29 Temmuz 2011 Cuma

Sıcaklığın sorumlusu muhalefettir!


Gündemin sıcaklığından bahsetmiyorum. Lafı dolandırmadan, en direkt şekilde söylüyorum; hava sıcaklığının sorumlusu muhalefettir. Hatta bizzat CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ta kendisidir, uzlaşmaz tutumudur.

Yahu kardeşim, milletin sıcaktan beyni kaynayacak, nedir bu anlaşılmaz tutumun, bir izah etsene?

Şaka yaptığımı sanmayın, Kemal bey’in kar yağdırma projesi varda, sıcak havayı serinletme projesi yok mu?

Peki neden bu projeyi milletten saklıyor, neden milletin kavrulmasını klimalı odasından seyrediyor?

“Kar yağdırma projesi de ne ki?” diyenler için hafıza tazeleyeyim…

Hani Kemal Bey, Erzurum’a kar yağmamasının sebebini AK Parti’ye bağlamıştı ya…

Kemal bey, Erzurum’da yapılacak Kış Olimpiyatları öncesi bu kente günübirlik ziyaret gerçekleştirmişti…

Yetkililer de olimpiyatların hazırlığına başlamıştı…

Sorun, kar yağmıyordu…

Hükümet, kamyonlarla alana kar taşıttı…

İşte tam o sırada Kemal beyin yolu Erzurum’a düştü…

Hükümet, bir telaşla olimpiyatın yapılacağı alanı hazırlıyor, çok ses getirecek yarışmalar için ülkenin zor durumda kalmasını önlemeye çalışıyordu…

Ama Kemal Bey muhalefetti…

Kalkıp da bu çabayı takdir edecek değil ya…

Seçmenlerine karşı ayıp olurdu…

Bunun için farklı şey bulması lazımdı…

İnsanın soğukta kafası çalışırmış, sıcak gibi değil ki…

Ve Erzurum’da, Erzurumluların önünde, kar yağmamasının suçlusunu bularak ifşa etti.

Kemal bey, “Erzurum'a kar yağmaması mevsimsel değişiklikle ilgili. Bunun yanında hükümetin bereketsizliğine bağlamak lazım. Bu hükümetin bereketi yok, olsa Erzurum'a kar yağardı. Memlekette kar olmalı. Kamyonlarla kar taşınıyor, bereketi var mı bu AK Parti hükümetinin, bereketi olsaydı Erzurum göç vermezdi, milletvekili sayısı düşmezdi, hava kirliliği olmazdı.” dedi.

Daha çok şey söyledi ama şu an konumuz, kar yağmamasının sorumlusunun AK Parti’nin bereketsizliği olduğu gerçeğidir…

Kemal bey öyle söylüyor…

O iktidar olduğunda kar yağmayacak da, görecek…

Ümüğünü sıkar alimallah…

Karın ne haddine ki CHP iktidarında yağmasın, o kim oluyor?

***

Neyse her kışın bir de yazı vardır…

Hem de kavurucu sıcakların hüküm sürdüğü yaz ayları…

45 dereceyi aşan sıcaklıkta vatandaş ne yapacağını düşünürken, Ramazan ayı da geldi çattı…

Hem sıcak, hem oruç…

Bu millete, bu sıcaklık nasıl reva görülür?

Bunun suçlusu bu defa AK Parti değil, CHP’dir…

CHP’nin bereketsizliğidir…

Öyle “biz iktidar değiliz” deyip işin içinden sıyrılmak yok!

Bu sıcakların tek sorumlusu CHP’nin uzlaşmaz tutumudur…

İki ileri, bir geri gidip, hava sirkülâsyonunu engellemesidir…

Ve bu konudaki projelerini, halkın menfaatine yönelik açıklamamasıdır…

Hem bereketsiz, hem ketum…

Açıklayın şu projenizi de serinleyelim değil mi ama?

CHP iktidara gelirse nasıl kar yağdıracağını Erzurum’da döktürdüğü incilerden anlamıştık…

Şimdi sırada sıcaklar var…

Kemal bey, bizi sıcaklardan nasıl kurtaracaksın?

Herkese 600 lira yerine, Japonya’da çıkan klimalı monttan her vatandaşa dağıtmayı düşünüyor musun?

Yoksa bütün sokakları, caddeleri, ana arterleri, şehirlerarası yolları, duble ve otobanları dev klimalarla döşetmeyi düşünüyor musun?

