8 Eylül 2011 Perşembe

Başbakan eleştirilemez mi?

Naif Karabatak

Başbakan eleştirilemez mi?


Son yıllarda hepimiz demokrat olduk, demokrasiyi sahiplenmeye başladık, fikir ve ifade özgürlüğünün (sadece hakaret ve inançlara saldırı hariç) sınırsız olması gerektiğini savunduk…

Kâğıt üzerinde bu böyle tabii, pratikte ise ikiyüzlüyüz…

Ne yazık ki, bir süredir AK Parti Adıyaman Milletvekili Mehmet Metiner’in internete düşen eski bir ses kaydı tartışılıyor…

Başından beri içeriği hiç umursamadım, doğal bir eleştiri olarak aldım…

Üstelik de “geçmişte” olmuş bir konuşma ve o tarihte “hiç kimse rüştünü ispat etmiş” değildi ve iki muhalif partide görev yapıyorlardı.

Ama biz geçmişte söylenen ve bugün tevil edilen, hatta özür dilenen bir konuşmayı tartışıyoruz…

Tartışırken, ikiyüzlülüğün daniskasını gösterenlere şaşıyorum…

Değer yargılarımız değişmiş, hatayı kabullenmek, özür dilemek suç görülür olmuş…

Gittikçe insanlığımızdan mı çıkıyoruz ne?

Dobra olmak, gerçekleri söylemek, hatta itiraf etmek, düzeltmek, özür dilemek.. bütün bunlar “iyi insanın” özelliklerinden değil miydi?

Bütün güzel hasletlerimizi kaybetmeye mi başladık?

İyi insanlar iyi atlara binip giderken, insani yönlerimizi de beraberinde mi götürdü?

***

Ama biz tartışıyoruz…

Bazıları konuşanla ilgileniyor, bazıları içeriğiyle…

İktidara yakın olanlar da, muhalefette bulunanlar da, her iki terör örgütüne yakın duranlar da el birliğiyle Metiner’i linç etmeye çalışıyorlar…

Gerekçe “başbakanı eleştirmiş”, ay ne kadar ayıp etmiş…

Başbakanın hiç ama hiç eleştirilmeyeceğini düşünüyorlar demek ki…

İktidar yanlıları da bunu söylüyor, muhalefettekiler de, terör örgütüne yakın duranlar da, Ergenekon’un avukatlığını yapanlar da…

Elbirliğiyle, ağızbirliğiyle “Başbakanı nasıl eleştirir”, diye tamtam çalıyorlar…

Eleştirilir, bal gibi de eleştirilir…

Belki “insaflı ol kardeşim” denebilir, bunu da iktidara yakın olanlar söyler…

İlginç olansa daha çok muhalefettekiler söylüyor…

CHP’li bir milletvekili çıkıyor, “içeriğe” bakarak, başbakanı eleştirdiği için Metiner’e tepki gösteriyor…

Hayret, CHP, ne zamandan beri başbakanı savunmaya geçti?

Başınıza saksı mı düştü, yoksa siz de gerçeği görüp, AK Parti’ye geçmeye mi niyetlendiniz?

İki kişiden birisi olmaya mı karar verdiniz?

Terör örgütüne yakın duranlar da “başbakanı eleştirdi” diye Metiner’e tepkili…

BDP’de aynı tepkiyi gösteriyor…

Ergenekon’a yakın duran “kafatasçı” bazı gazeteler de kaset üzerinden kin kusuyorlar…

***

Allah aşkına burada bir gariplik yok mu?

Bu saydıklarım Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı sevmez, hazmedemez, hep eleştiriler…

Bu saydıklarım, Metiner’i de sevmez, hazmetmez ve hep eleştirirler…

Şimdi, Metiner’in eski bir ses kaydından (orası burası kırpılıp, birleştirilmiş olsa da) dolayı bugün hedef tahtasına oturtulmasını istiyorlar…

Size mi düştü?

