türk Dil Kurumu’nun bu konuda hangi görüşte olduğuna baktım…

Dilimizde “militan” üç farklı şekilde yorumlanıyor…

Birincisi; “Bir düşüncenin, bir görüşün başarı kazanması için savaşan, mücadele eden kimse.”

İkincisi; “Bir siyasal örgütün etkin üyesi.”

Üçüncüsü ve genellikle kullanım şekli ise; “Mücadelesini zor kullanarak ve yasa dışı yollarla yapan taraftar.”

Ve bu da “terör örgütü üyesi”ni ifade etmek üzere kullanılıyor…

***

Şimdi “militan da nereden çıktı?” diyeceksiniz. Benden çıkmadı, Eski Yarsav Başkanı, yeni CHP Grup Başkanvekili Emine Ülker Tarhan’dan çıktı…

Son zamanlarda kaseti çıkan çıkana…

Emine Ülker Tarhan’ın kaseti ise HSYK seçimleri öncesinde “militan arayışına girdiği” zamana ait ses kaseti…

Tarhan, kasette “bana militan lazım” diyor. Yarsav için çalışacakların militan olması gerektiğini söylüyor…

Sonra ekliyor “Yok edici bir ekiple çalışılmam gerekiyor.”

Militan ve yok edici ekip…

Çok hayra alamet ikili değil ama Tarhan aynı görüşte değil…

Öncelikle kaseti inkâr etmiyor…

Sözlerinin de arkasında olduğunu söylüyor…

Çünkü, “YARSAV'ın militanı olmak demek yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesinin militanı olmak demektir” diye açıklama yapıyor…

“Yok edici ekip”le ilgili izaha gerek duymuyor…

Ve “çok güzel söylemişim, çok doğru söylemişim” diye de ne kadar “cici laflar” ettiğini bir kez daha üstüne basarak söylüyor, altta kalanın canı çıksın diye düşünüyor olmalı…

Yarsav’ın “savunduklarına” baktığınızda, “militan”ı “yok edici ekip”le yan yana getirdiğinizde “yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesinin militanı” olarak algılamak, ancak “koca bir toplumu enayi sananlar” tarafından söylenebilir…

Ama Tarhan’ın karşısında enayi yok…

Yarsav’ın o dönemde kimlerin güdümünde olduğu,

Eminağaoğlu ve Tarhan’ın Ergenekon’la ilgili çıkışların neden kaynaklandığı,

Kimlerin ekmeğine yağ sürmeye çabaladıkları açıklanmadıktan sonra militanların ne için arandığını, yok edici ekibin de kimleri yok etmeye hazır bekletildiği de anlaşılmayacaktır…

Sayın Tarhan, eğer cesursa, sözlerinin arkasındaysa, Ergenekon’un avukatlığını da yapıyorsa, buyursun militanın görevlendirileceği yeri de söylesin…

Sıkıyorsa söylesin…

Eğer “dokunulmazlık” zırhına güveniyorsa, boş yere güvenmesin…

Çünkü halk, darbe heveslilerini hapse tıkmıyor, sandığa gömüyor ki, bir daha çıkmasınlar diye…

Her ne kadar “sözlerimin arkasındayım” dese de, Sayın Tarhan da biliyor ki, önce militan arayıp, yok edici ekip isteyip, sonra da bunu izah eden; “Orada (HSYK'da) verimli olacak adama ihtiyacımız yok bizim. Bize orada dik duracak adam lazım. Yarsav'ın haklarını koruyacak, yani YARSAV'ın militanı olacak adam lazım bize” sözlerinde ne aradığını da söylemiş oluyor…

Bunu ilkokula giden bir çocuk dahi bilir…

CHP Grup Başkanvekili olan kişi de bilir…

O ve onun gibi düşünenler, bu milletin çocuklarını denizaltına doldurup, havaya uçurmayı düşünecek kadar gözleri dönmüş “militanlar”dan başkası değildir…

Umarım “militan” dediğime Sayın Tarhan alınmaz…

İçim temiz benim. Tıpkı kendisinin aradığı militandır kastım…

Twitimden seçmeler…

CHP’li Tarhan, kasette militan aramasına açıklık getirmiş, bildiğimiz militan değilmiş. Ben de iyi bir kıvıran arıyorum, bildiğinizden değil.

www.twitter.com/naifkarabatak


13 Aralık 2011 Salı

Tütün bu, boru mu?


“…ekipleri tarafından ilçe merkezi girişinde kontrol yapıldı. Ekipler, yolcu taşımacılığı yapan minibüsü durdurarak arama yaptı. Yapılan aramada, 250 kilo eroin ele geçirildi. Ele geçirilen kaçak eroinin araçta yolcu olarak bulunan B.T., C.A. ve M.A. isimli kişilere ait olduğu belirlendi. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı.”

Yukarıdaki paragrafın benzerini bugünlerde sıkça okumaya başladık. Buna rağmen siz yukarıdaki paragrafta “eroin” olan bölümü, daha sonra değiştireceğinizi düşünerek yazıyı okuyun…

Yoksulluğun hüküm sürdüğü ülkemizde, hele hele Doğu ve Güneydoğu’da çiftçilerimiz bir avuç tarlasına ektiklerini biçip, geçimini sağlama derdinde…

Ektiği ve biçtiği hiçbir ürünü “devlet alacak” garantisi olmadan yapmakta…

Mesela yoksullukla cebelleşen çiftçimiz, tarlasına domates ekiyor. Topladığı domatesleri pazara götürüp, satabildiğince satarak geçimini sağlamaya çalışıyor.

Eğer ektikleri fazlaysa veya tarlası büyük, ürünü çoksa gıdayla iştigal eden bir firmayla da anlaşmışsa işi tıkırında demektir. Ürünü yok pahasına alınsa da, sonuçta “düzenli bir alıcı” bulmuş, hasatla birlikte pazarlama imkânına kavuşmuştur…

Sadece domates değil, biber de ekse, patlıcan da yetiştirse, buğday ve arpayla da uğraşmış olsa sonuç değişmeyecektir…

Hiç birisinde devlet, “bu kadar ekeceksin kardeşim!” diye dayatma yapmamakta, “ürününü almam ha!” diye de tehdit etmemektedir…

Tütün hariç…

***

Tütünle geçimini sağlayan hatırı sayılır bir çiftçimiz var…

Ama aynı zamanda tütün üreticilerine “kota” uygulaması var…

“Senin ürününü almayız” diyorlar, zaten Tekel kapandı…

Çiftçi “ürünümü ben pazarlarım” diyor.

“Sen bilirsin” deniyor…

Ama hemen ekliyorlar, “naklederken yakalarsak…” verilecek cezayı sıralıyorlar…

Çiftçi, ürününü nakletmeden, nakletse dahi polise ve jandarmaya yakalanmadan oradan oraya götürmesi gerekiyor…

Ya sihirbaz olmasını, ya görünmezlik iksiri almasını, ya da terörist gibi köşe bucak saklanmasını istiyorlar…

“Kaçak” muamelesi gören tütüne, tıpkı uyuşturucu gibi operasyon düzenliyorlar…

Ve ajanslar haberleri hızla yayıyor…

Gaziantep’te, Şanlıurfa’da, Malatya’da, Adıyaman’da ve daha birçok ilde, “tütün nakleden” çiftçi, alacağı üç kuruşla evine ekmek götürme hesabı yaparken, birden polis veya jandarmanın baskınıyla karşılaşır…

Ağır makineli silahları kuşananlar, etrafını sarar…

“Çık” derler, “çık bakayım!”

Yoksul çiftçi, ne yapacağını şaşırır…

Neyi çıkacaktır?

Yasadışı hiçbir eylem yapmamış, silah bulundurmamış, tefecilik yapmamış, kalpazanlık etmemiş, kimsenin namusuna göz dikmemiş, hele hele minicik yavrulara tecavüze kalkışacak kadar aşağılık bir duruma düşmemiştir…

Şike de yapmamıştır ki, “kendisine özel kanun” çıkarılsın…

Ergenekon gibi örgütlere de üye olmamıştır ki, “avukatlığını yapan” bulunsun…

Ama güvenlik görevlileri “çık” diyorlar, “çık bakayım!”