Bunu yaparken de çocuklar, hamileler ve yaşlıları sıcak havadan koruyum derken, cereyana kapılmasını engelleyecek tedbirleriniz de var mı?

Evinde veya işyerinde kliması olmayanlara bedava klima dağıtılacak mı?

Bu kadar klimayı şehrin trafoları karşılamayacağından, trafoları takviye etmeyi düşünüyor musunuz?

Klimayı bedava veren CHP iktidarı, elektrik parasını da bedavaya getirtip, halkı tümden serinletmeyi düşünüyor mu?

Ne olursun açıklayın da bari projenin hayaliyle serinlenelim…

Bu sıcakta başka türlüsü çekilmez…

Naif Karabatak
23 Temmuz 2011

28 Temmuz 2011 Perşembe

Terör ve artan faşizm


Ülkemizde ne zaman terör olayı artsa, milliyetçilik duyguları da o oranda artar. Hatta, terörün artışına paralel olmayacak şekilde, milliyetçilik, bir anda kafatasçılığına dönüşür.

Ve birden birer batıdaki insanlarımız, doğu ve güneydoğuda yaşayan ve terörden en çok çeken insanımıza düşman olur…

İlk fırsatı bulduğunda da gerilim çıkartır…

Bunun çok örneğini gördük. Son örnek Eskişehir’den…

Bir parça ekmek için Şanlıurfa’dan kalkıp, zor ve sefil bir hayata razı olarak ırgatlığa gidenlerle, yöre halkı arasında kavga çıkmış. Kavganın sebebi, terör olayları değil, Türk-Kürt kavgası hiç değil…

Eskişehir’in Mihalıççık ilçesine bağlı Ömerköy’de, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'dan giden tarım işçileriyle ilçe halkı arasında “kiraz toplama” meselesinden kavga çıkmış, 8 kişi yaralanmış…

Meselenin özü ise; kiraz işçilerini taşıyan araca ekipte olmayan iki kişinin binmesiymiş…

Ama sebep ne olursa olsun, sonuçta meydana gelen olay üzücü…

Mesele bu kadar mı?

Değil, iş ondan sonra başlıyor…

Olayı protesto eden ilçe halkı, Türk bayraklarıyla sokaklara çıkmış, İstiklal Marşı söylemişler… (Olayla Türk Bayrağının ve İstiklal Marşının bir türlü bağlantısını kuramadım ama olsun…)

Jandarma ve polis güvenlik önlemi almış, ilçeye Eskişehir’den takviye birlikler bile gitmiş…

Sonuç: Türk-Kürt kavgası…

Olay sonucunda ırgatlar kadar suçlu olan yöre halkı yerinde kalıyor…

Yine yöre halkı kadar suçlu olan tarım işçileri ise ilçeden tahliye ediliyor…

Gerisin geri memleketlerine dönecek, bütün umutları tükenip, isyanları oynayacaklar.

Çocuklarına verdikleri sözler yerine gelmeyecek…

Eşine alacağı birkaç metre basmayı alamayacak…

Belki evine azık girmeyecek…

Belki borcunu ödemeye gücü yetmeyecek...

O kadar sıkıntıda, yola harcadıkları ve verilmeyen emeklerinin karşılığıyla da mağdur olacaklar…

Bu insanlar doğu ve güneydoğudan gittiği için “kötü” olacak, memleketlerine gerisin geri yollanacaklar…

Eskişehir’de olaya karışan vatandaşlar ise Türk bayrağı açıp, İstiklal Marşı okuduğu için “iyi “bilinecek…

Bu mu yani adalet?

Bu mu insanlık?

***

Ne yazık ki yöremiz insanına bakış böyle…

Saldırılar, pusular, operasyonlar hep doğu ve güneydoğuda oluyor, şehit haberleri yürekleri dağlıyor, düşman olarak da yöre halkı görülüyor…

Milliyetçiliği, faşistlik sananlar, şehit olan askerlerimizin kimliklerine bakma şansı buldular mı bilmiyorum…

Ateş düşen şehit evlerinde feryat figan eden analar, babalar, bacılar, kardeşler veya yavukluların kıyafetlerine bakan oldu mu?