Başbakan orada, gerek duyarsa konuyla ilgili ilk elden bilgi alsın…

Demokratlığı o zaman sorgulayalım…

Eleştiriye tahammül gösterilip gösterilmediğine o zaman karar verelim…

O zaman demokratik açılımın, farklı fikirlere tahammülün, hoşgörünün ve daha birçok iyi şeylerin kâğıt üstüne olup olmadığına bakalım…

Fırsat verin, bakalım…

***

Metiner’in ses kaydı ortaya çıktıktan sonra “yalnızlaştığını” görenler, “yahu yüzde elli oy alan bir partinin milletvekilleri neden destek olmuyor?” diye soruyorlar mı?

Hatta kendi ilinden, eski ve yeni vekiller…

Adıyamanlı olan siyasetçiler…

Hepsi “aman bizi bu işe bulaştırmayın” diye bir köşeye mi siniyor?

Başbakanın “eski de olsa” eleştirilemeyeceğini mi düşünüyorlar?

Eskiden beri “başbakancı” olduklarını mı söylüyorlar. Hepsi doğduğunda AK Partili ve başbakancı olarak mı dünyaya teşrif ettiler?

Tıpkı İskilipli Atıf Hoca’nın, henüz şapka kanunu çıkmadan önce yazdığı risale için idam edilmesinin haklılığını mı savunuyorlar?

Yoksa demokratlık anlayışınız “başbakanı tabulaştırma”dan başka bir şey değil mi, korkunuz mu var?

Yok mu, o zaman bu suskunluğun gerekçesi ne?

Muhalefetin, iki terör örgütüne yakın olanları da yanına alarak, Metiner’e saldırmalarına neden sessiz kalıyorsunuz?

Ödünüzü koparan bir şey mi var?

Yoksa da ne diye susuyor, demokratik ve özgür bir ülke için verdiğiniz mücadelenin aksine tırsak davranıyorsunuz?

Ben bilmiyorum, bilenler beri gelsin…

Naif Karabatak
9 Eylül 2011

Bu hiç adil değil…

Naif Karabatak

Bu hiç adil değil…


21 yaşındaydı, hayatının baharındaydı. Eli terliyordu. Van 100. Yıl Üniversitesi Sanat Tarihi üçüncü sınıfta öğrenim görüyordu. Belki de mezun olduğunda tarihi eserlerimizle ilgilenecek, belki yeni zenginlikler kazandıracak, belki gün yüzüne çıkmamış olanlara el atacaktı…

Bir süredir elleri terliyor, bu durumdan da şikâyet ediyordu…

Okulların tatil olmasını da fırsat bilerek kendisi için sıkıntı olan rahatsızlığından kurtulmak istedi.

Basit bir şeydi, çok sorun yoktu…

Yedikule Göğüs ve Eğitim Araştırma Hastanesi’ne başvurdu…

Ter bezlerinde sorun buldular…

Tedavisi kolaydı, dert etmeye gerek yoktu…

Koltuk altında ter bezlerine mini bir operasyon yaptılar…

Şifaya kavuşmuş, el terlemesi geçmişti…

Ama her hastaya uygulanan bir işlemi ona da uygulamaları gerekiyordu…

“Dren” tedavisi, ona şifa vermedi…

Fazla bastırmış, yemek borusunu delmişlerdi…

Yemek borusunu diktiler…

Öksürdü, dikişler açıldı…

Sonra bir stent taktılar…

Yine olmadı…

Bitkisel hayata girdi…

İstanbul’a sevk ettiler…

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde, kendisi için sonun başlangıcı olan illetten kurtulmayı ümit etti.

