25 Kasım 2011 Cuma

Cumhuriyet böyle bir şey mi?


Her ülkenin geçmişinde “utanacağı” bir zaman dilimi bulunması “doğal” karşılanabilir. Ancak, işlenen suça göre utancın boyutu değişse de, güzellik, yapılanın hata olduğunun anlaşıldığı ilk anda “özür dileme büyüklüğünü” gösterebilmektir.

Ülkemizin “utandıkları” zaman dilimleri için “özür” dilediği çok da görülmüş şey değil.

Bugüne kadar iddiadan öteye gitmeyenlerin, aslında “utanmaktan çok daha öte büyük suçlar” olduğunu bu millet yeni yeni öğreniyor.

Sadece Dersim’den bahsedeceğimi sanmayın.

1915 olaylarıyla başlayıp, Varlık Vergisiyle süren, İstiklal Mahkemelerinin vahşeti andıran karar ve infazlarından tutun da, her darbe döneminde yine kendi insanına en aşağılık davranışları reva görenlere kadar…

Biz hep bu işlerin eskiden olduğunu sanırdık. Oysa 28 Şubat, çok daha taze örnektir. 27 Nisan da aynı, 12 Eylül de, 1960 darbesi de…

Hepsinde insanların en temel hakları elinden alınmış, işkenceler yapılmış, iftiralar atılmış, biriktirdiklerine el konulmuş, değer yargıları hiçe sayılmış, onur ve şerefleri ayaklar altına alınmış, haysiyetleri çiğnendikçe çiğnenmiş…

Bunun bir kısmını “devlet adına” bir kısmını “kendi güçlerinin devamı” için yapmışlardır…

Ve tarih boyunca da “azınlıklara” bakış hep çirkin olmuştur. Bu azınlık denenlerin ise bu ülkenin vatandaşı olması bir başka garabet örneğidir.

Son tartışmaya geleyim…

1930’lu yıllarda “artarak süren bir zaman diliminde” bugünkü Tunceli, o zamanki Dersim’de insanlık dışı bir katliama girişildi.

Bunun aslında gizlisi saklısı yok.

Sadece İstiklal Mahkemelerinde “önce infaz, sonra karar” veren bir zihniyetin, Dersim’de bebelere acıyacağını düşünmek çok safdillik olur.

Cumhuriyet kurulduktan sonra “tek partiyi egemen kılmaya çalışmak için” demokratik olmayan yollara başvurulduğu gün gibi açık.

İşin acı yanı zaman geçtikçe tek partiyi hâkim kılmak için yapılan zulümlerin katlanarak sürmesidir.

Dersim, bunların en acı örneğidir.

İktidarda haliyle CHP vardır…

Ve işin başında da İsmet İnönü…

Katliamdan Atatürk’ün haberinin olup olmadığı bir yana, son birkaç yıl “tek söz sahibinin İsmet İnönü olduğu” da tarihsel bir gerçektir.

AK Parti Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’in Dersim çıkışı, fitili ateşleyen adım oldu.

Önceki gün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Metiner’in çıkışından hareketle çok önemli belgeler açıkladı.

Ve CHP ile Kemal Kılıçdaroğlu’na yüklendi.

Başbakanın, Kılıçdaroğlu’na yüklenmesinin esas sebebi, hem katliamı yapan partinin genel başkanı olması, hem de mağdur bir ailenin ferdi olduğu halde inkâra yeltenmesiydi…

Oysa AK Parti Milletvekili Mehmet Metiner, Kılıçdaroğlu’nun aşiretini de açıklamış, Başbakan da bunu dillendirmişti…

Sonra bir ironi yaparak, “Mehmetçiğim, sen de bundan sonra daha fazla bu işe girme, yeter bu kadar zaten.” diyerek, CHP’nin ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeterince ders aldığını söylemeye getirmişti…

Peki ders alındı mı?