Hepsi bu ülkenin insanı ve hepsi de özellikle bu yörenin insanları…

Bir başka deyişle, her olayda, ister şehit olan asker, ister operasyonda ölen terörist olsun, hepsi bu yörenin insanı. (Daha ilginci, teröristlerin içinde bu yörenin insanı olmayan var ama şehit olan askerlerin içersinde bu yöreden olmayan çok ama çok nadir…)

Başka bir örneği, soruyla vereyim…

Bakan Ali Babacan’ın şehit olan kuzeni dışında, bugüne kadar hiçbir bakanın, hiçbir milletvekilinin, hiçbir askeri personelin, hiçbir büyük işadamının ya da hiçbir yüksek bürokratın çocuğunun şehit olduğunu duyan oldu mu?

Sosyete dünyasından, sanatçıdan, büyük gazetecilerden, büyük yazarlardan ve onun yakınlarından bu tür acı haberi alıp, yüreğine taş basan var mı?

Peki, Doğu ve Güneydoğu’da bulunan iller dışında şehit veren iller var mı?

Bu iki bölgemizin dışında kalan illerde şehit olan askerlerin, doğum yerleri acaba neresi?

Veya köyden mi, kentten mi, zengin mi, fakir mi, gariban mı, sosyeteden mi?

***

Eskişehir’de hakları yenen ırgatlarımızı protesto edenler, Türk Bayrağı açıp, İstiklal Marşı okuyabilirler ama o bayrak, burada da açılıyor, burada da İstiklal Marşı okunuyor…

Terör sorununun neden bitmediğini sorgulayanların, şehitlerin hangi bölgeden olduğunun cevabını verebilecek düzeye gelmesi gerekir…

Bu sorulara açık yürekli bir şekilde cevap verip, bugüne dek şehit olanların “nereli” olduğunun dökümünü yapabilirlerse, belki analizlerini daha farklı yapma şansları doğabilir…

Ve o zaman, terörü sadece PKK’nın yapmadığını,

Ergenekon’un da çelik çomak oynayan bir yapılanma olmadığını anlayacak düzeye gelirler…

O düzeye gelin, ondan sonra Türk Bayrağı da açın, İstiklal Marşı da, ama yürekten söyleyin, “suçunuzu örtmek için” değil…

Naif Karabatak
28 Temmuz 2011

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Bakan Yardımcısı Olacağım!


Nihayet talih benim de yüzüme güldü. Kırmızı plaka değilse bile mor renkli plakamı takıp, mosmor bir şekilde görevimi yapacağım.

CV’im ektedir, okuyun, inceleyin ve bir karar verin…

Benden iyisini mi bulacaksınız icabında…

Ben de lise mezunuyum…

Bir türlü bitiremediğim yüksek öğretimim var ama olsun. (Ahhhh şu ecnebice ahhhh!)

Tapu gibi lise diplomamı bakan yardımcılığı makamımın en müstesna yerine asabilirim.

(Yahu nerede bu diplomam, gören yok mu?)

Verin dokuz bin liracık maaşımı…

Açın makam odamı…

Hazırlayın mor plakalı aracımı…

Sekreterim nerede, şoförüm, korumam yok mu, yahu nereye gitti bütün bunlar?!

***

Şaka bir yana, bugünlerde CV’ler havada uçuşuyor, yurdum insanı bakan yardımcısı olmak için sıraya girmiş…

İşsizlik zaten diz boyu, 9 bin lira maaşlı iş kaçırılır mı?

Üstelik de herkes bakan yardımcısı olabilir…

Yani en azından olma şansı var…

Yeni uygulamaya başlayacak bakan yardımcılığı, tüm yurdum insanı için biçilmiş kaftan…

Herhangi bir alanda uzman olmanız gerekmiyor…

Çifte çifte üniversiteleri bitirip, üstüne master yaparak, yurtdışında soluğu alıp, dirsek çürütmeniz, sıla hasreti çekmenize de gerek yok…

Üniversiteyi bitirme tezi olarak hazırladığınız ve dünya çapında yankı bulan bir çalışmanızın olması da gerekmez…

Kentlerde yaptığınız örnek çalışmalarla yurt genelinde örnek gösterilmiş olmanıza da ihtiyaç yok…

Daha önce görevli olduğunuz kamu kurumu veya sivil toplum örgütünde ki, yedi düvele örnek gösterilecek başarılı çalışmalarınızın olmasına da lüzum yok…

Lise mezunuysanız, iş tamamdır…

Artık bakan yardımcılığı çantada keklik…

Yoksa sizin halen bir dayınız yok mu, ne kadar ayıpppp!

