20 Ekim 2011 Perşembe

Hiç üzülmeyeceğim!


Her terör olayında, her saldırıda, patlayan her bombada, parmakların tetiğe değdiği her anda, yüreklere de kor düşüyor. Ateş, düştüğü yerden kalmıyor, başkalarını da yakıyor, yıkıyor, kavuruyor, kül ediyor…

Ama bu defa ben öyle olmayacağım…

Hiç umursamayacağım…

Yüreğime saplanan acıyı hissetmediğimi haykıracağım…

Üzülmemizi, kahrolmamızı isteyenlere inat, üzülmeyeceğim, kahrolmayacağım…

30 yıldır çok kahrolduk…

Bizi kimlerin üzdüğünü bile bilmeden kahrolduk…

Hepsinde saldıran terör örgütüydü…

Hain örgüttü…

Kalleşçe saldırmış, hain emellerine ulaşmaya çalışmıştı…

İşbirlikçileri vardı, yataklık edenleri vardı, destekçileri çoktu…

Hepsini lanetledik…

Elimize geçse bir kaşık suda boğmayı bile düşündük…

Ertesi gün unuttuk…

Bir sonraki şehit haberine kadar kendimize izin verdik…

Sonra bir öncekini bastıracak acıyla yüzleştik…

Boğazımıza bir şeyler düğümlendi, bazen sesimiz çıkmadı, bazen kısık sesle haykırmaya çalıştık…

Çok güzel kınamayı biliyorduk…

Lanetliyor, nefretle de kınıyorduk…

Bize göre şehitler ölmüyor, vatan bölünmüyordu…

Şer odakları asla hain emellerine ulaşamayacaklardı…

Kanları yerde kalmayacak, misliyle cevap verilecekti…

Zaten üç beş çapulcu mu bizi dize getirecekti…

Her Türk asker doğardı…

Bu topraklar şehit kanıyla sulanmıştı, yine sulanır, hatta süslenirdi…

Hem üzülüyorduk, hem intikam yeminleri ediyorduk…

Bazıları nefret kusuyor, bazıları öç alma derdine düşüyordu…

Sokaklara çıkıp haykırıyorduk, suçlu bildiklerimize saldırmaya da hazırdık…

Sonra bazı askerlerin ölümlerinde sır perdeleri aralanmaya başlandı…

Mehmetçiğin eline bomba veren komutandan, işkence yaparak öldürülen ve “şehit” olduğu söylenene kadar…

Sonra bazı güzergâhlardaki saldırılar kuşkulu hale geldi…

Kapana kıstırılan teröristlerin öldürülmesi için emir verilmiyordu…

Bazen PKK saldırıyor, bazen “meçhul” örgütlerin kanlı saldırıları gerçekleştirdiği söyleniyordu…

PKK’yı kuranların devletin içinden birileri olduğu dillendiriliyordu…

Zaten darbe yapmaya hevesliler de devletin içinde odaklanmıştı…

Görevde olduğunda kılını kıpırdatmayan generaller, emekli olduktan sonra televizyon kanallarında boy gösterip, terörün nasıl önleneceğini anlatmalarını ibretle izliyorduk…

Karakollar yanlış yerdeydi, askeri tesisler saldırıya açık mekânlarda kurulmuştu…

Henüz tetiğe basmayı bilmeyen askerler cepheye sürülüyordu…

Bunu söyleyenler, görevdeyken gıkını çıkarmayanlardandı…

Ve biz şehit haberleriyle sarsılıyorduk…

Kimin saldırdığını bilmezsek de, “terör örgütü” diyerek alçakları tarif ediyorduk…

Bazen o alçak bizden oluyordu, bazen karşıdan…

Kimin alçağının daha alçak olduğunu henüz öğrenemedik ama gencecik fidanları toprağa gömmeye devam ediyoruz…

Zamanlama hep çok önemli…

Demokratikleşmede, sivilleşmede, ülkenin gelişmesinde, söz sahibi olmasında, dışarıya karşı diklendiğimizde, güçlü konuma geldiğimizde…

