10 Kasım 2011 Perşembe

Biz komşumuzu bile tanımazken…


Dünya nüfusu arttıkça, insan sayısı azalıyor diye “iğneli” bir söz ve tam da bu söze uyan bir yaşam tarzımız var…

Komşumuzu tanımıyoruz, aynı apartmanda, aynı katta, karşı karşıya oturduğumuz komşumuzu ya tanımıyor, ya kim olduğunu, ne halde bulunduğunu bilmiyoruz…

Van’da meydana gelen depremde, yüzlerce vatandaşımızın ölmesi, binlerce vatandaşımızın yaralanması, aç ve açıkta kalması nedeniyle yüreğinde insanlıktan eser olanlar yardım için koşarken, yardımı engelleyenler çıkabiliyor…

Bazıları yardım yapılacakları etnik kimliği, mezhebi veya diline göre ayrıştırabiliyor.

Van’da mağdur olanlara yardım yapılamayacağına hükmeden kafatasçılar olduğu gibi, yardım yapanların yardımını inkâr ederek, “bir ideolojiye” veya “bir örgüte” yardımları mal edebiliyor, bütün mallıklarıyla…

Bütün bunların arasında insan olanların el uzatmasıyla soğukta kalan, aç ve susuz olanlar yaşama şansı bulabiliyor…

Ve bir de “sınır tanımadan insan olabilenler” görülüyor…

Biz komşumuzun aç mı, tok mu olduğunun farkına varmazken, uzaklardan bu duyguyu yaşayanlara rastlayabiliyoruz…

Japonya’da, sıcak evinde otururken, Van’da meydana gelen depremde yaralı olarak kurtulanları tedavi edebilmek, şifa verebilmek için hiç üşenmeden Türkiye’ye kadar gelenler görülüyor…

Ve Van’daki insanlara yardım edip, “can kurtarma” derdine düşenlerin, canından olduğunu da görebiliyoruz…

***

23 Ekim’de Van’da meydana gelen 7.2’lik depremden sonra “bir can kurtarabilir miyim” diyerek ülkemize gelen yabancılar da vardı…

Yumeka Ota, Miyuki Konnai ve Atsushi Miyazaki adındaki üç yardımsever, Japonya’dan ülkemize gelerek, depremzedelere şifa dağıtmaya çabalıyorlardı…

Ta ki, önceki güne kadar…

23 Ekim’den bu yana sürekli sallanan Van’da, büyük bir sarsıntı daha olmuş, yine binalar yıkılmış, yine insanlarımız ölmüş veya yaralanmıştı…

Bunlardan birsi de Japonya’dan yardım için koşup gelen Atsushi Miyazaki’ydi…

Ülkenin dört bir yanından yardım malzemeleri Van’a ulaştırılmıştı ama ülkenin dört bir yanında “kurtarma” adına gidenlerin sayısı çok değildi…

Kızılay, Akut gibi kurumların yanında, kurumlara bağlı kurtarma ekipleri ve sağlık görevlileri de Van’a gitmişti…

Ama bizim gibi insanların “kalkıp Vanlı kardeşlerime yardım edeyim” düşüncesiyle yola düşenlerin sayısı çok ama çok azdı…

Oysa Japonya’dan gelenler vardı…

Hem de “ölümü” göze alarak ve sonunda canından olarak…

Önceki gün Van’da meydana gelen 5.6 büyüklüğündeki depremde yıkılan Bayram Oteli enkazı altından 13 saat sonra sağ olarak çıkarılan Japon kurtarma ekibinin doktoru, ne yazık ki hayatını kaybetti.

23 Ekim’de ki depremden sonra arama-kurtarma görevi için gelen Japon Association for Aid and Relief (AAR) adlı yardım organizasyonunda görevli Yumeka Ota, Miyuki Konnai ve Atsushi Miyazaki Van’a gelmişti.

