13 Eylül 2011 Salı

Korku, Paranoyayı Doğurur

Naif Karabatak

Korku, Paranoyayı Doğurur


Türkiye’de uzun yıllardır darbe paranoyası var. Benzeri de Amerika’da. Kaderin garip cilvesine bakın ki, ABD’deki paranoyayla bizdeki ardışık rakamlar gibi bir biri ardına geliyor.

11 Eylül’ün yıl dönümünde ilginç hikâyeler de bir biri ardına kamuoyuyla paylaşılmaya başlandı. Tabii ki paranoyalar da…

Gazetelerde “küçük” bir yer işgal eden haber ilgi çekiciydi; “ABD’de tuvalet paranoyası” başlığıyla verilen haberde, “ABD’de 11 Eylül saldırılarının yıldönümünde güvenlik önlemleri üst düzeydeydi. Öyle ki, iki yolcu uçağında ‘tuvaletlerin uzun süre meşgul edilmesi’ üzerine, F16’lar seferber edildi” diyordu…

Bugüne kadar başka ülkelerdeki terör örgütlerine destek vermekle suçlanan, kimi zaman başka ülkelerin yönetimlerini belirleyen, demokrasi götürdüğünü iddia eden, bunun için “bahane” bulmakta zorlanmayan, her gittiği yere acı veren Amerika, 11 Eylül’de benzer acıyı yaşadı…

Bazen darbelere destek verdiği söylendi. Hatta ülkemizde 12 Eylül 1980’de yapılan darbenin ilk saatlerinde “bizim çocuklar yönetime el koymuş” dedikleri bile iddia edildi…

Dünyanın jandarmalığına soyunduğu, süper güç olduğu, herkesi, her kesimi dinlediği, hatta evimizde yemek yediğimiz sofrada kaşık ve çatalın sesini bile duyabildiği iddia edilerek, koca bir dünyayı korkutmaya çalıştı.

Dünyanın her yerinde olan olayların Amerika’nın tezgâhı olduğu, daha önce bir şekilde gündeme geldiği de hep sonraları yayıldı…

Büyük Ortadoğu Projesiyle bölgeye yön verdiği, liderleri belirlediği, Ortadoğu’daki birçok liderin eşinin yabancı olmasının da planın bir parçası olduğu iddia edildi.

Bütün bunları çocukluğumdan beri dinlerim ama pek de hesaba almam…

Ben alamam ama bunu paranoya haline getirenler var…

Şimdi aynı paranoyayı ABD yaşıyor…

Ülkesini ziyaret edenlerin “tuvalette kalma süresini” bile hesap edecek kadar korku dolular…

Konulacak bir bombanın, orayı havaya uçuracağını, ikiz kulelere yapılan saldırı benzeri bir şeylerin olacağını sanıyorlar…

Daha düne kadar 11 Eylül saldırıları nedeniyle Müslümanları suçlayanlar, yaptıkları hatanın farkına varmış olsa da, genel bir paranoya halen devam ediyor…

İnsanların rengine bakıyorlar, tipini süzüyorlar, bıyığını, sakalını, giyimini, kuşamını, gözünün rengini bile dikkate alıyorlar…

Kadınların kıyafetine, başörtüsüne ve yöreye göre giyim tarzına bakıyorlar…

ABD’yi her ziyaret edenin “potansiyel terörist” olabileceği endişesi, onları hastalık derecesine getirmiş…

Tıpkı ülkemiz insanları gibi…

***

Uzun yıllar boyunca her on yılda bir askerin “ince ayar” verdiğine inananların sayısı azımsanmayacak kadar fazlaydı.