Kısaca “terör örgütü” diye bildiğimiz hainler, “engel olmak istedikleri” zaman tetiğe dokunmaktan çekinmiyorlardı…

Ölenlerin kim olduğu, sayılarının çokluğu veya azlığı önem taşımıyordu…

Onlar, bir şeyleri engellemek, bir şeyleri karıştırmak ve istedikleri kaos ortamını oluşturmak niyeti taşıyorlardı…

Nasılsa biz aynı teraneleri söyleyecektik…

Çıkacaktık sokaklara, ekranlara, gazetelere; şehitler ölmez, vatan bölünmez diyecektik…

Kanlarının yerde kalmayacağını söyleyecektik…

Ve lanet okuyacaktık, bizim teröriste mi, onların teröristine mi?

Ama okuyacaktık…

Ve ağlayacaktık…

Onlar da sevinecekti; ya bizimkiler, ya onlarınkiler…

Kusura bakmayın, artık beni ağlatamazsınız…

Sizin zavallılığınıza döktüğüm gözyaşı hariç…

Naif Karabatak
21 Ekim 2011


17 Ekim 2011 Pazartesi

Hakkımı helal etmiyorum…


17 Ağustos 1999 tarihinde Marmara’da meydana gelen deprem, tüm ülkeyi yasa boğdu. Deprem mağdurlarına halk, her türlü yardımı, herhangi bir çağrıya gerek kalmadan yaptı. Kamu kurumlarında, cami önlerinde, sivil toplum örgütleri eliyle ve ferdi olarak toplanan yardımlar deprem bölgesine ulaştırılmaya, yaraları sarılmaya çalışıldı…

Ama tahribat büyüktü…

Zaten bir kısım yardımları iç etmeye “bakan”larda vardı…

O dönemin başbakanı merhum Bülent Ecevit, “yaraları sarmak” üzere bir çözüm üretti ve halk arasında “Deprem Vergisi” olarak bilinen bir vergi türetti.

Sonra AK Parti iktidara geldi. “Hazır vergi, dumanı tüten sıcak para” demekti, ses edilmedi. Zaten Avrupa Birliği lüks tüketime vergi istiyordu. “Özel Tüketim Vergisi” böyle bir beklentiye cevap verecek türdendi. Adeta “cuk” diye oturmuştu…

Tarihten bu yana zalim idarelerin “hava vergisi” bile aldığı fıkralara konu edilirdi. Bu da öyle bir şey oldu…

Lüks tüketim dediler ama içeriğinde “lüks” değil, ihtiyaçlar vardı. Tıraş köpüğü de lüks sayıldı, benzin de, sigara da…

Her defasında ÖTV zammı savunulurken, sanki sadece alkol ve sigaraya zam geliyormuş izlenimi verildi. Millet enayi yerine kondu.

“O kadar zararlı olduğuna inanıyorsunuz da, neden devlet eliyle harıl harıl üretiyorsunuz”, soruları hep cevapsız kaldı…

Tıpkı devlet eliyle halkı kumara alıştırdıkları gibi…

Üretirken de sıcak para vardı, tüketirken de…

Sonra herkesin elindeki cep telefonu lüks sayıldı, konuşması lüks kabul edildi. En doğal iletişim hakkı ihlal edildi.

Üstelik de vergiyi asıl ödeyenin dar gelirli olduğunu bile bile “lüks tüketim vergisi” çıkardıklarını söylediler…

Her zaman olduğu gibi ücretliler vergiyi verdi, “lüks tüketim” yapanlarsa karşılığında fatura buldu…

Yine olan fakire oluyordu…

***

AK Parti, göreve geldiğinden bu yana “adaletsizlikleri” önlemeye çalıştı. Darbe mağdurları, YAŞzedeler, başörtüsü mağdurları, okuldan atılanlar, işinden olanlar.. hasılı tüm haksızlıklara “dur” diyor, insanların mağduriyetini önlemeye çalışıyordu…

Sıcak para hariç…

Yanlış taşa basma vergisi de diyebileceğimiz ÖTV’nin söz verildiğinin aksine “geçici” olmayıp, “kalıcı” hale getirildiği biliniyordu…

Bunun için insanların mağdur olduğu da biliniyordu…

Ama ÖTV’yi kaldırmayı veya düşürmeyi hiç düşünmediler.

