6 Ekim 2011 Perşembe

İçini rahatlatmak isteyenler…


Bugün siyasi gündemin dışına çıkarak biraz magazin, biraz da dini kaygısı olan bir kesime yönelim. Ama önce bir anımı anlatayım…

Eskiden kahvehanelerde bira satışı serbestti. Kısa bir süre de olsa böyle bir kahvehanede çalıştım.

Her akşam 10-15 kişilik ekip, masaları birleştirerek biralarını içer, çerezlerini yer, sıkça tuvalete gider ve gecenin ilerleyen saatlerinde de sallanarak evin yolunu tutarlardı.

İçlerinde bir de “muhafazakâr” öğretmen vardı…

Cumaları camiye giden, kandil gecelerini kaçırmayan, Ramazan ayında orucunu tutan birisiydi.

Ama sair günlerde ise birasını yudumlardı…

Bir Cuma gecesiydi…

Ekip kurulmuş, biralarını yudumluyorlar…

O esnada sala okundu…

Cuma Namazını kaçırmayan öğretmen müşteri, bir anda rahatsız oldu. “Yarın cuma mı?” diye sordu arkadaşlarına. Cevap olumlu olunca da, rengi attı. Kendince günaha girmişti…

İçki içerek değil, cuma gecesi içerek günaha girdiğine inanıyordu. Ve son yudumunu da alarak, kahvehaneyi terk etti.

Çünkü o, “Cuma geceleri içilmez” olarak biliyor, buna kandil gecelerini ve ramazanı eklemeyi de mutlaka unutmuyordur…

***

Aradan yıllar geçti. Bu anlayışın halen sürdürdüğünü yaşadığımız çevreden biliyoruz…

Rüşvet yiyip, daha sonra abdest alarak camiye gidenler de var, rüşvet aldığı için bir daha camiye uğramayanlar da…

Veya içki içtiği için camiye gitmeyenlere karşın, sadece “mübarek” bildiği gecelere karşı daha hassas olanlar da…

Ama bu başka…

Konumuz ne içki, ne kumar, ne de rüşvet…

Elbette herkesin inancı kendisine ama “yanlış” bilenlerin, “doğruyu” araştırma gibi bir görevinin olduğunu düşünüyorum.

İnanmayana ya da bilerek günah işleyene bir şey deme şansımız zaten olamaz.

Hem o konu, bizi aşar…

Konumuz, hayat kadınlarının Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan ilginç taleplerinde…

“İnsanca Yaşamı Destekleme Derneği” diye bir dernek varmış. Bu derneğin algıladığı insanca yaşam, “Genelev”le sınırlı değil elbet…

İşler mi kırık, sinek mi avlıyorlar bilinmez ama farklı müşterileri çekmek için akıllarına bir fikir gelmiş…

Geneleve gitmenin “günah” olup olmamasıyla ilgilenmeyen müşteri profili yetmemiş olmalı ki, “günah ama..” diyerek bir çözüm “arayanları” çekmek için kolları sıvamışlar…

Hani tıpkı “alkol için, için ama bari mübarek gün ve gecelerde içmeyin” hesabı…

Dernek, Diyanete başvuruda bulunmuş; “Müşteriler ile hayat kadınları Muta Nikahı kıyarak birlikte olsun.” diye…

Hani diyeceksiniz ki, “kıysın, kıymasın kime ne?”

Ama amaç da zaten burada…

Günah diye kendilerine müşteri olmayan hatırı sayılır bir kesimden “bu işe meyilli” kısmının “içini rahatlatacak formül” bulmak…

Böylece gönül rahatlığıyla “geçici” nikâhı kıyıp, sonra da “boş oldun” diyerek evinin yolunu tutacak, zina gibi taraklarda bezi bulunmayacak…

Elbette Diyanet’in cevabı olumsuz…

İslam Dini’nde “geçici” diye nitelenen Muta Nikâhı yok. Olansa zaten tarihten beri tartışmalı. Hem bu da benim konum değil…

Alanıma giren, “günaha kılıf bulma” gayretinden çok öte bir şey.

