12 Ekim 2011 Çarşamba

Taksitle rüşvet alınır!


Yazımın hemen başında rüşvetçi meclis üyesini ihraç ettiği için Cumhuriyet Halk Partisi’ni kutluyorum. Aynı duyarlılığı, “hakkında şaibe olan” veya “ayyuka çıkmış” belediyelerde de CHP’nin veya başka partilerin yapmasını beklerim…

Gelelim taksitle rüşvetin nasıl olacağına…

Rüşvet, aslında bir hastalıktır. İnsanın kanına girdiği andan itibaren, tüm vücudunu sarıp, bütün değer yargılarını altüst eden bir virüstür…

Bunun “bilinçli” yapılıyor olması bu gerçeği değiştirmez. Rüşveti de alır, inancının gereği neyse onu da yapar. Belki komik gelecek ama önce rüşvet alıp, sonra abdestini tazeleyerek namaza gidenleri çok gördük…

Rüşvet alanın siyasi görüşü, dini inancı, mezhebi, ırkı veya kültürü bunda çok fazla etki etmiyor. Eğer inancı zayıfsa, “harama” meyli de varsa “gerekçe” bulmak çok daha kolay oluyor…

Rüşvet alanlar, genelde bunu “hakkı” bilerek alıyor…

Bir başka deyişle de “kalpleri mutmain” olarak rüşveti alıp, anasının ak sütü gibi helal bilerek harcıyor. Bu açıdan rüşvet alanın partisinin çok da önemi yok. Yazıma konu olan, CHP’li meclis üyesi. Ama AK Partili de olabilirdi…

***

Gelelim konumuza…

Erpınar İçme Suyu Dolum Tesisleri sahibi işadamı Erdoğan Saygun, geçen yıl İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne başvurarak, işletmesini genişletmek istemiş…

Bu tadilata bir karşı çıkan olmuş…

21 Nisan 2010’da Eyüp Belediyesi'nin CHP'li Meclis Üyesi Hüsnü Bilgin, tadilata itiraz etmiş. İtiraz ederken de, imzasının altına cep telefonunu yazmış. (Arayan beni bulsun diye düşülmüş demek ki…)

Düşündüğü de olmuş…

İşadamı, itirazın altındaki cep telefonunu arayıp, itirazcı meclis üyesine ulaşmış…

Muhtemelen, itiraz ettiğinde ise “vatansever” gerekçeler ortaya koymuştur…

Belki ekili arazi vardır, belki imara yakındır, belki sit alanıdır ya da çok daha başka bir gerekçe ama hepsinde ya memleketini sevdiğinden, ya insanına hizmet etme sorumluluğundandır…

Telefon görüşmesinde ise bambaşka bir meclis üyesi ortaya çıkmış…

50 bin lira rüşvet istemiş, hediye babından canım…

İşadamı 50 bin lirayı vermeyi kabullenmiş ama “yanımda o kadar para yok, sıkıntıdayım” diye bir bahane ürettiğinden “taksitle de olur canım, yabancı mıyız?” gibi dostane bir yaklaşımda da bulunmuş…

Tohumuna para saymamış ya, hadi taksitle olsun…

Olmuş da…

10 bin lirayı tık saydırmış, kalanı ise dört eşit taksite bölmüş.

(Ama ödemeyince veya ödemesi gecikince uygulayacağı yasal faiz belirtilmemiş…)

Rüşvette, pardon hediyede anlaşılınca meclis üyesi itirazını geri çekmiş…

İtiraz ederken gerekçe olur da, itiraz geri çekilince olmaz mı?

Bu defa da “Parselin SİT raporları dâhil tüm raporları olumlu olduğundan itirazımı geri alıyorum” diye basmış imzayı…

Raporların olumlu olmasının yolu, 50 bin liradan geçiyor…

Bir başka deyişle, raporu düzenleyenlerin mesleki bilgi ve becerilerinden çok daha önce gelen, rüşvetçilerin göreceği eksikliktir.