***

Zamanın birisinde bir bakanımız için anlatılırdı…

Çiçeği burnunda bakanımızın yüce makamına bir hemşerisi gelir, yakınını müsteşar yapmasını ister…

Hani şu “hamili kart yakinimdir” zamanlarında…

Bakan, nereye, kime telefon etmesi gerektiğini sorar ve Adalet Bakanlığına bağlı olduğunu öğrenir…

Çiçeği burnunda bakanımız, Adalet Bakanını arar ve aralarında şuna benzer bir konuşma geçer:

-Sayın bakanım benim bir hemşerim var. Size zahmet onu müsteşar yapın. (Emriniz olur…)

-Ama sayın bakanım, benim zaten müsteşarım var.

-Olsun canım, beni mi kıracaksın. Bir müsteşarın daha olsun.

-Tamam da sayın bakanım, hemşerinizin tahsili nedir?

Çiçeği burnundan henüz düşmemiş bakanımız, hemşerisine dönerek, yakınının mezuniyetini sorar ve öğrenir…

-Sayın bakan, lise mezunuymuş…

-Sayın bakan, hiç lise mezunundan müsteşar olur mu?

-Neden İlkokul mezunundan bakan oluyor da, lise mezunundan neden müsteşar olmasın?

Adalet Bakanı, bu işte bir terslik olduğunu anlayınca, telefona hemşerisini vermesini ister ve müsteşarlık değil de mübaşirlik istediği anlaşılır.

***
Umarım bakan yardımcılığı da, birilerine “iş” ayarlamak için kullanılmaz…

Bakanlık hizmetlerini hızlandıracak, aldığı görevle bakanlığa ivme kazandıracak, tecrübeleriyle yeni atılımlar yapacak kişiler olsun…

Demem o ki, işe adam alın, adama iş bulmayın…

Yoksa da beni bakan yardımcısı yapın, neyim eksik?

Naif Karabatak
27 Temmuz 2011

26 Temmuz 2011 Salı

Para almak kolay, hizmet yok!


Cumhuriyetin kurulduğu günden bu yana şikâyet ettiğimiz konuların başında “bürokrasi” gelir. Hantal yapısı, iş yapmaya gönüllü olmayan çalışanlar ve “bu da nerden çıktı?” dercesine vatandaşa gönülsüz hizmet yapanlar…

Göreve başladığında ne iş yapacağını, buna karşılık ne maaş alacağını bilenler, görevi aldıktan sonra “hiç iş olmazsa da, yan gelip yatsak” diye, olabilecek işleri de engellemeye çalışır, alışageldiği çalışma şeklinin bozulmasını istemez ve çözüm yerine sorun üretme derdindedir…

Bütün bunlara kısaca “bürokrasiyle uğraşmak zor arkadaş” diye geçiştiririz veya “bürokratik oligarşi” den yakınarak, siyaset üstü çalıştıklarını söyleriz…

Elbette hepsi böyle değil. Zaten “çözüm” bulmayıp, “sorun” üretenlerden bahsediyoruz…

Belki de özelleştirmenin ilk başlangıcı, bu hantal yapının yerine, dinamik bir yapı kurmak içindi…

Ama aksi de oluyor…

Eskiden araç muayenelerini Karayolları Şefliklerindeki birkaç görevli yapardı.

“Merkez anlar” düşünce yapısındaki bir memura düştüğünüzde, ananızdan emdiğiniz sütü burnunuzdan getirene kadar uğraşırdı…

Nasılsa alternatifi yok, nasılsa gidecek başka bir kapı bulunmuyordu…

Bu hantallığı ve işi yokuşa sürmeyi önlemek için araç muayeneleri özelleşti…

Şimdi muayeneler Tuv Türk kontrolünde…

Yine alternatifin yok, yine aynı hantal yapı, aynı işi yokuşa sürmeler…

Araç muayenesini henüz yapmamış olanlar için kısaca değineyim…

***

Öncelikle araç muayene zamanınız gelmişse “borcunuzun olmaması” gerekiyor…

Bunun için Defterdarlık Muhasebe Müdürlüğü’ne veya İnternet Vergi Dairesi’ne başvurup, ödeyebiliyorsunuz…

Egzoz muayenenizin olması da gerekiyor, yoksa onu da aynı yerde yapıyorlar ama biraz çetrefilli…

Başka yerleri bilmem ama Adıyaman’daki Tuv Türk’e gitmeden önce yanınıza su ve azık almanız gerekiyor.