“Çık” denilen, birkaç kilo tütünden başka bir şey değildir…

Tıpkı “tek parti” döneminin zulmünde olduğu gibi…

Bir gece yarısı evlere baskın yapanlar, bir tabaka tütün için insanları yıllarca mahpus damında yaptırırdı…

Tıpkı “karanlık” günler gibi…

Neymiş, kanun böyleymiş…

Bu kanundan başka her şeye benziyor…

İnsanların “kazanma” hakkına tecavüz ediliyor…

Kendi ürününe “kaçak” muamelesi yaparak hakarette bulunuluyor…

İnsanların içerisinde “uyuşturucu” bulunmuş gibi onuru zedeleniyor…

Belki hakaret ediliyor, belki itiliyor, belki kalkılıyor…

Kazancına el konuluyor, hakkı gasp ediliyor…

Özgürlüğü elinden alınıyor verilen “haksız” ve “insafsız” cezayla insanların “birikimine” el konuluyor…

Ve buna “kanun” diyorlar…

Ne kanunu ya, bu paçavradan başka bir şey değildir…

Bir kanun, toplumu bu kadar rencide etmez…

Sigara fabrikalarını koruma pahasına, kendi insanını “kaçakçı” gibi göstermez…

Kanunmuş, peh!

***

Şimdi siz, yazının başındaki paragrafta yer alan “eroin” kelimesini, “tütün”le değiştirebilirsiniz…

Tütün bu, boru değil ya…

Twitimden seçmeler

Türkiye büyümede ikinci olmuş. Enine mi, boyuna mı? Ekonomi büyüse bizim eve de uğramaz mı?

www.twitter.com/naifkarabatak

11 Aralık 2011 Pazar

Bir Başka Açıdan Vali Ramazan Sodan

Bir Başka Açıdan Vali Ramazan Sodan


Başlarken…
“Mahkeme kadıya mülk değildir” derler. Bir başka deyişle de makamların kimsenin tapulu malı olmadığının en güzel göstergesi Adıyaman Valiliğidir. Uzu süre “mahkeme kararıyla” gelip giden valilerle “kısa süreli” ama “yetersiz” bir yönetim gördük.

İlin yöneticisinin “gelip gitmesinin” hizmet açısından da birçok farklı nedenlerle de “uygun” düşmediğine kanaat getiren yöneticiler, başka iller gibi Adıyaman’ın da yönetilmesi gerektiğini düşündü. Yani her ile vali geliyor, görevinin sonunda da başka ile atanıyordu. Ama Adıyaman’dan alınan mahkemeye müracaat ediyor, atanansa “ne zaman gideceğim” kaygısıyla “çok fazla iş yapmıyor” veya “yapamıyor”du.

Kentin en büyük mülki amirliğinin tartışma konusu olması pek de şık durmuyordu. 2008’de bu “şık olmama” durumunu sonlandıran atama, Erzurum İl Genel Sekreteri olarak görev yapan Ramazan Sodan’ın Adıyaman valiliğine atanmasıyla başladı.

İlk kez vali olan ama uzun yıllardır kaymakamlık, vali yardımcılığı ve İçişleri Bakanlığında görev yapan Ramazan Sodan, “mahalli idareler bilgisini” Adıyaman’da konuşturma şansı elde edebilirdi.

Bir süre “ne zaman görevden alınacak” kaygısıyla geçti. Sonra mahkemelerin kadıya olmadığı anlaşıldı. Bu makamlardan birisi olan Adıyaman Valiliği de normalleşme dönemine girdi.

Uzun yıllardır ilk kez “mahkeme kararıyla alınma” kaygısı olmadan Adıyaman yönetilmeye başlıyordu ve derken 3.5 yıl geçti. Bu sürede neler oldu, neler değişti, bekleneni verdi mi, vermedi mi?

Bütün bunların değerlendirilmesi birkaç kıstasa bağlı. Birincisi rakamsal veriler, ikincisi vatandaşın yaşadığı yerdeki gözlemidir…

Elbette biz birincisiyle yetineceğiz…

Vali Ramazan Sodan’ın ağzından, hem 3.5 yılı değerlendirecek, hem de O’nu farklı yönleriyle tanıtmaya çalışacağım.

Vali Sodan, tüm sorularıma açık yüreklilikle cevap verdi. Doğrusu “çok doyurucu” bir söyleşi beklemememe rağmen, beni yanıltacak oranda doyurucu oldu. Bunda da kaygımın temel nedeni Vali Sodan’ın “reklama” fazla önem vermemesi, konuşurken çok da detaylandırmamasıydı ama söyleşi öyle olmadı…

İlin valisiyle söyleşi yapınca haliyle yatırımlar, yapılanlar, yapılacaklar gündeme gelir. Aslında ben bu konulara hiç girmek istemiyordum ama mecburen “ne değişti” kısmının da irdelenmesi gerekir diye düşündüm.

“Adıyaman’da Neler Değişti?” bölümü bugün, “Farklı Yönleriyle Vali Ramazan Sodan” bölümü ise yarına bu sayfada olacak.

Farklı yönleriyle Vali Ramazan Sodan’ı tanıtırken, onun demokratik yönünü, 28 Şubat mağdurluğunu, uzun yıllardır devam eden hak arama mücadelesini, sevdiklerini, sevmediklerini, Adıyaman’a dair görüşlerini bulacaksınız.

***

Vali Ramazan Sodan, 1952 yılında Konya’nın Beyşehir İlçesinde doğdu.

İlk ve orta öğrenimini Beyşehir’de tamamladı.

1974 yılında Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu.

Mülki İdare Amirliği mesleğine intisap ederek, Kastamonu Küre, Diyarbakır Hazro, Bilecik Söğüt, ilçelerinde Kaymakamlık görevinde bulundu.

1985 yılında İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü’ne Şube Müdürü olarak atandı.

Aynı Genel Müdürlükte 1985’de Daire Başkanı, 1989 yılından 1992 yılına kadar da Genel Müdür Yardımcısı olarak görev yaptı.

Daha sonra Çubuk, Sapanca Kaymakamlığı, Ankara, Gaziantep Vali Yardımcılığı ve İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirliği görevinde bulundu.

1998 yılında Sakarya Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi alanında yüksek lisansını tamamladı.

Mahalli İdareler alanında Belediye Kanunu ve Açıklaması, İl Özel İdaresi Kanunu ve İlgili Yönetmelikler Kitabı ile çeşitli dergilerde yayımlanmış makaleleri bulunuyor.

Ramazan Sodan, İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirliği görevinde iken, Erzurum İl Özel İdaresi Genel Sekreterliğine atandı.

Bakanlar Kurulu Kararnamesiyle de 21 Mayıs 2008 tarihinde Adıyaman Valiliği’ne atandı.

Vali Ramazan Sodan, evli ve ikisi kız, biri erkek olmak üzere üç çocuk babasıdır.

Adıyaman’da Neler Değişti?

Bir gün tayininiz çıkar, buradan giderseniz, ardınızdan “Vali Ramazan Sodan döneminde Adıyaman’a şu iş yapıldı” diye ne gösterilecek veya neyin gösterilmesini istersiniz?

“Adıyaman eğitimini değiştirdi” diye anılmayı isterim. Bunun için de göreve başladığımdan bu yana eğitime yönelik çok önemli adımlar attık. İlin genel yöneticisi olarak, ilin her türlü hizmetlerini takip ve koordinasyonundan sorumluyuz. Dolayısıyla biz ilin bütün hizmetlerinde bir şekilde katkımız var. Göreve başladığım 2008 yılından bu yana ilin hizmetlerini, yatırımlarını takip etik. Bunları şu anda tek tek saymam mümkün değil ama Adıyaman’a yatırımları kazandırmaya çalıştık.


