5 Ağustos 2011 Cuma

“Hoş bulduk” ziyaretinden bugünlere…


Çocukluğumda hafızamda kalan ama bir türlü çözemediğim ilginç bir “temayül” vardı. Her hükümet döneminde, Milli Savunma Bakanlığı’na atanan çiçeği burnundaki bakana tebrik ziyaretleri yapılır, “Hayırlı olsun” diye siyasiler ve sivil toplum örgütleriyle bürokratlar bakanın kapısını aşındırırlardı…

Birisi hariç…

Genel Kurmay Başkanın hayırlı olsun ziyaretine gelmesini beklemezdi. Hatta -adeta kaçarak- önce kendisi giderdi. Çünkü Genel Kurmay Başkanı, amiri konumunda da olsa, bir sivile, “hayırlı olsun” demesi temayül değildi. Bunun yerine bakan, Genel Kurmayın yolunu tutar, “Hoş Bulduk Paşam” derdi…

O zamanki TRT’nin bunu haberleştirmesi de komikti. Şimdi düşünüyorum da zavallı TRT ne yapsın! Bu kadar saçmalığı, nasıl haberleştirsin ki…

Bunun bir komedi olduğunu, o yaşımda, o aklımla anlardım. Elbette büyükler de anlardı ama buna rağmen hiçbir hükümet, hiçbir bakan da bu uygulamanın yanlışlığına dikkat çekmez, açıkça dillendirmezdi…

Belli aralıklarla yapılan Milli Güvenlik Kurulu veya YAŞ toplantılarında, kurula başkanlık edenle, başkan farklıydı. Yan yana oturulan fotoğraflarda bile ev sahibinin konumu farklı, yanına “lütfen” oturttuğu ise ülkenin başbakanıydı…

Başbakan veya cumhurbaşkanı, toplantı masasının baş tarafında kendisine oturması için tahsis edilen koltuğun ucuna oturur, arkasına bile yaslanmazdı…

Çünkü bu ülkenin gerçek sahibi birkaç kurumdu…

Birisi yüksek rütbeli askerler, bir diğeri yüksek bürokratlardı…

Seçilmişler ise “kendilerine izin verilen” alanda siyaset yapar, “kırmızı çizgileri” geçmeye kalkışmazlardı…

Kalkıştıklarında başlarına neler geleceğini bilirlerdi…

Sadece kendi başlarına değil, sorumlu oldukları koca bir millettin de burnunda fitil fitil getirilir, ekonomi allak bullak edilir, özgürlükler daraltılır, ülke açık cezaevi şekline sokulur, insanlara zulmedilir, gerekirse dışkı yedirilerek, onurları çiğnenirdi…

Bunun için “cumhuriyeti koruma ve kollama” gibi ulvi görevleri vardı. Üniformalı olmayanların ise cumhuriyeti yıkma gibi bir pozisyon içerisinde görürler, potansiyel suçlu olan siviller, durdukları yeri bilmek zorunda kalırlardı…

Kimin cumhurbaşkanı olacağına karar verenler vardı. Bakanları belirleyenler, bazı bakanlıkların hassas olduğuna inanmıştı. Bu nedenle de onay vermediklerinin bakan olama şansı sıfırdan bile azdı. Bunlar Dışişleri, İçişleri, Milli Eğitim ve Milli Savunma Bakanlıklarıydı. Aslında diğer bakanlıklar da önemliydi ama bu dört bakanlığı uhdesinde görenler vardı. Zaten öyleydi de…

Bunun için de hükümetler, kabineyi kurarken, bu dört bakanlık için “etliye, sütlüye karışmayan” vekilleri belirlerlerdi. Derin olurdu bu isimler; Esas duruşunu bozmayan, hassas noktaları kaşımayan, laiklikten sapmayan ve daha birçok konuda dengeyi sağlayan isimler belirlenirdi…

Milli Güvenlik Kurulu’nun “tavsiye” niteliğindeki kararlarını “sıkıysa uygulama” diye bir gizli temayül varmış gibi mutlaka uygulanırdı…

Doğal olarak “Milletin iradesinin” yansıdığı mecliste, hangi kararların alınacağını sivillerden önce belirleyenler vardı. Uygulaması ise sivillere kalırdı…

Belki de bilmediğimiz bir temayülde, tüm vekiller, Genel Kurmay Başkanının emrindeki askerdi…

Herkes de bu durumdan memnun olmalı ki, “düzelteyim” diye bir tek adım atan olmadı…