Alınmadı…

CHP adına ilk özrü dileyen Diyarbakır il teşkilatı alelacele görevden alındı. Dakika farkıyla “il başkanı olmadığı” söylendi ama bunu kimseye yutturamadılar…

Sonra CHP’ye yakın medya organları AK Parti Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner ve sonrasında büyük çıkış yapan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “asıl niyetini” sorgulamaya başladılar. Yapılanın insanlık dışı olmasını, utanılacak bir şey olduğunu, gerçekten özrü gerektiren bir eylem olduğunu değil, “Cumhuriyet’e kin kusma” olarak aldılar…

Bunun başını da Aydınlık Gazetesi çekti…

Ergenekon’un yayın organı olduğu iddia edilen Aydınlık…

Yani bu millete darbe girişiminde bulunup, çoluk çocuk, kadın, genç, ihtiyar demeden havaya uçurmayı düşünen bir örgütün yayın organı…

Tıpkı Dersim örneğini bir kez daha canlandırmaya niyetli olan bir örgütü, sütten çıkmış ak kaşık olarak yansıtmaya çalışan bir gazete parçası…

Gazete, “Dersim bahane; devrime topyekûn savaş açtılar” üst başlığı ve “Cumhuriyete Kin Kustu” alt başlığıyla verilen haberde; “Erdoğan, Dersim belgeleri açıkladı. Ancak isyanları kışkırttığını gösteren çok sayıda belgeyi görmezden geldi” sözüyle, katliamın olduğunu doğruladı ancak, gerekçesinin isyanlar olduğunu söylemeye getirdi.

Oysa herkes biliyor ki, o zamanki “isyan” katliama bulunan kılıftan başka bir şey değildi…

Eğer, Dersim’de katliam yapmak, Cumhuriyet’e sevgi sunmaksa, kin kusarak, bir tek insanın burnunun kanamasına engel olmak çok daha iyidir, çok daha insancıldır…

Sizce cumhuriyet denilen şey kan döken midir, huzur veren midir?

Twitimden Seçmeler

Düşünüyorum da, Ergenekoncular emeline ulaşsaydı, halimiz Dersim'dekiler gibi olacaktı. Ve o zaman birileri “Avukat” olamayacaktı.

www.twitter.com/naifkarabatak

23 Kasım 2011 Çarşamba

Siz Bu Sözleri Çok Duydunuz!


Sevgili Öğretmenler! Bugün herkes sizi konuşacak, bugün herkes sizden söz edecek ve bugün herkes sizin ne kadar önemli olduğunuzdan bahsederek, sorunlarınıza çözüm bulunması gerektiğini söyleyecekler.

Öğrencileriniz de bütün içtenliğiyle size bir gülücük göndermek için uğraşacak, dalından elleriyle kopardıkları gülü, solmadan size ulaştırmak için sabırsızlanacaklar…

Kimi öğrenciler, -gelirine göre- size hediye almak için uğraşacak; gömlek, kravat ve kalemlerle hatırınız sayılacak…

Kim öğrenciler, babalarından hediye isteyecek gücü bile bulamayacak, çünkü sofralarına konulacak ekmeği bile zor bulacaklar…

Siz, zengin, yoksul demeden, makam ve mevkisine bakmadan, dilini, dinini, ırkını, etnik kimliğini, rengini önemsemeden, ayrıntılara takılmadan bilgi ve birikiminizi öğrencilere aktarmaya çalışanlarsınız…

Bunu yaparken, nelerden vazgeçtiğinizi, neleri feda ettiğinizi, nelerden yoksun kaldığınızı zaten bugün bolca söyleyenler olacak…

Eğitimin öneminden bahsedenler, öğretmenlerin bundaki payı ve fedakârlıklarını birer birer sıralayacaklar…

Hem “Eğitime gereken önem ve ilgiyi göstermeyen uluslar, başka ulusların kölesi olmaya mahkûmdurlar.” Ve sırf bu nedenle dahi olsa öğretmenlerin hakkını ödeyemeyeceğimizden bahsedecekler…

Çünkü herkes biliyor ki, “Bir ulusun çağdaş ülkeler düzeyine erişebilmesi; eğitim ve öğretimin kaliteli ve bilimsel yöntemlerle yürütülmesiyle” mümkün olabileceğini söyleyip, bundaki payınızdan bahsedecekler…

“Dünyanın en değerli varlığı” olduğunuzu söyleyip, ruhunuzu okşayacaklar…

Bugün, sizin “şeref gününüz” olduğunu söyleyip, 24 Kasım’ın sizin için ne anlama geldiğinden dem vuracaklar.