Yöneticiler kendi imkânlarıyla bir şey yapmaz ama farklılığını ortaya koyarlar…

Evet, hiçbir yönetici kendi imkânlarıyla bir şey yapmıyor. Yine devletin tüm imkânlarını kullanarak, ödeneklerini temin ederek, bu hizmetler yerine getirilir. Ben de göreve başladığımdan bu güne kadar Adıyaman’ın yatırımlarını, hizmetlerini her alanda takip ettik. Dolayısıyla Adıyaman’ın gelişmesine, kalkınmasına, büyümesine hizmet ettiğim inancındayım.

Eğitimi Değiştiren Vali

Peki, ne yaptınız?


Adıyaman’dan ayrıldıktan sonra “Ramazan Sodan burada ne yaptı” derseniz, kısaca söylemem gerekirse eğitim hizmetlerinde 900’ün üzerinde derslik yaptık. 2002-2003 yıllarında 3 bin 300 derslik varken, son üç dört yılda 900 derslik yapmak kolay değil. Cumhuriyet tarihi boyunca yapılanın dörtte birinin yapılmasına sebep olduk. 2007’de 6 olan anaokulu sayısı, gayretlerimizle 27’ye yükseldi. Bu sürede 12 lise yaptık. Yurt ve pansiyon da böyle. Eğitim hizmetlerinde sağlanan ödeneklerle önemli işler yaptık. Elbette bunu derken, vekillerimizle koordinasyon ve uyum içerisinde, işbirliği içerisinde bu hizmetlerin yapılmasına destek olduk. Bu arada Milli Eğitim bakanlığı da bu imkanları seferber ederek Adıyaman’a kazandırdık.

Eğitim dediğimizde “Bir okul da sen yap” kampanyasını söylememek olmaz. Bu kampanyayla 9 anaokulu, 2 ilköğretim okulu, 240 kişilik yurt bu kampanyayla fiziki olarak gerçekleştirildi. Adıyaman’ın eğitimine ciddi oranda hizmet ettiğimiz kanaatindeyim.

Eğitim dışında?

Eğitim dışında da var tabi. Mesela sağlıkta önemli işler yaptık. Sağlık Bakanlığı 400 yataklı devlet Hastanesi’ni Adıyaman’a yapmayı düşünüyor ama yer problemini çözemiyordu. Sayın bakanla Erzurum’dan tanışıyordum. Adıyaman’a geldiğimde ilk işim hastanenin yer sorununu çözmek oldu. İçişleri Bakanı devre arkadaşımdı. Arsa tahsisini sağladık ve şimdi hastanenin inşaatı sürüyor. Ben gelinceye kadar uğraşılmış ama çözülememişti.

Büyük bir kapalı spor salonu yoktu. Özel İdare’ye ait tesislerde 2 bin 500 kişilik kapalı spor salonu yapılıyor. Adliye Sarayı yoktu. Adliye sarayının da yerini tahsis ederek çözdük. Derken bu ve bunun gibi hizmetler de devam ediyor. Mesela bölünmüş yolu özel idare imkanlarıyla yaptık. Bunlar da Adıyaman’ımızın kazanımları. Sodes projelerinin uygulanmasında da çok iyi bir yerdeyiz. Yaklaşık 300 proje gerçekleştirdik.

Kamu Yatırımları Arttı

Sayın Valim, detaylara geleceğiz. Başka soruya geçeyim. Adıyaman’da eskiden beri ilimizi tarif ederken, “çok şey verip, hiçbir şey almayan” il olduğumuz söylenir. Kamu yatırımlarından yararlanma oranımız nasıl?

Özellikle son yıllarda kamu yatırımlarındaki istikrarlı artış yaşanmaktadır. altyapı, eğitim, sağlık, ulaşım ve sosyal alanlardaki yatırımları iyi bir yönde tetiklemiş, hemen hemen her alanda gelişmeler kaydedilmiştir.

İlimiz Kalkınma Bakanlığı verilerine göre kamu yatırımlarından faydalanan il sıralamasında 2002 yılında 68’inci sırada iken 2008 yılında 39’uncu sıraya yükselmiş. Bu yükselme 2009 yılında da devam etmiş ve 26’ıncı sıraya çıkmıştır. Son iki yılda ise 2010 yılında 16’ıncı, 2011 yılında ise 12’inci sıraya gelerek yükselmesini sürdürmüştür.

Bunlar yeterli mi?

Elbet çok şeyler istenebilir. Kamu yatırımları yönünden Adıyaman’ın durumu iyidir. Daha fazla iyi ve güzel hizmetlerin gerçekleşmesi için her alanda yapılacak yatırımların takipçisi olacağız. Rakamlar ortadadır. Bilhassa son yıllardaki dönem kadar 7-8 yıllık süre içinde hiçbir dönemde Adıyaman böyle ciddi bir kamu yatırımı almamıştır.

Vali Olmasaydınız Adıyaman’da Yaşar mıydınız?

Vali olmasaydınız, hasbelkader Adıyaman’da yaşamanız istenseydi, yaşamak ister miydiniz?

Güzel bir soru (gülüyor) Adıyaman’da üç buçuk yılım tamamlandı, dördüncü yıla yaklaştım. Adıyaman’ı sevdiğimi gerçekten söyleyebilirim. Hatta ben de buraya intibak etmiş gibiyim. Buranın yerlisi de olabilirim. Adıyaman’dan memnunum, huzur ve rahatlık görüyorum. Eşim de alıştı. Adıyaman çok hoşuma gidiyor diye ifade ediyor. Demek ki Adıyaman fıtri yapımıza uygun. Adıyaman, orta ölçekli, huzurlu bir ilimizdir. Burada yaşamaktan mutluyum.

Dışarından gelen memurlar, burada yaşadıktan sonra sizin algınızı yaşıyorlar. Ancak gelmeden önce bu daha değişik. Bir ürperme, neyle karşılaşacağını bilmeme gibi. Adıyaman’a atandığınızı duyduğunuz ilk anda ne hissettiniz?

Doğrusu çok bilmiyordum. Adıyaman olunca sordum, “süratle gelişen bir il” dediler. Adıyaman’a gitmekle çok şanslısınız” gibi ifadelerle karşılaştım ve mutlu oldum. Ben de geldiğimde aşağı yukarı bana bahsedilen gibi güzel bir Adıyaman gördüğümü söyleyebilirim.

Tekli eğitim için 2 bin 500 derslik gerekiyor

Adıyaman’dan gittikten sonra daha çok eğitimi değiştirip, dönüştüren vali olarak anılmanızı umduğunuzu söylediniz. Bu da demektir ki, eğitimle çok yakından ilgilisiniz. Son yılların eğitimini rakamsal verilerle izah etmeniz mümkün mü?

Adıyaman ilimizde derslik sayımız 2002-2003 eğitim-öğretim yılında 3 bin 388 iken, 2003-2007 yılları arasında 414 derslik, 2008-2011 yılları arasında 975 derslik tamamlanmış ve 319 dersliğin inşaatı da devam etmektedir. Toplamda 2003-2011 arasında inşaatı devam edenler ile birlikte bin 708 derslik yapılmıştır. Okullaşma oranımız Türkiye ortalaması seviyesine gelmiştir.


Eskiden lüks görülen anaokulu veya yeni tabirle okulöncesi eğitim, son yıllarda hayli önemsenmeye başlandı. Hatta teşvik etmekten öte, zorunlu hale gelecek gibi. Okul öncesi için neler yapıldı?

Okulöncesinde 2002’de 3, 2007’de 7 anaokulumuz varken bu gün 24 anaokulumuz vardır. 7 anaokulu inşaatı da devam etmektedir.

Yaklaşık olarak ilimizde son 3 yılda 21 anaokulu, 49 ilköğretim okulu ve 12 lise yapılmıştır. Bu rakamlar geçmiş dönemde yapılanların (80 senede yapılanların) dörtte biridir.

Göreve geldiğiniz dönemde “Okulumu Yap” kampanyası başlatmıştınız. Amacına ulaştı mı, okul, derslik ve yardım sözü verenler, sözünü yerine getirdi mi?

