27 Ekim 2011 Perşembe

Yanlış Taşa Basma Vergisi


Van Depremiyle birlikte “Deprem Vergisi” diye adlandırılan ÖTV ve ÖİV yeniden gündemimize girdi.

Aslında bazılarına “günaydın” demek lazım.

Belki de 12 yıl sonra ilk kez “geçici” diye çıkıp, “kalıcı” hale gelen vergi sorgulanmaya başladı.

Bu da bir başarı…

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, deprem vergisinin asfalt, duble yol ve sağlık için harcandığını söyledi…

Yani aslında bir adres vardı…

1999 Marmara depreminde büyük acılar yaşanmıştı.

Vatandaş, bu acıları azaltmak için elinde olanı vermekten çekinmemişti.

Yurtdışından gelen yardımlar da cabasıydı…

Buna rağmen maaş ödeyemeyecek duruma gelmiş olan meşhur üçlü koalisyon, geçici olarak deprem vergisi çıkarma kararı aldı…

Halk zaten varını vermişti ama ortada bir acı vardı, vermeye devam etti.

Tabii “gelir” her zaman hoştur…

Üçlü koalisyon, bu geliri sürekli hale getirme kararı aldı.

Önce bu işi uzatarak yaptılar, sonra devam etti, gitti.

Bu vergiler ÖTV ve ÖİV’ydi…

Yani Özel Tüketim Vergisi ile Özel İşlem Vergisiydi…

Tabii bizler “bildiğimizi” eleştirir, “bilmediğimize” de karşı çıkarız…

Bunda da öyle oldu…

Bildiğimiz vergileri eleştirdik; Deprem Vergisi, araç vergileri, emlak, çöp.. gibi vergiler bizim daha çok gündemimizdeydi…

Ama başka adaletsiz vergiler de var…

Hem nereye gittiğini bilmediğimiz vergi, sadece deprem vergisi de değil.

Hiç değilse Bakan Mehmet Şimşek, Deprem vergisinin nerelere harcandığını açıklayabiliyor…

Biz yıllarca konut yardımının nereye gittiğini bulamamıştık…

Olağanüstü Hal Bölgesinde ödenen tazminatları da zor bulmuştuk…

Sonra adaletsiz vergiler birkaç tane miydi?

Eğitim ücretsiz ama biz harçları ödemeye devam ediyoruz…

Uyduruk kıytırık evlerimizin bile “emlak” vergisini ödüyoruz. Hem de neredeyse villalarla aynı oranda…

Size bir soru sorsam, “Türkiye’de kaç çeşit vergi var” diye.

İlk etapta aklınıza 10-15 çeşit gelebilir.

Sonra sakince düşününce bu sayıyı arttırabilirsiniz.

Ama ne kadar, 20-30-40-50, ne kadar?

Yaklaşık 400 çeşit vergi var.

Bir kısmını biz ödemiyoruz, bir kısmını ödüyoruz.

İptal olanları zaten saymıyorum…

Varlık Vergisi bile ödemiş milletiz.

Ya ödemişiz, ya taş kırmaya gitmişiz…

Bazen “yanlış taşa basma” vergisi,

Bazen havada uçan kuşları gözetleme vergisi,

Ya da ne bileyim “apartman katı sayma vergisi” bile uydurmuşuz…

Bu kadar çok verginin içerisinde halen “geçici” diye adlandırılan ama kalıcı hale gelen birçok vergi türü var…

Mesela siz hiç “Her Türlü İspirtolar Ve Füzel Yağından Alınan Ek Vergi” diye bir şey duydunuz mu?

Ama var…

İspirto yokmuş, füzel kalmamış, ne önemi var canım…

Vergisi var…

“Oyun Kâğıtlarından Alınan Ek Vergi”yi duyan var mı?

Usulsüzlük, Özel usulsüzlük, Kusur, Ağır kusur.. gibi kusurlara göre ödenen ceza vergileri…

Gelir vergisini, damga vergisini, stopajı, “kim aldı kaçtı”yı falan biliyorsunuz.

Peki “Münferit Gelir Ekonomik Denge Vergisi”ni biliyor musunuz?

Ya da “Türk Hava Kuvvetlerinin Güçlendirilmesi Ve Milli Hava Sanayi Kurulması Katılma Payı”ndan haberiniz var mı?

Şimdi siz “Akaryakıt Fiyat İstikrar Payı”nı da bilmiyorsunuz.