Meclis üyemiz de önce eksikliği görmüş, sonra evrakların tamamlandığına bizzat şahitlik etmiştir. Hatta bunu çekle yapmış. Güzel de bir kılıf bulmuş; “partiye bağış” diye parayı aldığını söylemiş. Adı “rüşvetçiye” çıkmamış…

İşadamımız da haklı olarak “CHP” antetli kağıtta makbuz beklemiş durmuş. Makbuz gelmeyince partiye dilekçeyle müracaat ederek makbuz istemiş...

Ve dananın kuyruğu da işte orada kopmuş; Ortada bir bağış yok, parti kayıtlarına geçen bir meblağ yok…

***

İddialar böyle, ama şimdi ortada bir mağdur var…

İşadamı, haklı bir talebi için belediyeye başvuruyor. Talebinin önünde hiçbir yasal engel bulunmuyor. Raporlar da bu doğrultuda düzenleniyor ama “para uman” bir siyasi yüzünden işi sürüncemeye bırakılıyor. Büyümek isteyen, işini geliştirmeyi arzulayan işadamı, önüne çıkan paragöz bir meclis üyesine yenilmek istemiyor…

Haksız itirazını neye karşılık çekeceğini öğrenince de, “köprüyü geçene kadar meclis üyesine bir başka sıfat” bulmayı düşünüyor ve veriyor parayı…

Olay ortaya çıkınca rüşvetçi meclis üyesi CHP’den ihraç ediliyor…

Meclis üyeliğiyse devam…

Ancak, olay ortaya çıkınca işadamının haklı talebi, haksız hale geliyor…

İşte tam burada sorulması gereken bir soru var…

Bize göre rüşvet alan da bir, veren de birdir…

Ancak, haklı talebini reddeden bir zihniyetle mücadelenin yolu nasıldır?

Eğer bu örnek, münferit olsa, mücadele etmek çok kolay olur.

Ya değilse?

Bu yazıyı okuyanlardan benzer örneklere şahitlik edecekler var ama susuyorsa…

Köprüyü geçene kadar başka sıfatı hak edenlerin sayısı önemli bir oran tutuyorsa?

Ya paşa paşa rüşveti vereceksiniz ya da “hep olduğu gibi” işiniz olmayacak…

Kökten çözüm ise bu hastalığa yakalananları başımızdan defetmektir.

İşte zor olan da bu!

Kimin hangi hastalığa yakalandığını anlamak için önce seçilmesi, göreve başlaması gerekiyor. Ondan sonrası diğer seçime kadar…

Korkmayın canım, kolaylık da yapılıyor, takside bölünüyor. Hatta “bonus” vereni bile var!

Twit’imden seçmeler
Ey karanlık gece, yıldızlarını üstüme ser, ayı yastık et başıma, sönsün bütün sahte ışıklar, uyuyacağım...
www.twitter.com/naifkarabatak

Naif Karabatak
13 Ekim 2011

11 Ekim 2011 Salı

İçelim, yola düşelim!


Yaklaşık iki yıl önce iki grup arasında “Türkçe” ve “Kürtçe” polemiği yaşanmış, polemik, kısa sürede kavgaya dönüşerek, bir gencin ölümüne sebep olmuştu.

27 Aralık 2009'da Ankara, Çankaya’daki bir barda gençler eğleniyordu. Bir grup Türkçe şarkı eşliğinde eğlenirken, bir diğer grup da Kürtçe şarkının ezgisiyle eğleniyordu. Ancak, Türkçe şarkıyla eğlenenlerin “Kürtçe” müziği sevmeme gibi bir huyları varmış…

Tartışmalar kısa sürede kavgaya dönüşmüş ve bir genç, polis silahından çıkan kurşunla hayatını kaybetmişti.