“Okulumu Yap Kampanyası” ile 9 anaokulu, 2 ilköğretim okulu, 1 (240 kapasiteli) öğrenci yurdu yapımı gerçekleştirilmiştir. Ayrıca Erdemoğlu Ailesi bir mimarlık fakültesi, 1 meslek yüksek okulu yapımı, Sayın Celalettin Bilgiç ile de 1 lise, 1 ilköğretim okulu yapımı protokolü yapılmıştır.

Ama daha çok ihtiyaç var…

Evet, okulöncesinde 440, ilköğretimde bin 176, ortaöğretimde 655 olmak üzere toplam 2 bin 271 dersliğe ihtiyaç vardır.

Adıyaman, tekli eğitime ne zaman geçer?

Adıyaman’ın tekli eğitime geçmesi çok zor. Fiziki olarak derslik ve okul sayısını arttırmış olsak tekli eğitime geçmek için yeterli sayıya ulaşmak zor. Daha 2 bin 500 civarında derslik gerekiyor.

Puanlama iyi, sıralama kötü

Her sınav sonucunda “öldük bittik” dercesine başarı sıralamamızın sonlarda yer alması eleştirilir. Son yıllarda ise bunlar açıklanmıyor bile. Başarı sıramız nasıl?

İlimiz yükseköğrenime geçiş sınavında (YGS) puanlamada 2008 yılında 54, 2009 yılında 42, 2010 yılında 53 ve 2011 yılında 56. sıradadır. Puanlamada iyi sıralarda yer almasına rağmen yerleşmedeki sıralamamız 2008 yılında 78, 2009 yılında 75, 2010 yılında 71 ve 2011 yılında 79. dur.

Sağlıkta Önemli Yatırımlar

Sağlıkta dönüşümle başlayan sürecin Adıyaman’a da etkisi oldu. Bu dönemde Adıyaman’daki sağlıkla ilgili neler yapıldı?

Adıyaman ilimiz Türkiye genelinde olduğu gibi sağlık hizmetlerine ulaşımda iyi bir durumdadır. 2006 yılında başlatılan Aile Hekimliği uygulaması, 166 aile sağlığı biriminde başarılı bir şekilde uygulandı. 9 adet Toplum Sağlığı Merkezimiz var. TSM’ler ile birlikte 2010 yılında toplam bir milyonun üzerinde muayene gerçekleştirildi. Aşılamada yüzde 99 oranı yakalandı. Gebe izlemede yüzde 97’lere ulaşıldı. Çocuk ve anne ölümleri azaldı. Koruyucu sağlıkta önemli bir iyileşme görüldü.

Bugün itibariyle 6 devlet hastanesi, 1 adet kadın doğum ve çocuk hastalıkları hastanesi ve 1 adet Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi ve 3 ilçe hastanesinde toplam 845 yatak kapasitesi ile 2. basamak sağlık hizmetleri veriliyor.

Sağlık personeli sayısında da çok önemli artışlar yaşandı.

2010-2011 yılı ilk yarısında; Kahta 150 Yataklı Devlet Hastanesi, Kahta Karadut Aile Sağlığı Merkezi, Kadın Doğum Ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi Ek Bina İnşaatı, Hasancık Aile Sağlığı Merkezi, Kahta Göçeri 10 Yataklı Sağlık Merkezi tamamlanarak hizmete açıldı.

400 Yataklı Adıyaman Devlet Hastanesi, Ağız ve Diş Sağlığı Merkezi, Gerger 30 Yataklı Entegre Hastanesi, Besni Devlet Hastanesi, Merkez Atakent Aile Sağlığı Merkezi inşaatları ise devam ediyor.

Turist Sayısında Artış Var

Nemrut başta olmak üzere birçok tarihi ve turistik zenginliğimiz var ama sanki turizm yatırımları yetersiz, gelen turist sayısı az.

Adıyaman’da konaklama tesislerinin toplam yatak kapasitesi bin 200 civarındadır. 2010 yılında yaklaşık 146 bin yerli, 43 bin yabancı turist olmak üzere toplam 189 bin turist ilimizi ziyaret etti. 2011 yılının ilk altı ayında bu sayı 100 bini buldu.

Turizm yatırımları olarak neler yapıldı?

Perre Antik Kenti yolu için 100 bin liralık ödenekle 700 metrelik mesafesi kilitli parke taşla döşendi.

Perre Antik Kenti çevre düzenlemesi İPA Projesi kapsamında kabul edilen projeyle yapılacak.

Nemrut-Doğu Arsemia yolu için 2 Milyon lira ödenek ayrıldı. İhalesi yapılan iş sözleşme aşamasında iken Milli Parkın karşı çıkması üzerine iptal edildi. Ancak yapılan çalışmalar neticesinde 1. aşamasının ihalesi yapıldı.

Nemrut Dağı, Tümülüsü ve Anıtları Malzeme, yapısal durum, jeolojik araştırmalar ve koruma önerileri gelişme yönetim ve planı oluşturma projesi Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle ODTÜ tarafından sürdürülüyor.

Nemrut Dağına gelen ziyaretçilerin ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri 200 metre kare büyüklüğünde bir hizmet evi yapılması için 2 milyon 500 bin lira ödenek tahsisi edildi. İhalesi yapıldı, çalışma devam ediyor.

Nemrut Dağı Kral Yolu ulaşımı için 2 milyon lira ödenek temin edildi, çalışma sürüyor. Yine Nemrut Dağı Çevre Düzenleme Projesi devam ediyor.

Kahta Yenikale Restorasyonu Kalenin Rölöve, Restorasyon ve Restitisyon Projesi tamamlandı. Restorasyon ise sürüyor.

Tuzhanı Restorasyonu mülkiyet sorunu nedeniyle mahkeme sonuncu beklenmektedir.

Spor yatırımları arttı

Adıyaman’da gençlerin spor yapacağı alan sayısı az. Olanlarsa çok eski. Gençler için neler yapıldı?

2 bin 500 kişilik spor salonu yapılıyor. Besni’de 500 kişilik Spor Salonu tamamlandı. Çelikhan’da 500 kişilik Kapalı Spor Salonunun çalışması devam ediyor.

Gerger, Samsat, Sincik Ve Tut İlçelerine 250 kişi kapasiteli Kapalı Spor Salonlarının çalışması da sürüyor.

Bu arada bazı tesislerin Deprem Güçlendirmesi, sahalarda çim çalışması, iki adet tenis kortu yapımı gibi işler de sürüyor.

Adıyaman’ın en çok tartışılan sorunu kuşkusuz “duble yol”dur. Türkiye’nin her tarafı duble yollarla çevrilirken, Adıyaman’ın Gölbaşı ve Kahta arasındaki yolu bir türlü bitirilemedi.

Adıyaman’da 2002 yılına kadar 23 kilometre bölünmüş yol yapılmış iken, bugün için yaklaşık 130 kilometre bölünmüş yola kavuşmuş durumdayız. Sorduğunuz Gölbaşı-Adıyaman-Kahta bölünmüş yol projesinin 98 kilometrelik kısmı tamamlandı. Eksik kalan bölümü de bu yıl bitirilecek.

En çok eleştiri alan bir diğer yol ise Adıyaman-Çelikhan-Yeşilyurt-Malatya yolu…


Bu yol, 3 kısım halinde yapılıyor. Birinci kısım 55 kilometrelik Çelikhan-Adıyaman, ikinci kısım 22 kilometrelik Malatya-Yeşilyurt projeleri. Bu projeler önceki yıllarda tamamlanmış 34,4 kilometre olan üçüncü kısımdaki Yeşilyurt-Çelikhan arası çalışmalar ise sürüyor. Bu projenin tamamlanmasıyla Malatya-Adıyaman arası 83,5 kilometre kısalacak.

Yolu, suyu olmayan köy kalmadı

Köylerimizde durum nasıl, yol, su, kanalizasyon…

İl Özel İdaremiz, 125 kilometre asfalt, 150 kilometre stabilize, 30 kilometre asfalt yama, bin 300 kilometre greyderli bakım ve 950 kilometre kar mücadelesi çalışması yaptı. Bu sürecin sonunda yolsuz veya stabilizesi olmayan köy yolumuz kalmadı. Özel İdare’nin yol ağında bulunan toplam yolların yüzde 53,5’ü de asfalt oldu.