Bunun için anayasayı siviller değiştiremezdi, bunun için haklar verilmez, bunun için özgürlükler kısıtlanırdı…

Herkesin neci olduğu, hangi düşünce yapısında bulunduğu, ailevi yaşantısının nasıl olduğu, hatta eşi, annesi, babası, kızı ve oğlunun dünya görüşüne kadar kayıt altına alınır, gerektiğinde kullanılır, gerektiğinde de önüne engel çıkarılırdı…

Elbette bütün bunlar acı birer hatıra olarak tarihin çöplüğüne gitti. Artık ülkemiz her geçen gün biraz daha demokratikleşiyor.

Kafası bozulanın muhtıra verdiği, dikte ettiği, dayattığı, olmazsa da darbe yaptığı dönemler çok gerilerde kaldı. Şimdi emekli olup, kriz çıkarma derdinde olanlar var…

Hem de, bu millete, bağlı olduğu hükümete karşı darbe planlamakla suçlanan, bir terör örgütü olduğu iddia edilen yapılanma içerisinde bulunan ve kurdukları sitelerle kin kusan kamu görevlilerinin terfi ettirilmemesi bahanesiyle…

İstifaları, “bu Mehmetçikleri koruyamadık” diye değil, “şehit haberlerini kesemedik” diye değil, “dağa çıkmayı önleyemedik” diye değil, “acıyı dindiremedik” diye hiç değil…

En az PKK kadar zararlı girişimler içerisinde oldukları iddiasıyla yargılananların, serbest bırakılmadığı veya terfi ettirilmediği için…

Onların terfisi, bir askerin şehit olmasından daha önemli.

Onların terfisi, anaların gözyaşından daha önemli.

Onların terfisi, 30 yıldır bitmeyen, hem canların, hem paraların gittiği anlamsız bir savaşın sürmesinden daha önemli…

İşte YAŞ’taki yeni fotoğraf da bu açıdan çok önemli…

Artık, dayatmayla bu ülke yönetilmiyor, hukukla yönetiliyor…

Yasalarda ne varsa o uygulanıyor, gizli kapaklı ve kimin uydurduğu bilinmeyen temayüllerle ülke idare edilmiyor…

O fotoğrafa iyi bakın!

Orada dik duran, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan değil, bu milletin ta kendisidir…

Naif Karabatak
5 Ağustos 2011

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Adıyaman ve Özerklik


14 Temmuz’dan bu yana iki farklı duyguyu bir arada yaşıyoruz. Bir tarafta henüz “muammaları” çözülmeyen 13 askerin şehit olmasının getirdiği acı. Diğer tarafta ise aynı gün DTK adıyla açıklanan ve nereden çıktığı pek anlaşılmayan “Demokratik Özerklik” şaşkınlığı…

Kendi içinde çelişen, ne olduğunu okuyanın bile bilmediği, içi boş, sonra doldurulmak üzere bırakılmış, adeta laf salatasından öteye gitmeyen metin…

Güneydoğu ve Doğu Anadolu’nun bazı illerinde “çok oy” alan BDP, bölgeyi kendisine ait, bölge insanını ise emir eri sanma yanlışlığına düşüyor…

İşin ilginci, bölge insanına devletin bugüne dek zulüm yaptığını, yoksul bıraktığını, hakkını elinden aldığını, vermesi gerekeni ise vermediğini söyleyerek, bir gerçeği ifşa ediyor.

Ama aynı zamanda “Demokratik Özerklik”le de, bölge insanına bu defa kendi elleriyle zulüm yapılacağını, yoksul bırakılacağını, haklarının verilmeyeceğini ifşa ediyorlar.

Ya da kaba tabirle, “tecavüzcünün değişeceğini, mağdurun ise aynı kalacağını” söylüyorlar…

Öncelikle DTK’nın açıkladığı Demokratik Özerklik, bölge insanının beklentisi değil, özlemi değil, arzusu değil. Olursa, BDP’ye oy veren bir bölümünün arzusu, hayali ve özlemi olabilir…

Hele hele, Adıyaman, Gaziantep, Malatya gibi BDP’ye oy vermeyen veya çok az veren illerin de “Özerklik” içinde düşünülmesi, bölgeyi ve insanımızı tanıyamadıkları gerçeğinin göstergesidir…

Taraf Gazetesi’nde Neşe Düzel, BDP’li Bengi Yıldız’la söyleşi yaptı. Biz de demokratik özerklik diye ilan edilenin “şey” olmaktan öteye gitmediğini öğrenmiş olduk.