İddiaya göre, genci öldüren Özel Harekât Polisinin sevgilisi Sinem Uludağ da “Siz ne biçim erkeksiniz, sıkın bunlara” diye erkekleri tahrik etmişti…

Tahrik var mıdır yok mudur bilinmez ama bu bağrışmalardan sonra silahtan çıkan kurşunun, Emrah Gezer’in hayatına sebep olduğu bilinir…

İki yıldır süren davada Sinem Uludağ için “beraat” kararı çıktı.

Gerekçesi elbette ilginçti; “Her ne kadar sanık Sinem Uludağ hakkında kavga ve tartışma esnasında söylediği sözler nedeniyle öldürmeye azmettirmekten sorumlu tutularak cezalandırılması istenmişse de, alkollü olan kişinin söylediği sözlerin bilinçli olarak söylendiğinden söz edilemez.”

Yargı böyle karar vermişse söyleyecek çok şeyimiz olamaz…

Ancak örneklememiz pekâlâ mümkündür…

TCK’da ise “kendi iradesiyle alkol ve benzeri uyuşturucu” alanların, işledikleri suçtan sorumlu olacakları belirtiliyor. İstisna ise iradesi dışında sarhoş edilen, uyuşturulan, içeceğine hap konulan v.s gibi durumlarda yaptığının idrakine varamayacağı kanaatiyle sorumlu tutulmuyor.

Barda sevgilisi ve arkadaşlarıyla eğlenen Sinem Uludağ’a “zorla alkol aldırdıklarına” yönelik bir delil bulundu mu bilmiyorum ama zaten “alkol tüketmeye” gidildiği gün gibi açık…

Yani bilinçli, kendi iradesiyle alkol almış, ağzından çıkan sözlerle de birilerini tahrik etmeye çalışmış veya zaten tahrik olanlar, silahın tetiğine dokunmuştur…

Konumuz mahkeme kararı sonucunda birilerinin beraat ediyor olması değil…

“Alkol” alanların masumiyeti…

***

Aslında suç işlemeye meyilli herkesin bu karardan ders alması gerekiyor…

Birisini mi öldüreceksiniz, o zaman önce zil zurna sarhoş olun. Üstünüze başınıza da dökün, her tarafınız alkol koksun. Ta uzaktan sizin “cezai ehliyetinizin olmadığı” anlaşılsın ki, herkes sizden ürksün, korksun, tırssın…

Sonra da alın elinize silahı, çıkın sokağa…

Gıcık olduğunuz herkese ateş edin. Korkmayın, zaten cezai ehliyetiniz yok. Zaten iradenizle ateş etmiyorsunuz, sarhoşsunuz kardeşim sarhoş. Anlayın artık…

Sonra bir gazetede köşe yazarlığı mı yapıyorsunuz?

Önce için, sonra bilgisayarın başına geçin, klavyenin tuşlarına meramınızı anlatın.

Ama her yazıda “acayip sarhoşum icabında” diye bir giriş yapmayı unutmayın ki, biraz sonra sallayacaklarınızdan mesul olmayasınız…

Televizyonda program yapan ve sürekli birilerine hakaret edenlerden misiniz?

Kolayı var…

Ekrana çıkmadan önce bir büyük devirin, yanında da birkaç kadeh farklı içeceklerle sarhoşluğunuzu “zilzurna”ya çıkarın ve gönül rahatlığıyla esin, gürleyin, sövün sayın…

Hatta soyunarak şöhret olmak isteyenlerdenseniz, sarhoşken bu daha iyi yapılır, çıkın ekrana, üzerinizde ne varsa atın bir tarafa…

Komşunuza gıcık mı oldunuz, önce için, sonra ne yapacağınıza karar verin…

İşyerinde amirinizle başınız mı dertte, mesai arkadaşlarınız size rahat mı vermiyor, o zaman önce için, sonra ne yapıyorsanız yapın…

Ve bu liste böylece sürüp gidiyor…

İyisi mi siz için, için yola düşün!

Nasılsa “iradesiyle suç işlememiştir” diye düşünen bir yargıya rastlarsınız.

Ama dikkat edin, yasayı doğru okuyan yargıçlara denk gelirseniz yandınız demektir.