İki defa da burada ameliyat oldu…


Hayati tehlikesi vardı, ameliyat çok riskliydi…

Genç kız bunalıma girdi…

İntihar etmek istedi, pencereden atlamaya çalıştı…

Kurtardılar…

Tedbir olsun diye pencerelerin kolunu bile söktüler, gözetim altına aldılar…

Hayatın baharında, henüz 21 yaşında, üniversite öğrencisi genç kız, “çok riskli” denen dördüncü ameliyata hazırlanıyor…

Ailesinin onay vermesi gerekiyor…

Bir başka ifadeyle ameliyat masasında kalabilir, ruhunu teslim edebilir…

***

Yeşim Çetir’in dramı, sağlık sektörünün ne denli önemli olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor…

Terzinin hatası, bir elbiseye mal olabilir…

Berberin hatasından bıyığınız veya saçınız çirkin bir hal alabilir…

Bir başka esnafın, sanatkârın, görevlinin hatasından da ucuz kurtulabilirsiniz…

Polisin, askerin hatasından kurtulmak mümkün olmayabilir…

Bir de doktorların, sağlık sektörünün, ebenin, hemşirenin, eczacının hatası önemli…

Mesleki olarak “basit” görünen bir hata, hayatın baharındaki bir genç kıza hayatı zehir edebilir…

Verilecek ceza ne olursa olsun, o genç kızı eski şen günlerine kavuşturamaz…

Hastanelerin hatalar karşısında takındığı savunma psikozsu da, mağdur olanları çileden çıkarıyor.

Hem suçlu olup, hem de güçlü görünmeye çalışmak, insanı ve onun hayatını hiçe saymak demektir…

Bir işçi emeklisi olan Hayrullah Çetin, biricik kızının basit bir tedavinin kurbanı olacağını düşünmesi mümkün değildi…

Hiç birimiz düşünemeyiz…

Resmi açıklamalar ise “soruşturma başlatıldı”dan öteye gitmez…

Soruşturma başlar, bir sürü bahaneler ortaya konur…

Belki doktor veya sağlık personeli suçlu bulunur, belki suçsuz…

Suçlu bulunursa “kınama”da alabilir, “uyarma”da…

Belki meslekten ihraç edilir, belki farklı cezaya tabii tutulur ama bu çok zor…

Eğer ceza verilmesine yönelik görüş bildirilirse alacağı ceza ne olursa olsun, genç kızın geleceğe dair umutlarının hiç birisini geri getiremeyecek…

Olan 21 yaşındaki genç kıza, onun ailesine olacak…

Canını emanet ettiği insanlar, onu “deneme” tahtası gibi kullanmışlardır…

Adının önünde “Araştırma” olan hastanenin, bir araştırması daha başarısızlıkla sonuçlanmıştır…

Ve bu başarısızlık, bir genç kızın ölümle yaşam arasında verdiği inanılmaz mücadelesine sahne olmuştur…

Bedeli ağırdır ama o bedeli ödeyecek olan da, kendilerine güvenen genç kızdır…

Bu hiç adil değil…


Naif Karabatak
8 Eylül 2011

7 Eylül 2011 Çarşamba

Çelikhanlı olsaydım…

Naif Karabatak

Çelikhanlı olsaydım…


Nüfus cüzdanımın “Doğum Yeri” bölümünde Çelikhan yazmıyor. Zaten bunu pek de önemseyen birisi değilim. Bazen “nerede doğduğun” önem taşır, bazen “nerede doyduğun” bazen de, “yüreğinde yer eden.”

Bu açıdan bakınca kimin nereli olduğunun çok da önemli olmadığı anlaşılır. Belki nerelilik, kültürel bakımdan bir farklılıktır, güzelliktir…

Çelikhanlı değilim, Besnili değilim, Samsunlu da değilim, Trabzonlu da. Kuşkusuz ben, Adıyamanlıyım ama her şeyden önce Türkiyeliyim…

Nereli olduğumu önemseyenlerden değilim. “Memleket Milliyetçiliği”ni, “yaşadığım kent milliyetçiliği” olarak düşünürüm ve bunu da ırkçılık için değil, “hizmet almak, daha iyi yaşama şansı elde etmek” için isterim…