Hazır gitmişken bir şemsiye, bir sandalye de götürseniz iyi olur…

Canınızın sıkılacağı kesin; bir gazete alıp, kalem de yanınızda bulundurursanız, bulmaca çözer, stresinizi azaltırsınız…

Adeta çölün ortasında kurulan, para alıp, hizmet vermeyi bilmeyen, 8 sıralı koltukta, günde en az iki yüz kişiye hizmet veren bir kurum…

“Biz bu işlemi, vatandaşı sıkmadan nasıl yapabiliriz” gibi bir kaygı taşımadıkları gerçek. Hiç mi “Ar-Ge” diye bir yapılanma duymadılar, doğrusu bilemiyorum.

Bir hatırlatma daha, araç muayenesi için internetten randevu almadan sakın gitmeyin. Alacağınız sıra, geçireceğiniz zamanın haddi hesabı yok.

***

Ve sonunda sıra size geldi. Haydi yaşadınız…

Aracınız LPG’li değilse şanslısınız…

Ama LPG’li bir aracınız varsa “sızdırmazlık raporu aldınız mı?” diye sorarlar…

“Yok” dersiniz, başınıza geleceği tahmin ederek…

“O zaman sızdırmazlık raporu al, öyle gel” dedikleri anda, sıranızın yandığını da bilirsiniz.

Her şey yeni baştan başlayacaktır…

“Bu sızdırmazlık raporunu kim verecek?”, diye soru sorarsınız. Cevap; Makine Mühendisleri Odası…

Onların aklına gelmez ama sizin aklınıza gelir, “Neden Makine Mühendisleri Odasından bir temsilci burada görev yapmaz?” diye…

Yerini öğrenirsiniz, arar bulursunuz…

Çıkarsınız odaya…

“Kaputu ve bagajı aç, geliyoruz” der sekreter hanım…

İnersiniz aşağı, açarsınız kaputu ve bagajı…

Beklersiniz, beklersiniz, beklersiniz…

Sabrınız iyiyse bir süre sonra nasılsa bir mühendis arkadaş gelecektir…

Elindeki bir aletle birkaç yere “dıt” edip, bir kâğıda da bir şeyler yazacak ve sizi “evraklarla birlikte” yukarıya davet edecektir…

Gidersiniz, 25 lira verip, “sınıfı geçti” raporunu alırsınız…

Tekrar dönersiniz Tuv Türk’e…

Yeniden sıra alır, yeniden çöl gibi her şeyden mahrum olarak beklersiniz…

(Bu arada yanınızda 150 lira kadar para bulundurmayı da unutmayın.)

Sıranız geldiğinde ve bir kusur bulunmamışsa şanslı sayılırsınız…

Ama eğer kusur bulunmuşsa, her seferinde tamirciye gidip gelirsiniz…

Aracınızın muayenesi tamam…

Ama sizin sinirler bozuldu galiba…

Öyleyse buyurun hastaneye, muayene olmaya…

***

İşte özelleştirilen ve rahatlayan bürokrasi böyle bir şey…

Birilerine kazanç kapısı, vatandaşa çile yumağı…

Değişen ne diye çok düşündüm, inanın yeri dışında hiçbir şey bulamadım…

Naif Karabatak
26 Temmuz 2011

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Önyargı ve Norveç Katliamı


Avrupa’nın tarihi, katliamlarla, işkencelerle, vahşi yarışmalarla ve insanlıktan uzak savaşlarla dolu olduğu halde, uzun bir süredir İslam’a ve Müslümanlara bakış açısı çok değişik.

Terörü, Müslümanlarla ilişkilendiren ve her terör olayının arkasında “İslami” bir örgüt arayan Avrupalılar, yine vahşi bir eylemde, yine önyargıyla hareket ettiler ama bu yanılgı kısa sürdü…

İslam’la terörün yan yana gelemeyeceği, bu ikisinin siyahla beyaz kadar zıt olduğunu anlatmaya çalışanlara inat, her terör olayında ilk baktıkları adres İslam oluyor…

İslam’ın “barış” demek olduğunu ve asla katliamlarda adının geçemeyeceğini anlamaları gerekiyor.

***

Dünyanın en sakin ülkelerinden birisi olan Norveç, ilk kez kanlı bir eylemle sarsıldı. Halk, ne olduğunu anlamaya çalışıyor.

