3 Kasım 2011 Perşembe

Seni terk ettim sonunda…


Sana yeniden “merhaba” demeyeceğimi çok iyi biliyorsun. Aslında seni hiç sevmediğimin de farkındasın. Kabul etmeliyim ki, senle pek sağlıklı bir ilişkimiz olmadı.

Tek taraflı bir aşk gibiydi bizimkisi.

Ben seviyor, sen seviliyordun.

Ben eriyor, sen eritiyordun.

Ben bağlanıyor, sen bağlatıyordun.

Ben özlüyor, sen özletiyordun…

Biliyorsun ki, özgürlüğüme çok düşkün birisiyim.

Bağlanmayı sevmiyorum ama sana bağlanmadan da ilişkimizin sürmesinin imkânsız olduğunu biliyorsun ve bu nedenle de çok rahatsın…

Artık yeter!

Seni bırakacağım dedim, bırakıyorum…

Biliyorum kolay olmayacak…

Aşkım hep karşılıksızdı, yine karşılıksız bir sevgide yıpranarak, dövüşerek, zarar görerek çekilen ben olacağım…

Biliyorum, sana hiçbir şey olamayacak…

Seni bıraktığım an, kendine yeni sevgili bulmakta gecikmeyeceksin…

Ben sana bağlanırken, senin bana bağlanman zaten söz konusu değildi...

Her zamanki taktiğini uygulayıp, çekici halinle kandıracak birini bulacaksın…

Ama beni değil…

***

Çok uzun yıllar oldu senle tanışalı.

Belki bir park değildi, bir otobüs durağı değildi, romantik bir ortam hiç değildi.

İlk nerede karşılaşmıştık pek hatırlamıyorum ama beni sarıp sarmaladığını çok iyi biliyorum.

Belki de hayatıma giren ilk sevgiliydin…

Dost diye bildiğim ilk kişiydin.

Zararsız arkadaş olarak da tanıdım seni.

Önceleri senle birlikte olmamız ayıptı…

Büyüklerimden gizlerdim seni…

Kimse görmesin diye az saklamadım…

Her seferinde kokun ele verdi aşkımızı…

Derken birlikteliğimizi tüm dünyaya ilan eder gibi salındık senle…

Ama tek taraflıydı aşkımız…

Özgürlüğüme düşkün olduğumu bildiğinden, bir gün seni bırakacağımı da biliyordun…

Ben de kendimi öyle kandırıyordum…

Kimsenin esiri olamazdım…

Kimseye bu kadar bağlı kalamazdım…

Hiç kimse yaşamımı belirleyecek kadar beni etkisi altına alamazdı/almamalıydı…

Sahte mutluluklarınla oyalandım durdum…

Nasihatlere hep kulak tıkadım…

Senin iyi bir dost, iyi bir arkadaş, iyi bir sevgili olmadığını söyleyenlere ateş püskürdüm.

Zaten kıskanılıyorduk, zaten bu sevgimiz dillere destandı…

Seviyordum işte, gizlemeye ne gerek vardı…

Bağlıydım, aşkının müptelası olmuştum…

Ama artık geride kaldı…

Gözlerim açıldı ve senin gerçek yüzünü gördüm…

***

Sensizliğin ilk günü…

Ne yapacağımı bilemiyorum…

Oylanacak çok şeyim var ama sen farklısın…

Meşgalem ne olursa olsun, sana ayıracak zamanım vardı, şimdi de var ama yoksun…

Tekrar sana dönsem mi, yok.. yok.. yok…

Bir daha sana dönmeyi, beni yine etkin altına almayı yediremem…

Kaç gündür yazı da yazmıyorum.

Hele bilgisayarın başına geçeyim.

Yokluğun, yazarlığıma mı engel olacak bilemiyorum…

Olmamalı, ben yazmalıyım, sana olan hasretimi değil, senin gerçek yüzünü yazmalıyım…

Yok, yazamıyorum.

İyisi mi kalkıp turlayayım.

Belki bir tanıdık rastlar, belki iki lafın belini kırıp, geçmişe dair anıları tazeleriz.