Bunlardan Yumeka Ota, kısa süre önce ülkesine dönmüş, Miyuki Konnai ve Atsushi Miyazaki, Van’da Bayram Oteli’ne yerleşmişti…

Önceki gün meydana gelen depremde yıkılan Bayram otelde Japon ekibindeki Miyuki Konnai, yaklaşık 5.5 saat sonra açılan tünelle sağ çıkarılmıştı…

13 saat sonra ise Atsushi Miyazaki’ye ulaşılmış, ancak tüm müdahalelere rağmen kurtarılamamıştı…

Miyazaki, kurtarmak istediği insanların kaderiyle yüzleşmiş, tıpkı onlar gibi hayata gözlerini yummuştu…

41 yaşındaki Japon doktor, evinden, ülkesinden çok uzaklarda olan bir depremde yaralanan ve ölenlerin acısını yüreğinde hissederek o kadar yolu arşınlamıştı…

Ve onların kaderini paylaşmış, ecel onu da enkazın altına itivermişti…

Atsushi Miyazaki’nin bize anlatmak istediği çok şey var aslında…

Öncelikle insanlık…

Irkı, dili, dini, rengi ne olursa olsun, dünyanın neresinde bulunursa bulunsun, acı çeken, yardım dilenene el uzatmak gerekiyordu. Bu, her şeyden önce insanlık göreviydi…

Deprem siyasete alet edilmezdi…

Bundan siyasi rant umanlar olmazdı…

Kendi sapık ideolojilerini depremle ayakta tutmaya çalışmazlardı…

Sadece insanlık yapıp, el uzatırlardı…

Bunları yapan da vardı, yapmayan da…

Van depreminde, herkesi çok daha iyi tanıdık…

Türklerin ve Kürtlerin içerisinde ne kadar faşist olduğunu görebildik…

Yardımların “bölgeye” göre yapanına tanıklık ettik…

İnsanlıklarının “etnik kimlik”ten ibaret olduğunu gördük…

Ama bütün bunların yanında, dişinden tırnağından arttırdıklarını bir an önce Van’a ulaştırmaya çalışanlara da tanıklık ettik…

Elbette ki Japonya’dan şifa dağıtmak için gelerek, canından olanları da…

Kafatasçılara tavsiyemdir; Atsushi Miyazaki’den ders alın, alabiliyorsanız…

Twit’imden Seçmeler
Atatürk'e saygısını sunan yalancılar bugün çoğunluktaydı.
www.twitter.com/naifkarabatak


Naif Karabatak
11 Kasım 2011

9 Kasım 2011 Çarşamba

Kahve ve özgürlük


Kahveyle özgürlüğün ilintisini kuramayanlar olabilir ama sadece özgürlük değil. Köpüklü kahveyle çok daha farklı bağlar kurabilirim, farklı ilişkiler ortaya çıkarabilirim. Mesela demokratlık, mesela dürüstlük, mesela insanlık…

Kahve içmek çok kolay ama kahve yapmak o kadar da kolay değil.

Aslında iki dakikalık bir işlemden söz ediyorum ama oraya gelene kadar çok daha önemli aşamaları var.

Evvela bir şey yapmak için o şeyi istemek gerekiyor. Bilmek, tadının farkına varmak, lezzetinden haberdar olmak yetmiyor, istemek gerekiyor, hem de bütün kalbinle…

Eğer güzel bir kahve içmeye niyetiniz varsa bunu dille değil, yürekten istemeniz gerekir.

Sadece kahveyi içmeyi bilmek yetmez, onu pişirmeyi de bilmek gerekir…

İşte özgürlükle kahvenin bağını da burada kurabilirsiniz…

Özgürlük güzel bir şeydir…

Sadece bu cümleyi söylerseniz, özgürlüğün hazzına varmanız mümkün olmaz…

Özgürlüğü istemek için illa esir olmanız da gerekmez.

Ama kafanızın özgür olması gerekir…

Arzulamadığınız, uygulayamadığınız, içinize sinmeyen bir şeyi yapmanız mümkün değil…

Hele hele kendi iradenizle birilerine, bir yerlere bağlıysanız, emir alarak hareket ediyorsanız, her adımınızın hesabını verme durumundaysanız, kendi özgür iradenizle karar veremeyecek konumdaysanız ve bütün bu hali kendi isteğinizle oluşturuyorsanız, sizin özgürlük lafınız, boş laftan öteye gidemez…

Demokratlık da böyledir…

Ama kahve bir başka…

Kahveyi hazırlamak sadece iki dakikanızı alır ama cezveye konan öğütülmüş kahveyi, soğuk suyla birlikte ocağa koymadan önce, kahvenizin kıvamında olması gerekir. İyi yetişmiş olmalı, toplanması, saklanması ve kavrulması tam kıvamında olmalı.