Şehrin doğal güzellikleri, tarihi önemi ve hayatı kolaylaştıran yaşam alanları varsa ve hele bir de insanının güzelliği de üstüne eklenebiliyorsa orası, kimin memleketi olursa olsun, benim de memleketimdir…

Bana hayatı zehir eden yöneticileri varsa; ufku dar, cebini düşünen, kenti ve insanı için kılını bile kıpırdatmayan, kıpırdatsa da etkili olamayan bir yeri, sadece ama sadece “uçurumdan kurtarma” adına sahiplenebilirim…

Çocukluğunun geçtiği, ilk aşkın heyecanını tattığın, hüzün ve neşeyi yaşadığın, binlerce anının tazeliğini koruduğu mekânlar, her insan için özeldir, özel itina gösterilir…

Belki de “memleket” meselesi, bu anılar nedeniyle çok daha farklı bir yere oturtuluyor. Yoksa yollardan, binalardan ve yeşilliklerden ibaret yer, dünyanın her tarafında var.

Bir kenti kent eden, havasıdır, suyudur, güzellikleridir, içinde sakladığı hazinedir, anılardır, sevinçlerdir, neşelerdir ve en önemlisi de insanıdır…

Bunun dışındaki ise “kent”tir, başka da bir şey değildir…

***

Çelikhanlılar bugünlerde “iki arada bir derede” kalmanın sıkıntısını yaşıyor…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Malatya’yı ziyaretinde gündeme gelen “büyükşehir” olma hayali, Malatyalılar’a önerilen “10 bin nüfusunuz eksik, tamamlayın” çağrısı, nüfus patlaması yapar mı bilinmez ama Malatyalılar, uzun vade yerine “nüfus çalma” da diyebileceğimiz bir yola girdi…

Çelikhan, işte tam bu dönemde akla geldi…

Malatya’ya daha yakın olan Çelikhan, güzel insanları, temiz havası, buz gibi suyu, balı, tütünü, yüzen adaları ve balığıyla adeta arayıp bulamayacağınız bir yer. Buna karşında kent olarak “köy”den farksız…

Hiçbir yaşam alanı bulunmayan, yolu sıhhatli olmayan, iş imkânından yoksun, yoksulluk ve yoksunluk içinde çabalayan bir kent…

İlçe olduğu 1954 yılından bu yana kendi iline bir başka ilin hudutlarından dolaşarak ulaşabiliyor veya 40 yıldır alternatif olarak sunulan ama köy yolundan beter bir halde bulunan Adıyaman-Çelikhan yolunu tercih edebiliyor…

52 kilometrelik yolu bir saatten fazla bir zamanda almazsanız, virajlar nedeniyle kaza yapma riskiyle karşılaşabilirsiniz. Hızlı giderseniz başınız döner, mideniz bulanır. Aracınız arıza yapsa yolda kalırsınız, kuş uçmaz kervan geçmez yollarda biçare olursunuz. Hele bir de kışsa, aşılmaz karlar önünüze dikilmişse, sormayın…

Çelikhanlıların hemen yakınındaki il ise Malatya. Şu anda 20 kilometresi normal, 70 kilometresi duble yol olmak üzere 90 kilometreyi, Adıyaman’a varmaktan daha kısa bir sürede alma şansları var…

Çelikhan-Malatya yolu yapılırsa, bu mesafe 34 kilometreye iniyor ki, bir solukta alınacak yol…

Çelikhanlılar, resmi işleri olmazsa Adıyaman’a uğramayı göze alamıyorlar. Adıyamanlılar da “şurada ilçemiz var” deyip, yaylalarına çıkmayı düşlemiyor…

Balık yemeye bile Çelikhan’ı geçip, Sürgü’ye yönelen Adıyamanlılar var…

Bütün bunlar il ve ilçe için aslında pek hoş karşılanacak, sıcaklığın olduğunu gösterecek bir durum değil. Buna rağmen de, kurulan dostluklar, akraba ilişkileri ve alışverişler, Çelikhan’ı Adıyaman’dan koparamıyor.