Senin olmadığın anıları, senin olmadığın zamanları ve sensiz kaldığım güzel günleri…

Gezmekle, tozmakla, konuşmakla, yazmakla özlemin bitmiyor…

Başka şeyler yapmalıyım, oyalanacak bir şeyler bulmalı, seni unutmalıyım…

Artık kendime soruyorum…

İlişkimizin ne olduğu, nasıl olduğunun kritiğini yapıyorum…

Bir alışkanlık mıydın, kara sevda mıydın, ilaç gibi bir sevgili miydin?

Bunu ciddi ciddi soruyor, birçok cevap da alıyorum…

Ama en ağır basanı, senin alışkanlık olduğundu…

İnkâr etmiyorum, seviyordum seni…

Sensizliğe dayanamıyordum ama benimkisi bir alışkanlıkmış.

Hem de zehirli bir alışkanlık…

Artık o alışkanlığım yok!

Seni terk ettim, seni bıraktım, sigarayı bıraktım…

Tebrik
Bir südreri düzenli yazı yazmıyorum ve derken Kurban Bayramı geldi. Bir süre daha yazmayacağım demektir.

Kurban Bayramı’nın en güzel yanı, “kurban olmayı idrak edecek” düzeye gelmemizdir.

Mal, mülk, makam veya mevkiinin hiçbir öneminin olmadığı, “kul” olarak, “kurban” olacağımız yüce bir makamın olduğunu bilmek güzel.

Bayramı, bayram tadında geçirmeniz dileğiyle, huzurlu bir bayram temenni ederim.

Twit’imden Seçmeler

Yine sensizliğin sessizliğine büründüm…

www.twitter.com/naifkarabatak

Naif Karabatak
4 Kasım 2011

30 Ekim 2011 Pazar

Badem gözlü bayramlar…


Resmi bayramlarla dini bayramları kıyaslamaya kalktığınızda, dini bayramlara olan ilginin milyonda birisinin resmi bayramlarda olmadığını görmeniz mümkün. Yıllardır bu böyle biliniyor.

Bunu önlemenin yolu da, resmi bayramlara halkı katacak etkinliklerin olması gerektiği de söyleniyor.

Resmi bayramlar, protokol mensuplarının “zorla” katıldığı bayramlardan öteye gitmiyor.

Her bayram sonrası gazetelerde çarşaf çarşaf yer alan “Coşkuyla Kutladık” lafı da yalandan ibarettir…

Bunun aksini söyleseler de bu yalandandır, hem de koca bir yalan…

Gerekçesi çok…

Henüz okul sıralarında resmi bayramlarla tanışıyoruz…

Hafızamızda kalan ise güneşte, yağmurda veya soğukta saatlerce beklemekten öte değil…

88 yıldır kutlanan bayramlarımız var…

Çoğu da önemli…

TBMM’nin açılması, Cumhuriyetin ilanı gibi…

Ama aynı yıl boyunca basmakalıp kutlamadan öteye gitmediğini de herkes biliyor…

Bu nedenle sıkça eleştiri konusu olur, bayramların gerçekten coşkuyla kutlanması için neler yapılması gerektiği üzerine kafa yoranlar çıkar…

Kafayı yoran, yorduğuyla kalır…

Sonra bir sonraki bayrama kadar susarız…

O bayramı da coşkuyla kutlar, çarşaf çarşaf gazete haberi yapmaktan öteye gitmeyiz…

Ailelerin katılımı ise çocuklarının herhangi bir etkinliklerde görev alması veya minicik yavrularının “bayrama gidelim” ısrarının geri çevrilmemesidir…

Her bayramda Atatürk Anıtına çelenk konur…

Protokole dâhil olanların “yahu bu da nereden çıktı” dercesine buz gibi yüz ifadeleriyle her zaman hazır duran çelengi koymalarıyla başlar…

Sonra “resmigeçit töreni” yapılır…

Bunun için okullarda öğrenciler günlerce, haftalarca, hatta aylarca prova yapar…

Bayram günü gelip çattığında ise henüz kargalar kahvaltı etmeden ve törenin başlamasına saatler kala çocuklar okulun yolunu tutarlar…

