28 Eylül 2011 Çarşamba

Bir adın olsaydı


Sana nasıl hitap edeceğimi bilmediğim gibi sana ne diyeceğimi de bilmiyorum. Saatlerdir bilgisayarın başına geçmiş, öylesine klavyenin tuşlarına basıyorum veya ben öyle sanıyorum…

Anlamlı bir cümle kurmak, içini rahatlatacak kelimeleri bir biri ardına dizmek isterdim.

Belki böylece yüzünde tebessüm oluşur, anlamsız da olsa gülücükler yollayabilirdin…

Yapamıyorum…

Gücüm yetmiyor…

Boğazım düğümleniyor…

Yüreğim sıkışıyor…

Kelimeler ağzımda anlamsız hecelere dönüşüyor…

Ve ben sana hitap etmeyi de, bakmayı da beceremiyorum…

Bir adın bile yok, anlasana…

Belki bir adın olsaydı, sana adınla hitap edecektim.

O sürede gevelemeyi bırakıp, anlamlı cümleler bile kuracaktım…

Bir adın bile yok, bebeğim…

Bir annen yok artık, bir kardeşin de yok…

Sana sarılacak baban da yok…

Ve senin bir adın bile yok…

Sen aslında hiç yaşamadın…

Yoksun, sen hiç dünyaya gelmedin, hiç kayıtlara geçmedin, hiçbir kütüğe işlenmedin ama hafızalara kazındın, yüreklerde iz bırakırcasına esip geçtin, delip geçtin, yıkıp geçtin, yakıp geçtin…

İnsanlığın ne kadar adileşebileceğini seninle öğrendik…

Sen bilmedin, biz bildik…

Sen görmedin, biz gördük…

Sen yanmadın, biz yandık…

Adın sanın bilinmiyordu…

Şimdi adın yok ama sanın var…

Ne dediğimi anlamıyorsun bile…

Eğer anlattıklarımı anlayabilseydin, sana çok şey söyleyecektim…

Bu dünyanın çivisinin çıkmasından başlayacak, ihanetleri bir bir sıralayacaktım…

Anlar mıydın bilmiyorum…

Ne olduğunu anlamadın ki, benim anlatacaklarımın ne olduğunu anlayasın…

Hiçbir şeyin farkına varmadın…

Dünyaya gözlerini açamadın…

Kahpe kurşunla vurulmuş bir annenin karnından seni aldılar…

Nereye geldiğini bilmedin, nereden geldiğinin farkına varmadın…

Gözlerini açıp, şu kalleş dünyamıza sarfınazar bile etmedin be bebeğim…

Geldin ve gittin…

Geldin ve yıktın…

Gelişin çok şey anlattı, gidişin de…

Anlayanlara…

Kalleş kurşunun nereden geldiğini de bilmedin, nereye gittiğini de…

Hedef seçilmeni de anlayamadın, sonucunun ne olduğunu da…

Kandan beslenenlerin olduğu bir dünyada yaşadığımızı söylesem, bu sana bir şey ifade edebilir mi?

Biliyorum, etmeyecek…

Sırf kendi güçlerinin devamı için birilerinin silaha sarıldığını,

Birilerinin silahı ellerine tutuşturduğunu,

Ve birilerinin de tetiğe basması için emir verdiğini söylesem “ne saçmalıyorsun” bile diyemezsin…

Çünkü bunun bile ne manaya geldiğini bilmiyorsun…

“Anne”nin ne manaya geldiğini bilmediğin gibi…

Hani kokusunu bile alamamıştın, ortalığa saçılan barut kokusu engellemişti, mis gibi anne kokusunu…

O kokuyu neden hissettiğini bile anlayamadın…

Anlayacağını bilsem anlatırdım ama ne yazık…

Belki bir adın olsaydı, sana farklı şeyler anlatırdım…

Geleceğe dair planlar yapardık senle…

Ben anlatırdım, sen genişletirdin…

Yoksulluk çekmezdin belki, işsiz kalmazdın, okurdun, adam bile olurdun…

Belki siyasete girerdin, demokrat olurdun, barıştan yana mücadele ederdin, savaşanlara inat…

Sen adam olurdun biliyor musun yavrucak, sen adam olurdun, adam olmayanlara inat…

Sana bir ismi bile çok gördüler biliyor musun?