DTK’nın ilan ettiği “Demokratik Özerklik”in ayaklarının yere basmadığı, ne olduğunu kendilerinin bile bilmediği, bunu izah edemediklerini öğrendik. Yine bu söyleşide, özerkliğin, bir yol haritası ve hiçbir ikinci adımı olmayan “şey”den öteye gitmeyen bir hayal olduğunu gördük.

Bengi Yıldız, Neşe Düzel’in sorularına cevap verirken “durduğu yeri bilmeden” konuştuğu anlaşılıyor. BDP adına konuşmuyor, PKK adına konuşmuyor, KCK adına konuşmuyor, hatta DTK adına da konuşmuyor ama sonra hepsinin birden “kendileri” olduğunu söylüyor…

PKK adına konuşmuyor ama “Özerklik işi yürümezse, otuz yıldır ne oluyorsa, o olacak.” diyebiliyor…

Demokratik özerkliğin asla bir dayatma olmadığını söylüyor ama “Devlet, ilan ettiğimiz şeyi ya kabul edecek ya kabul edecek.” diyebiliyor. Yine BDP’ye hiç destek vermeyen illerde bunu uygulayacaklarını söyleyerek, baskı yapacaklarını ikrar ediyor.

Bölge halkının yoksulluğundan bahsediyor, “Demokratik özerkliğini ilan eden yer, Ankara’ya vergi vermemeli ama devletten yardım almalı.” derken, halkı koruduğunu sanıyorsunuz ama sonra yanıldığınızı anlıyorsunuz. Çünkü özerklik ilan edilen yerdeki görevliler halktan vergi toplayacak. Bir başka deyişle de haraç alacak…

Vergi yönünden halk için değişen bir şey olmayacak, sadece alan değişecek, veren hiç değişmeyecek…

Sayın Düzel’in “DTK, demokratik özerkliği hangi bölgede ilan etti?” sorusuna önce “Bu sistem, Türkiye’nin tamamı için önerilen bir modeldir.” diye cevap veriyor.

Ama sonra “Tabii ki, Kürtlerin yaşadığı bölgede... Yani Barış ve Demokrasi Partisi’nin, Demokratik Toplum Kongresi’nin gücünün olduğu yerlerde...” diye özerklik alanını hayli daraltıyor. Buna da şükür…

Sayın Yıldız, demokratik özerkliğin adındaki gibi demokratik olduğunu sıklıkla söylüyor. Hatta “Biz, talep meselesine bakıyoruz.” diye iç rahatlatıcı şeyler de söylüyor.

Sonra sınırlarını kendilerinin de anlatamadığı Kürdistan’dan bahsediyor…

Demokratik özerklik ilan edilmesini önce bağımsızlık olarak görüyor, sonra özerklik diye düzeltme gereği duyuyor.

Söyleşi boyunca özerklik alanı bir türlü çizilemiyor.

Önce Türkiye’nin tamamı, sonra BDP’nin çok oy aldığı birkaç il, sonra bütün bölge, sonra bölge dışındaki illerden de birkaçı da dâhil ediliyor.

Sayın Düzel, Gaziantep, Adıyaman ve Siirt gibi illerin durumunu biliyor olmalı ki, “adım adım gidelim” diye ısrar ediyor.

Yıldız’ın cevabı, “Şimdi şüphesiz hedeflenen öyledir.” diye Adıyaman, Gaziantep ve Siirt’i katıyor…

Sonra iller bazında “bir formülasyon geliştirmedik” diyerek, tüm söylediklerini bir çırpıda yalanlıyor…

Bunun “Kürtlerin talebi” olduğunu, “bizlerin talebi” diyerek de Kürtlerin kendilerinden ibaret olduğu yanlışına düşüyor.

Bölgede sadece Kürtlerin yaşamadığını ve yaşayan Kürtlerin de BDP’yi desteklemediğini es geçiyor…

Ve nihayet sayın Düzel, Adıyaman’ı net olarak soruyor. Cevap çok ilginç, “’Ben bir milletim. Ben bir halkım. Benim dilim, kültürüm, tarihim var. Anadilimde eğitim görmek istiyorum. Kendi kendimi yönetmek istiyorum’ demek için BDP’ye oy vermek mi gerekir? AKP’ye oy veren insanlar da bunu pekâlâ talep edebilirler.”

