19 Eylül 2011 Pazartesi

Meclise tek ayak cezası


Türkiye “darbe dönemi artıkları”ndan bir türlü kurtulamıyor. Neredeyse her on yılda bir “ayar” verilen ülkemizde, bütün kurumların en ücra köşelerine, bütün kuruluşların en mahrem yerlerine, hatta adında “sivil” olan STK’ların işleyişlerine bile siyaret etmiş…

Milli Eğitime siyaret etmemesi düşünülemez…

***

Kamu kurumunda göreve başladığımda henüz 16 yaşındaydım…

Elimize tutuşturulan ilk şey, masamıza yapıştıracağımız bir karttı…

“Masamın gözünde hizmete özelden yüksek evrak bulunmadığını” taahhüt ederdik…

Hiç kimse bu “hizmete özelden yüksek” evrakın ne olduğunu bilmezdi…

Masamızın gözünde gazetemiz de vardı, dergimiz de, kitabımızda…

Hatta sabah kahvaltısından artan domates, salatalık, peynir ve ekmek de bulunurdu…

Memuruna göre değişirdi, çerezi olan da vardı, makyaj malzemelerini saklayan da…

Elbette günlük evraklar da vardı, alınan notlarda…

Ama kimse neyin hizmete özelden yüksek olduğunu, neyin alçak kaldığını bilmezdi…

Buna rağmen de her masanın bir tarafını kirleten o kâğıt parçası vardı…

O, olunca memur hizaya gelmiş olurdu…

Öyle sanırlardı ama hizaya gelmeye kimsenin niyeti yoktu…

Sadece baskı dönemlerinde istediklerini elde eden zorbalar olurdu…

***

Sadece bu değil tabii ki, çok sıradan bir örnek verdim.

Yoksa her çalışanın odasının kapısının arkasında da iki kâğıt parçası olurdu…

Birisi odaya giriş ve çıkışta imza atmak içindi. En son kapıyı kim açmış, kim kapamış. Hâlbuki hepsi aylık toptan atılırdı…

Sonra o odada ne olduğu kayıt altına alınmalıydı, hepsinin de bir numarası olmalıydı…

Genellikle bu numaralar, odadaki eşyaların üzerine de yazılırdı ve en çirkin yazıyla. Güzelim büro malzemelerinin nazarlığı, çirkin yazıyla yazılan demirbaş numarasıydı…

Bütün bunlar aslında tarihin tozlu sayfalarında kaldı…

Sadece halen kendisini darbe döneminde sanan bazı yöneticiler, “darbe artığı” uygulamaları “olmazsa olmaz” uygulamalardan sanıyor…

***

Bunlar aslında çok önemli şeyler değil ama nereden nereye geldiğimizi göstermesi açısından ince nüanslar kaplı hizaya getirici uygulamalardır…

Belki de en fazlası Milli Eğitimde görülür…

Bozuk Türkçeyle yazılan ve aslında ne dendiği pek de anlaşılmayan, kötü mısraların bir biri ardına dizilmiş halini her gün okul girişinde okumamızdı…

Tek tip insan yetiştirmeye odaklı kafaların ürünü olan “Andımız”, herkesi Türk olarak görürdü, farklılıklara tahammül edemez, farklılığın olmaması gerektiğine de inanırdır…

Zaten Türkiye’de yaşıyorduk, o zaman hepimiz Türk olmalıydık…

Doğru ve dürüst olmak için ahlaki yönümüzün gelişmesine de gerek yoktu. Türk’sek, doğruyduk…

Çalışmamıza ihtiyaç bulunmazdı. Zaten Türk’sek çalışkandık…

İlkemiz de vardı; “küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmekti.”