Hükümetin başında kim olursa olsun, cumhurbaşkanlığı köşkünde kim oturursa otursun, meclise seçip gönderdiklerimizin adı, sanı, memleketi ne olursa olsun, ilk sözün de, son sözün de askerler tarafından söylendiğine inanılırdı…

Bunun için her ay yapılan mutat toplantılarda, hükümet üyelerinin yediği fırçalar dilden dile dolaşırdı…

Evimiz gözetim altına alınırdı, telefonlarımız dinlenir, e-maillerimiz kontrol edilirdi. Neyi takip ettiğimiz, neye merak sardığımız, kimi gözetlediğimiz, kimi sevip, kimi sevmediğimiz bile bilinirdi…

Zaten “fişleme” denen bir şey vardı ve ne olduğumuz, ne olmadığımız veya ne olamadığımız da kayıt altındaydı…

Böylesine korkuyla dolu bir milleti yönetmek çok kolaydı…

“Hösttt” dediğin anda, bütün korkularının gerçeğe dönüştüğü anın geldiğini anlayabilirdi…

Nitekim 1960 ve 1980’de bu denendi, başarılı olundu. 28 Şubat’ta da aynısını denemeye kalktılar, yarı yarıya denecek bir başarı elde edildi. O zaman paranoya doğruydu. İnsanların korku içinde yaşaması, verilen korkunun eseriydi…

Sonra farklı şeyler oldu…

27 Nisan’da bu plan ters tepti…

Korkuları yenmenin en önemli yolunun, korkuların üzerine gitmek olduğu görüldü.

Bunun yolunun da demokratikleşme, sivilleşme ve daha fazla özgürlük olduğu anlaşıldı…

Ayrık otlar temizlenmeli, herkes yasadaki görevini yapmalıydı. İşte o zaman korku bulutları dağılacak, ülke çok daha yaşanılabilir hale gelecekti…

Ufukta umut var…

Biz paranoyamızla yüzleştik ve onu yeniyoruz…

Üstelik de biz hiçbir ülkeye kan ve gözyaşı ithal etmedik, acıyı satın almadık…

Sıra ABD’de…

Onlar, kendi paranoyalarını yenmek için, başka ülkelere saldıkları korkuları bitirmeleri gerek…

Yoksa da, değil tuvalet, ufak bir çişin bile süresini hesaplayacak kadar ruh sağlıklarını bozabilirler…

Naif Karabatak
14 Eylül 2011

12 Eylül 2011 Pazartesi

AK Parti ve Adıyaman

Naif Karabatak

AK Parti ve Adıyaman


Birçok siyasi partide “biz nefer olarak çalışmaya hazırız” diyenlerin, talip oldukları göreve getirilmediği veya aday edilmediği takdirde, “neferliklerinin” sona erdiğini bilmeyen yok. Farklısı da var elbet; Mahmut Göksu bu isimlerden birisi…

Hem Refah Partisi’nde, hem de AK Parti’de milletvekili olarak görev yapan Göksu, iki dönemdir aday edilmiyor ama partide etkin görevini sürdürüyor. Tıpkı bir milletvekili gibi çalıştığını da birçok insan rahatlıkla belirtmekten kaçınmıyor…

AK Parti Teşkilat Başkan Yardımcısı olarak AK Parti Genel Merkezi’nde görevli olan Mahmut Göksu, geçen gün bir yazımda kullandığım “56 yıldır ‘büyük bir köy olmaktan öteye gitmeyen’ ve 8 yıllık AK Parti döneminde de ‘hiçbir hizmet alamayan’ Adıyaman..” ifademi haksız bulmuş…

Göksu, “Sadece geçmişte ihaleleri yapılan projeler devam etse ve bu dönem bitirilse, Adıyaman, tüm ilçeleriyle birlikte ayağa kalkar” diyerek birçok proje sıraladı…

Türkiye’de ilk kez, Adıyaman’da, üç ilçesiyle birlikte kente doğalgaz verildiğini, vatandaşın ucuz yakıta kavuştuğunu söyledi ama daha yapacak şeylerin olduğunu da belirtti.

Sayın Göksu, hafızamı tazeleyecek bilgileri bir biri ardına sıraladı. Birazını paylaşayım…

Adıyaman’ın AK Parti iktidarına kadar ihmal edildiğini doğrulayan Göksu, 8 yılda Adıyaman’a çok şeyler yapıldığını, yapılanların tüm vekillerin katkısı olduğunu, merkezi hükümetin işleri diye ayrım yapılmayacağını, hepsinde vekillerin çabalarının sonucu çıktığını söyledi.

Mesela Adıyaman’ın “göç vermeyen” bir il olduğunu, bunun da sevindirici bulduğunu kaydetti.

Doğalgazla birlikte dördüncü organize sanayinin faaliyete geçeceğini, insanların iş bularak ekmek yiyeceğini söyledi.

