9 Aralık 2011 Cuma

Bizi adam ettiniz be!


Önceki gün herhangi bir yerde, her hangi bir mahallede, her hangi bir caddede veya sokakta geziyordum.

Bir anda başımda bir ıslaklık hissettim…

Kesin talih kuşu başıma “git piyango bileti al” yalanını serpişti…

Yok, tepemde kuş yoktu…

Başıma damlayanı elimle kontrol etmek istedim…

Yokladım saçlarımı, taradım da…

Parmak uçlarıma değip, bütün parmaklarıma yayılan ıslaklık merakımı celbetti…

Parmak ucumu burnuma getirerek kokladım…

Buram buram yağ kokuyordu.

Başımı kaldırdım, “şıpır şıpır” ve “şapır şapır” üstelik de “şapur şupur” yağ damlayan bir afiş gördüm.

Gözlerime inanamadım…

Hemen cebimden gözlük camı sileceğini çıkardım. Gözlüğümün camını bir güzel silerek, tekrar okumaya başladım.

Olmadı, afişin tam karşısına geçtim ve bir daha okumaya başladım…

Biraz sonra ziyaret edeceğim yere yapılan hizmetlerden(!) dolayı, hizmet edene(!) teşekkürler sıralanmıştı…

“Bize yaptığın hizmet var ya..” diye başlamıştı…

“Karakaşın ne güzel, sırma saçın ne güzel, güzel yüzün ne güzel..” diye bir biri ardına dizdikleri lafı güzafları şiir diye yutturma niyetleri olmalıydı…

Ben yutmadım…
Ama yutan vardı…

“Ben neymişim be abi!” diyenler olmalıydı…

Çivi çaksa, çiviyi çekse de “bana teşekkür edecekseniz yapayım” diyordu…

Hatta “onlara güvenmeyip” afişi de kendisi yazdırıyordu.

Yani bir başka yağdanlıkları afişe ediyordu…

Afişe etmekte üstlerine yoktu, bunun için “motive” edilmişlerdi…

Kendisini kral zannediyordu, soytarılarına bakarak…

Oysa her kralın bir soytarısının olmasından doğalı yoktu…

Pekmezi gören sinekler, kâsenin başına üşüşürdü; pekmez bitene kadar…

Pekmez bittikten sonra yanında kalanları da göreceksin, hiç meraklanma…

***

Bu kadar yağ yakmanın, bu kadar kokutmanın ne âlemi vardı?

Neymiş efendim hizmet etmiş…

Babasının kesesinden mi hizmet etmiş?

Kendi cebinden çıkardıklarıyla mı yatırım yapmış?

“Çalışacağım” demişsin, çalışman için yetki verilmiş…

“Çalmayacağım” demişsin, güvenmişler…

“Çaldırmayacağım” demişsin, “yakınlarınla” söğüşlemeyeceğine kanaat getirmişler…

Ve sana hizmet için görev vermişler…

Zaten afişteki de öyleydi…

Hizmet eden, “hizmet edeceğim” diye göreve gelenlerden birisiydi…

Yani “ne iş yapacağı” zaten belliydi…

Bunun için göreve talip oluyordu…

Bunun için maaş alıyordu…

Hizmet eden kuruluşta görev yapan her memur, her işçi, her amir de “hizmet etmek için” maaş alıyorlardı…

Yani bir başka deyişle de, hiç kimse babasının hayrına bir şeyler yapmıyordu…

Akşamları evdeki darphanede bastıkları banknotlarla bütçe yapıp, bunu da halka hizmet olarak döndürmüyorlardı…

Halk, ödediği vergilerle, göreve gelenlerden hizmet bekliyordu…

Buna rağmen de her ay çeşitli vergiler altında, çeşitli kullanım bedellerini fahiş şekilde ödüyordu…

Bir başka deyişle buram buram yağ akıtması gereken vatandaş değildi, hizmet edendi…

“İyi ki beni bu göreve getirdiniz” diye başlayabilirdi…

Birilerini onurlandıran, adam eden, makamlara yükselten halkın ta kendisiydi…

Buna rağmen de bazen yedi sülalesini zengin etmekle kalmayıp, söğüşledikleriyle de halkın iliklerini sömürenler de görülüyordu…

Teşekkür edecekse, onların etmesi gerekiyordu…

El ayak öpmeli, buram buram yağı akıtmalıydılar…

Bir kişiyi, bir sokağı, bir mahalleyi veya bir kenti değil, koca bir milletin elini ayağını öpmeli “bizi adam ettiniz be!” deyip, yanaklarına da öpücük kondurmalılar…

Siz niye yağcılık yapıyorsunuz, siz niye onurunuzdan taviz veriyorsunuz?