***

Bir mahkeme kararından toplumu bu kadar derinden etkileyecek sorumsuzluk çıkar mı demeyin, çıkar…

Aslında olayda atlanan konular da var…

Barda Türkçe şarkıyla eğlenenler, sadece eğlenen bir grup değil…

İçinde polis de var…

Sonra “azmettiren” diye lanse edilenin Ergenekon’la bir bağının olduğu iddiası da var…

“Pis Kürtler bizi burada da buldular” sözünü söyleyenlerin iç dünyasının “faşist” olduğuna da şüphe yok.

Aslında kimin hangi müzikle eğlendiğine değil, eğlenilen müziğin diline bir antipati var. Hem de düşmanlık derecesinde…

Birisi karşısındakini “Pis Kürt” veya “Pis Türk” diye görebilir ama bunu açığa vurduğu andan itibaren, damarlarında kafatasçılık olduğu gerçeğini de ortaya çıkarmış olur.

Müziğin hangi dilden, hangi ırktan, hangi etnik kökenden olmasından öte “ezgisi” insanı çeker veya iter…

Olaya “bu müziği sevmiyorum” yönünden değil, “Pis Kürtler” veya “Pis Türkler” mantığıyla yaklaştığınız andan itibaren, siz ıslah olmaz bir faşistsiniz ve mutlaka tedavi edilmeniz gerekir…

Ne yazık ki, onlar tedavi edilmeden, belki de hiçbir suçu olmayan bir genç hayata gözlerini yumdu.

Aksi de olabilirdi, daha vahimi de…

Hepsi birlikte eğlenilen bir şarkı için…

Ben “değer mi?” diye sormadan, siz “değer” diye düşünüyorsanız, tavsiyeme(!) uyun, içki içmeden yola düşmeyin.

Twit’imden seçmeler
Sonbahar! Sen bize neyi hatırlatmaya çalışıyorsun. Derdin ne senin, bilelim.
www.twitter.com/naifkarabatak

Naif Karabatak
12 Ekim 2011

Rutkay Aziz’in Azizliği


Sesini ve oyunculuğunu çok sevdiğim ender sanatçılardan birisi Rutkay Aziz’dir. Bu sevgimi, hiç abartıya kaçmadan, gizleme gereği de duymadan rahatlıkla söyleyebilirim…

Rutkay Aziz, bu defa oyunculuğuyla değil, “yaranması”yla gündeme geldi.

48’inci Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “Sanatta sosyal Sorumluluk” ödülüne layık görüldü. Buna uygun da bir konuşma yaptı. Sosyal sorumluluğunun gereği olarak, çevresine, insanlara duyarlı olduğunu gösterdi…

Konuşmasının bir cümlesi hariç, bütün cümleleri ayakta alkışlanacak sözlerdi…

O bir cümle ise -bana göre- “yaranma” cümlesiydi…

Buna gerek yoktu. Çünkü çok sırıtacak kadar belliydi.

Festivali düzenleyen CHP’li bir belediye diye, milleti zil zurna sarhoş etmekten başka pek bir marifete sahip olamayan Mustafa Akaydın’ın “hoşuna gidecek” sözler sarf etmeye çaba göstermesi şık kaçmadı…

Sayın Aziz’in sözlerine geleceğim ama şunu bilmesini isterim ki, sanatçı olmak, ülkesindeki her olaya duyarlı olmaktır ama sanatçı olmak, gerçekleri örtbas etmeye çalışmak değildir.

Sayın Aziz, “Değişik konuşacağım izninizle.” diyerek başladı sözüne…

Ne bilsin ki, zaten bu ülkede herkes değişik konuşurdu.

Herkesin aklına gelen, diğer bütün insanların aklına gelmezdi…

Herkes, farklı konuşur, farklı düşünür…

Mikrofonu gören, “.. kimsenin aklına gelmedi” diyerek, “aklımla bin yaşayayım e mi?” tafrasına bütündür.