Ama her şey bu değil…

Malatya, Adıyaman’ın sunmadığı bütün imkânları Çelikhanlıların önüne sermeye hazır…

Öncelikle “büyükşehir” olmuş bir ilin, ilçesi olacaklar…

90 kilometrelik yolları kısalacak…

“Şehre gidiyorum” dediklerinde, Adıyaman’dan çok daha iyi bir yaşam standarttı bulunan Malatya’ya varacaklar…

Belki bir kısmı Malatya’ya yerleşecek, iş bulacak, aile kuracak ve daha iyi imkânlarda yaşama şansı elde edecek…

Bir tarafta memleketleri Adıyaman, bir diğer tarafta güzel fırsatlar sunan Malatya var…

Çelikhanlılar, bu nedenle iki arada bir derede kalıyorlar. Sunulanları hayal etmeden, Adıyaman’dan ayrılacak olmanın hüznünü yaşıyorlar…

Adıyaman’da ise tık yok…

57 yıldır ilçesine “kolayca” ulaşamamanın sancısını çeken yok…

“Bizim insanımız” diye bağrını açıp, “derdiniz ne” diyen de pek yok…

Çelikhanlıların önünde ise iki seçenek var; ya Adıyaman milliyetçiliği yapıp, “Biz Adıyaman’a bağlı kalmaya devam edeceğiz” diyecekler…

Ya da “Doğduğun değil, doyduğun yer” diye önemseyecekleri ikinci şıkkı seçecekler…

Birisi kaçıp kurtulmak, bir diğeri mücadele ederek daha iyiye ulaşmaktır…

Çelikhanlı kardeşlerime tavsiyeme gelince, sana çok da iyi imkânlar sunmayan öz babandan ayrılıp, geniş fırsatlar sunan üvey babaya kaçmak kadar kolay bir şey olmazsa gerekir…

Ama baba sevgisini bulabiliyorsanız, kıt kanaatte olsa, üvey babaya değil, öz babanıza koşun…

Adıyaman’a düşen ise Çelikhan’ın daha iyi imkânlar için Malatya’ya koşmasına engel olmasıdır; öncelikle daha iyi imkânlar sunarak…

Yoksa da, Çelikhanlıları rahat bırakın, nasıl istiyorlarsa öyle olsun…

Ama ben Çelikhanlı olsaydım…

Değilim ama Çelikhanlı olsaydım, “Çelikhan’ı uçurumdan kurtarmaya” çalışırdım.

Tıpkı şu an memleketimizde yaptığımız gibi…

Naif Karabatak
7 Eylül 2011

Adıyaman’la Antep’in “Hız” Farkı!

Biz kara treni görmedik, onlar tramvaya kavuştu
Adıyaman’la Antep’in “Hız” Farkı!

Naif Karabatak’ın haberi

Adıyaman, komşu illerle kıyaslandığında her yıl, biraz daha geriliyor. Komşu iller adeta çağ atlarken, bizim hayal dahi edemeyeceğimiz imkânlara kavuşuyorlar. Yollar, havaalanları, otogarlar, ulaşım hizmetleri bir biri ardına yükselirken, Adıyaman, hem bunları bulamıyor, hem de kültür ve sanatta, Adıyaman’ın adı geçmiyor. Komşularımız ise bizden en az 50 yıl ileride olmanın sefasını sürüyor.

1954 yılında il olan Adıyaman’da şehir içi otobüsü bile bir yıl önce gördü. 57 yıldır “kara tren” hayali kuran Adıyamanlılar, trenin Gölbaşı’ndan bu tarafa geldiğini göremediler. İlçe garajını andıran otogarı, 40 yıllık spor tesisleri, aynı döneme yakın kütüphanesi, sanatsal bir faaliyetinin olmaması, kültürün kabul görmemesi, ulaşımın çağın gerisinde kalması, duble yolların tamamlanmaması, ilçelerle bağlantısının sorun olması ve üstüne kent olmanın gereği olan birçok şeyin bulunmaması Adıyamanlıları çileden çıkarıyor; komşu iller ise yöneticilerin ve siyasilerin çalışkanlığıyla çağ atlıyor.