Sayın Düzel’in Adıyaman’ı ilgilendiren ikinci sorusu “Adıyaman’da özerkliği nasıl yapacaksınız? Halk desteği olmadığı yerlerde özerkliğin dayanağı ne olacak?”

Sayın Yıldız, “özerkliği anlatacağız” demekle yetiniyor…

Anlatmasını bekliyorsunuz tabii…

Acaba nasıl bir şey diye merak içinde kıvranıyorsunuz…

“BDP adına konuşamam.” diye işi geçiştirmeye çalışıyor…

Sonra kendi adına konuşuyor; askere gidilmeyeceği, Kürtlerin kendi kendini idare edeceği, kendi polisini kuracağı, verginin yerelden toplanacağı gibi şeyler söylüyor…

Yani eğer eziliyorsa, daha önce halkı devlet eziyordu, şimdi demokratik özerklik ilan edilen yerdeki yetki verilecek kurumlar ezecek…

Eğer, devlet burada halkına zulmeden, taciz eden konumundaysa, halkı bundan kurtarma yerine, “biz ezelim” düşüncesi hâkim…

Sayın Düzel’in özerkliğin nasıl uygulanacağına ilişkin ısrarlı sorularına bir cevap veremiyor, “internete girin, öğrenirsiniz” diyor.

Belki de Demokratik Özerkliğin Google efendinin yardımıyla ortaya çıktığını söylemeye çalışıyor.

Özerkliğin Adıyaman’da uygulanacağını söylüyor ama Adıyaman’da BDP’ye verilen desteğin çok düşük seviyede kaldığını es geçiyor.

Oysa 12 Haziran seçimlerinde Adıyaman’da, 284 bin 623 kişi, BDP dışındaki siyasi partileri tercih etmiş, sadece 19 bin 811 vatandaşımız ise BDP’ye oy vermişti…

Peki sayın Yıldız, Adıyaman’ı özerklik alanında değerlendirdiği zaman, “BDP’ye destek veren” derken, hangi kriteri göz önüne aldı?

Oysa Adıyaman’ı iyi analiz edebilse, Adıyaman’ın ne Kürt Kenti, ne Türk Kenti olmadığını, “Kardeşlik Kenti” diye özetlenebileceğini anlardı.

Bugüne kadar kendi içindeki ırksal, mezhepsel ayrımlara kapalı olan Adıyaman, destek vermediği bir partinin özerklik dayatmasına olumlu cevap vermesini mi bekliyorlar?

İspanya’dan veya Google efendiden demokratik özerklik gibi içi doldurulmamış, ne olduğunu kendilerinin bile bilmediği metinleri aşırmanın alemi yok.

Gelin, Adıyaman’a, “Kardeşlik Modeli”nin barışın sembolü olabileceğini görün.

Ne yapıyorsanız yapın, ne diyorsanız deyin, özgürsünüz ama lütfen size destek vermeyen ve asla ayrımcılıkta adı geçmeyen, huzur kenti Adıyaman’ı işin içine katıp, aldığınız 19 bin oyu da daha aşağılara çekmeyin…

Bizim gibi çözüm istiyorsanız, barış istiyorsanız, “bütünleştirici” mesajlar verin.

Herkes çok iyi biliyor ki, ne çekiyorsak, “ayrıştırıcı” mesajlardan çekiyoruz…
***
Bu yazı, 1 Ağustos 2011 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Bu göl, bu mayayı tutmaz!


Sadece bizde değil, dünyanın her yerinde, tarihin de her devrinde alışılagelen uygulamaların değişmesi, beraberinde de “kaygı” getirir. Hele hele bir yerde tabu haline getirilen kurallar değişiyor, “olağan” gördükleri her şey tersyüz oluyorsa orada alışkanlıkları değiştirmek, bunu her kesime kabul ettirmek çok zordur…

Cuma günü akşamüzeri, “İstifa Krizi” bütün televizyon kanallarında flaş haber olarak yayınlandı ve uzun süren bir yayın maratonu başladı. Alanında uzman olanlar veya uzman bilinenlere yine gün doğmuş, “o kanal senin, bu kanal benim” dercesine bir koşuşturma içerisine girmişlerdi…

Gerekçe ise Genel Kurmay Başkanı ve üç kuvvet komutanının görevlerinden istifa etmeleriydi…