Hani istikrardan anlayın canım…

TRT payını biliyorsunuz ama hangi kalemlerde bu “haraç”ları ödediğinizin farkında değilsiniz…

Kalkmış, deprem vergisini sorguluyorsunuz?

88 yıldır bu ülkede sadece aldılar…

Geçici dediler, kalıcı yaptılar…

Canları sıkıldı vergi koydular…

Hazine boşaldı, beceriksizliklerinin cezasını halka ödettiler…

Konuşma vergisi bile alacaklardı ya o kadar vicdansız çıkan olmadı…

Deprem vergisi konuşulmalı, geçici diye halka söz verilen vergi bir an önce tümden kaldırılmalı ama bunu konuşmak için depremin olmasını da beklememeli…

Twit’imden seçmeler
Yıl; 2100
Çocuk: Baba bu deprem vergisi ne işe yarar?
Baba: Valla oğlum bunu yüz yıldır biz de çözemedik.
www.twitter.com/naifkarabatak

Naif Karabatak
28 Ekim 2011

24 Ekim 2011 Pazartesi

Daha beterini isteyenler var…


Doğrusunu söyleyelim, milletimizin yardımseverliği dillere destandır. Tarihte, yürek burkan, gözyaşının sel olmasına neden olan, “bu kadar incelik olmaz” dedirten olaylarla doludur.

Tarihimiz, bizi biz yapan değerlerle süslenmiştir.

Yemeyip yediren, giymeyip giydiren anaların çocukları, savaşta, düşman askerine su götürecek kadar yücelebiliyorlardı…

Sadece bu değil, komşusu açken tok yatılmazdı…

Darda kalana el uzatmak, düşkünü kurtarmak, “aman” diyene yardım etmek, felaketle karşılaşanın derdine ortak olmak, el ele vererek çözüm bulmak.. bütün bunlar aslında “insan” olanların güzel hasletlerindendir…

Düşmanının zor anında bile yardım elini uzatmayı bilmek, insanlığın nasıl bir şey olduğunu göstermesi açısında kayda değerdir…

Arada farklılık oluyor elbet…

İnsanlıktan nasibini almayanlar bulunuyor…

Felakete sevinenler, gözyaşından haz alanlar, kandan nemalananlar, krizden medet umanlar, felaketle hazzın doruğuna çıkanlar…

Çok şükür ki, bu tiplerin sayısı fazla değil…

Van’da meydana gelen ve hepimizi derinden üzen depremde, bir başka depremi daha yaşadık…

İçimizdeki hainleri…

Bu hainlik, vatan, millet değil, “insanlığa ihanet edenler”in hainliğidir…

Van’da aç ve açıkta kalanlara yardım eli uzatmak için didinip duran milyonlarca insana karşın, yaşanan acıdan zevk alanların olması anlaşılır gibi değil…

Depremi, bir başka olayın misillemesi gibi göstermek nasıl bir alçaklıktır tarifi mümkün değil.

Bu bölgede yaşayanlar, terörden en çok çekenlerdir…

İstanbul’da mafyanın olması, orada yaşayan herkesi mafya üyesi yapmayacağı gibi, 30 yıldır “üç beş çapulcu” dediklerinizin olması, koca bir bölge insanını terörist yapmaz…

Ama böyle algılanıyor.

Şehit olanlar, yürek burkanlar, gözyaşı döktürenler, bu bölgenin insanı olduğu halde bölge insanını terörist görenler var…

Tut ki öyle…

İnsanlığınızda mı yok?

“Keşke Diyarbakır'da da 10 şiddetinde deprem olsa” diye düşünen birisinin var olabileceğine inanmak dahi istemem ama var…

Depremi duyduğu andan itibaren sosyal paylaşım sitelerinde kin kusan kafatasçı faşistler, bölgeye yönelik gerçek niyetlerini de ortaya koydular…

Hem bölgeyi tanımadıkları, hem buradaki insanlıktan bihaber oldukları ve hem de terörün en çok bu bölgeyi vurduğunu bilmedikleri de ortaya çıktı…

Van’daki depremi, terör olaylarının misillemesi olarak görenler var…

“Oh olsun”, “üzülmedim” diyecek kadar alçalabilen insanların olması yüz kızartıcı…

Van Belediye Başkanına gönderme yapıp, “Yardımı devletten alıyorsunuz” diye başa kalkmalar, nasıl ötekileştirdiğimizin en acı örneği…

