18 Kasım 2011 Cuma

O güzel başını göğsüme yasla!


Siyasetin aslında bir oyalama sanatı olduğunu söyleyen oldu mu bilmiyorum ama bazı kentlere baktığınızda, siyasetin böyle bir şey olduğunu anlayabilirsiniz…

Yazının başlığına bakıp, merhum Alattin Yavaşça’nın bestesiyle, Şerafettin Aydınlık’ın sözlerini yazdığı “O güzel başını göğsüme yasla” şarkısını hatırlatarak,

Geçmesin günümüz sevgilim yasla
O güzel başını göğsüme yasla
Birleşebilir mi ahh aşk ihtirasla
O güzel başını göğsüme yasla
Ela gözlerinde menevişler var
Kor gibi dudaklar ve kızıl saçlar
Okşasam doyamam ah ta fecre kadar
O güzel başını göğsüme yasla


Mısralarını mırıldanacağımı sanmayın. Mırıldanacağım ama bu güzel sözleri değil. Bir şarkılık “oyalama” taktiğini kullanacağım, hepsi o kadar…

Bugün oyalayanları ve oyalananları çok olan kentlerden sadece birisini ya da aldatanları ve aldatanları çokça bulunan illerimizden birisini yazacağım…

Seçilmişlerin sözlerine bakınca, atanmışların “her şey süt liman” raporlarını okuyunca “küçük” illerimizin Paris’le yarışacak, hatta geçecek duruma geldiğini/geleceğini sanabilirsiniz…

Bu yanılgınız, uykunuzdan uyanmanıza kadardır. Uyandığınız andan itibaren düşünüz biter ve siz hiçbir şeyin değişmediğini/değişmeyeceğini görürsünüz…

Tren bu, her kente, her bölgeye, her kasabaya uğrar ama bazı illere uğramaz…

Uğrarsa da, bir başka ile geçeceği için uğrar…

Veya “Artık zamanı gelmiştir be!” diyenler sayesinde uğrar…

Bugüne kadar kara trenle ilgili kaç yazı yazdığımı bile hatırlamıyorum, kaç haber yaptığımın farkında bile değilim. Meslektaşlarımın da aynı konuda dillerinde tüy bitercesine yazdıklarını, söylediklerini, çizdiklerini biliyorum. Bütün bu çabalar “kıvama” gelmesi içindir…

Ama kıvama geldiğinde ve aslında o işin olması gerektiğinde ise sahiplenen birileri bulunur ve sizin bütün çabanız boşa çıkar. Üniversitede de bu böyle olmuştu, doğalgazda da, havaalanında da…

Sadece bu değil…

Köylü garajı’ndan bozma otobüs terminalinin yerine yenisini yaptıramazsınız. Bir gün elbet yapılacak ve o yapanlar “biz yaptık” diyecekler. Oysa zaten yapılacaktı; ya Ahmet, ya Mehmet vesile olacaktı. Zaten o işi yapmak için “ben de varım” diye ortaya çıkıyorlardı. Başka sorunlar da böyleydi.

Hâlbuki milletten yetki alanlar “ne kadar oyalayabilirim” derdinde…

Küçük yerde yaşayan insanlarımız ise “ne kadar oyalanacağım” derdinde değil, her seferinde “bir umut” peşinde…

Oyalayanların olduğu yerde, oyalananların olmasından doğal bir şey olamaz. Biz oyalanmaya devam ettikçe, ne yazık ki, bizi oyalayacaklar her zaman bulunacaktır. Mesele kıvama gelmesidir, ‘sorun çözeyim’ kaygısı değildir.