Hem maddi yönden “müreffeh” denecek bir seviyede, hem huzur yönünden adı ilk anılanlardan, hem de “Avrupa Birliği”ne girmeye gerek görmeyecek kadar da rahat bir ülke Norveç Krallığı…

Norveçlilerin son yıllarda başı “yaşlanan nüfusla” dertteydi ama şimdi terörün acısıyla uğraşıyorlar…

Başkent Oslo'da önceki gün hükümet binalarının bulunduğu bölgeye yapılan bombalı saldırı ve ardından iktidardaki İşçi Partisi’nin gençlik kampına düzenlenen silahlı saldırıda en az 92 kişi hayatını kaybetmişti…

Olayın ardından Avrupa ve Amerika basını dâhil, dünyanın birçok ülkesi saldırıyı İslami bir örgütün yaptığı üzerine tezler üretti, tartıştı, köşelerde ahkâm kestiler…

Adı sanı duyulmamış örgütleri öne çıkardılar, El Kaide’nin yeniden canlandığını söylediler…

Ve insanların İslam’a ve Müslümanlara bakış açısının değişmesi için her şeyi yaptılar…

***

Bütün bunlar birkaç gün içinde oldu…

Norveç polisi, yaşları 14 ila 19 arasında değişen 85 genci katlettikten sonra yakalanan kişinin Anders Behring Breivik olduğunu açıkladı.

Saldırgan, iki silahıyla 1,5 saat boyunca, hiç gözünü kırpmadan, hiç vicdanı sızlamadan katliam yapmış…

Önyargıyla hareket edenler, saldırganın İslam diniyle uzaktan yakından alakası olmadığını görünce utandılar mı bilmiyorum…

Hele hele bu kişinin “Nazi” fikirli birisi olduğunu duyunca ne yaptılar onu da bilmiyorum…

Katliamı yapan zanlının kirli çamaşırları birer birer ortaya dökülmeye başlıyor ama en ilginci, yaptığının “korkunç” olduğunu kabul edip, “ama gerekliydi” demesi…

Yüze yakın masum insanın öldürülmesini kendisine hak biliyor…

Gözü dönmüş bir şekilde, sağa sola ateş ediyor ve ölenlerin yaşı, cinsiyeti, rengi, ırkı, kimliği hiç önem taşımıyor…

Öldürülmesi gerektiğine inanıyor ve öldürüyor…

Amacı, öldürmek…

Öldürmek için sebep değil, sonuç önemli…

Bunun için yıllarca plan yapıyor, bu süreçte vicdanı hiç galebe çalmıyor…

Bugüne dek, Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelere, o ülkelerde yaşayan insanlara “potansiyel terörist” gibi bakanlar, bu olayda da benzer bir yanılgıya düştüler…

Ama bu defa da tutmadı…

Bu olaydaki yanılgının bir daha yaşanmaması için Amerika’nın ve Avrupa’nın İslam’a bakışını değiştirmesi gerekiyor…

Bugüne kadar yaptıkları yanlıştan dönmeli, terörün dininin imanının olmayacağını anlamalılar…

Aşırılık, her yerde, her dinde, her kültürde zararlı bilinir…

Aşırı giden, sonunda aşırılık yapacak bir eylemin içersinde kendisini bulabilir…

Bu türler, her dinde olabileceği gibi, dinle alakası olmayan gruplarda da olabilir…

Bunun için birilerini peşinen suçlu göstermek, baktığı halde görmemekle eşdeğerdir…

***

Ülkemizde de böyle…

O kadar önyargıyla sorunlara yaklaşanlar var ki, gerçekleri bir türlü göremiyorlar…

Sadece kendilerinin doğrusu var, sadece kendilerinin mağduriyeti söz konusu ve sadece kendilerine özgürlük lazım…

Onlara göre karşısındaki art niyetli, karşısındakine göre de kendisi art niyetli…

Herkes, bir diğerinin “hesabı” olduğunu düşünüyor…

Herkes, atılan adımlara “kuşkuyla” bakıyor…

Ve herkes, “en doğru yaşam”ın kendi yaşamı olduğuna inanarak, bunu dayatmaya çalışıyor…

Dini dayatıyor, dinsizliği dayatıyor, dili dayatıyor, giyimi dayatıyor…

Özgürlüğü savunuyor, esareti dilinden düşürmüyor…

Barışı istiyor, savaş çığırtkanlığıyla adı anılıyor…

Elinde silahla barışa gidiyor, darbeyle demokrasi getirmeye çalışıyor…

Çünkü hepsininki doğru, diğerlerinki yanlış…

Bu önyargı bizi öldürecek, hem de için için…

Naif Karabatak
25 Temmuz 2011