Sizi onurlandırıp, bir makama getiren yok…

Zaten siz “insan” olarak en yüce makama çıkmışsınız…

Üstelik “vatandaş” olarak da bu ülkede her türlü hakka sahipsiniz…

Siz “görevlendirme” yetkisine sahip, “görevden alma” salahiyeti taşıyan, “beğenmediğini” rezil, “beğendiğini vezir edenlersiniz…

Her “beni yağlayın anacım” diyeni yağlamak gibi bir göreviniz yok!

Yağ yakacak kişi, yağ yaktığınız kişidir…

Naif Karabatak
9 Aralık 2011

8 Aralık 2011 Perşembe

Demokrat Parti Nasıl Olur?


Genel olarak, başkasının demokrat olmasını isteyen ama kendimize demokratlığı yakıştıramayan bir yapımız var. Bu yapının gereği olarak partimizi yönetir, pırtımızın da “su katılmamış demokrat” olmasını isteriz…

Bizim haklarımız söz konusuyken, herkes demokrat olmalı…

Ülkede seçim olduğunda ve biz “birinciysek” yine herkes demokrat olmalı…

Zaten demokratik seçim dediğimiz, bizim birinci geleceğimiz seçimdir…

Bunun için ilk önce “parti içi muhalefeti sindirme” asli görevimizdir…

Aykırı sese tahammülümüz olamaz…

Aykırı görüşler bizi bozar…

Parti dediğin “disiplinli” olur…

Hatta öyle disiplinli ki, “askeri bürokrasi” bile yanında solda sıfır kalabilir…

Militarist zihniyete ne kadar karşı olursak olalım, parti içinde hiyerarşiye büyük önem veririz…

Hatta bizim hiyerarşiden anladığımız, “liderin emrine sadakat”ten öteye gitmez…

Lider ne derse o olur…

Her şeyin en iyisini o bilir…

Biat etmek gerekirse, sadece lidere edilir…

Zaten tek biat edilecek kişi de odur…

Her yerde demokrat olmaktan dem vururuz…

Çok demokratız çoook…

O kadar ki, kongrelerimizde bile bunu açık seçik, hatta ayan beyan görebilirsiniz…

“Ben aday oluyorum” diye ortaya çıkılmaz…

“Aday ol!” emrine uyulur…

Aday adayı olanlar içerisinden “sen aday olabilirsin” talimatı gelir…

Ya da “görevlendirme aday”, “icazeti” aldığı andan sonra kongreye “ben adayım” başvurusunda bulunur…

Liste hazırlanır…

Pardon, hazırlanan liste eline tutuşturulur…

Her tarladan bir kesek konulur…

Maksat dengeleri korumaktır…

Dengeyi korumak, partilinin iradesinin önündedir…

Önce denge korunacak, partiye “muhalif” kanat sokulmayacaktır…

Başını kaldıranın başını ezmek için hazır formüller geliştirilir…

Ve derken, “en sadık” aday bulunur…

Sadakat, sorgulamamaktır…

Emirlere harfiyen uymaktır…

Yanlışları kaşımamaktır…

Bütün bu şartlara uyduğunuzda sizin “iyi bir aday” olduğunuza kanaat getiren parti üst düzey yönetimi, “bununla koltuğumuz kaymaz” diye düşünerek, “kongreye gidebilirsin” emrini verir…

Emri alan çiçeği burnunda muhtemel ama kesin başkan delegelerden oy ister…

Delegeler ise “atanan adaya” oy vererek, ne kadar demokrat olduklarını yedi düvele ilan ederler…

Sorgulamak zinhar yasaktır…

“Öyle uygun görülmüşse” büyüklerimizin bir bildiği de var demektir…

Boşuna mı büyük olmuşlar?

Herkesin nasıl bir iradeye sahip olduğunu anlayacak düzeye gelenler, aynı zamanda büyük olanlardır…

Öyleyse bizim kendimizi yorup, irade beyan etmemize ne gerek var?

