28 Kasım 2011 Pazartesi

PKK’nın Gizlenen İki Şartı


Bir süredir “devlet PKK’yla görüşme yapıyor mu, yapmalı mı, yapmamalı mı” türü tartışmalar yaşanıyor. Bir yandan da “Her ülke, kendisine tehdit olanlarla hem mücadele eder, hem de görüşür” deniyor. Hatta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın dediği gibi “MİT niye var?”

Haklı da, istihbarat örgütlerinin bilgi toplama faaliyetinden daha çok, olabilecekleri önlemeye dönük girişimleri yaptığı da biliniyor.

Hem “PKK’yla devlet görüşmez” denince, ülkemize ve insanımıza bir katkı mı sunuluyor? Böylece şehit sayısında azalma, dağa çıkan insanların ölümünde artma mı yaşanıyor? Hiçbir görüşme olmayınca, “burun kıvırıp” , “ben seni muhatap almıyorum” dediğinde, ülkenin her bir yanı çok daha güvenli hale mi geliyor?

Öyleyse en mantıklısı hem mücadele etmek, hem de görüşmelerle mücadeleye katkı sunmaktır. Ve tabii ki, mücadeleyi sadece silah olarak düşünmeden…

İnsanlar her şeyin en güzeline layıktır. Bu layık olma, bölgeye, kente, kasabaya göre değişiklik göstermez. En ücra köşede yaşayanla, bir diğer tarafta yaşayanın bir farkının olmadığının anlaşılarak, “ayrım” yapmadan hizmetin gitmesi, “sahiplenmenin” olması gerekir.

Bu ülke “bir avuç azınlığın” malı olmadığı gibi, “belli bir siyasi görüş” veya “belli bir inanca mensup” olanların da değildir.

Bu ülke, üstünde yaşayan, her fikirden, her düşünceden, her inançtan ve her etnik kimlikten insanlarındır. Dili, dini, rengi, ırkı veya başkaca bir özelliği, bu haktan mahrum olmasını gerektirmez.

O zaman devlet, kendi insanı için her şeyin en iyisini yapmaya uğraşırken, doğu ve güneydoğuyu bir kenara atamaz.

Özgürlükler, bir kesime çok fazla, bir başka kesime daha az verilemez…

Aslında bütün bunları hepimiz biliyoruz ama “kendimiz dışında” birisine özgürlük talebi olduğunda “cebimizden veriyormuş” gibi pinti davranabiliyoruz. Oysa hiç kimse kaşı kara, gözü ela diye bir takım haklara sahip olmuyor.

Demokratik açılım, bu nedenle çok önemli.

Ancak, demokratik açılım, “kandan beslenen” ve siyaseten nemalananların ekmeğine yağ sürmüyor. Herkesin eşit olması, herkesin mutlu durması, herkesin barışık olması bazılarının işine gelmiyor.

Bu nedenle de kimi terör olsun diye uğraşır, kimi terörü bitirmeye çalışır, kimi de “kendisine lazım olduğu zamanda” terörün artmasından memnuniyet duyar.

PKK, 30 yıldır bu ülkenin başına bela olan bir terör örgütüdür. Çıkışının nasıl olduğu, “kimlerin kurduğu”, zaman zaman “kimlerin desteklediği” veya “kimlerle dirsek temasında bulunduğu” aslında çok da önemli değil. Önemli olan, PKK şu anda huzur bozmakta, gencecik insanlarımızı toprağa gömmekte, anaların gözyaşı sel olmakta, evlatlar yetim, gelinler dul kalmaktadır.

Öyleyse her şeyden önce “kanın durdurulması” esas olmalıdır.

Kuru kuruya milliyetçilik damarı kabaranların, olaya faşist çerçeveden bakanların veya “anlaşmaya” karşı çıkanların mutmain olmasından öte bir şeydir bu.

Anaların ağlamasını istemiyorsanız, karşılıklı fedakârlıktan da kaçınmayacaksınız demektir. Hiçbir anlaşma “tek taraflı kazanca” dönüşemez. Her iki tarafın da “kızılcık şerbeti içerek” dahi olsa kabullenemeyeceği ama evet diyeceği konular olacaktır.

İşte PKK gibi örgütlerle görüşmeler, bu çerçevede her zaman yapılıyor. Bu da aslında çok gizli bir şey değil.