Yarının büyükleri olan çocuklarımızın yetişmesinde ne kadar büyük rol oynadığınızdan bahsedecekler…

Size neler demeyecekler neler…

“Sevgi elçileri” olduğunuzu söyleyebilirler…

Sizinle “yaşama sevinci” bulduklarından da bahsedecekler…

Toplumun huzurunun, barışının sizle geldiğini, hatta demokratlığın bile sizin sayenizde toplumumuza yerleştiğini söyleyenler olacak.

Kimi, kara göklerin yıldızı olduğunuzu, kimi yurdumuzu ısıtanlar olduğunuzu söyleyecek…

Sizleri doğan güneşe benzetecek, geceleri yükselen aya, savrulan yıldıza benzetip, başınızı göklere doğru yükseltecekler…

Cehaletle savaşın en fedakâr savaşçısı olduğunuzu da söyleyip, aslında birer kahramana dönüştüğünüzü dillendirecekler…

Bahçıvan olduğunuzu söyleyen çıkacak. Sizin hep en güzel gülleri yetiştiren olduğunuzdan söz edecekler.

Altın kanatlı kelebeğe benzetenler de olacak. Çiçeklere uğrayıp, bilgi ve birikimini sunan bir kelebek…

Siz zaten milletleri kurtaransınız ve biz size çok şey borçluyuz, çook.

Ve bütün bunları dinleyen siz sevgili öğretmenlerimiz, alacaklarınızı tahsil etmenin sevincinizi yaşarsınız ama bütün bunların laftan ibaret olduğunun da bilincindesiniz. Yıllardır olduğu gibi yine aynı teraneleri söyleyenler çıkacak.

İçlerinden sadece öğrencilerinizin güler yüzü ve kendi elleriyle koparıp size uzattıkları gül gerçek olacak, samimi kalacak.

Öğrencilerinizin sevgisiyle, yüreğindeki kıpırtıyla sizlere selam yolluyor, tüm öğretmenlerin ellerinden öpüyorum.

Muharrem abiniz konuşuyor!


O savcıya sesleniyorum; Yanlış yazma doğru yaz! Ben hükümeti yıpratmak istemiyorum, ben hükümeti yıkmak istiyorum. İddianameyi adam gibi yaz. O iddianameleri Meclis kürsüsünde yırtıp atacağım. Bunu herkes bu hafta görecek!

Yazımın ilk cümlesini okuyan sayın savcıların, yazının devamını okumaya gerek duymadan, gazeteyi yırtarcasına sinirleneceklerini ve derhal Basın Savcısını harekete geçirerek, yazımla ilgili soruşturma açacaklarından adım gibi eminim.

Ama elbette böyle bir şey olmayacak…

Çünkü henüz kibarlığımdan bir şey kaybetmediğim gibi, akıl sağlığımı da yitirmedim…

***

CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce çok sinirlenmiş…

Adeta kendisini kaybetmiş…

Hop oturmuş, hop kalkmış…

Konuşurken ağzı dolu dolu konuşuyor, kendisini takip eden basın mensuplarının yüzüne tükürüğü bile saçılıyordu. Yani o kadar ki kızmış, o kadar sinirlenmiş…

Yazımın ilk paragrafındaki tehditler de ona ait…

Konu Ergenekon olunca CHP’lilere bir hal oluyor…

Darbeyle ilişkilenen, darbe planları yapan, hükümeti yıpratmaya, hatta yıkmaya dönük her gayrikanunî ve her gayriahlâkî girişime karşı savunma mekanizması geliştirmişler…

Bunu bazen Deniz Baykal kullanıyor, bazen Kemal Kılıçdaroğlu, bazen de “ince ince” mesajlar vermekten uzak olan Muharrem İnce üstleniyor…

Dün sazı eline alan Muharrem İnce’ydi…

Gündemi yoğundu…

Bir yanda televizyon olmayan ama Oda TV diye anılan “Ergenekon’un yatakçılığı” gibi kutsal bir görevle suçlanan, “darbecilerin medya ayağı” olmakla övünülecek bir iddianın sahipleri vardı…

Bir yandan CHP’nin kirli geçmişi ortaya konuluyor, Meclis Araştırması isteniyor, kendi insanının üzerine bomba yağdıranların adının bir yerlerden silinmesi isteniyordu…