Bir adın olsaydı var ya, belki insanlığın bu kadar ayaklar altına alındığını görmeyecektik…

Senin bir adın olmadı, bizim insanlığımız yitti, gitti…

Naif Karabatak
29 Eylül 2011

Tınne köyü diye bir yer


İki yıl önce sinemalarda gösterime girdiğinde kahkaha fırtınası estiren, Sermiyan Midyat’ın yazıp yönettiği “Ay Lav Yu” filmin konusu, devletin kayıtlarında yer almayan ve Kürtçe “yok” demek olan “Tınne” köyünde geçiyor. Devletin yok hükmünde gördüğü ama var olan köyü dışarıya açmaya çalışan köylülerin trajikomik hikayesi mizahi bir dille beyaz perdeye aktarılmış haliydi…

Filmi izleyenler kahkahalarla gülmekten kendisini alamıyordu…

Ama yaşamda bu farklıydı…

Bazen ağlayacak halimize gülüyoruz, bazen gülünecek halimize ağlıyoruz…

Var olan şeyi yok saymak, işte böylesine insanı ikilemde bırakan bir şey…

Ay Lav Yu filmindeki Tınne köyünün benzerleri ne yazık ki ülkemizde var.

Bu devletin kayıtlarında olup olmamasıyla alakası yok, “hizmet gitmediği” zaman, unutulmuş da oluyor…

İşte bunlardan ilginç bir örnek…

Hani ilkokulda heceleyerek ve üstüne basarak söylediğimiz bir şarkı vardı…

Orda bir köy var uzakta,
O köy bizim köyümüzdür.
Gitmesek de, gelmesek de,
O köy bizim köyümüzdür…

Koro halinde sınıfımıza söylettiklerinde de “gitmesek de, gelmezsek de” kısmına takılır kalırdım.

Nasıl olurdu da bizim köyümüz olurdu…

Oysa benim hiç köyüm olmadı…

Bu, benim “bir kedim bile yok, anlıyor musun?” serzenişinden öte bir şey…

Sosyal Paylaşım Sitesi Facebook’ta tanıştığım bir köy var.

Doğrusu nerede olduğunu, hangi ile, hangi ilçeye ait olduğunu bilmiyordum.

Sevgili Serdar Kızılkaya’nın paylaştığı resim ve bilgiler dikkatimi çekti.

Meğer o köy, bizim köymüş…

Tam da burnumuzun dibindeymiş ama tınne olup çıkmış…

Adıyaman’ın Gerger ilçesine bağlı bir köy, Güngörmüş…

Malatya ile Adıyaman hudutları arasında sıkışıp kalmış…

Unutulmuş, orada öylece bırakılmış…

Yeşillikler diyarı bir yer.

Havası güzel, buz gibi serinliğiyle yazların vazgeçilmez yerlerinden birisi olmaya aday…

Ama yolu yok…

Kanalizasyonu yok…

Okulu harabe, tam bir virane, sanki savaştan henüz çıkmış…

Yıkık bir sağlık ocağı var, sağlık personeli yok.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “yolsuz ve susuz köy kalmayacak” sözüne rağmen, bu köyün suyu var, başka bir şeyi de yok…

1954 yılında Adıyaman il olunca, Güngörmüş köyü de ilçe haline getirilmiş…

Ama bu üç yıl sürmüş…

Gerekçe; köy CHP’liymiş…

Halen aynı mantıkla hizmet gitmediği söyleniyor ama köyün CHP’liliği de kalmamış.

Ben “Tınne Köyü” diyorum ama her seçim döneminde “bu köy bizim köy” diyen siyasiler, oy için kapılarını çalarlarmış.