Kötü olanı Ergenekon gibi yapılanmaların dirsek temasıyla ülkenin sürüklenmek istediği yerdir.

Diğeri, barışa giden yolda bazı tavizler vermek, bazı kazanımlar elde etmek ve en önemlisi de insanlarının burnunun kanaması için tedbirler almaktır.

***

Bugünlerde PKK ile devlet arasında bir arabuluculuk görevi üstlenildiğini biliyoruz.

PKK vekâletini Celal Talabani’ye vermiş. Ülkemiz adına ise Mesut Barzani’nin konuştuğunu tahmin ediyoruz. Irak’la yoğun trafiğin bu nedenle olduğunu da biliyoruz.

Peki çantalarda neler var?

PKK’nın Türkiye’den istediği, Türkiye’nin PKK’dan isteklerinin olması doğaldır. Türkiye’nin belki de tek isteği silahların bırakılmasından başka bir şey değildir.

Ama PKK, bunun için şartlar öne sürüyor. Bu şartlar dört ana başlıkta toplanıyor. Ancak öne sürülen dört şart var diye dördünün de olduğu gibi kabul edileceği anlamına gelmiyor. Adı üstünde pazarlık…

İlk ikisini öğrendik…

Birincisi; genel af ilan edilmesi isteniyor. Tıpkı Rahşan affı gibi…

İkincisi ise yeni yapılacak anayasada “Kürt” kimliği”nden bahsedilmesi…

Ama iki şart daha var…

Bu iki şart kamuoyundan gizleniyor. Nereye kadar gizlenecek bilemem ama bu yazıdan sonra gizlenmeyeceği açık. Peki kaynağım sağlamı? Sağlam olmazsa buraya yazmam.

PKK üçüncü olarak Abdullah Öcalan’ın “ev hapsi”nde tutulmasını istiyor. Hatırlarsanız geçen günlerde, önce Genelkurmay Başkanı, ev hapsinin vicdanları yaralayacağını söylemişti. Sonra Adalet Bakanı “elektronik kelepçe”den bahsetti. 2012’de bazı suçlar için “evde ceza çekme” dönemi başlayacak.

Dördüncü olarak da PKK’nın isteği; Demokratik özerklik. Demokratik Toplum Kongresince ilan edilen Demokratik Özerkliğin uygulanabilir olması isteniyor. Bunun da ülkeden ayrı bir şekilde değil, bazı konularda özerklik şeklinde isteniyor…

Bütün bunlarda anlaşılır mı bilemem. Ancak şunu samimiyetimle söyleyebilirim. Bu anlaşmanın olmamasını isteyen iki kesim var. Birinci kesim, halk arasında ve hiçbir art niyeti olamadan, “teröristlerle pazarlık yapılmaz” diyenler.

Bir diğerleri, aslında tehlikeli olanı da “terör biterse halimiz nice olur” diyenlerdir ki, bunların süreç akamete uğrasın diye bugünlerde “büyük eylemler” yaparak, suçu PKK’ya atıp, görüşmelerin kesilmesini sağlayabilirler…

Tıpkı yıllardır yaptıkları gibi…

27 Kasım 2011 Pazar

Bir tesadüf hayat karartır!


Bazen olayın içinde olduğun için hayatın kararır, bazen olayla alakan olmadığı için aynı şekilde bir kararmayla karşılaşırsın.

Acı olansa, bazen tesadüf, olayın içinde olmandan daha fazla kötü sonuç doğurabiliyor olmasıdır.

Bir başka deyişle yapandan daha çok cezaya çarptırılman mümkündür…

Bunu en iyi anlayan ve yaşayanlardan birisiyim.

Belki de “bu bir kaderdir ama asla adalet değildir…”

Adıyamanlı Cihan Kırmızıgül de böyle bir tesadüfün kurbanı ama bunu bir türlü anlatamıyor.

Cihan’ı tanıdığımda henüz küçüktü.

Büyüdü, Galatasaray gibi önemli bir üniversiteyi kazandı. Endüstri Mühendisliği üçüncü sınıf öğrencisiyken “olmaması” gerektiği bir durakta bulunduğu için önce gözaltına alındı, sonra tutuklandı.

20 aydır cezaevinde. Geçen duruşmada savcı, delil yetersizliğinden beraat istedi ama sonra birden bire her şey değişti, “hiçbir delil olmamasına” rağmen 45 yılla yargılanmaya başlandı.