İnsanların günah işlerken bile “içim mutmain olsun” kaygısını taşıyor olmalarıdır…

“Hırsızlık yapacağım ama içimi rahatlatacak bir gerekçem de olsun” zihniyetinden hiçbir farkı yok bunun…

Ya da “içki içeceğim ama bunu günah işler gibi değil, bir hata gibi yapayım” zihniyetiyle eşdeğerdir…

Bizim kesimde bu daha çok “rüşvet” ve “haksız kazanç”ta kendisini gösterirdi…

İlahi bir gerekçeleri vardı…

İçleri rahattı. Bir zamanlar mücahit olabilirdi ama kendisini şimdi müteahhit olarak algılanması gerektiğini düşünüyor olabilirdi…

Belki de kurulduğu makamın hakkı başka türlü çıkmıyordu…

Belki yakınının “seçilmişliğinden” kendisine düşen akçeleri toplaması gerektiğinin farkına varmıştı…

Hem ne demişlerdi; çeşme akarken, kovanı dolduracaksın…

Helaline haramına bakmayacaksın…

Bakmadıktan sonra zaten sorun yok…

Sorun, “içimiz rahat olsun” gerisi çok önemli değil anlayışı…

Ama asıl dikkat çekici olan, üyeleri hayat kadını olan bir derneğin, böyle bir kaygısının olamayacağıdır…

Müşteri yelpazesini genişletmek bunun bir sebebi olabilir ama ya diğer sebebi…

Hani “İçini rahatlatmak isteyen” kesim, hangi kesim?

Twit’imden seçmeler
Kendimi, her zaman bir dosta mektup yazar halde bulurum, usanmadan…
Ama o dostu hiç bulamam...
www.twitter.com/naifkarabatak

Naif Karabatak
7 Ekim 2011


5 Ekim 2011 Çarşamba

Kürtlere düşman olan Türkler!


Dün TBMM’de sınır ötesi hareket yetkisinin bir yıl uzatılmasına ilişkin önergenin görüşülmesinde iki şey öne çıktı. Birincisi “Zorunlu askerlikte şehitlik” olup olmayacağıydı. İkincisi ise “Türklere, Kürte’e düşman olacaksın” seçeneğinden başka bir alternatif bırakılmadığıydı…

Bu sözlerin sahibi BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’di…

Sayın Önder’in, terörü bitirmeye dönük askeri operasyonların bugüne kadar çare olmadığı gibi, bundan sonra da çare olmayacağını, bir yıl sonra aynı şeylerin tekrar konuşulacağına dönük konuşmasının büyük bir bölümüne katılıyorum.

Terörü önlemek için sadece silahtan medet umulursa, 30 yıldır çözülmediği gibi, kangren halin arttırılmasından başka bir işe yaramayacağı açıktır.

Bu nedenle sosyal yönden bakıp, dağa çıkışı engellemeye dönük çalışmalara ağırlık verilmeli, yoksulluk bitirilmeli, yoksunluğun kökü kazınmalı, demokratik açılımı bir an önce hayata geçirilmeli.. gibi birçok “kucaklayıcı” adıma ihtiyaç duyulduğu açıktır…

***

Sırrı Süreyya Önder, konuşmasının burasından sonra çok tartışılacak iki farklı alana girdi…

İlki “zorunlu askerlikte şehitlik olamayacağı”na dönüktü…

Uzun zamandır tartışılsa da, özellikle Ergenekon yapılanmasının açığa çıkmasından sonra, “şehitlik” çok daha fazla tartışılmaya başlandı…

Kendi askerine pusu kuranlar, PKK’nın saldırılarına göz yumanlar v.s gibi olaylar gün yüzüne çıkmaya başlayınca askerlerin şehit olup olmadığı çok tartışıldı ama bu tartışmalar hep “sessizce” yapıldı…

Sayın Önder, ilk kez bunu sesli dillendirdi. Hem de Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında…

Kimin şehit olup olmadığının kararını verecek sayın Önder olmadığı gibi, bir başka kişi veya kurum da yoktur. Hatta kimin şehit olup olmadığının kararını verecek bir yasa maddesi olsa dahi, sadece madde olmaktan öteye bir anlam taşımaz…

Kimin veya kimlerin şehit olabileceği Allah’ın bileceği bir iştir. Gerisi sadece “ailelerin içini rahatlatmaktan öteye gitmeyecek moral verici bir sıfatlandırmadan ibarettir.”