Basının, sivil toplum örgütlerinin, bazı siyasilerin gündeme getirdiklerine halk ne oranda sahip çıkarsa “kıvama” da o oranda erken gelecektir. Küçük yerlerin asıl sorunu “sorunu söylemek ama çözümünü takip etmemek”tir…

Hepimiz çocukluğumuzdan bu yana yaşadığımız kentin neye ihtiyacı olduğunu çok ama çok iyi biliyoruz. Bunu siyasiler de biliyor, bürokratlarda…

Ama hiç kimse bir şey yapamıyorsa ve her seferinde Amerika’yı yeni keşfediyormuşçasına ilin sorunlarını sıralayanlar çıkıyor ve “biz çözeceğiz” deniyorsa…

Ve hep bir ümitle bekliyorsak…

Derken bir gün beklediğiniz şeylerden birisi, ikisi, üçü yapılmaya başlıyorsa…

Sahip çıkan “ben yaptım” diyen bulunmaz mı sanıyorsunuz?

O güne dek hiç kimsenin dillendirmediğini, çaba harcamadığını, kıvama getirmek için uğraş vermediğini sananlar, “buldum buldum” diyerek Arşiment gibi soyunup sokağa çıkabiliyorlar…

Soyunmanıza gerek yok, üşütürsünüz…

Küçük illerin sorunları artık kıvama geldi. Layık olduğumuz için değil, “zamanı geldiği/öyle gerektiği” için…

İnanmayanlar başını yastığa koyup mışıl mışıl uyusun, neler yapıldığını görecekler…

Başka iller ses hızını yakalayan trenlere biniyorlar ama siz halen yaşadığınız küçük kente tren yolunun gelip gelmeyeceğinin merakı içindesiniz ve bana soruyorsunuz, “tren gelecek mi?” diye…

O güzel başını göğsüme yasla, ben daha neler anlatırım…

Twit’imden seçmeler

Millet aya gidiyor, Adıyamanlılar 50 yıllık tren hayalinin gerçeğe dönüşmesini bekliyor. Eee kimi kavun yer, kimi keleği bulamaz.

www.twitter.com/naifkarabatak

15 Kasım 2011 Salı

Parayı veren askerlik yapmaz!


İnsanların özgür düşünmesi ve özgür değerlendirme yapması için, eğitim, kültür, sosyal çevre gibi etmenlerin yanında tarihten gelen bazı kazanımlara da ihtiyaç var. 600 yıla yakın Osmanlı İmparatorluğu’ndan sonra, 90 yıla yakın Cumhuriyet döneminin her gününde “korkunun hâkim olduğu” bir ortamda büyüyen bizlerin, “korkmadan” değerlendirme yapmasının pek mümkün olmadığı görüldü. Birileri, “eleştirirsem beni fişlerler mi?” düşüncesiyle gerçek niyetini değil, duyulması isteneni dillendirir. “Allah devletimize zeval vermesin” duaları da aslında bu korkunun bir yansımasıdır.

Türkiye’de, bazı ülkelerde olduğu gibi “mecburi askerlik” uygulaması var. 20 yaşına gelen her vatandaş, askerlik görevini “vatan borcu” diye yapmak zorunda. Yaş sınırı, bazı durumlarda ileriye atılabiliyor. Buna da “tecil etmek” diyoruz. Bir başka deyişle, görevin ne olursa olsun, makam ve mevkiin ne kadar yüksek olursa olsun, askerlik görevini mutlaka bir gün yapacaksın demektir...

İstisna yok mu, elbette var…

Yurtdışında çalışıyorsanız, askerliğinizi çok daha kısa yapma şansını yakalayabilirsiniz. Üniversite mezunları da dilerlerse kısa dönem askerlik yapabiliyorlar.