Yıllardır bu hiç değişmemiş, gelmişler, söz vermişler, gitmişler…

2011 yılı seçimlerinde 170 seçmenin 149’unu AK Parti, 5’ini bağımsız, sadece 2’sini ise CHP almış ama köyün “CHP” yaftası yakasından bir türlü düşmüyormuş…

Asıl adı Nefsi Pütürge olan köyün, “Pütürge”sini Malatya alarak kendi ilçesine isim olarak kurmuş…

Nefsi de, “yasak hemşerim”e kurban gitmiş…

Ve köyün adı Güngörmüş’e çevrilmiş ama hiç gün yüzü görmemişler…

Çevredeki köylerle birlikte 8 köye hizmet etmesi gereken ama viran halde bulunan Sağlık Ocağı’nın onarılması için köylü kendi arasında 30 bin lira toplamış, Kaymakam’dan da diğerini yapmasını istemişler…

Kaymakam kabul etmiş, tayin çıkınca toplanan 30 bin elde kalmış…

Olsa ne olacak ki, sağlık personelinin köye gelmesi için 100 kilometrelik yolu arşınlamayı göze alacaklar.

Hem de bozuk yolları tepeleyerek…

Köyün tarihi de ilginç…

Köy merkezi, köyün yaklaşık 3 kilometre doğusundaymış.

Bazı rivayetlere göre aşırı sivrisinek ve bu sivrisineklerin bulaştırdığı hastalılar yüzünden köyün şimdiki yerine taşınmış…

Köy, Osmanlı zamanında Malatya’ya bağlıymış.

O tarihlerde Malatya, Diyarbakır sancağına bağlı olduğu için Diyarbakır, daha sonrada Elazığ sancak beyliklerine bağlanmış.

Cumhuriyetle beraber Malatya iline bağlanan köy, 1954 yılında Adıyaman’ın il olmasıyla, Adıyaman’a bağlı ilçe haline getirildi.

Siyasi çekişmelere kurban giden ilçe, tekrar köy haline getirildi, yerine de Gerger ilçe yapıldı.

Güngörmüş, Adıyaman’a 81 kilometre, Gerger ilçesine 21 kilometre, Dünyanın sekizinci harikası Nemrut Dağına ise 35 kilometre uzaklıkta.

Köyün 5 bin 162 nüfusu olmasına karşın, köyde yaşayan sadece 145 kişi…

Devletin unuttuğu köyü, köyden kaçmaya bahane olarak gösterenlerin gittikçe artan sayısı da, köyde yaşayanları tedirgin edecek boyutta.

***

İşte böyle bir köy, Tınne denilen ama bir adı olan, yaşayanı bulunan, havası, suyu güzel olan, yeşillikler arasında bir yer…

Orada insanlar yaşıyor, bizim insanlarımız…

Toprağı ekip biçiyorlar, pazara götürmede zorlanıyorlar…

Hastalansalar, ulaşacakları bir sağlık kuruluşuna erişene kadar hastalarını kaybetme riskiyle karşılaşıyorlar…

Hele bir de kar yağdı mı, siz o zaman görün köyün perişan halini…

Köyde okumak isteyen minicik yavrular, kapısı bile olmayan yıkık dökük bir okulda eğitim görmek zorunda…

Okumaya devam etmeye niyetlenenlerse, “taşımalı” eğitimle, bir başka köye gitmeyi göze alacak…

2011 yılında fosseptik çukuru kullanan bu köyün bütün güzellikleri var, hizmet edeni yok…

Onlar sesini duyurmaya çalışıyor ben bu sese ortak olmaya çalışıyorum, sizler de destek verdiğinizde, Tınne köyü, var olacak, yani Heye Köyüne dönüşecek…

Hem ne demiştik; Gitmesek de, gelmesek de bu köy bizim köyümüzdür, öyle değil mi?

Naif Karabatak
28 Eylül 2011

26 Eylül 2011 Pazartesi

Hizmet ehlinin hizmeti! (2)


Hatırlatma: Dünkü yazımı okumadıysanız, lütfen bu yazımı da okumayın. Yazı bütünlüğü açısından önce dünkü yazımı okuyun, sonra bu yazıya başlayın.