Adıyaman, üst geçidi birkaç yıl önce tanıdı, o da eksik, gedik. Alt geçidi biz göremedik ama komşularımız çok modern alt geçitlere kavuştu. Bizim insanımızı yolların, geçitlerin ve işaretlerin yetersizliğine kurban verdik. Tedbir olarak bol bol ceza kesmeyi bildik. Üstelik de, iyi bir şey yapılıyormuş gibi bununla da övündük.

Zaten biz kurumların, siyasilerin ve STK’ların “mesajlarını” okuduk. Komşularımız ise “yatırımlarını”, bazen “projelerini” bazen “açılışlarını” okudu, gördü, yaşadı ve beğendi.

Biz olmayanları sıraladık, sayfalar dolusu geldi. Onlar, olanları listeledi, sayfalar dolusu geldi. Mesela bizim büyük bir parkımız olmadı. Malatya, Abdullah Gül Parkı’yla herkesi imrendirmeye başladı. Dev alışveriş merkezleri, kente canlılık getirdi. Şanlıurfa, Gaziantep ve Malatya, Adıyaman’ın 50 yıl ilerisinde yaşam standardına kavuşmanın sefasını sürerken, Adıyaman’da “yeni” adına hiçbir şeyin olmaması, üvey evlat muamelesi gördüğümüzün kanıtı gibi.

Sağlıktaki iyileştirmeler, yeni yapılan okullarla eğitimdeki gelişmeler de olmazsa, Adıyaman’da yeni namına hiç ama hiç bir şey görmek mümkün olmuyor. Buna karşın turizmimize göz diken komşular, ilçemizi ve köyümüzü almaya çalışanlar da üstüne tuz biber ekiyor.

Gaziantep, Mart ayından bu yana ücretsiz tramvay kullanmaya başladı. Dünden itibaren de tramvaylar ücretli oldu. Biz ise bırakın kara tereni, dumanını bile görmedik. Gaziantep’te her gün 30 bin kişi tramvayla yolculuk ediyor, Adıyaman’da köy minibüsleriyle şehir içi ulaşım sağlıyoruz. Şehir içinde kullanılan otobüsler ise yetersiz ve hatların kısalığı, ödenen ücretin fazlalığı da cabası.

Gaziantep, Malatya ve Şanlıurfa’da da belediye var, bizde de. Oralarda da kamu kurumları var bizde de. Oralarda da STK’lar var bizde de. Ama bizde, onlarda olmayan bir şey olmalı ki, onlar insan gibi yaşam standardına kavuşurken, biz ise hep geri gitmenin hüznünü yaşıyoruz.

Gaziantep’te tramvay güzelliği
İHA’nın haberine göre; Gaziantep Büyükşehir Belediyesi tarafından kent içi ulaşımda Mart ayının başından beri ücretsiz test sürüşleri gerçekleştiren tramvay 5 Eylül tarihinden itibaren ücretli oldu.

Gaziantep'te Mart ayından beri ulaşımın önemli bir kısmını sağlayan tramvaydan yararlanan yolcu sayısı günlük 30 bin kişiye ulaşırken, Gaziantep Büyükşehir Belediyesi'nin, Gaziantep halkının çağdaş güvenli konforlu ve hızlı ulaşım hizmetlerinden faydalanmasının sağlanması amacıyla hizmete soktuğu 'Hafif Raylı Sistem' vatandaşlardan tam not almaya devam ediyor. Gaziantep'te şehir içi ulaşımda hizmet veren otobüslerde 2006 yılında 92 otobüste uygulamaya başlayan Elektronik Bilet 2010 yılı Ekim ayından itibaren kentte ulaşım hizmeti veren özel halk otobüslerini de kapsayarak 2011 yılının Eylül ayında 348 araçta kullanılmaya başladı.