Arada bir çıkan “Bedelli Askerlik” yasasıyla da bastırırsınız parayı, yırtarsınız askerlikten…

Bir başka deyişle, paranız varsa askerlik yapmama durumunuz da her an var demektir…

Kimi askerliğin bedelini canıyla öder, kimi kanıyla, kimi de parasıyla…

Parasıyla ödeyene “hain” gözüyle bakan olmaz. Sonuçta bir yasa çıkıyor ve vatandaş da bu ayrıcalıktan yararlanmak istiyor…

Parasıyla askerlikten yırtanlara “hain” gözüyle bakmayanlar, “vicdani retçi” denen insanlara “hain” gözüyle bakabiliyor…

“Ben askerlik yapmak istemiyorum” dediğiniz anda, hem ülkenin çoğunluğunun tepkisini alırsınız, hem de “halkı askerlikten soğutma” diye ilginç bir kanun maddesinden dolayı yargılanırsınız…

Hatırlarsanız, Bülent Ersoy, “oğlum olsaydı askere göndermezdim” dediği için yargılanmıştı. Tabii Ersoy’un, 33 askerin bile bile ölüme götürülmesi, ceza olarak askere el bombası tutturulması v.s. gibi gerekçeleri vardı.

Ama bu, var olan tezadı gizlemeye yetmiyor.

Demokratik ülkelerde “zorla” diye bir şey olamaz. Hele hele “zorla canını vereceksişn” gibi bir mecburiyet de olamaz. Aslında askerlik, her şeyden önce bir vatan borcu değil, bir dayatmadır. Çünkü askerliğin temeli, özgür insana göre değildir.

Askerlikte mutlak itaat var. Savaşta da, barışta da ölmek ve öldürmek gibi “sorgusuz-sualsiz” rıza göstermek var…

Bir başka deyişle, devletin vatandaşı üzerinde bir hakkı olduğu gerçeği var…

Devlet, elde ettiği bu hakkı askerlikte kullanıyor ve dilediği gibi tasarruf edebiliyor…

Askerlik deyince, duyguları kabaranlar, milliyetçiliği galeyana gelenler bunu vatandaşlık görevi sayıyorlar…

Oysa, askerliğin vatandaşlık göreviyle uzaktan yakından bir alakası yoktur. Eğer güvenlikse polisler de aynı görevi yapıyor. Neden hiç kimse “polislik” yapma mecburiyetinde değil, neden hiç kimse öğretmen olma mecburiyeti yok. Bütün kamu görevleri maaşla yapıldığı gibi, askerlik hizmeti de maaşla yapılması gereken bir iştir.

Öyle olmasaydı, “parayı veren düdüğü çalar” misali askerlikten yırtan da olmazdı.

Sonra birileri iyi yere, birileri kötü yere gönderilmezdi…

30 yılı aşkın bir zamandır Doğu ve Güneydoğu’da süren terör olaylarına müdahale eden, sınırda adeta savaşan askerlerin tamamına yakını, aynı bölgenin insanı olmazdı…

Eğer öyle bir şey olsaydı, bugüne dek şehit olan askerlerin içerisinde yüksek askerlerin, yüksek yargı mensuplarının, siyasilerin, sanatçıların, yazarların, işadamlarının çocukları da olurdu…

Hal böyle olunca, “mecburi” bilinen, “vatan borcu” diye yansıtılan askerliğin “belli bir kesime” göreymiş gibi algılanmasına yol açıyor.

Ya da şöyle bir durum; zenginsen, hatırlıysan, paran varsa ya iyi yerde askerlik yaparsın, ya bedelli çıktığında yırtarsın.

Bütün bunlarda hiç kimse size “hain” gözüyle bakmaz, hiç kimse sizi dışlamaz…

Ama hasbelkader, “ben askerlik yapmak istemiyorum” veya “çocuğumun asker olmasını istemiyorum” gibi bir yaklaşım sergilerseniz, devletten önce size tepki gösterecekler sıraya girer…

Nitekim MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, vicdani ret isteyenlerin bu teklifini “yakışıksız” bulmuş, retçileri de “densiz” olarak değerlendirmiş…

Oysa askerliği “vatan borcu” olarak algılayanlar, vicdani reddin mümkün olmayacağını düşünenler, askerliğin “kutsal bir görev” olduğuna da inanıyorlar demektir. Öyleyse “bedelli askerliği” nasıl savunuyorlar?