Kısaca şehitlik, kolay bulunacak, kolayca elde edilebilecek bir onur ve şeref değildir…

PKK’yla mücadele eden ve bunu zorunlu askerlik kapsamında yapanların şehit olmadığını söylemek de, şehitlik mertebesini küçümsemekten başka bir şey değildir.

Çünkü, askerliği zorunlu olmaktan çıkarılıp, “paralı askerliğe” geçiş yapılsa bile bu defa “paralı askerlerin şahadeti makbul değildir” denilecek.

Bu nedenle şehitlik mertebesinin tartışılmasının çok da anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Nasılsa bunun kararını verecek olan hiçbir beşer veya hiçbir kurum yoktur.

***

Sayın Önder’in en çok tartışılacak ve asla katılmadığım bir diğer sözü ise “Türkün önüne Kürt’e düşmanlık etmekten başka hiçbir alan bırakılmadı” sözüydü…

Sırrı Süreyya Önder, “Kürtler uzun geçmişi olan inkâr ve imha politikalarına karşı, statü talepleri ile karşı durmaya devam ediyor. Sizden hiçbir farkı yok. Ben de Türküm. Kürtlerden daha vahim noktaya itilen halk vardır o da Türklerdir. Türkün önüne Kürt’e düşmanlık etmekten başka hiçbir alan bırakılmadı. Türk’e düşen tek şey, ‘sen Kürt’e düşmanlık edeceksin...’”in yaklaşımıydı…

Sayın Önder’in yanlış yerde durup, olayları yanlış algıladığı ve değerlendirmeyi de bunun üzerine bina ettiği anlaşılıyor.

PKK ile Kürtleri aynı safta göstermenin ne kadar yanlış olduğu burada bir kez daha anlaşılıyor.

Eğer siz “PKK eşittir” diye karşısına “Kürt” yazarsanız, bütün Türklerin düşman olmasını beklemeye de başlamışsınız demektir. Ve o zaman bu algınızın ortaya çıkmasında garipsenecek bir durum söz konusu bile olmaz.

Ancak, PKK’nın “Kürtleri kapsayacak” bir konumda olmadığına inanıyorum.

Kabul edelim ki, PKK’nın içinde Kürt var…

Ama bu bütün Kürtlerin PKK’lı olduğu anlamını çıkarmaz…

Kürt kardeşlerimiz, bütün partilerde ve hatırı sayılır oranda vardır.

Olaylara faşizan bir pencereden baktığınız andan itibaren, herkesi bir ırk olarak görmeye başlıyorsunuz demektir.

Oysa olaylara “sorun” olarak baktığınızda, bunun karşılığının da “çözüm arama” olduğunu bileceksiniz…

Sorunu çözme yerine, çözmeme gibi bir eğiliminiz varsa o zaman olaya ırkçı bir şekilde yaklaşır, herkesi Türk de görürsünüz, Kürt de…

Sayın Önder, yanlış yerde durup, doğru analiz yapmaya çalışıyor ama hep eleştirdiği faşizan bir yaklaşımın içersinde bocaladığının farkına bile varmıyor…

Oysa, sayın Önder’in mantığıyla baktığınızda, “Bütün Kürtler’in, Türkleri öldürdüğü” tezini savunmanız gerekir…

İkisi de çok tehlikeli bir yaklaşım tarzı değil mi?