Önümüze gelen iradeyi onaylar ve nasıl demokrat olunacağını gösteririz…

Atanana oy vermenin hür iradesini yansıtır, içimizi huzurla doldururuz…

Böylece yüzümüze doluşan huzurla, güvenle, inançla, demokrasiyi sindire sindire kongre salonunu terk ederiz…

Bizim parti çok demokrat çooook…

Sizin parti de çok demokrat çoook…

Onların partisi de öyle, diğerlerinin partisi de…

Biz adayımızı atamayla belirler…

Sağımıza, solumuza bakarız…

“Sobeleyen” olmadığı andan itibaren, “oyunuzu kullanabilirsiniz” emrini veririz…

Bizde tek listeyle seçime gidilir…

Çift listeyle gidildiğinde önce sandalyeleri havada uçuştururuz…

Gerekirse kongre salonuna “muhalif” adayı sokmayız…

Her şeye rağmen kazanırsa da, “feshetme” yetkimizi kullanarak, delegenin itibar etmediğini atayarak, herkese haddini bildiririz…

Ne o, irade beyan etmek size mi kaldı?

Ne kadar ayıpppp!

Demokrat bir parti de zaten böyle olur…

Şimdi öğrendiniz mi, nasıl oluyormuş?

Twitimden Seçmeler
SP'de Zeynep Erbakan Kadın Kolları Genel Başkanı, Fatih Erbakan, Genel Başkan. “Babamın Partisi” değişti, “Babamızın Partisi” oldu.

www.twitter.com/naifkarabatak

Naif Karabatak
8 Aralık 2011

5 Aralık 2011 Pazartesi

Niye uçmuyor İnci?


İzleyen herkeste derin izler bırakan Uçurtmayı Vurmasınlar filmindeki bir diyalog, “baskıcı” dönemleri anlamamıza yardım ederdi.

Sadece Türkiye’nin bir döneminde değil, daha çok komünist ülkelerde olan “gölge gibi takip etme”, yani her şeyden devletin haberdar olma arzusu, insanları “hasta” ediyordu.

Herkesin bir birinden korktuğu, kendi gölgesinden bile şüphelendiği, adım adım takip edildiği hissinin verildiği yerlerde, ancak iktidarları bu şekilde ayakta kalabiliyordu.

Cezaevi müdürü, “yasak” olarak gördüğü kitabı toplatıyor…

Herkese ibret olsun diye avluya yığıyor…

Mahkûmların gözü önünde her bir kitabın ne kadar zararlı olduğunu anlatarak “yakılması” talimatını veriyor…

Sonra gardiyanlardan birisini “kitapları götürüp, yakmakla” görevlendiriyor…

Gardiyan yüklendiği kitapları yakmaya götürüyor…

Müdür, gardiyana güvenmediğinden, bir başka gardiyanı, “kitapları yakıp yakmadığını kontrole” görevlendiriyor…

Yeter mi, yetmez elbet…

İnsanoğlu çiğ süt emmiştir.

Alimallah o kitapları yakmazsa, devletin temel nizamı nasıl da farklı ideolojilerin kurbanı olur?

Bir başka gardiyanı da, diğer gardiyanı takibe yolluyor.

Onun da görevi, “kitabı yakıp yakmadığını kontrol edenin kontrol edip etmediğini kontrol etmek”.

Belki görev zor görünebilir ama “gölge” adamlar bu tür görevlendirmelere çok açıklar…

Ne yapacaklarını iyi biliyorlar…

Leb demeden, “yasak” uygulayacaklarının farkındalar, “avın peşinde koşacaklarının” bilincindeler…

Takibi çok seviyorlar…

Kendi gölgelerine bile güvenmediklerinden, gölgelerini de takibe almaya çabalıyorlar…

Tıpkı CHP gibi…

***

Kemal Kılıçdaroğlu, kasetle gelip, koltuğa oturduğundan önündeki engellerin isimlerini tek tek sayabiliyordu; Deniz Baykal, Önder Sav, Mustafa Sargül...

Öyleyse önce engelleri kaldırıp, bir kenara atmak gerekiyordu…

Yaptı da…

Yaptığı atakların sonucunda diskalifiye olan parti içindeki muhaliflerin bir daha ayağına dolanmayacağına inanıyordu…

Nasılsa koltuk kendindeydi ve öyle bir kurulmuştu ki, neredeyse uyku için yatağa bile gitmeyecekti…

Boş koltuk çok tehlikeliydi…

Bazılarının iştahını kabartabilirdi…

Bildik taktikleri uygulayıp, ayağının altına koyacakları sabuna basıp düşebilirdi…

Ve o zaman koltuk kaptırılırdı…

Öyleyse işi sıkı tutmak lazımdı…

Muhaliflerin ne yapıp yapmadığını kontrol ettirmek gerekirdi…

Baykal ve Sav’ın Ankara’da “gizli” toplantılarını deşifre etmek veya en azından bilgi sahibi olmak gerekirdi.