Üstelik de kendi genel başkanının ataları da aynı şekilde mağdur olmuş, kimi bombalanmış, kimi sürgün edilmişti…

Hani başka partililerin girişimlerini anlayabiliyordu ama ya kendi partilisine ne oluyordu…

Dersim’i kaşımak, Hüseyin Aygün’ün dersi miydi kardeşim…

Gel de kızma…

Gel de sakin ol…

Muharrem İnce de olamadı…

Çıktı basının karşısına. Kızdı, köpürdü, bağırdı, çağırdı, tehditler savurdu, yargıya müdahale değil, emirler verdi, gözdağı çekti, dediğinin yapılmaması halinde neler olacağını da söyledi…

Adres gösterdi; “O savcıya sesleniyorum” Zaten o savcı kendisini bilirdi…

“Yanlış yazma doğru yaz.” diye görevini hatırlattı…

Mübaşire de seslenecekti; “Yanlış çağırma doğru çağır” diye ama unuttu zahir…

Sonra ağzındaki baklayı çıkardı…

Ergenekon’un hükümeti yıpratma veya yıkma suçunu kendisinin de işlemeye niyetli olduğunu söyledi…

Hatta üstüne bastırdı; “Ben hükümeti yıpratmak istemiyorum” dedi…

Peki ne istiyordu; “ben hükümeti yıkmak istiyorum.” Diye ne yapmaya yeltendiğini açıkça ikrar etti.

O da biliyordu ki, hükümeti yıkma girişimi yasalarda suçtu…

Kim takar yasayı…

Zaten Ergenekoncular da takmamıştı, PKK’lılar da…

Muharrem İnce bununla yetinmedi tabii…

Savcıya “adamlığı” hatırlattı; “İddianameyi adam gibi yaz.” diye talimatını verdi…

Ve aksinde ne yapacağını da söyledi; “O iddianameleri Meclis kürsüsünde yırtıp atacağım.”

Bu “adam gibi yazma” nasıl oluyor onu da söylemedi.

Muharrem İnce’nin istediği gibi yazmak, yani sanıkları suçsuz göstermek “adamlık” olacak, aksi ise “adamlık olmayacak”tı…

Öyle boş laf da etmiyordu…

“Bunu herkes bu hafta görecek” diye yer ve tarih de veriyordu…

Çok kızmıştı çok…

Kendi vekili Hüseyin Aygün yetmiyor gibi AK Parti Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner de “Dersim araştırılsın” demişti…

Tunceli’nin adı da Dersim olsun diye devletin özrünün nasıl olması gerektiğini söylemişti…

Ve bir şey daha; Dersim’de halkın tepesine bomba yağdıran Sabiha Gökçen’in isminin havaalanından silinmesini de istiyordu…

Çünkü yaptığı insanlıkla bağdaşmayacak bir işti ve sanki ödüllendiriliyor gibi hava alnında isminin koca koca yazılması o insanlara bir hakaretti…

Ama bu hakaret, CHP’yi koruma kalkanıydı…

Muharrem İnce, bütün bu kirli çamaşırları bilmiyor muydu?

İnsan kendi partisinin geçmişindeki kirleri, pasakları bilmez miydi?

Yani 74 yıl sonra bu pislikleri hatırlatmanın alemi var mıydı?

O zaman CHP’de nasıl siyaset yapacaklardı?

Duydun mu “O savcı!”

Ve onun şahsında Ergenekon’a, Oda TV’ye, Dersim bahanesiyle CHP’ye, İsmet İnönü’ye laf söyleyecekler, duydunuz mu?

Muharrem abiniz konuşuyor…

Twit’imden seçmeler

Parasız her Türk asker doğar.. Parasız her Türk asker doğar. Seninde paran olsun, sen de sivil doğ, kıskanç sende… :)))
www.twitter.com/naifkarabatak

21 Kasım 2011 Pazartesi

İşgal etmezlerse biz ederiz!


Uzun zamandır, öyle böyle değil, çok uzun zamandır her yıl 21 Kasım’da Mardin’de bir kutlama töreni yapılır.