İçmesularında ise 2011 yılında toplam 109 proje gerçekleştirilmiş, bunlardan 74 ünitenin içme suyu işi tamamlanmış, 35 adet ünitenin içmesuyu işi ise devam ediyor.

Köy içme suları ile ilgili olarak yapılan bu çalışmalar neticesinde; şebekeli köy sayısı yüzde 98,1 seviyesine, mezra sayısı ise yüzde 79.7 seviyesine çıkmıştır.

Suyu olmayan veya yetersiz köyümüz var mı?

Suyu olmayan yok ama 8 köyümüz ve 104 mezramız çeşmeden su temin ediyor ve suları yetersiz. Bunlarla ilgili çalışmalar da devam ediyor.

Bugüne kadar kaç yerleşim yeri kanalizasyona kavuştu?

2011 yılında İl Özel İdaresince 18 köyün kanalizasyon işi planlandı, 3 kanalizasyon işi tamamlandı, 15’i ise devam ediyor. 2002 yılında 13 olan toplam köy kanalizasyon sayısı 2011 yılı itibarıyla 87 köy ve 18 bağlı olmak üzere toplam 105’e ulaşmıştır.

“Yolu ve suyu olmayan köy kalmayacak” diye ortaya çıkan Köydes projesiyle neler yapıldı?

2005 yılında hayata geçirilen Köydes Projesi kapsamında İlimize; 2005–2011 yılları için 99 milyon 912 bin 236 lira ödenek tahsis edilmiş, bu ödenekle 2011 yılı dahil yol ve içmesuyu sektöründe toplam bin 344 iş gerçekleştirilmiştir.

2011 yılında Yol ve Sanat Yapısı Sektöründe: 97 proje, İçme suyu Sektöründe: 79 proje, olmak üzere toplam 176 proje iş programlandı.

Konutlaşmada özel sektörün gayreti çok daha fazlayken, TOKİ geride mi kaldı?

TOKİ’nin diğer illerde olduğu gibi ilimizde de güzel uygulamaları bulunmaktadır. TOKİ tarafından ilimizde toplam 2 bin 908 konut uygulaması yapıldı. Bunlardan merkezde 668, ilçelerde bin 212 olmak üzere toplam bin 880 konut tamamlandı.

Merkezde 700, ilçelerde 168 olmak üzere toplam 868 (Dar gelirli konutu) ve sosyal donatının ise inşaatı devam ediyor.

Nissibi Hayalden Öte

Nissibi Köprüsü hayal mi, hayalden öte bir şeyler var mı?

Hayal değil, hayalden öte. Uzun yıllardır konuşulan ama bir türlü adım atılmayan köprümüzde önemli gelişmeler var. Nissibi Köprüsü diye adlandırdığımız bu köprü, Atatürk Baraj Gölü üzerine yaklaşık 610 metre uzunluğunda ve 24,50 metre genişliğinde, 2×2 taşıma yoluna sahip, gergin eğik kablo askılı (cable stayed) şekilde inşa edilecek. Şu anda ihale aşamasında.

Proje büyük, toplam maliyeti 60 milyon $ dır. Daha önce köprü etüt proje programında yer alan proje, 2011 yılı köprü yapım programına 30 milyon lira konularak alınmıştır. Bu proje Adıyaman, Diyarbakır ve diğer Güneydoğu Anadolu Bölgesi illeri bakımından önem taşıyor.

Başka köprü çalışması var mı?

Göksu Grubu Köprüleri, Karanlık Dere Grubu Köprüleri, Kalburcu Grubu Köprülerinde çalışmalar sürüyor. Bu arada vatandaşların en çok merak ettiği ise Adıyaman-Kahta yolu üzerinde bulunan Ziyaret Köprüsüdür. Bu köprünün de proje çalışmaları tamamlandı., 6 milyon 973 bin 843 lira sözleşme bedeliyle 2010 yılında ihalesi yapılarak inşaatına başlandı. Köprümüz gelecek yıl bitirilecek.

20 Aralık’ta Uçacağız

Havaalanına tam alışmıştık, tadilata girdi. Havaalanının durumu nedir?

Adıyaman Havaalanı 1998’de açıldı. Halen yılda 300 bin kişilik yolcu kapasitesi var. Havaalanından 7 gün İstanbul, 4 gün Ankara olmak üzere haftada 11 sefer düzenleniyorken, Haziran ayında pist genişletme çalışmaları sebebiyle uçuşlara geçici olarak kapatıldı. Bu ayın 20’sinde tekrar uçuşa açılacak.

Burada pist genişletmesi ve yeni apron yapılıyor. Mevcut Apron tek uçaklık park alanına sahipti. Pist genişletilmesi 30 metreden 45 metreye çıkarılıyor.

Havaalanının terminal binası da devam ediyor. Ayrıca garaj ve itfaiye binaları tamamlandı. Kule-teknik blok binası bitirildi.

Sulama Projeleri Hayata Geçmeli

Adıyaman’ın tek kurtuluşunun sulama olduğunu söyleyen büyük bir kesim var ama halen sulanabilir arazilerimizin büyük bölümü suyla buluşamadı…

Haklısınız. DSİ’ce sulanabilir arazi miktarı 120 bin ha’dır. Bu güne kadar yaklaşık 16 bin ha arazi sulamaya açıldı. Türkiye ortalaması yüzde 30’un üzerinde iken Adıyaman’da bu oran yüzde 13 civarındadır. Ancak, planlama aşamasında bulunan projelerin başlanmasıyla bu oran çok artacaktır. Samsat Pompaj Sulaması birinci kısmı bitirildi, hizmete açıldı. Bu projenin ikinci etabının da bir an önce hayata geçirilmesi gereklidir.

Çamgazi Sulama Derivasyon Tesisleri tamamlandı, sulamaya açıldı.

Adıyaman içmesuyunun 1. Merhale Projesi tamamlandı. Bu proje, Adıyaman’ın 2018 yılına kadar içmesuyu ihtiyacını karşılayacak. Gömükan Barajının ttüt, planlama çalışmaları devam ediyor. Koçali Barajının Planlama çalışmaları devam ediyor. İhaleye çıkacak. Çetintepe Projesi birinci aşama işi olan baraj inşaatı proje ihalesi 2009 da yapıldı, çalışmalara devam ediliyor.

Sodes Projesiyle Adıyaman’a büyük bir kaynak aktarımı bekleniyordu, bu beklenti gerçekleşti mi?

SODES programı ilk önce 9 GAP ilinde yürütülmekte iken 29 Doğu ve Güneydoğu iline yaygınlaştırılmıştır. İlimiz bu iller arasında en çok projesi kabul edilen ildir. Kalkınma Bakanlığı Sosyal Destek Programı (SODES) için 2011 yılında 200 Milyon lira ödenek ayırdı.

Bu kapsamda ilimize Bilgi Evleri, Semt Sahaları, Gazihandede Yüzme Havuzu, Su Sporları Merkezi ve piknik alanı, Oyun Parkları, Okul Kütüphaneleri, Rekreasyon Alanları, Açık Spor Alanları, Tenis Kortu, Anaokulu Malzemeleri ve Tefrişi, bayanlara ve gençlere yönelik benzeri çalışmalar olmak üzere 281 proje uygulandı, 68 proje de uygulanacak.

Erzurum’la Adıyaman Farkı

Erzurum’dan Adıyaman’a geldiniz. İki ili kıyaslamanızı istesek?

Erzurum, Adıyaman’a göre çok daha eski bir yerleşim merkezi. Erzurum, Selçuklu ve Osmanlı imparatorluğu döneminde bile eyalet olarak doğunun tarihi bir merkezi olmuş, tarihin merkezi olmuş bir şehir. Ama bölgenin soğuk olmasıyla fazla gelişememiş. Erzurum’da üniversite, Adıyaman’a göre çok önceleri kurulmuş. 1954 yılında, yani Adıyaman’ın il olduğu tarihte Erzurum’da üniversite vardı. Çok eski dönemlerden bu yana orada ordu merkezleri oluşmuş. Halen orada, kolordu var.