Adıyaman Üniversitesi’nin hayalden gerçeğe dönüştüğünü, Nissibi Köprüsünün ihalesinin yapıldığını, Adıyaman’ın 40 milyon Euro’luk böyle bir yatırımı ilk kez göreceğini, 400 yataklı devlet hastanesini, gecikmiş olsa da duble yollarını, vakıflarda yapılanları, Sahabe Safvan Bin Muattal türbesinin çevre düzenlemesini, daha birçok şeyden bahsetti…

Yeni dönemde Mehmet Metiner ve Murtaza Yetiş’in Adıyaman için taze kan olduğunu da söyleyen Göksu, “Bugüne kadar görev yapan vekillerimiz de çalıştı, bizler de çalışıyoruz, yeni dönemde görev alanlar da çalışacaktır.”

Göksu, “Bir eksiklik varsa, kusur bizdedir” diyerek özeleştiri de yaptı ama “yapılanları inkâr etmemek” gerektiğini de söyledi…

***

Gazetecilerin sıkça kullandığı gibi, benim de kullandığım “hiçbir şey yapılmamış” tabirinin yanlış anlaşıldığı ve yorumlandığı bir gerçek.

Hiç kimse “yapılanları inkâr” etmeyeceği gibi, “yapılmayanları yapıldı” diye de göstermez.

Genellikle “rutin” işleri “yapıldı” sınıfına dâhil etmiyoruz. Bitmeyen ve henüz kente olumlu bir katkısı olmayan, yaşam standardını yükseltmeyen, farklılığını hissettirmeyen yatırımlar için de “yapıldı” diyemiyoruz.

Ancak, rutin de olsa, 88 yıllık cumhuriyet dönemi boyunca “hayal dahi edilemeyenlerin” hayata geçtiği de bir gerçek. Sağlık bunların başında gelir. Haftaya okullar açılacak, öğrenciler tablet bilgisayarda ders görecek. Kaç yıldır da her okul döneminde “kitap karmaşası”na son verecek şekilde, “hediye edilen” kitabını masasının üzerinde bulan öğrencilerin sevinci vardır…

Adıyaman’dan bakarsak, elbette Sayın Göksu’nun söylediği ve telefonda sıralamaya zamanın yetmediği birçok hizmetin, daha önce “gelmediği” için hayata geçtiğini biliyoruz…

Ama bizim “hiçbir şey”den kastımız bunlar değil…

Nissibi Köprüsü biterse bir şey olabilir…

Adıyaman’a tren gelirse çok şey değişir…

Bir tramvaya binme şansımız olursa farklılık olduğunu söyleyebiliriz…

Modern otogarı, şehrin farklı yansımasına sebep olabilir…

Kültür Merkezi, Adıyaman Kültürüne çok şey katabilir. Sinemasıyla, tiyatrosuyla, konserleriyle, seminer ve panelleriyle Adıyaman’da yaşamı değiştiren merkezler, farklılığı hissettirir…

Yaklaşık 25 yıldır barajına pislik akıtan bir il olmaktan kurtulur ve insanımıza pis suyu layık görmeyecek arıtmamız olursa, çok şey olabilir…

Yeni cazibe merkezleri, Adıyaman’ı Sümer Meydanı’na sıkışmaktan kurtardığı an, Adıyaman’ın gelişmeye başlayacağı an olarak alabiliriz.

Bütün bunların olmamasını dillendirmek, olanların inkâr etmek değildir.

Daha düne kadar “toprak yol” isteyen köylü vatandaşlarımız, şimdi asfalt yoldan köyüne gidiyor, çeşmesinden suyunu içiyor, elektriğin düğmesine basarak aydınlanıyor, telefonun tuşuna basarak uzakları yakın ediyor. Bütün bunlar tamam olunca, park istiyor, bahçe istiyor, köy meydanının parke taşlarla donatılmasını, sosyal amaçlı binasını, spor alanlarını ve şehirle köy arasındaki farkı nispeten kapatacak daha birçok farklı şeyler talep ediyor. İşin güzel yanı, bütün bu talepler gerçeğe dönüşüyor.