Zaten fakir fukarayı ezmeye KDV zulmü yetiyordu. Üstüne bir de geçici deyip, kalıcı hale getirilen vergiyle ezmeye devam mı edilecekti?

Kimse tınlamadı. Bizse ödemeye devam ettik. Konuştuk ödedik, yedik ödedik, içtik ödedik, gezdik ödedik…

Bu hem adaletsiz bir zamdı, hem fahişti, hem haksız şekilde sürdürülüyordu, hem de sürekli arttırılıyordu…

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin adaletiyle uzaktan yakında alakası olmayan, söz verilip kaldırılmayan, sürekli yama yapmaya kullanılan ÖTV, halka zulmediyor, halkın sömürüyor, haksız bir şekilde tahsil ediliyordu…

ÖTV, sımsıcak bir paraydı.

İleride değil, anında tahsil edilen taptaze bir para…

Güven yerine, sıcak para tercih edildi…

Bu adaletsizlikti, bu zulümdü ve bu halkın parasını gasp etmekti…

Umursamadılar, sıcak parayı, güvene tercih ettiler…

Başbakan, halkın güvendiği kişiydi…

Güvenler boşa çıkıyordu…

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin “adaletini” izne göndermekten kolay ne vardı…

Söz konusu sıcak paraydı, gerisi teferruattı…

Türkiye’de böylesine adaletsizliklere dur diyecek bir merciinin olduğuna ben inanmıyorum.

Buna rağmen de köşeye sinip kalmıyorum, elimden başka bir şey gelmiyor ama “hakkımı helal etmiyorum” diye açıkça ilan edebiliyorum; haram olsun…


Twit’imden seçmeler…

Ben en çok keyfi çaydan alıyorum. Çayı ÖTV içine dâhil etmeyi unutmuşlar.

Aman kimse duymasın, yoksa tadımız tümden bozulur...

www.twitter.com/naifkarabatak

Naif Karabatak
18 Ekim 2011

Minibüsçülerin ayrıcalığı


Eskiden beridir esnaflar arasında yaygın olan bir söz var; “Herkes kendi rızkını yer” diye. Zamanla bu rızık yeme meselesi, daha çok “tanıtıma” endekslendiyse de, “güven” bunu destekledi. “Dürüst” olma, “hileli mal satmama” gibi güzel hasletlerin yanında “kaliteli mal satma” da aranılan kıstaslar arasında yer aldı. Elbette ki “bütçeye uygunluk” ve “güler yüz” de bunlara eklenecek en önemli kriterlerdi…

İki kesim farklı…

Birisi minibüsçüler, bir diğeri de otobüs işletmeleri…

Herhangi bir bakkalın yanına yeni bir bakkal dükkânı açıldığında “eylem” yapıldığını duyan olmaz…

Bir kahvehanenin tam bitişiğine de yeni bir kahvehane açıldığında da hiçbir itirazın olduğu duyulmaz…

Fırın da böyle, markette…

Türkiye’de bulunan bütün meslek mensupları, meslektaşının hemen yanı başında işletme açmasına içten içe huzursuzlansa bile bunu dillendirmez, “ayıp” bilir…

Bu ayıbı tersine işleten iki kesim var…

Onlar, “herkes bize bakmak zorunda” gibi yanlış bir algının içersindeler…

Bu nedenle de yeni bir otobüs firması, yaşanacak kavgaların sebebi demektir…

Yeni bir minibüs hattı, hatların değişikliği, sayısının artması, akıl almaz eylemleri, kavgaları, cinayetleri, kundaklamaları da beraberinde getirir.

Adıyaman’ın Kâhta ilçesinde belediye binasının yakılmasıyla bir kez daha minibüs şoförleri gündeme geldi.

Doğrusu bu sorun sadece Kâhta’nın sorunu değildi.

Türkiye’nin her yanında, farklı zaman dilimlerinde bu tür kavgalara tanıklık ediyoruz.