Hakkâri’nin Çukurca ilçesinde 24 Mehmetçiğin şehit olmasını depremle ilişkilendirenler; “İlahi adalet” diyecek kadar alçalabiliyorlardı…

Bunu diyen, Vanlı şehit sayısını da bilmesi gerekir…

Ama bilse, sayısının fazlalığı karşısında dili tutulur mu, yüzü kızarır mı bilemem…

Deprem gibi doğal afetlerden ibret almak gerekir. Hatta belki de ibret almamız için bizi sarsmaktadır…

Sarsılmak, kendine gelmektir, kendini kaybetmek değil…

İbret alırsan, daha iyi ev yaparsın, daha iyi şehirleşmen olur, daha düzenli bir yaşam alanına kavuşursun.

O günden sonra muhtaçlara, yoksullara, darda kalanlara ve mağdur olanlara el uzatmada çok daha istekli olur, insanlığın nesilden nesile aktarılmasına katkı sunarsın.

İbret almak, böyle bir şeydir…

***

Sadece bunlar değil, çok daha farklı…

Sosyal paylaşım sitelerindeki (muhtemelen) yeniyetme faşistlerin bu kadar kin kusmasını cahilliklerine veriyorum…

Çok da önemsemiyorum…

O kadar insanın olduğu bir ülkede, insanlıktan nasiplenmeyenler de bulunacaktır…

Ama “koskoca” olanlara ne demeli…

Habertürk spikeri Duygu Canbaş’ın canlı yayında üzüntüsünü “kerhen” anlatması nasıl bir şey…

Depremin “her ne kadar doğuda” olduğunu söyleyip, sonra da “buna rağmen” dercesine, “hepimiz üzüldük” demesi, nasıl bir insanlıktır?

Atv ekranlarında Müge Anlı’nın canlı yayında söylediği “Herkes haddini bilecek. Yeri gelince taş atacaksınız, kuş avlar gibi avlayacaksın, sonra yardım isteyeceksin. O polisler hemen yardımına koştu oradakilerin. O taş atanların eli kırılsın” sözlerinin içinde insanlıkla ilgili bir kırıntıyı ne yazık ki göremedim…

Haddini bilen Müge Anlı mı?

Bu had bilmek mi, had bilmezliğin daniskası mı?

Acıdan haz almak, afetlere sevinmek, ölümlere gülebilmek, mağdur olan insanların mağduriyetinden keyiflenmek nasıl bir insanlıktır?

Sana değmeyen yılanı bin yıl yaşatmaya çalışmak, senden olmayana merhamet etmemek, nasıl bir insanlıktır?

İsrail’in, Ermenistan’ın bile “yardım yapalım” teklifinde bulunduğu bir zamanda, içimizde yaşayanların, bize ve insanlığa bu kadar uzak olmasını anlamak gerçekten çok zor…

Daha beterini istemek, daha beterine layık olmaktır…

Ama “layığını bul” diyemem.

Onda olmayanlar, şükür ki bizde var…

Twit’imden Seçmeler

Faşistliğin geldiği nokta: “Keşke Diyarbakır'da da 10 şiddetinde deprem olsa.”

www.twitter.com/naifkarabatak

Naif Karabatak
25 Ekim 2011

23 Ekim 2011 Pazar

Ölüme en yakın insanlar burada yaşar!


Bu soruyu milyonlarca kişinin sorduğundan eminim. Toprağa düşen her fidana gözyaşı dökenlerin de aynı soruyu sorduğundan çok eminim.

Biliyorum ki, doğal afetlerde bile bu soruyu soran insanların sayısı hiç de yabana atılacak gibi değil. Bu soruyu kendime çokça sorduğum gibi, köşemde de defalarca dile getirdiğimin de farkındayım.

Benim gibi onlarca yazarın da aynı soruyu sorup, hiç cevap alamadıklarını da biliyorum.

Ve yine biliyorum ki, bu soruyu sizler de sıkça dile getiriyorsunuz ama sorunuz her seferinde duvara çarpıp geri dönüyor…

Niye hep biz ölüyoruz?

İlla birilerinin ölmesi mi gerekiyor ve bu ölen biz mi olmalıyız?