Bir açıdan “AK Parti, beklentileri karşılayan ve yükselten iktidar” olarak tarihe geçecektir…

Adıyaman’da bunu istiyor…

Yoksullara yapılan yardımlar, aç ve açıkta kalanlara el uzatmalar, işsize iş, aşsıza aş vermeler, insanları insan yerine koyarak hizmet sunmalar, ceberut devletten, müşfik devlete geçmeler.. bütün bunlar ve daha fazlasının AK Parti’yle birlikte hayata geçtiğini hepimiz biliyoruz.

Sadece askeri vesayete son verilmesi, bürokratik oligarşinin etkisinin azaltılması, darbe ve darbecilere karşı dik durulması ve elbette ki demokratik açılım bile başlı başına bir devrimdir…

Ama Adıyaman, her zaman ihmal edildiği, ötelendiği, dikkate alınmadığı için “kabuğunu kıracak” bir şeyler arzulamaktadır…

Hiçbir şey, her şeyin olmadığını göstermez ama “bekleneni” vermediğini gösterir…

Naif Karabatak
13 Eylül 2011

Keşke işgal kuvvetleri olsaydı

Naif Karabatak

Keşke işgal kuvvetleri olsaydı


Demokratik açılımın konuşulmaya başlandığı zamanlarda, halkı “iki tercihten birisini kabule” zorlayanlar görüldü. Bu “ya ekmek, ya özgürlük”tü…

Oysa ekmek çok kolaydı. Kuş vurabilir, yabani hayvan avlayabilir, balık tutabilirdin. Ama esir olduğunda, her gün boğazına düğümlenen bir lokma ekmeğin hiçbir faydasını göremezdin. O ekmek, sana mutluluk vermez, sevgisiyle seni sarıp sarmalamazdı. O nedenle her zaman özgürlüktü, illa da özgürlüktü…

88 yıllık Cumhuriyetimiz boyunca da bizi bu iki tercihten birisine zorladılar ve hep ekmeğin galip gelmesi için “otorite” kurdular…

Huzuru bozanlar, sokakları kan gölüne çevirenler, işkence edip, insanların onuruyla oynayarak öldürenler ya da sakat bırakanlar, bir süre sonra “kurtarıcı” gömleğini giyerek ortaya çıkmaya utanmıyorlardı…

Her seferinde “keşke işgal kuvvetleri gelseydi” diye iç çeken aklı başında insanlar ortaya çıktı. Yapılanın insanlığa sığmadığını haykırdı ama yıllar sonra…

Tıpkı 2006 yılından bu yana Ergenekon’la yapılan mücadele gibi…

***

O Sabah

12 Eylül sabahıydı, henüz 16 yaşında bir gençtim ve işe gireli de henüz 6 gün olmuştu. Sabah kalktığımda YSE Müdürlüğü’ne gidecektim. Ancak polis araçlarından yapılan anons, “ordunun yönetime el koyduğunu” söylüyordu. Bu el nasıl bir şeydi, nasıl koymuş, nereye koymuştu, henüz bilecek yaşta değildim.

Annemin telaşıyla uyandım. Hepimizi uyandırmadan önce bahçeyi kazmaya girişmişti. Çocuklarını korumaya çalışan anne içgüdüsüyle kazmayı toprağa sessizce vuruyordu. O tantanaya uyandık, ağabeyim ve kardeşlerimle birlikte…

Annem telaşlıydı, “ihtilal olmuş” deyip, ağabeylerimin kitaplarını gömmek için çukur eşiyordu. Okuması olmadığından da, o zaman liseye giden ağabeyimin ders kitapları da define niyetine gömüyordu…

Sokağa çıkmak yasaktı. Ekmeklerin evlere dağıtılacağı söyleniyor ve kimsenin burnunu dışarıya çıkarmaması isteniyordu…

6 gün önce işe girmiştim ama o gün zorunlu olarak izinliydim. Ne zamana kadar süreceğini bilmek de mümkün değildi.

O zamanlar, Akıncılar’ın gençlerindeydim. Yasadışı hiç bir şeyimiz olmamıştı ama “yasadışı” bir şekilde yönetime el koyanların yasası başkaydı. Yasağı masağı dinlemeyip, Yavuz Selim Mahallesi’nden, Kap Cami’ye kadar köşe bucak saklanarak gittim. İsmini şimdi hatırlayamadığım bir arkadaşımı da evinden alarak, süzülür gibi ikinci kattaki Akıncılar Derneği’ne girdik.