Burada bir tezat yok mu?

Askerliğin “kutsal görev” sayan ve askerliğe “dini motif” yükleyenlerin uzun süredir yaşadığı şaşkınlığa ne demeli, bilemiyorum.

Çünkü “dini motif” yüklenen askerlikte, “başörtülü” asker anaları kışlaya oğlunu görmeye bile gidemiyorlardı. Başörtülü asker eşi olmak mümkün değildi ve başörtülü misafir bile lojmanlara alınmazdı…

Askerliği kutsayanlar, aslında “dayatma” bir görevi kutsuyorlar demektir. Polisliği mecburi yapmayan, memurluğu mecburiyete sokmayan devletin, askerliği mecburiyete sokması ve maaş ödemeden “ölmeyi” istemesi çifte standarttır.

Vatan borcu, kişiye göre değişiyorsa, parası olmayan canıyla, parası olan nakden ödüyorsa, burada kutsallıktan/görevden söz edilebilir mi?

Sadece değiştiril(e)meyen bir yasa maddesi olduğu anlaşılır, hepsi o kadar…

Twitimden Seçmeler

Adıyaman'da çay ocağı işçisinin aldığı 50 liralık yevmiyesi sahte çıkmış. O işçi emniyette, sahte parayı yapan dışarıda, ilginç...

www.twitter.com/naifkarabatak

Naif Karabatak
16 Kasım 2011

14 Kasım 2011 Pazartesi

Vefasız bir meslek; gazetecilik

Sebahattin Yılmaz ve Cem Emir’e…

Ülkeleri depremler vurur, darbeler yıkar, savaşlar yakar, afetler siler süpürür. Bu hengâmede, nerede ne yaşanıyorsa, her ne güzellik ve çirkinlik varsa bunu bize/size aktaran gazetecilerdir, yazarlardır…

Eğer bugüne kadar öğrenmediyseniz ve illa da vefasızlığın ne demek olduğunu merak ediyorsanız, gazetecilere bakabilirsiniz.

Yeryüzünde bu kadar vefasız bir meslek var mıdır bilemiyorum…

23 Ekim’de Van’da meydana gelen deprem sonrasında yaşananları, yaşanmayanları, eksiklikleri, aksaklıkları anbean ülkenin, hatta dünyanın dört bir yanına aktarmak için her yayın organından yüzlerce gazeteci Van’a akın etti.

Savaş olsaydı da akın edeceklerdi, bir başka afet olsa da.

Çünkü her şeyden önce gazeteci, yaşananları veya yaşanmayanları okuruna aktaran kişidir.

Van’da meydana gelen 7.2 büyüklüğündeki depremin yıkıntıları arasında görev yapmak için Van’a gidenlerden bir kısmı “sağlam” raporlu bir otelde kaldı, bir kısmı ise sığınacak yer aradı…

Kimi yaşananlara ağladı, kimi yaşanmayanlara üzüldü.

Kimi de kendi hayatının sonunu hazırlayan yıkımdan haberdar bile olmadı.

DHA muhabiri Sebahattin Yılmaz ve Cem Emir de Van’daki acıları bizlere duyurmak için göreve giden iki gazeteciydi.

Bayram oteline yerleşmiş ama bayram yapamamışlardı…

İki muhabir, 5.6’lık depremde yerle bir olan otelin enkazında kalmış, hayata burada gözlerini yummuşlardı…

Gazetecilerdi…

Vefasız bir meslek icra ediyorlardı…

Ulusalda veya yerelde görev almaları hiçbir şeyi değiştirmiyordu…

Van’da meydana gelen depremi okurlarına duyurmak için yurdun dört bir yanından “görevli” gidenler vardı.