Doğudan, Güneydoğudan, kırsal kesimden, imkânsızlıktan, yoksunluktan, çaresizlikten…

Her defasında terör bu bölgeyi vuruyor, bu bölgenin insanı toprağa düşüyor…

Analar burada ağlıyor…

Evlatlar burada yetim kalıyor…

Gelinler de burada dul kalıyor…

Gözyaşını yüreğine akıtan babalar da buradadır…

Burada insanlar her zaman mağdurdur, mağdur edilmeye adaydır…

Ölüme en yakın insanlar burada yaşar…

“Ölmesi gerektiği” düşünülen insanlar da burada yaşam mücadelesi verir…

Bazen yoksulluktan ölürler…

Bazen yolumuz hastaneyi bulamadığı için göçüp gideriz…

Bazen anlamsız bir savaşın tam ortasında kendini bulanlar olur…

Ölende buranın insanıdır, öldüren de…

Kimine göre birisi şehit olur, bir diğeri leştir…

Ölüm, buranın insanını yatağında pek yakalamaz…

Buranın insanı erken ölür, hayata doymadan bırakıp gider, bıraktırıp giderler…

Münferit olayları, münferit şehitleri saymıyorum.

Genelleme yapınca, hep buranın insanının öldüğünü, hep buranın insanının ölmeye aday olduğunu görebilirsiniz…

Her şehit haberinde, ekranların karşısına geçin ve feryat figan eden analara, babalara, bacılara, kardeşlere bakın…

Hepsi yoksuldur, doğuludur, güneydoğuludur, köylüdür, kasabalıdır, işçidir, çiftçidir, mazlumdur, mağdurdur. Üç kuruşla yaşam mücadelesi veren insanlardır…

Bir tek evlatlarını bağrına basmayı istemektedirler, başka bir şey onların umurunda bile değildir…

Üst üste yaşanan terör olaylarında, hayatının baharında, yaşama veda eden askerlerimize döktüğümüz gözyaşımız dinmeden, yeni acılara ağlarız…

Şehit olan askerler buranın insanı olmasına rağmen, birçok kentte yayılan nefret dalgası da burası içindir…

Ölen biz oluruz, suçlanan da biz…

Bölgede yaşayan herkese “Kürt” gözüyle bakar, her Kürdü de terörist olarak bilirler…

Daha önce de sormuştum, şimdi de soruyorum; Bakan Ali Babacan’ın şehit olan kuzeni dışında, bugüne kadar hiçbir bakanın, hiçbir milletvekilinin, hiçbir siyasinin, hiçbir askeri personelin, hiçbir büyük işadamının ya da hiçbir yüksek bürokratın çocuğunun şehit olduğunu duyan oldu mu?

Sosyete dünyasından, sanatçıdan, büyük gazetecilerden, büyük yazarlardan ve onun yakınlarından bu tür acı haberi alıp, yüreğine taş basan var mı?

Peki, Doğu ve Güneydoğu’da bulunan iller dışında şehit veren iller var mı?

Şehitlerin doğum yerleri neresi, köyden mi, kentten mi, zengin mi, fakir mi, gariban mı, sosyeteden mi?

Bu soruların cevabı verildiği gün, terörün de bittiği gün olacaktır…

***

Ama sadece bu değil ki; Terör olmasa da biz ölüyoruz…

Yoksulluk en çok bu bölgeyi vuruyordu…

Doktora, hastaneye, sağlık personeline ulaşamayıp, yolda hayatını kaybeden insanların hikâyesi de bu bölgeden çıkıyordu…

Deprem de bizi öldürüyordu…

6 Mayıs 1930 Hakkari’de, 26 Aralık 1939 Erzincan’da, 31 Mayıs 1946 Varto-Hınıs’ta, 19 Ağustos 1966 Varto’da, 6 Eylül 1975 Lice’de, 30 Kasım 1983 Erzurum-Kars’ta, 13 Mart 1992 Erzincan’da, 27 Ocak 2003 Pülümür’de, 1 Mayıs 2003 Bingöl’de ve 23 Ekim 2011 Van’da, büyük depremlerde büyük sayıda insanlarımızı kaybettik.

Ve biz hep ölüyorduk, hep ölmeye adaydık ama hep suçlanıyorduk da…

Dün yine Van’da öldük…

Bin kez daha ölmeye varız, tek dileğimiz suçlanmamak.

Hem öldürüyorsunuz, hem ölüme terk ediyorsunuz, hem de suçluyorsunuz, hem de üzerimizden siyaset yapıyorsunuz…

Artık kabullendik, hep biz ölüyoruz, bari rahat bırakın…

Twit’imden seçmeler
Yüreğim Van’da kaldı. Sözün bittiği yer burasıdır ve bundan sonrası insanlığın başladığı andır.