***

AK Parti iktidara geldikten sonra bugüne kadar zulmedilenlere gün doğdu. Artık zulüm görmeyecek, yenen hakları da iade edilebilecekti. Edilmeye de başlandı…

Mağdurlar, birer birer kaybettikleri onur ve şerefine kavuşmanın yanında, yıllardır maddi olarak çektikleri sıkıntıları da geride bırakmanın hazzını yaşamaya başladılar…

Üniversitelerde rektörler değişti, birer birer. Danıştay, Yargıtay, Sayıştay ve bilmem daha ne kadar büyük makam ve mevkiler varsa günü dolan gitti, yerine yenileri geldi…

Askerler de değişti; “Boru bunlar, boru” diyenlerin borusu ötmedi…

Emniyet değişti, valiler değişti, kaymakamlar değişti, basın değişti, yerelde görev yapanlar bile birer birer yeni isimlere yerlerini bıraktı…

Sol çevreler veya Ergenekon’a yakın kaynakların suçlamaları hazırdı; “cemaat kadrolaşması” yapılıyordu. Cemaat dedikleriyse, “hizmet ehli” olarak bildiğimiz güzel insanlardı…

28 Şubat mağdurlarından da olan, uzun yıllardır Amerika’da yaşamak zorunda kalan M.Fetullah Gülen Hocaefendi, artık aklanmış, dönme şansı olduğu “zarar vermemek” adına dönmüyordu…

Sadece Türkiye’de değil, dünyanın dört bir yanında, kuş uçmaz, kervan geçmez noktalarında yaptıkları eğitim hizmetleriyle gönüllerde taht kurmaya devam ediyor, ülkemizi tanıtıyor, inancımızı yayma şansı yakalıyordu. Bütün dünyada ülkemize karşı bir hayranlık doğuyor, İslam’a karşı önyargılar birer birer yıkılıyordu…

Bütün bunlar çok güzel gelişmelerdi…

Hizmet ehli, hizmetin gereğini yerine getirmede hiçbir fedakârlıktan geri durmuyor, ücretini de elbet alıyorlardı. Hiç kimse aç karnına koşturamazdı…

Türkiye’nin dört bir yanında kırtasiyeleri vardı, teknoloji mağazaları mevcuttu, kolejleri, okulları, dershaneleri, yurtları, evleri, farklı alanlardaki daha nice yatırımları vardı…

Abileri vardı, ablaları vardı, il sorumluları, bölge sorumluları vardı…

Burada çalışanlar ise elbette ki hizmet ehliydi…

Maaşlarını her ay düzenli alıyor, farklı yerlere de harcamıyorlardı. Alışverişi bile “hizmet ehli”nin bir başka biriminden karşılamanın gönül rahatlığıyla dışarıya taşmadan yaşıyorlardı…

***

AK Parti iktidara gelip, yeni atamalar yapılmaya başlanınca da “kadrolaşıyorlar” diye gösterdikleri hep hizmet ehliydi…

Ama kaygılar da vardı…

Yeni atamalarda “hizmet ehli”ne ayrıcalık verildiği konuşulmaya başlandı…

Çoğu ya hizmet ehliydi, ya hizmet ehline çok yakındı veya icazet verdiğiydi…

Bir yere adaysanız, iyi bir referansınızın olması gerekirdi. En iyi referanssa, abilerin icazetiydi. Öyle söyleniyordu…

Sadece bu değil elbet…

Aydınlar da hizmet ehlindendi, çok satan gazeteler de artık hizmet erleri tarafından çıkarılıyordu, çok izlenen medyanın diğer kolları da…

Hizmet ehlini düşman gören kesimler, “Ergenekon gitti, hizmet ehli geldi.” diye şikâyet etmeye başladılar. Bunun gerçeklikle ne kadar ilgisinin olup olmadığı elbette ki belli değil.

Evet, onların elinde silahı yoktu, hiç kimseye adice planlar yapmaz, insanları bir gece yarısı evinden alıp, faili meçhule göndermezlerdi…

Ama laik taassubun yerini bir başka taassubun alması mümkün müydü?