Twit’imden Seçmeler
Kulağı çınlasın, Önder Sav bugün mecliste oy kullansaydı, YES mi derdi, NO mu derdi bilinmez. Hani tuşları karıştırırdı ondan :)))

Naif Karabatak
6 Ekim 2011

4 Ekim 2011 Salı

Bahçeli’nin terör çözümü

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, terörü kökünde kurutacak formülü nihayet bulmuş. Bu formül, AK Parti hükümetinin ve bundan önceki hükümetlerin aklına nasıl gelmemiş, doğrusu şaşırdım. Sayın Bahçeli, bu formül için çok çalışmış olmalı… Öncelikle terörün tarihsel geçmişini, terör örgütlerinin doğuş sebebini iyi analiz etmiştir… Baskıcı dönemlerde devletin, kendi halkına yaptığı fiziksel ve psikolojik işkenceleri de masaya yatırmıştır… Normal zamanlarda ise tek tip insan yetiştirme zihniyetindeki katı çevrelerin “biz böyle istiyoruz” diyerek, nasıl olmamız gerektiğini belirlediklerindeki haletiruhiyemizi de not almıştır… Sonra halkın az bir kesimini kaymak tabaka, diğerlerini potansiyel suçlu gibi gören zihniyetlerin bu ülkeye verdiği zararın da çetelesini tutmuştur… Belki dağa taşa yazdığımız sloganik cümlelerin de işe yaramadığını bir kenara yazmıştır… Mesela “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazısını okuyan Kürt kardeşlerimin mutlu olamadıkları için muzdarip kaldıklarını da hatırına getirmiştir… Okullarda her sabah okunan ve bozuk Türkçeyle yazılan Andımızın da pek içe sinerek yapılmadığını, halkı kaynaştırmadığını, bütüncül bir etkisi olmadığını kavramıştır… İstiklal Marşı’nın nerede, nasıl okunacağı belliyken, kıytırık toplantı ve açılışlarda bile okunarak, İstiklal Marşı’nı demode ettiklerinin farkına varmadan, “gururlanmanın” boş olduğunu da gördüğünü söylemiştir… “Her Türk Asker Doğar” diye marşlar söyletip, Kürtleri cepheye göndermenin de çözümün bir parçası olmadığını kayıtlara geçirmiştir… Kısaca bütün ırkçı yaklaşımların, terör sorununu çözmeye yetmediğini masaya yatıran Sayın Bahçeli, kökten çözümü bulmuş… İnsanların mezhebini, ırkını, etnik kimliğini, kültürünü, dinini, dilini yok saymanın, terörü önlemede hiçbir etkisinin olmadığı gibi, aksine yeni teröristlerin ortaya çıkmasına sebep olduğunu da anladığından, bütün bu inkarcı politikaları elinin tersiyle iterek, daha kucaklayıcı bir çözüm ortaya koymuştur… Terörü önlemek için sadece askeri operasyonların yetmeyeceğini de not eden sayın Bahçeli, bunun ötesinde bütün bölgeyi, hatta bütün ülkeyi kucaklayacak bir çözüm üretmiştir… Belki bu çözümle, bölgeye yönelik kalkınma hamleleri başlar, insanları aç ve açıkta bırakacak bütün engeller de ortadan kaldırılır… Hatta belki de en önemlisi, ekonomiden daha önce insanımıza sevgiyle yaklaşmanın, anlamanın önemi de böylece kavranmış olacaktı… Sayın Bahçeli’nin terörü bitirmek için ürettiği çözüm, olaya tek pencereden bakan bir yaklaşım değil, bütüncül olarak sorunu kökten çözen, bunun için kan akıtmayan, herkesin göbek atarak “gelin terörü bitirelim behhh!” diyeceği bir yoldu… 30 yılı aşkın bir süredir, bu ülkede baş belası olan terörü önleyemeyen bütün iktidarların, askeri ve sivil yetkililerin, derin ve enderin örgütlerin bile aklına gelmeyen çözüm, şimdi Bahçeli’nin ağzından dökülüyor… Uygulama konumunda olan da AK Parti hükümeti… Hadi, sıkıyorsa uygulayın… Uygulayın da görün, terör nasıl önlenirmiş? İşte o zaman tarih, sayın Bahçeli’nin adını altın harflerle yazmakla kalmayacak, “Analar ne evlatlar doğurmuş” diye hayırla da yad edecekler… *** Merak ettiniz değil mi? Merak etmeye de değer… Şimdiye kadar anaları ağlatan, kadınları dul bırakan, yavruların yetim kalmasına sebep olan, babaların yüreğini dağlayan acılar dinecek, gözyaşları akmayacak… Teröre giden milyar dolarlar, ülkemin insanlarına hizmet olarak, ücret olarak dönecek… Terörden beslenen gizli saklı örgütler, derin yapılanmalar, Ergenekon gibi oluşumlar da tarihe karışarak, devlet içinde pis işler yapanlar kalmayacaktı… O zaman, asker de kendi görev alanına dönecek, siyasete müdahale etmeyi de bırakacak, darbe yapmaya da lüzum görmeyecek, ülke demokratikleşecek, şeffaflaşacak, apaydınlık günler bizi bekleyecek… Çok mu merak ettiniz? Sayın Bahçeli’nin çözümü, öyle kapsamlı da değil. Tek cümle ama her şeyi içinde barındıran bir proje… “Kandil’e, hiç inmeyecek şekilde Türk bayrağı asmak…” Bu söz, yazımın arasına yanlışlıkla giren bir söz değil. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin teröre karşı çözümü, boru değil ya… Yahu, niye şimdiye kadar hiç kimsenin aklına gelmedi? İşte siyaset böyle yapılır, uyanın, uyanın da balığa gidelim… Twit’imden seçmeler Dizi oyuncularının özel hayatında "namuslu" olmasını isteyen yapımcı, senarist ve yönetmenler, nedense dizilerde aynı hassasiyeti göstermez. www.twitter.com/naifkarabatak Naif Karabatak 5 Ekim 2011