Peki onları “çok özel” yapan nedir?

Belki de “zamanında kanunsuz olarak elde ettikleri hakkın, kanunla ellerinden alınmasına” rıza gösterememeleridir…

Yani sorun, şoförlerde değil, mesleğin geninde vardır…
Büyükşehirlerde işportacılarda da bu görülür…

“Yer kapma” olarak tarif edilen bir hak vardır…

Önce gelen yerini kapmıştır. Artık ilânihaye o yer kendisinin tapulu malıdır…

Zabıtayla işportacıların kavgası da hep bu nedenle meydana gelmektedir.

Kamuya ait olan, halkın faydalanması için yapılan kaldırımı işgal edenler, o işgali kendilerine hak biliyor ve orayı “hava parası” almadan da bir başkasına devretmiyor…

Ülkenin en ücra köşelerinde de minibüsçülerin ve otobüs firmalarının sıkça kavgasından haberdar olursunuz…

Yeni bir otobüs firması açmak, yaşanacak faciaları hesap etmeyi de beraberinde getirir.

Çünkü “ilk gelen” tüm hakkı uhdesine geçirmiş, kentin gelişimi, nüfusun artması, rekabet şartları, daha iyi hizmet gibi ayrıntılarla ilgilenmemektedirler…

Bir kısım otobüs firmasının bu anlayışına, “ilk hat açan” minibüsçüler de aynı tepkiyi gösterir.

Belediye Başkanlarının en çok zorlandıkları alan, halkın güzergâh değişikliğine cevap vermesinde yatar…

Halk, yeni oluşan semtlere toplu taşıma aracı ister.

Güzergâhların yeniden belirlenmesini, değişen şartlara ayak uydurulmasını arzular…

Ama ortada da minibüsçü tepkisi vardır ve belediye başkanları işte bu tepkiyi göğüslediğinde, çıkacak olayları da hesap etmek zorundadır…

Oysa ortada çıkması gereken bir olay söz konusu bile değil.

Toplu taşıma araçları, birileri zengin olsun diye değil, halk rahat etsin diye hizmet yapmak zorundadır.

Amacınız, para kazanmaktan öteye gitmediğinde, tıka basa araçlarda, balık istifler gibi insanları taşırsınız…

İlk amacınız kaliteli hizmet olunca da, bu defa hem iyi hizmet yapar, hem de daha iyi para kazanma şansını elde edebilirsiniz.

Daha iyi kazanmak, daha iyi yatırım, daha iyi çalışmak, daha güzel hizmet etmeyi de beraberinde getirir.

Ama bu zor geliyorsa, o zaman “ben dokunulmazım, bu benim doğal hakkım” yanılgısına düşer ve ilk hat açmada, gider hiçbir suçu olmayan insanları zor durumda bırakırsınız.

Kâhta’da belediye binasını ateşe verenler, hiçbir suçu olmayan çalışanların hayatı pahasına hak arama eyleminde bulunduklarını mı sanıyorlar?

Orada tek bir kişinin yanması veya boğulması halinde, gönül rahatlığıyla ekmek yiyeceklerini mi düşünüyorlar. Sahi o ekmek, hiç boğazınıza takılmayacak mı?

Hak aramak, elbette ki her insanın hakkı olduğu gibi, minibüsçülerin de hakkıdır. Ancak, hak aramanın yolu var. Hiçbir hak arama, bir başkasının hakkını gasp ederek, ona acı çektirerek, canını alarak olmaz/olmamalı.

Hak arama, gasp etmeyle başladığı andan itibaren, mağdur konumundan çıkıp, mağdur eden haline bürünür…

Üstelik de, hiçbir eylemde, minibüsçüler, ne istediklerini, ellerinden hangi hakkın alındığını, kendilerinin haklı olduğu durumları, belediyelerin haksızlığını bir türlü anlatamıyorlar.

Zaten anlatacak ortam değil, kınanacak işe başlayarak, bütün haklı durumlarını da haksız hale getiriyorlar.

Dikkat edildi mi bilmiyorum, bugüne kadar minibüsçülerin eylemlerinde, halkın onlara destek verdiğini gösteren tek bir örnek görmemiz mümkün değildir.