Ne kadar doğrudur bilinmez ama cemaatin, taassup yapmaya başladığı suçlamaları dolaşıyordu, dilden dile. Her şey “bizden” olanlara göreydi…

Atamalar böyleydi, en ufak bir kuruluşta bile gözetilenin “hizmet”ten olmasıydı…

“İş”i alan hizmet ehliydi, “iş”i veren de hizmet ehlindendi.

Bütün bu iddiaların ne kadarının doğru olup olmadığı bilinmez ama bir kaygı olduğu gerçeğini de kimse göz ardı etmez/etmemeli…

Hâlbuki bu ülkede liyakat sahibi olmak esas alınmalı…

Mağdur edilenler de, yıllardır hakkı elinden alınanlar da sadece hizmet ehli değil ki…

Görevinden haksız yere alınanlar, zulme uğrayanlar, istifa etmek zorunda kalanlar, emekliliği seçenler, evine ekmek götüremeyecek halde bulunanlar sadece hizmet ehli değildi…

Bütün bu algıların oluşmasında aslında hizmet ehlinin bir eksik yönünün olduğunu da gösteriyor.

Belki de liyakate bakmak, hizmeti gözetmek, hakkı teslim etmek göz ardı edildi…

Güzel işler yapıyorlar ama “bir başkasını görmemenin sancısı” mı başlıyordu?

***

Taassuptan arınmanın şimdi tam zamanı…

Sağımıza ve solumuza bakıp, “her şey bizden olsun” mantığının, 88 yıldır uygulanandan çok farklı olmadığını kavramamızın zamanı çoktan geldi de geçiyor bile…

Eğer, sadece karşıt çevrelerde değil, bu satırların yazarı gibi “camiaya çok yakın” çevrelerde bile bir kaygı varsa, böyle bir algı oluşmuşsa dikkat çekilecek zaman da gelmiş demektir.

88 yıl sonra farklı bir taassupla, bu ülkeye ve insanımıza yazık etmeye hiç kimsenin hakkının olmadığını düşünüyorum.

Unutulmasın ki, Firdevs’in kaynağına kurulanların kimler olduğunu, helak olmaya namzet yığınların da kimler olabileceğini sadece Allah bilir…

Twit’imden seçmeler
Krallıktan çok çekenler, krallığı yıkmaya çalışır ama “ben kral olayım” isterler. O güne dek zulme uğrayan, zulmetmeye başlar.

Naif Karabatak
27 Eylül 2011

25 Eylül 2011 Pazar

Hizmet ehlinin hizmeti! (1)


Peşinen kabul etmeliyim ki, yazdığım en zor yazılardan birisini şimdi okuyacaksınız. Ama bu yazı, benim her türlü taassuba karşı olduğumun da bir kanıtı olacaktır.

***

Türkiye, 88 yıldır “katı laik”lerin güdümündeydi. Onlar ne isterse o oluyor, onların istemediği ise asla ve katta hayata geçmiyordu. Direnmelerine, rağmen halktan başaran olduğunda ise provokasyonlar başlıyor, gerektiğinde ise darbelerle emellerine ulaşıyorlardı…

Ülkenin gerçek sahibi onlardı. Öyle inanmış, küçüklüğünden beri aldığı eğitimlerde bunun “normal” olduğunu kavramaya başlamışlardı…

Her yol mubahtı...

Yüz binlerce insanın ölmesi, masum insanların katledilmesi, elleriyle kurdukları terör örgütlerinin ülkenin başına bela olması, ekonominin allak bullak hale gelmesi, insanların yoksul kalması, mağdur olması, yatırımın gelmemesi, işsizlik, aşsızlık.. bütün bunların bir önemi yoktu. Varsa yoksa kendi saltanatlarıydı…

Bu açıdan “Ergenekon” soruşturmasının çok önemsenmesi gerektiğine inananlardanım. Öyle ki, bugüne kadar ki bütün kirli yapılanmalar, adice planlar, aşağılık komplolar, faili meçhuller aydınlanacak ve bundan sonra da olmayacak…

Devletin bütün kurumlarına, bütün kuruluşlarına, bütün sivil toplum örgütlerine, hatta cemaatlerine, hatta terör örgütlerine o kadar siyaret etmişler ki, “her olan, onların istediği” oluyordu…

Kadrolaşmada bunlardan birisiydi…

Üst makam diyeceğimiz önemli noktalara onların istediğinin dışında bir atama yapılması söz konusu bile değildi. Direnmeye çalışan iktidarların başına neler geldiğini de gördük.