Şehir süslenir, valiliğin en önemli yerine kurulan platforma bütün protokol üyeleri yerlerini alır…

Sonra öğrenciler sabahın köründe, kargaların kahvaltı etmeye başlamadığı bir saatte soğuktan tir tir titreyerek okulun yolunu tutarlar…

Okulda öğretmenleri öğrencileri sıraya dizer…

Protokol üyelerinin önünden nasıl geçileceğini, “rahat, hazır ol!” dendiğinde nasıl davranılacağını uygulamalı olarak gösterir…

Hatta öğretmenler ve okul idaresi, dolayısıyla Milli Eğitim de sakata gelmemek için önlem alır…

Baştan başlayalım…

Valilik ve belediye kafa kafaya verip, o gün neler yapılacağını hesap eder…

Yanlarına da Jandarma Komutanını alırlar…

Sonra valilik Milli Eğitime yazı yazar…

Hani törende öğrenciler de olacaktır…

Bir sakatlık olma ihtimalinin önüne geçmek gerekir…

Elbette öğrenci dediğin cahil cüheladır, hiçbir şey bilmezler…

Tarihlerini de bilmezler, büyüklerinin karşısında nasıl davranılacağından da haberleri yoktur…

Öyleyse eğitilmelidir…

Zaten okumak, eğitim almak da bu nedenle çok önemlidir…

Hani “Eğitim şart azizim” vecizemiz de bunun için keşfedilmiş değerli bir sözümüzdür…

Lafı kaynatmayalım…

Valilik Milli Eğitime yazı yazmıştı, orada kalmıştık değil mi?

Evet, Milli Eğitim bu yazı üzerine bir program yaparak kutlama gününe kadar çalışmaları organize eder…

Bunun için bir okul seçer…

Okula yazı yazar…

Okul müdürü aldığı yazı üzerine bütün öğretmenleri toplayarak görev bölümü yapar…

Görevini bölüp alan öğretmenler, bu defa korteje katılacak öğrencileri seçerler…

Her sınıfa girerler…

Eli yüzü düzgün öğrencilerden, düzgün kıyafet giyinenler tercih ederler…

Ve öğrenciler kutlama gününe kadar bütün derslerden yırtarlar…

Eğitim şart ama sonuçta bu da bir eğitimdir azizim…

Her gün prova yapılır…

Alt tarafı protokolün önünden uygun adım veya adi adım yürüyüş yapacaklardır…

Öğrenciler, protokolün önüne geldiklerinde başlarını sağa çevirip bakacak, gözleriyle selam vereceklerdir…

Vali ve diğer yetkililer de bu selamı alarak, öğrencilere ve törene katılanlara sıcaklığını göstereceklerdir…

Belediye bütün şehri bayraklarla ve flamalarla donatır…

Tören gününe kadar davetiyeler bastırılıp dağıtılır…

Platform, istiflendiği yerden çıkarılarak temizlenir ve tören alanına nakledilerek kurulur…

Tören alanında, yolda, altyapı ve üstyapıda sorun varsa derhal düzeltilir…

Gençlik Spor İl Müdürlüğü veya Milli Eğitim bir sunucu ayarlar…

Sunucu, günlerce nasıl anons edeceğini, neler söyleyeceğini düşünür…

Bu arada Saygı duruşu ve İstiklal Marşı için “hazır siren ve marş” temin edilir, bilgisayara yüklenir. Kötü okumanın önüne geçilir.

Ve derken 21 Kasım günü gelir…

Boru değil ya Mardin’in Düşman İşgalinden Kurtuluş Günü kutlanacaktır.

Önce Atatürk anıtına çelenk konularak saygı sunulur…

Sonra tören alanına geçilir…

Protokol yerini alır, öğrenciler beklemeye başlar, askerler de yürüyüş için hazırdır…

Yaşlı başlı gazilerimiz de tören alanında madalyalarıyla beklemektedir…

Saygı duruşu yapılır, İstiklal Marşı okunur.

Vali bey, günün mana ve önemine uygun bir konuşma için günlerdir işi gücü bırakmıştır. Böyle bir konuşma Basın Müdürüne bırakılacak gibi de değildir…

Ve birkaç cilalı laf, heyecanlı konuşmayla sunucu belediye başkanını ve valiyi anons eder.