Neyi imha edeceğimizi de bilmiyor, neyden korunmamız gerektiğini de kavrayamıyorduk. Sağa baktık, sola baktık, çekmeceleri kurcaladık ama yok, biz neyi imha edecektik?

Kendimizce birkaç evrakı, afişleri, bezleri toplayıp, dışarıda çöpe atarak, aynı sessizlikle evlerimize süzüldük ama bir ton fırçayı da evlerimizde, annemizden, babamızdan yedik…

***

Bomboş sokakları yönetmek

Bomboş sokakları yönetmek ne kadar kolaydı. Tımarhaneden birisini çıkarıp, devlet başkanı yapsanız, ancak bu kadar kolay idare edebilirdi…

Netekim, idare edebildi de…

Kuzu haline getirilmiş, ödü koparılmış, onur ve şerefiyle oynanan koca bir milletin “başımızdan defolup gidene kadar” kızılcık şerbeti içmeyi göze almışlardı…

Tabii bu arada “fişlenenler” vardı. Zaten uzun süredir şartları “olgunlaştırmak” için kimin nerede, ne yaptığını çok iyi biliyor, kendi yönlendirmelerinden dolayı da eliyle koymuş gibi bulacaklarını biliyorlardı.

Ve başladı zulümler, tutuklamalar, işkenceler, ölümler, kaybolmalar…

Görevinden alınanlar, aç ve sefil bırakılanlar, sürgün edilenler, bir daha dönemeyenler…

Dışkı yedirilenler, çırılçıplak soyulup köy meydanında teşhir edilenler, tecavüz edilenler, gözü önünde ırzına geçilen genç kız ve kadınları seyre zorlananlar…

Bütün bunları yapanlar işgal kuvvetlerinin askerleri değildi. Bu milletin bağrından çıktığı söylenen Türk Silahlı Kuvvetlerine mensuplardı…

Cumhuriyeti koruyup kollama adına yönetime el koymuşlardı. Radyodan sinir bozucu sesiyle halkına(!) hitap eden, siyah beyaz televizyonda halka şirin görünmeye çalışan Kenan Evren, yanına aldığı kendisi gibi düşünen birkaç omuzu kalabalıkla birlikte öyle söylüyordu…

Adına ne derlerse desinler, kendilerini nasıl ifade ederlerse etsinler, neyi koruyup kolladığı saçmalığına sığınırlarsa sığınsınlar, askerin yaptığı her darbe, halk hareketi değil, halkın yararına değil, bizzat halkın ta kendisine karşı yapılan bir harekettir. Demokrasiye ihanet ve millete zulümdür.

Kendi halkına zulmediyor, işkence yapıyor, bütün onur kırcı hakaretleri kendi insanına reva görüyorlardı. Yurdu işgal etmiş gibi en ücra noktalara kadar görevlendirilen yeni yetme subay ve astsubaylar, elindeki silaha güvenerek her türlü adiliği yapıyor, gözü dönmüş gibi sağa sola saldırıyorlardı.

***

12 Eylül’de Seminer Notuydu

Ergenekon’a inanmayanlar, onların “seminer notu” dediği adice planların uygulandığını gördüklerinde iş işten geçmiş olacaktı.

Unutulmasın ki, 12 Eylül’de bir zamanlar seminer notuydu…

Ama o notlar, bir milletin paranoya yaşamasına neden oldu…

O notların zulmüyle bir terör örgütü doğdu, 30 yıldan fazla bir süredir baş edilemiyor.

O notlar sayesinde kendi devletine düşman, kendi milletine hasım insanlar ortaya çıktı.

Keşke o gün yurdumun her köşesini işgal eden kendi ordumuz değil, işgal kuvvetlerinin ordusu olsaydı. Hiç değilse kanımızın son damlasına kadar çarpışarak, onları imha etmeyi göze alabilirdik…

Hiç değilse 30 yıldır bu paradoks içinde kıvranıp durmazdık…

Naif Karabatak
12 Eylül 2011