Böylece önceden önlem almak mümkün olur, ona göre gardını alırdı…

Baykal-Sav ikilisi toplantıları seriye bağlamış ama gizli gizli…

Sık sık yapılan gizemli toplantılardan haliyle Kemal Bey işkillenmiş…

İkiliyi takibe aldırmış…

Hatta yetmemiş, ikilinin ikilisini, onun ikilisini de takibe aldırmış…

Sonra takibe aldırdıklarını takibe aldırmış…

Daha sonra da takibe aldırdıklarını kontrole görevlendirdiği kişileri kontrol ettirmek için görevlendirmede bulunmuş…

Biliyorum, yazının bu bölümleri zor okunuyor, zor anlaşılıyor…

Zaten gizemi de burada ya…

Tıpkı korku filmlerindeki gerilimli dakikalar gibi…

Fondaki müzik, insanın içini titretiyor…

Kalbinin hareketlerini hızlandırıyor…

Nabız hızla atıyor…

Gerilim hat safhaya çıkıyor…

007 James Bond filmi izlercesine heyecana kapılıyorsunuz...

Bond’un “sıradışı” alet edavatı yoksa da, “gölge gibi takipçileri” var…

Anbean muhaliflerin ne yaptığını, ne konuştuğunu, ne planladıklarını, kimlerle görüşüp, kimleri çekiştirdiklerini öğreniyor…

Böylece “yanında duran” hainlerin de kimler olabileceği bilgisini ilk elden alabiliyor…

Uçurtmayı Vurmasınlar filmindeki rolüyle gönüllerde taht kuran Ozan Bilen, o güzel aksanıyla İnci’ye, yani Nur Sürer’e, vurulan uçurtmanın havaya yükselmemesine şaşırarak, “Niye uçmuyor İnci?” sorusuna verdiği “uçar bir gün”, umudun yok olmayacağını gösteriyordu…

CHP’de umutlar tükenmiyor…

Memlekete ve insanlarına hizmet için değil..

Muhaliflerin bertaraf edildiği günü görmek için…

Umut bu, tükenir mi?

Ne bugünkü muhaliflerin umudu, ne yarın muhalif kalacakların umudu…

Twitimden Seçmeler
Cumhurbaşkanı, şike yasasını iptal etti. Önce muhalefet, sonra iktidar cumhurbaşkanına teşekkür etmeye başladı. Yoksa o yasayı ben mi çıkardım? :)

Naif Karabatak
6 Aralık 2011

4 Aralık 2011 Pazar

Dersimi konuştuk bitti mi?


Türkiye’nin gündemi, moda gibi “gelir geçer” hal almaya başladı. Bir anda nereden çıktığını bilmediğini bir konu, ülkenin ana gündem maddesi haline dönüşmekte gecikmediğini görüp şaşırabilirsiniz. Ülkenin büyük bir bölümü “moda gündem”le uğraşırken, göz ardı edilenlerin haddi hesabı olmaz ya, o başka konu…

Yazının girişine bakıp, “Dersim’i küçümsediğim” sanılmasın. Dersim’le ilgili çok şey söyledim, daha çok şeyin söylenmesi gerektiğine de inanıyorum. Üstelik de “moda konu” olduğu için değil, öncesinde de söyledim, ileride de söylerim…

Çünkü Dersim, katliam olmaktan öte bir şey.

Dersim, “ülkenin ayıbı”nın yanında, bir dönemi resmetmesi açısından çok önemli; kirli ve iğrenç bir dönemin tam tarifidir…

O tarihte kimin işbaşında olması, kimin emriyle yapılması, yapanların kimler olması, ölenler ve sürülenlerin etnik kimliği, mezhebi, meşrebi önemli değil…

Asıl önemli olan bu iğrenç ve vahşi olayın vuku bulması ve bunu bir dönem birilerinin emriyle yapılmış olmasıdır…