Tarihe geçecek ilginç bir olay aslında, not etmek gerekir…

20 Şubat 2010 tarihinde İstanbul Kâğıthane’de bir markete Molotoflu saldırı düzenlenmişti.

O esnada durakta otobüs bekleyen Cihan, diğer otobüs bekleyen vatandaşlardan farklıydı, boynunda poşu vardı…

Molotofla poşuyu yan yana getiren polis, Cihan’ı da derdest ederek gözaltına aldı…

Sadece “gözaltına aldı” demek, olayı anlatmaya yetmeyebilir; yere yatırıldı, kafasına dipçikle vuruldu iddialarını da not etmek gerekir.

İlginç olansa, “olayın sıcaklığı” geçtikten sonra da gözaltının devam etmesi.

Çünkü Cihan’ın üzerinde “poşu” dışında bir suç deliline rastlanmamış…

Evinde yapılan aramalarda da bir suç delili ve bahsi geçen eyleme katıldığına dair hiçbir delil bulunamamış…

4 Mart 2010 tarihinde Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ne konulmuş ve aradan geçen 20 aya rağmen bir türlü bırakılmamış…

Bu süreçte dört duruşma geçirmiş Cihan…

20 ayda yirmiden fazla ilginçlik de “adalet skandalı” olarak şimdiden tarihteki yerini almaya aday gibi…

Davanın ilk evresinde bir gizli tanık varmış; hatta eylemde olanlar arasında Cihan’ı da göstermiş…

Sonra “şüpheliler” için “yüzleşme” yapılmış…

Gizli tanık, Cihan’la yüzleşince “Hayır! Gördüğüm kişi bu değil” demiş…

Polis de tuttuğu tutanağın aksine “emin olmadığını” söylemiş…

Bir tanık, hem de gizli tanık “bu değil” demiş, polis “emin değilim” diye şüphesinde yersiz olduğu imasında bulunmuş.

Üstelik aramalarda bir şey çıkmamış, evde suç delili bulunmamış ama Cihan 20 aydır tutuklu…

Çok daha ilginç olanıysa beraat isterken, 45 yılla yargılanması…

Bir önceki duruşmada savcı delil yetersizliğinden beraatını istemiş…

Çünkü yargının elinde “poşu” dışında bir “delil” yokmuş…

Pardon varmış, “arkadaşına Kürtçe attığı bir de mesaj” varmış…

Ama nasıl olmuşsa birden bire poşu, “kuvvetli suç delili” sayılmış ve 45 yılla yargılanmaya başlanmış…

Cihan’ı yakından tanırım…

Babasıyla aynı işyerinde yıllarca çalıştık…

Babası da, kendisi de Kürt’tür…

Kürt olmak, suçlu olmak anlamına gelmeyeceğine göre, bir olayda suçlu olmak için “delil” olması gerekir…

Türkiye’de adalet sistemi ağır aksak olsa da, çok düzgün kararların çıktığına, çok adil yargılamaların yapıldığına şüphe yok.

Münferit kararlar, genele yayılamayacağına göre, Türkiye’de adalet sistemi, geçmişle kıyaslandığında çok daha iyi yerlerde olduğu su götürmez…

Ancak, bazen münferit olan davalar, “facialarıyla” diğerlerini de alıp götürmektedir…

Hiçbir delil olmamasına rağmen, beraat istenen bir davada, 45 yılla yargılamaya devam edilmesinin izahı nasıl yapılıyor bir türlü anlayamıyorum.

Cihancığım!

Sen hiç merak etme. Bu ülkede “adil yargılama” her zaman ve zeminde olagelmiştir. Bir iki aksama, her zaman aksamanın olacağını göstermez. Bugün değilse, yarın suçsuzluğunun anlaşılacağına yürekten inanıyorum.

Güneydoğu’dan, Adıyaman’dan senin gibi öğrencilerin Galatasaray gibi güzide üniversiteleri okuyarak, geleceğe hazırlanmalarının önüne “poşu” takılamaz/takılmamalı…

Twitimden seçmeler

Allah'ın Sadık Kulu Barla'yı bu gece izleme şansım oldu. Büyüklere animasyonu sevdirmenin yanında CHP'yi tanımak, inancı ve azmi bilmek için tavsiye ederim.

www.twitter.com/naifkarabatak