Sonra iyi kavrulan kahve, güzelce çekilmiş ve iyi muhafaza edilmiş olmalı…

Malzemeler çok basit aslında; Çekilmiş kahve, isteğe göre şeker, cezve, fincan, çay kaşığı ve elbette yanan bir ocak…

İçme suyunu (nefis bir su olmalı) fincanla ölçerek, cezveye aktarmanız gerekir. Her fincan için iki çay kaşığı kahve soğuk suya eklenmeli. İsteğe göre şeker ilave edilerek, kısık ateşte kahve ve şeker karıştırılır.

Bu arada başka şeyle uğraşılmaz, eliniz işte, gözünüz oynaşta olmaz. Alimallah kahveyi taşırır, hem güzelim kahveyi ziyan edersiniz, hem de ocağı kirleterek başınıza iş alırsınız.

Kaşıkla karıştırılan kahve, köpürmeye başlar. Bu köpükleri kaşık yardımıyla alarak fincanlara pay edersiniz. Ve sonra da kahveyi fincanlara yavaşça doldurursunuz.

Servis ederken, mutlaka yanında bir bardak su olmalı. Önce su içilerek, ağzımız kahvenin lezzetine hazır hale getirilmeli ve o güzelim, mis gibi kahve yudumlanmalı…

Eğer kahve içmeyi gerçekten istiyorsanız, bunun için emek harcamayı göze alıyorsanız nefis bir kahve içeceğinize kuşkunuz olmasın. Aksinde mideniz de ağrır, başınızda…

***

Özgürlüğü istemek de böyledir, barışı istemek de, demokrasiyi arzulamak da, insan hak ve özgürlüklerine değer vermek de…

Hasılı, neyi savunuyorsanız, onu gerçekten istemeniz gerekir…

Mesela siyaset yapıyor ve bir fikri savunuyorsanız, bu fikri bağımsız bir şekilde savunmanız gerekir. Bir örgüt istedi, bir kurum arzuladı, dış güçler dayattı diye değil. Bizatihi sizin istemeniz ve bunu neden istediğinizi bilmeniz gerekir…

Elinizde silah varken, masum insanları öldürüyorken, sağa sola kin ve nefret kusuyorken, “barış” diye bağırmanız, hiçbir anlam ifade etmeyecektir…

Mesela özgürlük naraları atıp, dört bir yandan esir hayatı yaşıyorsanız ve buna isteyerek rıza gösteriyorsanız, sizin özgürlük istemeniz, sadece laf salatası yapmaktan başka bir şey ifade etmeyecektir…

Eğer siyasi partinizde adayı bir örgüt belirliyorsa, siyasetiniz bir başka yerde hazırlanıyorsa, konuşmanız dikte ediliyorsa, siz özgürlük savunucusu, barış yanlısı, demokrat birisi değil, sadece kukla olmayı isteyenlerden birisi olursunuz. Söylediğiniz her şey de boş laftan öteye gitmez…

Eğer bütün bunları bilerek, rıza göstererek, kumanda edilmekten hoşnut bir halde siyaset yapmaya soyunduysanız, boş yere “özgürlük” vaat etmeyin. Boş yere “demokratım” demeyin. Boş yere “hak”tan, “hukuk”tan dem vurmayın.

Siz ne demokrat olabilirsiniz, ne özgür kalabilirsiniz.

Siz kendi rızanızla esir hayatı yaşayan ve insanları kandırmaktan öte bir iş yapmayan bir grup siyasetçi-örgüt üyesisiniz, o kadar. Burada, adınızın, unvanınızın, partinizin, örgütünüzün, derneğinizin hiç önemi yok…

Kahve içmek kolay değil…

Bunun için önce tüm kalbinizle kahve içmeye hazır hale gelmeniz gerekir…

Sizde o yürek varsa, alın elinize cezveyi, geçin ocağın başına…

Naif Karabatak
10 Kasım 2011