Onlarda atalarının kahramanlıklarıyla ilgili güzel şeyler söylerler…

Halk Oyunları ekibi en güzel oyunlarını, en güzel gün için döktürür…

Öğrenciler protokolün önünden geçer, başlarında da bir öğretmen vardır. Alimallah bir yamukluk yaparlarsa öğretmen anında müdahalede bulunacaktır…

Tören sonrası çeşitli etkinliklerle Mardin’in kurtuluşu kutlanır.

Müzik ve eğlence programları düzenlenir. 41 pare top atışı yapılır, havai fişeklerle geceleri nasıl havai olunacağını dosta düşmana gösterirler…

***

Ama bu yıl 21 Kasım’da Mardin’in Düşman İşgali’nden Kurtuluşu kutlanmadı…

Çünkü böyle bir gün yoktu…

Mardin hiç düşman işgaline uğramamış, düşman hiç püskürtülmemişti…

Her ilin bir kahramanlık tarihi olması gerektiğine inanan zamanın zevatları, Mardin’e de böyle bir gün uydurmuşlardı…

Sonunda böyle bir şeyin olmadığı anlaşılmıştı anlaşılmasına ama bir sorun vardı…

21 Kasım’da tören yapmak alışkanlık olmuştu…

Öyleyse yine her yıl 21 Kasım’da Mardin Onur Günü kutlayalım önerisi de işte böylesine zor zamanda gelmiş, can simidi gibi görülmüştü…

Bir elli yıl da Onur Günü gider…

Sonra kendine gelen bir yönetici çıkar “yahu biz ne yapıyoruz, çocuk muyuz be!” der…

Twitimden Seçmeler

Gecenin bu vaktinde, evimde doğalgazın sıcaklığıyla rahat ediyorum. Aklıma Van'da üşüyenler gelince de utanıyor, üşüyorum.

www.twitter.com/naifkarabatak

20 Kasım 2011 Pazar

Biz anlatamıyoruz, siz anlatın!


Ülkesini seven ve sevmeyene göre değişse de, bazı şeyleri anlatmaya hepimizin zorlandığı bir gerçek. Aslında bu, fıtratımızda var. Kendi beğendiğimizin, yakınımızın, sevdiklerimizin “kötü” yönlerini görmez, görsek de başkasına anlatmayız. Belki bu, ifade edemememizden kaynaklanıyor. Gözümüzde büyüttüğümüz insanların “kötü” yönüyle ortaya çıkmasını içimize sindiremiyoruz. Belki de bunu anlatacak cümleleri kuramıyoruz.

Zaman zaman bu duyguyu hepimiz yaşıyoruz, bugünlerde CHP’liler daha çok yaşıyor…

***

Televizyonda akşam haberlerini izlerken, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde, bir askerimizin Disko denilen Disiplin Koğuşunda işkence görerek öldürülmesiyle ilgili davanın haberi vardı. İşkence sonucu vefat eden Er Uğur Kantar’a yapılan işkenceleri, silah arkadaşları anlatıyordu, ekran başındakiler de ürpererek izliyordu…

Bir ara eşim odaya girdi, haberin başını kaçırdığından, haberi tam anlayamamıştı; “Rumlar mı işkence etmiş?” diye sordu.

Cevap vermekte doğrusu çok zorlandım. O askere işkence edenler Rum değildi, Ermeni değildi. Bir başka deyişle de düşman askeri değildi. Kendi askerimiz, kendi emrinde bulunan, kendisine emanet edilen askere bir hayvanın bile yapamayacağı aşağılık işkenceler yapmaktan çekinmemişti…

Ama “bizim asker, düşman askerinden daha zalim” diyemedim…

Bu duyguyu 12 Eylül gibi darbe dönemlerinde hayvanların bile yapamayacağı vahşeti, bizim askerlerin yaptığını söylemeye dilimiz varmıyor…

Ama anlatmaktan bile utanacağımız adilikleri, bu ülkenin insanına, bu ülkenin askeri yaptı…

Yetmedi elbet, “düşündükleri”ni “seminer notu” diye paketleyip, darbeye hazırlık yapanlar oldu…

Ortaya çıkan iğrençliklere bakıp, “bunlar bizim asker olamaz”dan öte, “bunlar insan olamaz” diyoruz…