Kültür yapısı olarak bakarsak

Kültür olarak baktığımızda her iki il de muhafazakar kimliğiyle öne çıkıyor. İnsanları kültürüne bağlı, muhafazakar, örf, adet ve geleneklerine sadıklar. Adıyaman geçmişte Erzurum gibi eyalet merkezi olmamış ama şimdilerde Adıyaman, gelişmesini sürdüren bir ilimiz. Nüfus olarak bakarsak, Erzurum’un nüfusu, soğuk olmasından dolayı sürekli göç veriyor. O kadar üniversite öğrencisi ve asker olmasına rağmen nüfusu 300 bin civarında. Adıyaman’ımızın merkez nüfusu ise 200 bin.

Adıyaman’ın ikliminin iyi olması, yerleşim durumu itibariyle ekonomisinin ve ulaşımının artmasıyla daha da gelişerek, Erzurum’u da yakalayacağına inanıyorum.

Demokrasi olmadan, bir şey olmaz

Bazı toplantılarda, panel veya açılışlarda demokratik çıkışlarınız, birçok siyasetçiden çok daha fazla ileride. Darbelere karşı duruşunuz, demokratikleşme, sivil anayasa gibi konularda çok demokratik çıkış sergiliyorsunuz. Bu çıkışlarınız bir idareci için çok iyi ama bir siyasetçiden çok daha ileride. Bunda bir mağduriyetin getirdiği birikim var mı? Daha açık söylemem gerekirse darbe dönemleri ve özellikle 28 Şubatın etkisi söz konusu mu, yoksa öteden beri hayat anlayışınız mı böyle?

Şuna inanıyorum, hepimiz için demokrasi, tam demokrasi çok gerekli. Toplumların gelişmesi, kalkınması, huzuru demokrasiye bağlı. Bir ülkede demokrasi tesis edilemediği müddetçe, hem toplumsal bazda, hem ülke bazında sıkıntıların yaşanmasına neden oluyor. Demokrasimizi geliştiremediğimiz, işletemediğimiz sürece bu tür sıkıntılarımız devam eder. Bu nedenle de her zaman demokrasiden yana oldum. Tüm insanlarımızın, siyasetçilerimizin, bürokratlarımızın ve aydınlarımızın demokratik duruş sergilemesi gerekir. Demokrasimiz ancak bu demokratik duruşla gelişebilir. Zaten demokrasi de herkesin bir konuda konsensüsüdür, anlaşmasıdır. Demokrasi olmadan ne huzur olur, ne kalkınma, ne gelişme. Demokrasiyi bu nedenle de hem seviyor, hem özümsüyorum. Demokrasi, bize, kültürümüze ve inancımıza da uygun bir yönetim şeklidir.

Darbeler zarar verdi

Her zamanda demokrasimiz kesintiye uğradı…

Geçmişteki askeri müdahalelerin sıkıntısını ülke olarak çektik. 1960 ihtilalinde, 1971’deki 12 Mart’ında, 1980’in 12 Eylülünde çektik. 28 Şubat post modern darbede de çektik. Bu tür askeri müdahalelerin ülkemize ve insanımıza zarar verdiğine kanısındayım. Keşke her zaman hükümetlerimiz seçimle gelip, seçimle gitse. Hem bir takım mağduriyetler olmazdı. Hem de ülkemiz daha iyi yerlerde olur, daha çok gelişirdik.

28 Şubat’ta da bir takım sıkıntılar yaşandı. Antidemokratik uygulamalar oldu. Ülkenin tabi gidişine müdahale edildi. Ülkemiz ve vatandaşlarımızda bundan zarar gördü.

28 Şubat’ta göreviniz neydi?

Ankara Vali yardımcısıydım. Bizim gıyabımızda da fişleme yapılmış.

Düzmece Raporla Görevden Alındı

Ne zaman bilginiz oldu?

Usulüne uygun olmayan bir tayin sebebiyle öğrenmiş oldum. Gıyabımda, benim hakkımda rapor tutulmuş. Konuyu yargıya taşıdım. Yargıda reddettiler. Bu defa Danıştay’da hakkımı aramaya çalıştım. Danıştay’da davayı reddetti.

Dava sürüyor mu?

Evet, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşıdım. 28 Şubat, 1998 yılındaydı. O zaman Danıştay’a dava açtım, 2005 yılında sonuçlandı. İç hukuku o tarihte bitirmiş oldum. Zaten AHİM’e de iç hukuku bitirdikten sonra müracaat edilebiliyor. 2005’de de AHİM’e dava açtım. Mahkeme davamı kabul etti ve halen sürüyor. Hükümet “dostane” çözüm istedi. 3 bin Euro teklif ederek dostane olarak çözelim dendi. Ben de “bu haksız uygulamanın karara dönüşmesi için” kabule etmedim. AHİM’in karar vermesini bekliyorum. Bakalım AHİM ne karar verecek.

Özel yaşamla ilgiliydi değil mi?

Tabii geçmişte olduğu gibi 28 Şubat’ta da özel yaşam baskı altındaydı. Kişilerin bazı durumları, ailevi yaşantıları bile kayıt altına alınıyor, irdeleniyordu.

AHİM’in de özellikle özel hayat, kişilerin kıyafet tercihi gibi konularda çok da tarafsız olduğuna inanmıyorum. Bu davayla AHİM’in kişilerin özel hayatının irdelenerek, görevine yansıtılmasına nasıl bakacağını merak ediyorum.

28 Şubatı ve hak arama mücadelenizin notlarını tutuyor musunuz?

Evet, dava boyunca suçlama ve savunmaların notlarını tuttum. Kısa bir broşür şeklinde olacak. AHİM’in kararından sonra yayınlamayı düşünüyorum.

İz Ajans Yayıncılık olarak bu broşürü yayınlamayı isterim.

Evet, zaten İz Ajans Yayıncılığın birkaç kitabını gördüm, karar çıkarsa toparlar, yayınlarız.

Valiler, Kaymakamlar Fişleniyordu

O süreçte hakkınızda fişleme yapıldığı, yalan beyanlarla rapor tutulduğu ve bunun için de haksız bir tayinle karşılaştığınızı biliyordunuz ama o dönemde buna karşı çıkmak, dava açmak da pek kolay değildi. Çok cesur olmalısınız…

Hak noktasında, doğru bildiğim yolda hakkımı savunurum. Bunun zamanı ve zemini olmaz. Eğer bu cesurluksa, cesaretse öyleyim. İyi biliyorum ki, ben kanunlara, mevzuata aykırı hiçbir eylemim olmamış. Bu nedenle kendimden eminim. Bakanlığa bu tayinin sebebini sorduğumda “hakkında rapor var” dediler. Yanlışım olduğunu düşünmüyor, hizmetlerimi de çok iyi biliyordum. Bu davayı da bu güvenle açtım. Dava iç hukukta 7 yıl sürdü. 2005’ten bu yana da AHİM’de sürüyor.

Bir başka deyişle de siz ilin en büyük mülki amiri konumundaydınız ama fişleniyordunuz da.

28 şubatta mülki idare amirleri içerisinde de epey fişleme yapıldığı kanaatindeyim. Bir örnek olsun diye, bu davayı devam ettirdim. Belirttiğim gibi de sırf bu örnek olması açısından yayınlamayı düşünüyorum. Haklı olduğunuz konularda yılmamak gerekiyor. Zarar görsek bile…

Yöneticiler fişlemeyi sever mi?

28 Şubat’ta Ankara gibi büyük bir ilde vali Yardımcısıydınız fişlendiniz. Şimdi Adıyaman’da ilin en büyük mülki amirisiniz. Şimdi antidemokratik bir dönem değil. Hiç değilse daha demokratik bir dönemdeyiz. Yöneticiler genelde fişlemeyi severler mi? Bir başka deyişle de Naif Karabatak nasıl birisi, Ahmet nasıl, Mehmet nasıl birisi gibi bilgilere ulaşmayı isterler mi, en azından siz ister misiniz?