Nasıl koruduğumuzu, nasıl saydığımızı, özümden çok sevmenin ne demek olduğunu bilmiyorduk…

Ülkümüz de vardı; yükselmek, ileri gitmekti…

Doğru olmadan, çalışmadan ileri gidecektik. Laf olsun torba dolsun…

Sonra “Ey Büyük Atatürk” diye seslenirdik…

Bizi duymazdı ama biz seslenirdik, her gün hem de…

“Açtığı yolda, gösterdiği hedefe durmadan yürüyeceğimize ant” içerdik…

Hangi yolu açtığını, gösterdiği hedefin ne olduğunu bilmezdik…

Tek bildiğimizse “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” sözüydü. Onu da koridorlardaki panolardan bilirdik…

Sonra varlığımızı Türk varlığına emanet edip, derse öyle başlardık…

Neden varlığımızı emanet ediyorduk, Türk varlığı, emanetçi miydi, bilmiyorduk…

Sonra da “Ne mutlu Türküm diyene” diyerek, Türk olmayanın mutsuzluğunu resmederdik…

Ama neyi resmettiğimizi bile bilmezdik…

Halen bilinmiyor…

Okumayı bile bilmeyen, bir şeyler öğrenmek için devletin kapısını çalan minicik yavrunun bedenini bile bir yerlere emanet bırakması isteniyordu.

Aklı başına gelse, neyin ne olduğunu bilse belki emanet bırakacak, belki bırakmayacaktı ama “buna karar verecek olan kendisi” olacaktı…

Üstelik de farklı renklerde, farklı kültürlerde, farklı kimliklerde olan minicik çocukları rencide etme pahasına bu yapılıyor…

Mazlumder Genel Başkanı Ahmet Faruk Ünsal’ın ince bir espriyle önerisi de var; “Yeni yasama yılında ‘Andımız’ı Meclis Başkanı okusun. Milletvekilleri yüksek sesle tekrarlasın! Yanlış okuyanlar Danıştay önünde tek ayaküstünde beklesin!”

Gerçekten böyle bir şey olabilir mi?

Olur mu bilmem ama önce kendinizi bir Kürt çocuğu, bir laz oğlu, bir yabancı uyruklu öğrencinin yerine koyun…

Sonra Türkçeye hâkim bir haldeyken, aklınız başındayken ve her kelimesinin ne anlatmaya çalıştığını idrak ederek, andımızı okuyun…

Anında yasaklarsınız…

Bir darbe dönemi artığı daha tarihin çöplüğüne gider…

Fena mı olur. Bence çok güzel olur…

Naif Karabatak
20 Eylül 2011

Tecavüzcüleri koruma gayreti niye?


Hâkimler ve savcılar oturmuş, “tecavüzcülere çok ağır ceza çıkıyor, yazık. Bunlar kader mahkûmu kardeşim, şunlara biraz indirim yapalım.” diyerek bazı kararlar almışlar. Bunu da “rapor” haline getirmişler…

Dün, HSYK bu kararları “düzeltti.”

Onların karar değil, “ham çalışma” olduğunu açıkladı.

Zaten her kararda da bir “hamlık” kokmuyor değildi.

Tıpkı Balyozcuların “onlar seminer notuydu” demesi gibi olduğu anlaşılıyor.

Bir şeyin düşünüp, planlamakla, onu hayata geçirme arasında ince bir nüans farkı var…

Hayal etmek güzel de, “iğrenç” hayal neyin nesi oluyor?

Seminer notu hazırlamak güzel ama o seminerde niye koca bir milleti imhaya dönük çalışma yapılsın?

Düşman olarak çocuklar görülsün, hedefe camiler konsun, milletin hepsinin imhası düşlensin?

HSYK’de “durum analizi” her zaman yapılabilir…

Kararlar tartışılır, “daha iyi nasıl olur” diye görüşmelerde bulunulabilir…

Bir çeşit beyin fırtınası da yapılabilir, farklı görüşlerden faydalanma adına özgür tartışma platformları da kurulabilir…

Ama “mağduru” değil, “zalimi” korumaya dönük çalışma yapılınca insanın aklı karışır…

Ne oluyor?

Bu ülkenin her ferdinin tecavüz etmesi bir hak ama bunun kanunlarda yer alan yaptırımlarını düşürmeye dönük çabalar anlaşılır gibi değil…

Bakalım neler ham düşüncenin ürünüymüş?