Mevsimine göre yazın güneşin kavurucu sıcağında, kışın ya yağmurda, ya karda, ya da kuru soğukta saatlerce beklerler…

Bayramın özelliğine göre de incecik kıyafetleri olduğundan hasta olma riskiyle karşılaşırlar…

Protokol yerini aldığındaysa her yıl tekrarlanan konuşmalar yapılır, tiz sesiyle ne dediği anlaşılmayan bir kız veya erkek öğrenci şiir okur…

Sonrası yürümekten ibaret olan “geçit” törenidir…

Allah aşkına bunun nesini coşkuyla kutlayalım?

Bayramı, bayram haline getirecek hiçbir şey yok…

Üstelik, bayramlara halkın coşkuyla katılımını sağlayacak bir çaba da yok…

Mevcudu devam ettirmekten öteye gitmeyen ve aslında bir zorlama gibi kutlanan bayramlar, yıllardır aynı şekilde kutlanıp duruyor…

Ta ki bu yıla kadar…

23 Ekim’de Van’da meydana gelen depreme kadar. Depremde, 600’e yakın insanımızı kaybetmiştik. Aynı deprem, 4 bin civarında insanımızın yaralanmasına sebep olmuştu. Bütün yurtta bir acı vardı ama aynı zamanda acıyı dindirmek için çaba da vardı…

Depremden 6 gün sonra kutlanacak Cumhuriyet Bayramı’nda ise “coşkuyla” kutlanacak etkinlikler vardı…

Başbakan, Van’daki deprem nedeniyle çelenk sunumu ve tebrikat töreni dışındaki etkinlikleri iptal etti.

Ve bir kesim kıyameti kopardı…

Hemen Anıtkabir’e koşanlar vardı; şikâyet edilmesi gerekiyordu…

Sayıları birkaç bini geçmeyen bu insanlarımız, bayram törenlerine iptal edilen birkaç etkinliğin cumhuriyete vurulan darbe olduğuna inanıyorlardı…

Ellerinde Türk bayrağı alanlar sokağa çıktı, yürüyüş yaptı…

Birkaç ilde, birkaç yüz kişiyle yapılan bu eylemlerde başı CHP ve Atatürkçü Düşünce Derneği çekiyordu. (Bu ikilinin başka davalarda da yan yana olması konumuz dışı olduğundan geçiyorum…)

En çok geçit töreni ve resepsiyonun iptaline kızıyorlardı…

Geçit töreninin iptaline neden kızdıklarını anlamadım ama resepsiyonun iptaline kızmalarını anladım. Bedavadan bir şeyler yiyip içeceklerdi ondan oldular…

Yürüyenlerin ortak sloganı da vardı; “Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun”, “Ne Mutlu Türküm Diyene”, “Türkiye Laiktir Laik Kalacak”, “Cumhuriyete Sahip Çık”

Zaten başka bir slogan bilmez, içini dolduracakları üç cümleyi yan yana getiremezlerdi.

Bu kafayla da 88 yıldır bayramla halkı buluşturamıyorlardı…

Halka tepeden bakan, halkı potansiyel suçlu gören, göbeğini kaşıyan olarak bilenler, bayramlarda da yan yana gelmemek için “Halkın bayramı” haline getirecek projelere sıcak bakmıyorlardı…

Van’da o kadar insanımız hayatını kaybetti. Binlerce yaralı, yüzbinlerce yüreği yaralı insanımız vardı…

Önemli değil, birileri “geçit töreni” istiyor, bir de “resepsiyon”

Eğer amacınız Cumhuriyeti kutlamaksa, onu geliştirerek işe başlayabilirsiniz…

Mesela demokrasiyi, Cumhuriyetin en güzel süsü olarak kabul edin, gerisi gelecektir.

Twit’imden Seçmeler

İstanbul İtfaiyesi 7 km. hortum döşeyip Erciş'e su getirmiş. Bazıları hortumu hırsızlık için kullanır, bazıları da insanlık için...

www.twitter.com/naifkarabatak