Bu mantık, doğru bir mantık değil.

Hiçbir meslekte böylesine kendisini ayrıcalıklı sanan, “herkesin” onları koruması gerektiğine inanan meslek mensubu yokken, minibüsçülerin bu algı içersinde olması anlaşılır gibi değildir.

Çözüm, toplu taşımayı tümden kaldırmakta yatar ama elbette ki bu, her ilde, her ilçede mümkün değil.

O zaman, ya minibüsçüler, kendilerini herhangi bir esnaf gibi değerlendirecek ya da hafif raylı sistemlerle bu sorunun çözümü zamana yayılacak…

Twit’imden seçmeler
Sonbahar, çekil önümden, çekil!
Kış, sen de kenarda dur, baharımla buluşacağım.

www.twitter.com/naifkarabatak

Naif Karabatak
16 Ekim 2011

Yüzen adacıklar yok olurken…


Rahmetli dedemin bana el becerisi olarak kazandırdığı “kâğıttan gemi” yapmaktı. Önce A4 ebadındaki büyük kâğıtları katlayarak gemi yapardım, sonra işi geliştirip, minicik kâğıtlardan bile gemi yapmayı öğrendim. Bu alışkanlık, bazen o kadar ileri gider ki, herhangi bir misafirlikte, pastanede, lokantada elime geçen kağıt, adisyon fişi bile olsa gemi yapar, ödemeye de o şekilde giderdim. Kasiyerin/çocuğun yüzünde oluşan tebessüm, çocukluğumdaki sevincimi hatırlatır, farklı bir haz alırım…

Ah bir de leğene su doldurup kâğıttan gemimi yüzdürdüğüm zamanki mutluluğumu bulabilsem!

Arşimet (Archimedes), hamamda yıkanırken suyun kaldırma kuvvetini bulduğu iddia edilir. Böylece, bilime çok büyük katkısı olduğu söylenir. Hamamda bunu nasıl bulduğu, tartışılsa da, koca bilim adamı işte “buldum, buldum” diyerek peştamalına aldırmadan feryat figan etmişse vardır bir hikmeti…

O tarihe kadar tahtanın yüzdüğü ama demirin battığı biliniyordu. O tarihten sonra ise “her zaman aynı koşullarda, aynı sonuçlara ulaşılacağı”nı ispatlamıştı…

Aradan 23 koca yüzyıl geçmiş…

Biz suyun kaldırma kuvvetini elimizde hazır bulmuştuk ama suyun kaldırdığını batırmada ise üstümüze yoktu…

Çünkü biz “her zaman aynı koşullarda, aynı sonuçlara ulaşılamayacağını(!)” ispat etmiştik…

***

Dünya kurulduğundan bu yana yüzen her şey insanoğlunun ilgisini çekmiştir. Çocukluğumuzda bulduğumuz su birikintisinde çer çöp yüzdürür, sonra leğende kâğıttan yapma gemilerimizle yelken açar, uzaklara giderdik.

Bizim zamanımızda yoktu ama sonraları küvette plastik ördeğini yüzdüren çocuklarımız oldu.

Yüzen her şey gibi, yüzme de insanoğlunun “en sevdiği” faaliyetler arasında kendisine her zaman önemli bir yer buldu…

Yüzmeyi seviyorduk, yüzeni seviyor, yüzdürmeyi de seviyorduk…

Bu nedenle de, tarihin ilk zamanlarından bu yana suyun üzerine atılan tahtanın geliştirilmesiyle ömür tüketildi, koca gemiler açık denizlere doğru insanları taşıdı durdu.

İnandıklarımız vardı, bir de hayret ettiklerimiz…

Yüzen eve karşı bir merakımız vardı. Evin yüzmeyeceğine inanıyorduk çünkü ama yüzdürdük. Yüzen yatağımız, yüzen okulumuz, yüzen hastanemiz, yüzen havuzlarımız bile oldu…

Bir de yüzen adalarımız var…

Yüzen ada, karaya bağlantısı olmayan, su yüzeyinde serbest halde bulunan adalar olarak bilinir. Bunun sayısı pek fazla değil. Keşfedilmemiş var mı bilmem ama ülkemizde 22 yüzen ada olduğu tahmin ediliyor. Bunlardan birisi de Adıyaman’ın Çelikhan ilçesinde, Çat Barajını havzasında…

Adanın yüzmesi, bütün bunlardan daha da ilgi çekici.