Habertürk gazetesinin haberine göre Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) raporunda, tecavüze karşı bazı önlemler alınması gerektiği savunulmuş…

Tecavüzü önlemek için değil, tecavüzcüye az ceza verdirmek için…

“Kadına şiddete kamu davası açılmasın. Uzlaştırma komisyonu kurulsun.” diye düşünülmüş. Uzlaştırma komisyonunun “mağdur” lehine bir kararının olmayacağını bilmeleri gerekir. Burada uzlaşma, ancak ve ancak şiddete başvuranın ceza alıp almamasına dönük olabilir…

Öyleyse vurun kadınlara!

“15 yaş altındakilerle ilişki rızayla olursa ceza indirimi de yapılsın.” denmiş…

Bu “rızanın” nasıl algılandığına bağlı, nasıl “kandırıldığına” bağlı bir yaklaşım ve bu da mağdur için değil, tecavüzcü için bir farklılık arz eder…

Ve şu madde çok ilginç; “Tecavüz mağdurundan ruh sağlığı raporu istenmesin. Ceza çok artıyor.”

Nasıl yani, mağdurun ruh sağlığı bozuluyor. Buna bir şey denmiyor.

Ama kadının ruh sağlığı bozulduğu halde, tecavüzcü çok ceza almasın denmek isteniyor…

Üzülüyor bizim HSYK, “tecavüzcüyü” mağdur konumuna yükselterek, onun hakkını aramaya, avukatlık yapmaya kalkışıyor…

“Küçük yaşta yapılan evlilikler için kocalara ceza verilmesin.” HSYK’nın raporundaki bir diğer öneri…

Böylece “parası” olduğu için, henüz hayatı tanımayan, okul yaşındaki bir kızın “kart horoz”a gitmesine yeşil ışık yakılıyor, hatta teşvik bile ediliyor. 70 yaşındaki zengin zamparanın, 13-14 yaşındaki kızın hayatını karartmasına “hoşgörü” gösterilmesi isteniyor…

Ve birkaç gündür kamuoyunda sıklıkla tartışılan bir diğer öneri;

“Kadın tecavüzcüsüyle evlendirilsin böylece dava sayısı azalır.”

Bak sen?

Amaç nasıl belli oluyor; ceza azaltmak…

Erkek, ailesinden kızı istedi, vermediler…

O zaman kaçır kızı, tecavüz et ve evlen…

Hâkimlerimiz ve savcılarımız yol gösteriyor…

Başlık parasına gerek yok, takı taklavata ne lüzum var, ailesinin rızasını almaya, düğün dernek yaparak “onurlu” bir şekilde gelin gitmeye genç kızların hakkının olmadığını düşünüyorlar…

Erkek, “göz koyduğu” kızı almalı, diye düşünüyorlar…

Vermiyorlarsa, tecavüz ederek kızla evlenmesinin ince fikrini veriyorlar…

Hayatı boyunca “tecavüz edilmenin” psikolojik sorunlarıyla boğuşacak genç kızın, “eşim” diye sarılacağı bir “sevgili” sunuyorlar…

Kimse kusura bakmasın ama bu halt etmekten öte bir şey değildir.

Ülkemizde kadına karşı şiddet, cinsel suçlar artıyor, şimdi bunu nasıl önleriz diye değil, suçluları nasıl koruyabiliriz diye “beyin jimnastiği” yapıyorlar…

O beyninizi, erkeklerin şiddet ve tecavüz eğilimini kırmaya da harcasanız ya…

***

Bir merakımı da buraya yazmadan edemeyeceğim; o raporu hazırlayanların hâkim ve savcı olduğu kesin mi?

Hani tecavüzcüleri koruma gayretleri şaşırttı da ondan dedim.

Yoksa başka bir niyetim yok…

***

Kızılay’ın Rahatsızlığı

Son aylarda Kızılay’ın “kan bağışı” toplaması sıradanlaşmaya başladı. Neredeyse her hafta vatandaşlardan kan toplanıyor. (Yurtdışına yaptığı yardımlar hariç) Hani savaş yok, afet yok.. bütün bunlar bir yana, sabahtan akşama kadar çaldığı “cırtlak müzik ve anonslarla” vatandaşın sinirini bozmaları neyin nesi oluyor?

Vatandaş gürültü yapınca ceza kesenler, Kızılay’ın gün boyu süren “gürültüsünü” nasıl karşılıyorlar?

Naif Karabatak
19 Eylül 2011