2 Ekim 2011 Pazar

Çağımızın zencileri; firma personelleri

Naif Karabatak Çağımızın zencileri; firma personelleri
Aslında yazının başlığını yazıp, gerisini getirmesem de, önemli bir kitlenin nasıl bir yaşama layık görüldüğünü anlatmaya yeter ama detaylandırayım… Sadece Türkiye’de değil, “medeni” sayılabilecek bütün ülkelerde işgücü önemli bir yer tutar. İş güvenliği, iş riski, çalışma şartları, çalışma zamanı ve ücretler “kutsal” denecek bir halde değerlendirilir. Türkiye’de de “aksamalar” olsa da aslında böyle. İş Kanunu, çalışanları koruma adına yapılmış. Sendikalar da bunun için görev yapar. İş Mahkemeleri de bu nedenle vardır. Uyuşmazlıklar, hak ihlallerinin çözümünde mahkemeden önce sendikalar devreye girerek uyuşturmaya, anlaştırmaya çalışır… Bazıları hariç… Önce 4-B çıktı, sonra 4-C denen bir uygulama… Bazı konularda, devlet memurları kanununa tabii olan bu sınıftaki çalışanların iş güvencesi neredeyse yok gibi… Başkası da var… Adeta çağımızın zencileri gibi muameleye tabii tutulanlar, firma personelleri, müteahhit işçileri, taşeron çalışanlar v.s. Hastanelerde, üniversitelerde, kamu kurumlarında, özel sektörde rastlarsınız bu insanlarımıza… Bazen güvenlik görevlisi olarak size ilk “merhaba” diyendir. Bazen pırıl pırıl olan kurumların “yüz akı”dır… Bazen şofördür, bazen aşçı, bazen memur, bazen iletişimci… Bazıları doktorların sağ koludur… Bazıları bilgi işlemin en önemli elemanıdır… Çoğunu cicili elbiselerle görebilirsiniz… Belki gıpta bile edersiniz, aynı işte çalışmayı da arzulayabilirsiniz… Bence gıpta etmeyin… Dışı sizi yakar, içi ise firma personellerini… *** Türkiye’de haftalık çalışma süresi 45 saattir. Çalışma Bakanlığı, bu süreyi birkaç saat kısmayı bile düşünüyor. Böylece işletmeler, daha çok işçi çalıştıracak, daha fazla istihdam sağlayacaktır… Kazın ayağı öyle değil tabii… Haftalık 45 saatlik çalışma süresi, günde 8 saate tekabül ediyor. Cumartesi ve Pazar günleri de tatil kapsamında değerlendiriliyor. 45 saatin üzerindeki her çalışma için “fazla mesai ücreti” ödenmesi, bunun da günde 3 saati geçmemesi gerekiyor… Peki uygulama nasıl diye kontrol eden var mı? Firma personellerinin büyük bir bölümünün çalışma süresinin 14 saati bulduğunu, hafta sonu çalıştıklarını bilen bir etkili ve yetkili var mıdır bilmiyorum… Maaşlarını ne zaman alıyorlar, fazla mesai adında tek bir kalem