Kart27 adı verilen sistemin Gaziantep halkı tarafından memnuniyetle karşılandığını belirten Büyükşehir Belediyesi yetkilileri, "Tüm kentsel ulaşım uzmanları tarafından, teşvik edilen Elektronik Bilet sisteminin oldukça ucuz, veri toplama yönünden zengin, veri onaylama ve transfer etmede çok hızlı, birlikte işleyebilen, çalışabilen, tamamen güvenilir bir sistem olduğunu vurguladılar. Açıklama ayrıca, 2011'de test sürüşlerine başlayan Hafif Raylı Sistem duraklarındaki turnikelerde kurulu Elektronik Ücret

Toplama Sistemi halkın toplu taşımadan daha ucuz, hızlı, güvenli, rahat bir şekilde faydalanmasına imkan veriyor. Test sürüşleri başarı ile sonuçlanan ve günlük ortalama 30 bin yolcu taşıyan Raylı Sistemde 5 Eylül'den itibaren ücret tarifesi uygulanmaya başlandı. Tam Kart27 sahipleri için tarife 1 TL, İndirimli Kart27 sahipleri için ise tarife 50 kuruş olarak belirlendi.

1 Saat İçerisinde İkinci Araca Biniş Yüzde 60 İndirimli

Bazı büyük şehirlerde uygulanan Aktarmalı Sistem yolcu taşımacılığının Kart27 ile ilk kez Gaziantep'te de çok kapsamlı olarak uygulanmaya başladığını belirten yetkililer, 1 saatlik süre içerisinde otobüsten başka hatta çalışan başka bir otobüse, otobüsten raylı sisteme ve raylı sistemden otobüslere binişlerde ikinci araçtaki kart tarifesinin yüzde 40'ı kartlardan düşecek. Böylece vatandaş Kart27 ile birinci araçtan sağladığı yüzde 20 indirimin yanında, ayrıca ikinci araçtan da yüzde 60 indirimden yararlanacak. Buna göre ikinci araç olarak otobüse binen tam Kart27 sahibi yolcuların kartından 50 kuruş düşerken, indirimli Kart27 sahiplerinin kartından 40 kuruş düşecek. Otobüsten Raylı Sisteme binişlerde ise tam Kart27'den 40 kuruş, indirimli kart27'den ise sadece 20 kuruş değer düşeceğini; Kart27 satış ve dolum noktalarından kartların temin edilebileceğini özellikle de indirimli Kart27'leri tüm öğrencilerin yanı sıra öğretmenler ve 60 yaşına girmiş tüm vatandaşların alma hakkına sahip olduklarını bunun için Eski Adliye binası arkasındaki Kart27 Başvuru Merkezine 2 adet fotoğraf, Nüfus Cüzden fotokopisi ve öğrenci ya da öğretmen olduğunu gösterir belge ile başvurulmasının yeterli olacağını hatırlattılar.

Kart27 Müzelerde Ve Gezegenevinde De Avantaj Sağlıyor

Kart27 sahipleri ayrıca, Gaziantep'te tüm otobüsleri ve Raylı Sistemi kapsayan ulaşımın yanında Türkiye'nin en büyük Hayvanat Bahçesi olan Gaziantep Hayvanat Bahçesi'nde, Bayazhan Kent Müzesi'nde, Gaziantep Kahramanlık Panoraması Müzesi'nde, Emine Göğüş Mutfak Müzesi'nde, Botanik Bahçesi'nde ve Türkiye'de bir ilk olan Gezegenevi ve Bilim Merkezi girişlerinde de bilet almadan kartlarını okutmak suretiyle yüzde 20 indirimli olarak yararlanabiliyorlar.