Ada dediğin, -genellikle- dört tarafı suyla kaplı kara parçasıdır…

Yani yerle bağlantılıdır, yüzmesi düşünülemez…

Ama yüzen adalar başka…

Hem egzotik bir güzelliği, hem turistik bir değeri var.

Nazlı gelin gibi salınmasa da, yüzdüğünü bilmek, sabah bir yerde olan adayı, akşam farklı bir yerde görme şansını elde etmek, hele bir de üzerinde olduğunuzu düşlediğinizde inanılmaz bir zevk olacağına kuşku yok…

Hem adanın yüzmesi zor olduğundan, hem de dünyada sayısı çok az bulunduğundan “kıymetli” olarak bilinir…

Adıyaman’ın Çelikhan ilçesindeki hariç…

Günün stresinden kurtulmak, koca bir yılın sıkıntısını atmak için, Çat Barajı’nın kıyısında durup, yüzen adanın güzelliğine bakmak bile yeterli.

Ama bunu insanlığa çok görenler var…

Hem de üç beş kuruş için…

Çat Barajı’nda bulunan torf, ihaleye yoluyla girişimcilere verilmiş. İşletme sahipleri, yüzen adanın bulunduğu yerden iş makineleriyle torf çıkarıyor, organik toprak elde ederek, satışını yapıyorlar…

Onların her aldığı toprak, yüzen adanın da sonunu hazırlıyor…

İşin teknik yönüne bakmıyorum. Sadece nazlı gelin gibi süzülüp duran, seyreden herkesi farklı bir âleme yollayan, turistik bir getirisi olan, Çelikhan’ı dünyaya tanıtmaya aday bir yüzen adanın, üç kuruşluk torfa kurban edilmesiyle ilgileniyorum.

Bir çiçeği kurtarmak için inanılmaz güzel eylemler yapan çevreci dostların, Adıyaman’ı görmemesi anlaşılır gibi değil.

Hiç yerine günbegün yok edilen, Adıyaman’daki tüm etkili ve yetkililerin sadece seyrettiği bir katliama “dur” diyecek çevre dostları nerededir bilmiyorum…

Türkiye, sahil kentlerinden ibaret de değil, İstanbul ve Ankara’dan ibarette…

Ülkemizin dört bir yanında o kadar tarihi ve doğal güzelliklerimiz var. Bazılarını betonlaşmaya kurban veriyoruz, bazılarını para hırsına…

İhaleye veren kuruma üç kuruş kaldı mı bilmem ama tümden yok olması halinde, yüzen adacıkların eksikliğini hiçbir şey dolduramayacak…

Bürokratik zihniyet, çevreye karşı duyarlı olamıyor…

İnsanlara daha iyi bir çevre sunmak için görev alanlarınsa “koruma” dertleri pek yok gibi…

O zaman iş yine çevreci dostlara düşüyor…

Adıyaman’ın Çelikhan ilçesinde, bir değil, onlarca adacık, yaklaşık 78 metre derinliğindeki kökleriyle birlikte salınıp duruyor. İş makineleri ise, aldıkları torflarla, adacıkları kıyıya yaklaştırıp, sonunu hazırlıyorlar.

Birer birer yok olan bu güzelim adacıklar, çevreyi tahrip edenlerin elinden alınması, baraj havzasında özgürlüğüne kavuşturulması gerekiyor…

Yoksa üzülen sadece yüzen adalar olmaz, onu görmeyen veya seyre doymayanlar üzülür…

Twit’imden seçmeler

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 20 Ekim'de Adıyaman'da. Bütün yöneticilerimizi tebrik eder herhalde!

www.twitter.com/naifkarabatak

Naif Karabatak
14 Ekim 2011