Rutkay Aziz de farklı konuştu…

Sözüne bir gerçeği ifşa ederek başladı; “Önemli olan bir olay da, 79 ve 80 yıllarında yaşanan sansür ve darbe döneminde ödüllerine ulaşamamış arkadaşlarımızın 30 yıl sonra bu ödülleriyle buluşmasıdır. Bu çok ciddi, tarihi, örnek alınacak bir adımdır. Dilerim bu dönem dünyamızda faşizm ve darbe sürecinden geçmiş ülkelerin sinemacıları da bunu örnek alarak bu tarihi adımı kendi ülkelerinde paylaşırlar.”

Bu sözlerini ben de ayakta alkışlıyorum ve bu sürece gelene kadar neleri feda ettiğimizin de iyice idrak edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye, bugün “darbecilerin suratına tokat gibi ayıplarını çarpıyorsa, bunu sağlayanın hangi adımlar olduğu, hangi değişimlerle sağlandığını” da bilmesi gerekiyor.

Rutkay Aziz, konuşmasına “dönek” olmayacağına ilişkin teminatlı sözlerle devam etti. Dönekliği görüldüğünde de ödülün geri alınabileceğini söyledi…

Neden döneceğini veya dönmeyeceğini ise söylemedi/söyleyemedi…

Oysa bugünkü siyasi fikrinin birkaç yıl sonra değişebilmesi pekâlâ mümkündü…

Bugün doğru bildiklerinin yarın yanlış olduğunu, bugün yanlış bildiklerinin de aslında doğru olduğunu kavrayacak bilgi ve belgelere ulaşabilirdi.

Buna da döneklik denmezdi…

Öyleyse neden dönecekti veya dönmeyecekti?

Yoksa “AK Partili olursam” diye dönmeyeceğini mi ifade etmek istiyordu…

Kendisine olan güveni boşa çıkarmayacağını, aldığı ödülün hakkını vereceğini ve ödül verenleri mahcup etmeyeceğini mi söylemeye çalışıyordu…

Oysa aldığı ödül, sanatta sosyal sorumlulukla alakalıydı ve kendisi de sosyal sorumluluğu olması gereken bir sanatçıydı…

Yani bunun dışında AK Partili olduğu için veya AK Partili olmadığı için ödülü almış değildi.

Yoksa böyle bir şey var da biz mi bilmiyoruz?

***

Rutkay Aziz’in en tartışılan sözüyse bundan sonra geldi.

“Gerçek sanatçılar ülkesinin ve dünyanın gerçeklerine tanık olmakla yükümlüdür.” diyerek, kabul görmüş bir düşünceyi ifade etti.

Konuşmasının başında, darbe dönemlerindeki sansür nedeniyle ödül alamayanların, 30 yıl sonra aldığı ödüllerin önemini belirttiği bölümü unuttu…

Kendisinin ülkenin gerçeklerine tanık olduğu olaylardan bahsetti.

“Hukukun üstünlüğünün gittiği, adaletsiz bir kalkınma girişiminin hızla yol aldığı, parasız eğitim diye pankart açan genç arkadaşımın 16 ay tutuklu kalması ama Şili’de o çocukların devrim yapması.”

Ve bunların bir kısmı doğru da…

Ancak, konuşmasını burası ayakta alkışlanınca, öncülüğünü de Mustafa Akaydın gibi düşünme yetisini çoktan kaybetmiş birisi çekince, bağ Ergenekon’la kuruldu…

Yani, 30 yıl önceki sansürcü artıklarıyla…

Yani darbe heveslileriyle…

Yani sanata, sanatçıya ve insana en adi şekilde yaklaşanlarla…

Bu defa konuşmasının başında yaptığını, sonunda yalanlamaya başladı, savunmaya geçti.