Kişiler görev yaparken, fişlemeye gerek yok. Zaten bir göreve atayacaksanız, onun liyakatına bakacaksınız ev eğer atıyorsak da bu bilgiye sahibiz demektir. Kişileri münasebetlerinden, hizmetlerinden tanımak mümkün. Bize lazım olan da zaten bunlar ve bunun için de fişlemeye gerek yok. Sadece bu değil, biz her yıl sicil raporu dolduruyoruz. Burada kanaatimizi belirtiyoruz. Çalışmalarını değerlendirme şansına sahibiz. Özel hayatına ait olanlar da kişilerin kendisini ilgilendirir. Aynı zamanda biz hukuk devletinde yaşıyoruz. Özel hayatında veya iş hayatında da bir yanlışı varsa idareciler işlem yapar, adli konudaysa yargıya intikal eder. Bunun dışında idarecilerin keyfi bir hareketi yok, olmamalı. Yani kanunsuz suç olmaz.

Yerel yönetimler konusunda uzman bir isimsiniz. Bu konuda yayınlanmış ve kaynak kabul edilen eserleriniz var. Cevabınızın siyasi açıdan olmaması için sadece bugünü değil, 57 yıldır il olan Adıyaman’ı tümden değerlendirmenizi istesek, nasıl bir algınız olur?

İçişleri Bakanlığı’nda Mahalli İdareler Genel Müdürlüğünde, şube müdürlüğü, daire başkanlığı ve genel müdür yardımcılığı ve genel müdür vekili olarak hayli hizmetim oldu. Mahalli yöneticiler ve belediye başkanları seçimle işbaşına geliyor. Demokrasinin güzel bir uygulamasıdır. Zaten demokrasiler yerelde gelişerek genele ulaşmıştır. Dolayısıyla bizde de demokrasinin gelişmesinde belediyelerimizin önemli bir yeri olmuştur. Belediye başkanlığı hizmet açısından bir yarış şeklinde olduğu için de yararlı görüyorum. Çünkü belediye başkanları, görevi bilerek ve severek aday oluyor. Seçildiği zamanda hizmet vermesi gerekir. Bu hizmet vermede de vatandaşın yolunu yapmadığında, onların ayağı çamura bulaştığında, suyu yetersiz olduğunda, altyapı gibi bütün belediye hizmetlerini yapamadığında bir daha seçilemeyeceğini biliyor. Bu nedenle de bu tür hizmetleri canla başla yerine getirir. Getiremese de, bir daha seçilme imkanı kalmıyor. Tabii bunu da o belde de yaşayan vatandaşlar en güzel şekilde değerlendiriyor. Bunu bir demokratik yarış olarak görüyorum.


Adıyaman’ı Başka İlle Kıyaslamak Yanlış

Adıyaman’ı değerlendirirsek…

Tabii her şehri kendi imkanları ölçüsünde değerlendirmek gerekiyor. Burada yaşayan vatandaşlarımız Adıyaman’ı Gaziantep’le, Malatya’yla kıyaslamak istiyor. Bu illerle kıyasladığında da Adıyaman, daha az gelişmiş bir il. Nitekim Adıyaman, 1954 yılına kadar Malatya’nın ilçesiydi. Bildiğimiz kadarıyla o tarihten sonra da toprak evleri, dar sokaklarıyla bir ilçe gibiydi. Ancak şimdiye baktığımızda, kendi ölçeğinde geliştiğini görebiliyoruz. Bunu çok önceleri Adıyaman’da görev yapıp, geri dönenler, ziyaret edenler daha iyi algılayabiliyor.

Siz de böyle mi düşünüyorsunuz?

Ben de bu kanaatteyim. Hatta daha önce burada görev yapan valimiz Halil İbrahim Daşöz de ziyarete gelmişti. “Ben ayrılalı iki yıl oldu, Maşallah müspet değişiklikler var” diye kanaatini söyledi. Ben de belediye hizmetleri, vatandaşların yaptıkları apartmanlar v.s. iyi olduğu kanaatindeyim. Belediyecilik demek, belde halkının ihtiyaçlarını karşılayan demektir. Bun da yol, su, kanalizasyon, imar ve diğer hizmetleri layıkıyla yerine getiriyorsa iyi demektir.

Adıyaman, 2000 yılı ile 2008 yılı arasında sürekli valileri mahkeme kararıyla değişen bir ildi. Sayın Halil Işık, sayın Hikmet Tan ve sayın Halil İbrahim Daşöz, bu süreçte gelip gittiler. Her seferinde de sayın Işık’ın mahkeme kararıyla geri dönünce kısa süreli farklı valiler gördük. Her iki valimiz de “henüz ısınmadan” bir başka mahkeme kararıyla görevden alınıyordu. Siz de tam böyle bir zamanda Adıyaman’a atandınız ve atanmanızla da yeni bir mahkeme süreci başladı. “Nasılsa ben de gideceğim, boş ver çalışmayayım” diye düşündüğünüz oldu mu?

Felsefem ve inancım olarak bulunduğum bir yerde hiçbir önyargıya kapılmadan, tereddüt etmeden yararlı olmayı düşünürüm. Arkamızdan güzel sözlerle yad edilmeyi isterim. Bu nedenle göreve başladığımdan bu yana “alınacağım-alınmayacağım” kaygısı olmadan hizmet etmeyi düşündüm. Böyle bir endişem olmadı. Hiçbir zaman böyle bir düşüncem olmadı. Alırsa da memnun olurum, göreve devam etmemizi isterse de Tabii bu hükümetin görevlendirmesidir, takdiridir. Bu görevler aynı zamanda bir vebaldir. Buradan ayrılıncaya kadar hizmet etmekle görevliyiz. Ne kadar faydalı olursak, o kadar görevimizi yapmışız demektir. Bu dünya fanidir. Zamanımızı iyi kullanmalı, ne kadar faydalı olabilirsek olmalıyız. Halkımıza Adıyaman’ımıza ne kadar faydalı olursam, o kadar kendimi mutlu hissederim. Ben gittikten sonra buradaki vatandaşların duası, beni huzurlu edecek olandır. Bu en büyük onur, en büyük mükâfattır.

Hıtabın Hali Başka!

Biraz da farklı sorulara geçelim. Mesela sabah kaçta kalkıyorsunuz?

Sabah ezanıyla birlikte kalkıyorum.

Genel olarak gece kaçta yatarsınız?

Gece de, genellikle erken yatarım ama bazen programlardan dolayı geç yattığım da oluyor.

Sabah kahvaltısını evde yenge hanımla birlikte mi yapar mısınız yoksa simit poçayla geçiştirenlerden misiniz?

Sabah kahvaltısını hep evde eşimle birlikte yapıyorum.

En sevdiğiniz yemek?

Genellikle yemek ayrımı yapmıyorum. Ama nohut, fasulye gibi kuru bakliyatla yapılan yemekleri seviyorum. Et severim, balık tercih ederim. Salata türlerini severim.

Tatlıyla aranız nasıl?

Şekerim olduğu için şimdi yiyemiyorum ama çok severek yerdim.

Tatlı da tercihiniz neydi, kendime menü seçiyorum da (gülüşmeler)

Baklava, kadayıf.

Adıyaman’da en çok ilginizi çeken ve sevdiğiniz bir yemek çeşidi var mı?

En beğendiğim, fırınlara verilen patlıcan, biber, domates verilmesini ve sıcak pideyle yenilmesini severim. Adıyaman’ın en gözde yemeklerinden hıtabı da çok seviyorum.

Çiğköfteye alıştınız mı?

Evet, çok severek yerim. Artık alışkanlık oldu, yemeden duramıyorum.

Konya’nın Beyşehir ilçesindensiniz. Konya’ya ait yemek kültürü dahil, gelenek, görenek veya alışkanlıklarınızdan, Erzurum ve Adıyaman’da sürdürmeye devam ettiğiniz var mı?