Bugün üzerinde durmak istediğimse bu değil…

Çok daha başka…

***

Dersim, sadece bugünlerde gündeme gelen bir şey değil. Daha önce de çok konuştuk ama ülke demokratikleşmeye başladıkça daha da konuşacağımız şeyler gün yüzüne çıkmaya başlayacak. Bugünlerde çokça konuşulması ve irdelenmesinin ana nedeni de ülkenin demokratikleşmeye başladığı içindir…

Bugün söz etmek istediğimse kimin samimi olup olmadığıdır…

***

Son söyleyeceğimi ilk söylüyorum; Dersim olayında en samimi, en içten ve en doğru konuşan MHP’dir, Devlet Bahçeli’dir ve Ülkü Ocaklarıdır…

Diğerlerinin hepsinin “farklı amacı” var…

Yazıyı buruşturup atmayın, okuyun…

***

CHP, başından beri geçmişle yüzleşmekten korkuyor…

Bunda “haklı” sebepleri var…

Geçmişin kiri, CHP’nin ellerindedir…

Bunu, bugünkü CHP’liler de biliyor, dünkü CHP’liler de…

O nedenle “kaşımayı” sevmiyorlar…

Tarihteki “üstü örtülen” olaylar kaşındıkça, CHP’nin oyları alaşağı oluyor. Partinin gerçek yüzünü görenlerden “kopanlar” bulunuyor…

Bir de sadece karanlık geçmişin Dersim’den ibaret olmadığını da herkes biliyor…

O nedenle CHP’yi çok iyi anlıyorum ve Kemal Beye de “ataların öldürülmüş ve sürülmüş olsa bile sen konuşma, koltukta otur” tavsiyesine uyduğu için yürekten tebrik ediyorum…

***

Ergenekon’a yakın çevrelerin de “kaşımaktan imtina ettiği” bir gerçek. Her kaşımada, yakın döneme ait iğrenç planlar bir kez daha gündeme geliyor. “Eski zalimlere, yeni zalimlerin eklendiği” ortaya çıkıyor ve bu nedenle kaşınmaktan hoşlanmıyorlar…

***

BDP’nin ne yaptığı pek belli değil…

Hem geçmişle yüzleşmek istiyorlar, hem istemiyorlar. Ya da bir iki ileri bir geri giderek Dersim’de “güven” vermiyorlar.

***

AK Parti, “tuzu en kuru” parti olarak “bütün iğrençlikleri” ortaya dökmekten çekinmiyor. Çünkü geçmişteki bütün kirli sayfalarda AK Partililerin ve öncesindeki Milli görüşçülerin herhangi bir dahli söz konusu değil. Bugüne kadar dışlanan bir kesim, dışlayanların ipliğini pazara çıkarıyor…

***

Ve MHP ve Devlet Bahçeli ve Ülkücüler…

Bu üç kesim ya da aynı kesim “CHP gibi kaşımaktan” çekiniyor. Amacı farklı ama aynı şekilde “kaşınmasın” istiyor…

Bahçeli de çok iyi biliyor ki, “her kaşımada farkına varılacak iğrençlikler”in gün yüzüne çıkma riski var…

“Devlet suç işlemez” diye düşünen bir anlayışın mensupları olarak, hiçbir zaman devletin suçlanmasına tahammül edemezler…

Onlara göre devlet “baba” gibidir; hem döver, hem sever…

Döverken kantarın topuzunun gücünü ölçmeye gerek yok…

“Başka işiniz mi yok” diyor…

Yani bu da konuşulacak konu mu?

15 bin, 50 bin, 100 bin insan feda edilmiş, lafı mı olur?

Bunu gündeme getirmek bile ayıp, gidin evinizde oturun…

Bu nedenle de MHP çok açık konuşuyor.

Katliam yapıldığını gizlemiyor ama bunun “bir isyan sonucu” olduğunu, verilmesi gereken cevabın da bu olduğunu söylüyor…

Yani hem gizlemiyor hem de suçlulara masumiyet yüklüyor…

Dolayısıyla da Dersim olayında en samimi, en içten ve en doğru konuşan MHP’dir, Devlet Bahçeli’dir ve Ülkü Ocaklarıdır…

Ama sanmayın ki CHP ve MHP’nin “kaşımama” isteğine rağmen kaşınmayacak…

Dersim’de kaşınacak, darbe dönemleri de, yakın zamandaki 28 Şubat’ta…

Dersim’i “bir moda gündem” olarak konuştuk ama bitmedi.

Kapıyı aralayıp, içerideki pisliklerin görülmesine imkan sağlandı, o kadar…

Naif Karabatak
5 Aralık 2011