Oysa bu ülkede “adil yargılama yoktur” deseydi, buna katılan çok büyük bir kesim olurdu…

Ama bunun yolunun da sivilleşmeden geçtiğini eklemesi gerekirdi…

Sonra düşünce özgürlüğü, ifade hürriyeti, toplantı ve gösteri yürüyüşleri gibi insanların en tabii hakkı olan muhalif olma, sesini duyurma veya düşüncesini açıklama gibi eylemlerin suç olmaması gerektiğini, darbe artığı bir anayasanın bu ülkeye yakışmadığını söyleseydi de olurdu…

Ama amaç, “bana ödül verdiğiniz için pişman olmayacaksınız”dan öte bir şey olmayınca, iki kelimenin bir birini yalanlamasına tanıklık edebiliyoruz.

Sözünün sonunda ise benim ayakta alkışlayacağım bir başka konuya geçti.

“Burada festival kadını tema alıyor. Dünyanın hiçbir yerinde kadın, çocuk bu kadar cinayete, tacize mahkûm kalmıyor.”

Konuşmasının bütünü, Rutkay Aziz’in “duyarlılığını” göstermesi açısından dikkat çekici…

Ama sadece bir cümlesi ise “bir kini kusma” amacından çok öte, “sizi pişman etmeyeceğim” garantisini çağrıştırması açısından da dikkat çekici…

Sanatçı, sanatıyla konuşunca çok güzel ama “bilmediği konulara” girdiğinde veya “yaranmaya” çalıştığında çuvallıyor…

Ne yapalım, bizim her sanatçının bir azizliği var. Rutkay’ın ki de böyle bir azizlik işte…

Twit’imden seçmeler
Dünyada bir bebeğin gülüşünden daha güzel ne olabilir diye düşündüm. Ondan önce gelen yok, sonra gelen çok...
www.twitter.com/naifkarabatak

Naif Karabatak
11 Ekim 2011

10 Ekim 2011 Pazartesi

Başka gündeminiz yok mu?


Siyasi partilerin gündemi, aslında vatandaşın gündemidir. Ya da bir başka deyişle, siyasi partiler, vatandaşın nabzını tutup, onun sıkıntılarını, sevinçlerini dikkate alarak gündem belirlerler.

Gündem belirleme, kendi tabanına yönelik olduğu kadar, tüm ülke insanını ilgilendirebilir. Bazen de dünyada yaşayan tüm canlıları dikkate alarak, duyarlılıklarını yansıtabilirler…

Gündem, hep günü birlik olmaz, 30 yıl, 40 yıl, hatta daha fazlası da hesaplanarak, “halkın faydasına” politikalar üretilir, gündem de bunun üzerine kurulur…

CHP’de bu biraz farklı…

Bugün değil, CHP’nin kuruluşundan bu yana halkın gündeminden çok uzak, hatta halkı hiç ilgilendirmeyen konularla uğraştılar…

Bazen halka karşı siyaset yaptılar, bazen halkın taleplerine göz ucuyla bile bakmadılar…

Abant kampında bu biraz daha su yüzüne çıktı. Şimdiye dek parti dışından yapılan eleştiriler, bu defa parti içinden yapılmaya başlandı…

Kemal beye göre “her kafadan bir ses” çıkıyordu ama aslında her kafadan bir ses çıkması, partinin dinamik bir siyaset isteğinden kaynaklanıyordu.

Farklı seslerin olması doğaldır ama “aykırı” seslerin aynı partide olması pek kabul edilir şeyler değildir.

Bu nedenle CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’nun “BDP ağzıyla” konuştuğu suçlamaları geldi…

BDP ağzıyla konuşmak suç değil ama eğer o şekilde konuşulacaksa, siyaset yapma yeri de BDP olmalıdır diye düşünen CHP’li vekiller sert eleştirilerde bulundu.