Beyşehir gölünde tatlı su balığı vardı; sazan, levrek. Balık alışkanlığım oradan geliyor. Bizim oralarda tarhana çorbası meşhurdu, aynı alışkanlığımı burada da sürdürüyorum. Ayrıca Adıyaman’ın hıtap alışkanlığı gibi, bizim oralarda da etli ekmek alışkanlığı vardı. Arada bir etli ekmek yiyoruz.

Orta Halli Bir Ailenin Çocuğuydu

Babanız ne iş yapardı?

Dedem ve babam, Beyşehir’e yakın bir köydelerdi. 1950’de Beyşehir’e göç etmişler. Ben de ilkokulu, ortaokulu ve liseyi Beyşehir’de okudum. Babam, köyde çiftçi, beyşehir’de ise esnaflık yapıyordu. Ailem, annem, kardeşlerim Beyşehir’de.

Maddi durumunuz nasıldı?

Babam esnaf olduğu için pek sıkıntı çekmedik. Babam önce bakkal dükkanı işletti, sonra bakırcılık, Hırdavatcılık yaptı.

Kaç çocuğunuz var?

İkisi kız, birisi erkek 3 çocuğum var. Kızımın birisi İzmit Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Psikiyatri Uzmanı evli, bir çocuğu var. Bir kızım da Bolu İzzet Baysal Üniversitesi’nde Diş Hekimi Asistanı, Araştırma Görevlisi. Oğlum da Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi.

Huzurlu Kentte, Huzurlu Yürüyüş

Adıyaman’ı tanıtırken, en çok “huzur kenti” diye tarif edilir. Bu huzur, idarecilerden midir, halktan mıdır bu ayrı bir konu. Siz geldiğinizde de huzur kenti buldunuz ve devam ediyor. Çok sıkı korunmuyor, yürüyüş yapıyor, çarşı içinde geziyorsunuz.

Adıyaman’ın huzur kenti olması doğru. Bunda birinci etken, herkesin bir birini tanıyor olması. Bir diğeri ailede alınan eğitim. Dini yapı hakim, örf, adet ve gelenekler sürüyor.

Dayanışma var. Bütün bunların huzurun bozulmamasında büyük katkısı var. Bunu hepimiz hissediyoruz. Sizler de biliyorsunuz ki, gece yarısına kadar çarşıda hayat devam ediyor. Kadınlarımız bile gece yarısına kadar yalnız başına dolaşabiliyor. Hem çarşı içerisinde hem de yol boyunda yürüyüş yapıyorum. Fazla koruma bulundurmuyorum ama mecburen yürüyüşü korumalarımla birlikte yapıyoruz. Nitekim onlarında görevi bizi korumak.

Sayın valim, vaktinizi aldık, çok teşekkür ediyorum.

Ben de teşekkür ediyor, okuyucularınıza ve tüm vatandaşlarıma sağlık ve afiyetler diliyorum.

Sadakatle taassup karıştırılmamalı


Genellikle “sadakat” ve “taassup” siyasi anlamda bir birine karıştırılır. Sadakatle taassup, siyahla beyaz gibi, cömertlikle israf, vakar ile kibir gibi bir birinden farklıdır. Bir siyasi partiyi, bir lideri, bir belediye başkanını veya milletvekilini beğendiğinizde, desteklediğinizde, oy verdiğinizde, çalıştığınızda, yani “sadık” olduğunuzu, onla birlikte yol yürüdüğünüzü söylersiniz. Bir siyasi partiyi desteklemek, bir ideolojiye inanmakta böyledir…

Son günlerde AK Parti’ye gönül verenlerde bu kafa karışıklığı yaşanıyor...

***

Şike yasasıyla, daha doğrusu bu yasayla, “şike yaptığı kesinleşen” belli bir kesime “ceza indirimi” sağlanıyor…

Hem de “şike davası” sürerken…

TBMM’de kabul edilen yasa değişikliği, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından “bir kez daha görüşülmek üzere” meclise iade edildi. İkinci kez, “aynen” kabul edildi. Oysa cumhurbaşkanı, bu yasanın toplumun vicdanını rahatlatmadan öte, yaralayacağını iyi biliyordu…

Elbette her yasa “toplumun vicdanını rahatlatacak” diye bir kural da yoktu. Ancak, bugün değilse de yıllar sonra sağlıklı değerlendirme yapıldığında, bu değişikliğin ülkenin, insanların ve özellikle de “mağdur bir kesimin” faydasına yapıldığı anlaşılmalı.

Bunda böyle bir şey yok…

Sadece süren bir davada alınacak cezanın yükünün azaltılması var…

Suçlanan, aç ve açıkta kaldığı için bir dilim ekmek çalıp, çocuğuna kavuşturmaya çalışan baba değil…

Kundaktaki bebeğe süt alamayan annenin, marketten aşırdığı bir şişe sütün davası da değil…

Baklava çaldığı için 24 yıl hüküm giyen bir çocuğun kurtarılması da değil…

Bu çok farklı…

“Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim” diye her spor salonuna yazdırılan Atatürk’ün sözüne karşılık, “ahlaki olmayan” yolla galibiyet veya mağlubiyeti belirleme çabalarıdır…

Bunun için “çeteleşme” de olabilir, “eli silahlı” başka eylem de…

Ama hepsinde “para” var ve karşılığında da “kazanma” hırsı…

Üstelik de “şike yasası” olarak bilinen yasa, AK Parti döneminde ve bu spor camiasının “onayı alınarak” yapılmış bir düzenleme…

“O gün unutmuşuz, başımıza geleceğini bilememişiz” tavrıyla “suçluyuz/suçlular ama bari cezası az olsun” çabaları ahlaki değil…

Burada AK Partili olup olmamanız, bu ahlaki olmayan durumu sorgulamanızı etkilememeli.

Bir lideri veya partiyi desteklemek, bir başka deyişle sadakatle bağlı olmak, gören gözünü kapatıp, kalp gözünü de kör etmek değildir.

O zaman sizin sadakatiniz, çoktan taassuba dönmüş demektir…

Doğru olanı sonuna kadar desteklediğiniz gibi, yanlış olana da sonuna kadar karşı çıkmadığınız zaman, karşınızdaki bir siyasi parti veya lider olmaktan çıkar, diktatör haline bürünür…

***

Birkaç gündür Twitter’e yazdıklarım, köşeme aldıklarımla beni “sadakatsizlikle” suçlayanlara verecek çok cevabım var…

Hayatım boyunca taassuptan kaçındım ve asla “körü körüne” bağlı olmadım…

Yazarlığım boyunca da “doğru” bildiğimin ardından gittim, yanlış olanın da karşısında durdum. Bunun bedelinin ne olduğuna bakmadan, cürümünü de göğüsleyerek yaptım.

Yoksa, nasıl “doğru” olmayı savunur, nasıl “demokrat” duruş bekleriz…

Sadakatle taassubun ayrımını bilmeyenler, “sevgiyle yağcılığı”da ayıramıyorlar…

Bir partiyi, lideri veya başka bir siyasiyi destekleyenler, “soytarı” olmayı değil, “destekçi” olmayı kabullenmeleri gerekir…

Şike yasası, bir başka deyişle de “şike yapanları kurtarma” yasası, AK Parti’nin duruşuna, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğine yakışmadığı gibi “ahlaki” de bulunmuyor…

O zaman AK Partililerin “bu yasayı savunma” pozisyonuna geçmelerine gerek yok…

Kaldı ki, bu yasaya neden gerek görüldüğü, neden değiştirilmeye çalışıldığı, kimi veya kimleri korumaya aldıkları da izah edilemiyor…

AK Partililer olarak buna nasıl sadakat göstereceksiniz?

Yanlış olana “yanlış” demekten çekinmediğiniz zaman, taassuptan arınmış, sadakatle bağlı olmuş olursunuz…

Hani Hazreti Ömer bile adaletten ayrılsa, “kılıcımızla düzeltmeye” ahdetmiştik.Ne oldu, “AK Parti” bundan muaf mıydı?

***

Twitimden seçmeler

Ergenekoncular mı daha az suçlu, şikeciler mi, cübbeli Ahmetçiler mi? Ya şundandır, ya bundan…

www.twitter.com/naifkarabatak