ödemeleri var mı, araştırılıyor mu? Sanmam… Çünkü bu ülkede “zenci” muamelesi gören firma personellerinin hakkını koruması gereken de ne yazık ki, kurumların ta kendisidir. Fazla çalıştıran, ücretini geç ödeyen, fazla mesaisini ödemeyen kurumların ta kendisi olduğu gibi… Ve firma personellerinin iş güvencesi, kurumun amirinin iki dudağının arasındadır. Çık derse çıkar, gir derse girer… Müteahhit firma, aldığı personeli bilmez, ne kadar çalıştığının farkına varmaz, tahakkuk eden ödeneği alır, personelin maaşını bankaya yatırır. Başka da bir şey bilmez… Bilenler, yani kurum ve kuruluşlar, aslında firma personellerini zenci olarak kullananlardır… Hani bir kısmı da “Çalışanın emeğini, alnının teri kurumadan vereceksin” düsturuna inananlardır. Ne acıdır ki, inandıklarının aksine, bir sömürü aracı olarak kullandıkları da firma personelleridir… *** Peki nasıl olmalı? Lafı ortaya atıp, kenara çekilenlerden değilim. Firma personelleri, hizmet alımı ihalesine göre, müteahhit firmanın çalıştırdığı işçilerdir. Hizmet alımını yapan kurumlar, sözleşmeye ne koyarlarsa, müteahhit firma da, alacağı taahhütle bunu yapmak zorundadır… Bir başka deyişle, işçilerin ne kadar çalışacağını, ne kadar ücret alacağını belirleyen kurumdur. Buna rağmen de az eleman bildirip, çok çalıştıran, az ücret verip, emeğini sömüren de kurumdur… Öyleyse ihale dokümanları, işçilerin lehine değil, kurumların lehine yapılıyor. Burada müteahhit firma etkisiz eleman oluyor. Çünkü sözleşmede 3 yerine 5 eleman çalıştırılacağı söylense, ihale bedeli o oranda artacak. Fazla çalışma ücreti konsa, yine ihale bedeli ona göre belirleyecek… Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki, firma personellerini zenci olarak gören, onları sömüren, çok çalıştıran, az ücret veren, ücretini zamanında ödemeyen, müteahhitler değil, kurum ve kuruluşlardır… İşin daha da kötü yanı, kendi beceriksizliklerinin faturası hükümetlere yüklenmesidir. Çünkü, ihale dokümanını hükümet hazırlamıyor, muhammen bedeli hükümet belirlemiyor, yaklaşık maliyeti hesaplayan da hükümet değil… Kimin kime zenci muamelesinde bulunduğu şimdi daha net anlaşıldı mı? Twit’imden Seçmeler 13 yaşında çaycılık yapıyordum. Ustam, "Her işin, huyun iyi de, çok çay içiyorsun" derdi. Rahmetli ustacığım, o kötü huyum halen devam ediyor. www.twitter.com/naifkarabatak Naif Karabatak 3 Ekim 2011