Türkiye’de gündem çoktu ama CHP’nin gündemi çok kısırdı…

CHP’li vekiller bütün bunları sıraladılar da…

Elektriğe zam geliyordu, doğalgaza zam yağıyordu, Adıyaman’da suya yüzde 50 gibi korkunç oranda zam yapan AK Partili bir belediye vardı ama bütün bunlar CHP’nin gündeminde değildi…

Türkiye, ilk kez anayasayı değiştirecek bir şansı elde etmişti. CHP bunu yeterince değerlendirmiyor, farklı seslerle nasıl adım atılacağının sinyali verilemiyor, sivil anayasayla ilgili CHP politikaları orta yere konamıyordu…

Türkiye terör sorunuyla cebelleşiyor, askerlerin yanında sivil vatandaşlarımız katlediliyordu ama terörü bitirmeye dönük silahlı ve silahsız adımlara CHP’den bir destek veya “olumlu” tavsiye gelmiyordu…

CHP’nin Kürt sorunuyla ilgili hiçbir politikası yokmuş gibi davranıyor, demokratik açılımla ilgili fikir beyan edemiyordu…

Peki ne yapıyordu CHP?

CHP Adıyaman Milletvekili Salih Fırat bunu çok güzel özetlemişti. Sayın Fırat, Doğu ve Güneydoğuda vatandaşların kendilerine “Tutuklu vekillerden başka bu ülkenin gündemi yok mu?” diye sorduğunu söylüyordu…

Bile bile “lades” denilerek aday edilen vekillerin serbest bırakılması için halkın kendilerine verdiği yetkiyi bile kullanmaktan imtina etmişler, meclise girmemiş, yemin etmemişlerdi…

Meclise girip, antidemokratik yasaları değiştirmek için mücadele edeceklerine, sahadan kaçarak mızmız çocuk rolüne bürünmeyi daha uygun bulmuşlardı…

CHP’nin asıl gündemi, Ergenekon’un avukatlığını yapmakmış gibi bir izlenimin verilmesi, partiye zarar veriyordu…

Suriye ve İsrail’le ipler gerilirken, Türkiye’den yana tavır almak yerine, Suriye ve İsrail’deki insanlık dışı vahşeti haklı göstermeye dönük politikalar CHP’yi bitiriyordu…

Daha çok vardı; özellikle demokratikleşme, CHP’nin istemediği bir alan olarak görülmeye başlıyor, ülkeyi tek parti rejimine mahkûm eden, darbe anayasasını savunur pozisyonuna düşüren bir duruma sokuyordu…

Oysa bu ülkenin gündemi çoktu, el atılması gereken tonla sorun vardı ve çoğu da Sivil anayasayla çözümlenecek konulardı.

Bu ülkede “derin” bir sorun vardı. Bu sorunun bir an önce çözümlenerek, yasadışı bir şekilde yapılanan, insanları öldüren, tehdit eden, darbe yapanlar cezasını çekmeliydi…

Bu ülkede antidemokratik bütün yasa maddeleri değişmeliydi…

Kendisini halkın üzerinde gören kurum ve kuruluşlara hadlerini bildirecek, onları asli görevine döndürecek çalışmalar yapılmalıydı…

Vatandaşın yoksulluğuna çare bulacak “şov” peşinde koşan adımlar değil, kalıcı adımların atılması sağlanmalıydı…

Yasal olmayan fahiş zamlar muhalefetin gündeminden hiç düşmemeliydi. Hele hele enflasyonun çok düşük olduğu bir zamanda, sıfır maliyetli içme suyuna yüzde elli gibi korkunç oranda zam yapan Adıyaman Belediyesi, gündemden hiç düşmemeliydi.

Ama CHP’nin “tutuklu” vekilleri var, Ergenekon var, İsrail var, üstüne de Suriye var…

Bunlardan bir sıra bulsa var ya, ülkeyi demokratikleştirecek bütün adımları atacak.

İnanmayı çok isterdim ama inanmamızı gerektirecek somut hiçbir adım atılmıyor…

Twit’imden seçmeler
Adıyaman Belediyesi suya % 50 zam yaptı. Zamma “oy veren” AK Partili üyeleri nefretle kınıyorum. Yuh olsun, hatta yazıklar olsun!

Naif Karabatak
10 Ekim 2011