Adıyaman’dan İHA Muhabiri Ahmet Arslantaş, Gaziantep’ten İHA Muhabiri Habip Demirci, DHA’dan Sebahattin Yılmaz, Cem Emir ve daha niceleri…

Bir annenin feryadını yüreği burkularak takip eden, boğazının düğümlendiğini hissedip hıçkırarak görevini yapanla, hıçkıran meslektaşını haber yapan da gazeteciydi…

Gazeteci, ne İsa’ya, ne Musa’ya yaranamayan kişidir.

Bazen haberini yaptığının hedefindedir, bazen haberini yapmadığının…

Yerelde gazetecilik yapıyorsa valiyle, kaymakamla, belediye başkanıyla, emniyet müdürüyle iyi geçinmek zorundadır. Hatta “yağ yakması” gerekiyorsa yakmalıdır…

Eleştirilecek haber yaptığında muhataplarının üzerine gelmesi her zaman mümkünken, eleştirilecek konuları haber yapmadığı için de “muhaliflerin” üzerine gelmesini beklemeye başlayandır gazeteci…

Bazen “duygusuz”, bazen “taş kalpli”dir.

Bazen “umursamaz” bir kişiliktir.

Bazen habere kendisini fena kaptırıp coştukça coşar, bazen ilgisizliği sinir eder…

Kimine göre yandaştır, kimine göre candaş.

Kimi “bizden” bilir, kimi “düşman” görür.

Okura göre “satılmış”tır, meslektaşlarına göre ise “yağdanlık”tır…

Siyasilere göre gazetecilerin duruşu değişir; kimi sever, kimi temkinli yaklaşır, kimi de açıkça düşmanlık besler…

Ama aslında hiç birisine, hiç kimseye yaranamaz…

Haberini yapıp, adını duyurduğunda “iyi” olan gazeteci, çerden çöpten konuları haber yapmadı diye bir anda “kötü” oluverir…

Patronuna göre “kaytaran”dır…

Okura göre “yağdanlık” veya “satılmış”tır.

Siyasilere göre “düşman” veya “dost”tur; ya yandaştır, ya karşı kamptadır…

Aldığı üç kuruş paradır, yaptığı tarihe mal olacak iştir…

Buna rağmen de hayatlarını ortaya koyandır…

Görev yaparken “korkma” ve “ürkme” bilmeseler de, her an tehlikenin tam ortasındalardır…

Ailesine zaman ayıramaz, çocuklarıyla ilgilenemez…

Gazeteci önce işiyle evlenir, sonra eşiyle…

Ama her zaman “işi” önce gelir, “eşi” sonraya kalır…

Hiçbir zaman eşine “iyi bir eş”, çocuğuna “iyi bir baba” olamayan gazeteci, okuruna da “iyi bir gazeteci” olmadan, patronunun “iyi bir elemanı” seçilmeden bu dünyadan göçer gider…

Bazen bir çatışmanın tam ortasında kalır, “kim vurdu”ya gider…

Polisin biber gazından nasiplenen ilk kişidir. Copu yiyen ilk kişi de yine gazetecidir…

Bazen bir helikopter kazasında yaşamını yitiren İsmail Güneş olur, “kirli tezgâhın” kurbanı olduğunu bilmeden göçer gider…

Bazen anlamsız bir savaşın tam ortasında yaşamını yitirir, bazen “can kurtarma” derdine düştüğünde canından olur…

Bazen de Van’daki depremde trilyonlar harcanarak restore edilen bir otelin enkazında hayata gözlerini yumar…

Ama hiçbir zaman “şehid” olmaz, ancak şehitlerini haberini yapan olur…

Ne yazık ki, yine öyle oldu.

Ruhunuz şad olsun…

Twit’imden seçmeler

Ayda hayat olsaydı, taşınacak çok zengin çıkardı. Dünyada hayat var ama başka yer arıyorlar. Kendinize bakın, sizde hayat var mı?

www.twitter.com/naifkarabatak

Naif Karabatak
14 Kasım 2011