Sadece üst makam değil, bazen “alt makam” diyeceklerimizde bile aradıkları kıstaslar, milletin inancına, duruşuna, yaşam tarzına müdahale edecek vasıftakilerdi…

O nedenle de yıllarca devlet, asık suratıyla millete zulmeden bürokratları el üstünde tuttu.

Millet her zaman potansiyel suçluydu, öyleyse dikkat edilmesi, göz kulak olunması, hatta izlenmesi gerekirdi…

Kolay olsun diye fişlediler, dinlediler, izlediler, her an başlarında bulundular…

Elastiki cümlelerin arkasına sığınarak yaptıkları yasa maddelerini “işlerine geldiği” gibi yorumladılar.

Yorumcuları da vardı, sahte hocaları da, özgürlük isteyenleri de…

Aslında her bir şeyleri tastamamdı.

Kendi borularını öttürmek için, halkın borusunun sesini kısmaları gerektiğini biliyor, sindirilmiş, susturulmuş, korkutulmuş halk, onları için bulunmaz nimetti…

Şatafatlı bir hayatları vardı…

Lüks villalarda yaşıyorlar, korumaları, şoförleri, uşaklarıyla her an, her şeye sahip olabiliyorlardı…

Büyük ihaleler onlardaydı, küçük ihaleleri bile “yandaş”a yamamaya çalışıyorlardı. Onların icazet vermediklerine yaşam hakkı pek bulunmazdı…

Okumuşu çoktu, yazarları vardı, aydınları doluydu, askeri vardı, yüksek bürokratları çoktu, valisi, kaymakamı, kurum amirleri, sivil toplum örgütleri…

“Atatürkçülük” diye bir katı kuralları vardı, “laiklik” gibi herkesin sahip olması gerektiğine inandıkları kavramlara sahiplerdi. Bunlar, “şifre”ydi ve bunu dillendiren kendilerindendi…

Atatürkçülük dediğinde akan sular duruyor, açılmayan bütün kapılar açılıyordu…

Laik olanlar her makama geliyor, her işi alıyor, “inançlı” olanlara ise bütün kapılar birer birer kapanıyordu…

Basınları güçlüydü…

İsrail yanlısı da diyebileceğimiz basın ve yayın kuruluşları sayesinde, “çok satan”, “çok izlenen” ve “etkisi büyük” yayınlar yapma şansını elde edebiliyorlardı…

Parayı çok bulan, milyon dolarlarla maaş alan “yandaşları” ise canını dişine takarak, kanının son damlasına kadar katı laikliği ve Atatürkçülüğü savunuyor, bunun dışındaki her değere küfretmeyi marifet biliyordu…

***

Ve derken Susurluk’ta bir kamyon, bir Mercedes’e çarptı…

“Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyenler, çarpılanın kendileri olduğunu anladıklarında çırpınmaya başladılar…

Sonrasında Ergenekon geldi…

Balyozlar, eldivenler, ay ışıkları, gece yarıları, bildiriler, darbeler, muhtıralar, silahlar, mühimmatlar, halka karşı dönen tanklar ve tüfekler ortaya çıktı…

Kötü yakalanmışlardı…

Halkın büyük teveccüh gösterdiği AK Parti’de vardı…

İstediklerini yapamıyor, dilediklerince at oynatamıyorlardı…

Üstelik de her bir tarafta “cemaat” vardı…

Hizmet ehli, halka karşı dönen silahları kınına sokmaya çabalıyor diye düşünüyorlardı…

Hizmet ehli de az çekmemişti…

Ama şimdi bir başka tehlike söz konusuydu…

Yarına…

Naif Karabatak
26 Eylül 2011