Birileri de onların avukatlığını yapıyor…

İşte o birileri de bugünlerde yutkunarak, boğazı düğümlenerek bazı şeyleri ifade etmekten imtina ediyorlar…

CHP’liler, Dersim’de, resmi rakamlara göre 13 bin, gayri resmi rakamlara göre ise 50 bin insanın katledilmesini izah edemiyorlar…

İzah edememelerinin birkaç yönü var…

Birincisi katliamı yapan iktidarın CHP iktidarı olması…

Yani tek parti zulmünün bütün şiddetiyle sürdüğü dönem…

İkincisi o dönemde Atatürk’ün henüz vefat etmemiş olması…

Yani bir şekilde katliam yapılmışsa, bundan Atatürk’ün de haberi varsa bunu nasıl kabulleneceklerdi…

Üçüncüsü de İsmet İnönü…

Katliamın yapıldığı dönemde fiilen iktidarın başında bulunan İsmet İnönü’nün emriyle Dersim’de katliam yapıldığıydı. Çoluk, çocuk, kadın, genç, ihtiyar demeden üzerlerine bombalar yağdırılmıştı.

Peki CHP’liler bunu nasıl izah edecekti?

Mutlaka birisinden birisi doğruydu…

Ve her doğru, o partinin geçmişindeki kara lekeyi ortaya koyacak, bugüne kadar ki bütün eleştirileri haklı çıkaracaktı…

CHP bu halka az zulüm yapmamıştı…

Hem fiziki, hem psikolojik işkenceler uygulamış, saldığı korkuyla ülkeyi idare etmeye kalkmış, adeta komünist ülkelerdeki gibi, insanlar birbirinden çekinir hale gelmişti. İnsanlar artık gölgelerinden bile korkuyorlardı.

Ve bütün bunların üzerine tuz biber ekecek, bütün zalimliklerini ortaya yere koyacak bir başka gerçek vardı; Dersim…

Hem de katliam yapan partinin genel başkan koltuğunda, katliama uğrayan aileden birisi de vardı; Kemal Kılıçdaroğlu…

Ama Kemal bey, bu yüzleşmeyi yapacak cesareti bulamıyor, topu taca atmaya çabalıyordu; Başbakan gelsin, televizyonda Dersim’i tartışalım, diyordu. Hem de bunu kendi partisinde tartışmaya izin vermediği zamanda yapıyordu.

Neyi tartışacak; “Bizim partinin yaptığı zulümler şöyleydi, böyleydi” mi diyecekti…

Yoksa böyle bir katliamın olmadığını, atalarının üzerine bomba yağdırılmadığını, sürgüne gönderilmediğini söyleyip, bütün tarihi gerçekleri inkâr mı edecekti?

Kemal bey, aslında ne yapmak istediğini bilmiyor. Belki de yüzleşeceği gerçekler onu ürkütüyor…

Birçok insanı ürkütüyor…

Çok uzak olmayan bir geçmişimizde, bizim atalarımızın bu kadar zalim olabileceği gerçeğiyle yüzleşmekten korkuyorlar…

Korkmanıza gerek yok.

O zalimler bugün de var…

Zalimin dini, imanı, ırkı, mezhebi olmaz…

Zalim, her zaman ve her zeminde kendisine yakışan eylemi yapar. Bazen becerir, bazen beceremez…

Ergenekoncular, beceremediklerinin sıkıntısını çekiyorlar…

Oysa onların tasarladıklarının çok daha adisini bu ülke 12 Eylül’de de, 1960 ihtilalında de gördü…

1974 yılından önce, Rumların yapmadığı adiliği, KKTC’de bizim askerimiz, kendi askerine reva görebiliyordu…

Bunları söylemekten çekinmediğimiz zaman, tarihi gerçeklerle de yüzleşmeye hazırız demektir…

CHP’de olmayan da işte bu cesaret…

Twit’imden seçmeler
Cem Garipoğlu'na “çocuk”, “iyi hal”, “bilmem ne hal”, “yahu bu ne hal” indiriminden sonra kalan, 33 yaşında özgürlüktü. Testereleyensim geldi.

www.twitter.com/naifkarabatak