Aslında üçü zaten bu ay sonunda emekliydi…

Bir ay erken emekli oldular. Çok da önemsenecek, kayda alınacak bir şey değildi…

***

Türkiye bu açıdan ilginç bir ülke…

Alışkanlık bu yönde olunca, krizde aynı yönden esmeye başlıyor…

Tapu Kadastro’da çalışan bir memur, çıkıp hükümete veya tüm siyasilere bildiri yayınlamıyor. Ama TSK’da bu tür bir eylem olduğunda gazeteler manşetlere atıyor. “Bu adam niye konuştu, senin ne haddine?” gibi cümleler kullanılmıyor…

Medya “korkuyor” korktuğu için de herkesin korkmasını istiyor…

Hayatları boyunca bir yerlerden emir almaya alışkın olanların, “özgürlüğü” anlamaları çok zor…

Cuma günü akşamüzeri 4 memurun emekliliğini istemesi, benim için hiç de önemli değildi. Uzun süren haberleri izleme gereği bile duymadım. Eşim ve çocuklarımla dışarıda vakit geçirdim…

Çünkü bu ülkede memur Ahmet Efendi de emeklilik dilekçesi veriyor, ama asla manşetlere çıkmıyordu…

Kabul ediyorum, bunlar önemli görevdeler…

Ama önemsiz gibi davrandılar…

Olaya sadece bu açıdan bakmak gerekiyor…

Çok önemli görevde olmalarına rağmen, çok önemsizmiş gibi bir tutum içine girdi, kendi kariyerlerini yerle bir ettiler…

Elbette amaç bu değildi…

Herhalde, kamuoyu neyin ne olduğunu yeterince biliyor…

Hesaplanan bir senaryo vardı ve Cuma günü bu senaryo sahneye kondu ama “gişe rekorları” kırmadı, seyirci yutmadı…

Birkaç ay önceden planlanan bir istifaydı, 4 komutanın istifası…

AK Parti, büyük bir oy çoğunluğuyla iktidara tekrar gelirse, anayasayı değiştirme şansını yakalayacaktı…

Önce, bunun hayata geçmemesi için figüranlar kullanıldı…

Her zaman göreve hazır figüran bulmak kolaydı…

Kimi bilerek bu oyunu oynadı, kimi bilmeden alet oldu…

CHP ve BDP meclise girip yemin etmeme veya meclise girmeyerek, meclisi kilitlemeye çalıştılar.

Tutmadı elbet…

Sonunda CHP yemin etti, BDP de “anayasa değişirken etkisiz eleman olmanın kendilerine bir fayda getirmeyeceğini” anlamaya başladılar…

Bu defa “istifa” kozu sahneye konmalıydı…

Gerekçe de vardı…

Bu ülkede, kendi halkına karşı darbe yapmaya teşebbüs eden, hazırladıkları sitelerle kin ve nefret kusmakla suçlanan generalleri terfi ettirmek istediler…

Hükümet bu hukuksuzluğa evet demedi, demokratik bir ülkede yöneticiler nasıl olması gerekiyorsa öyle davrandılar…

Kendi güçlerinin devamı için koca bir ülkeyi gözü kapalı heba edecek kadar gözü dönmüşlerin darbe yaptıkları dönem gerilerde kalmıştı. Artık hiç kimse “biz darbe yaptık” diyene karşı sessiz kalamayacaktı.

O zaman tek çare kalıyordu, istifa edip, kriz çıkarmak…

Öyle yaptılar…

Ama kriz çıkmadı, 3 saat içersinde her şey yerli yerine oturdu…

Şimdi “ah biz ne yaptık” diyorlar mı bilmem ama zaten üç isim 30 Ağustos’ta emekliydi…

Bana göre bu istifa, milleti enayi yerine koymanın istifasıydı…

Bizim alışkanlığımız değişti. Kısa süreli bir şaşkınlık yaşasak da, her şeyin normal seyrinde gittiğini, demokrasinin gereklerinin yerine geldiğini, kurumların çalıştığını, yasaların işlediğini görebiliyoruz…

Alışkanlığı hiç değişmeyen Ergenekon zihniyetidir…

Kendilerinin ülkenin “gerçek sahibi” sananların hastalığıdır…

Bu istifanın tutmayacağını Ergenekon zihniyeti de biliyordu, “belki tutar” diye göle maya çalmaya çalıştılar…

Bu göl, artık sizin mayanızı tutmaz…

Naif Karabatak
1 ağustos 2011