22 Temmuz 2011 Cuma

Görmemişin Parası Olmuş!


Zenginin malı, züğürdün çenesini yorarmış. Olsun canım, ara sıra da züğürtlük yapalım, çenemizi yoralım. Belki böylece ekmek derdinde olanların da halini, ahvalini bir nebze anlarız…

Dünyada açlıkla boğuşan, biberonuna mama koyamayan, bir bardak su için kilometrelerce yol yürüyen, bir parça ekmek için saatlerce çalışmak zorunda kalan ve yine de o ekmeği bulamayan insanlar var…

Her akşam sofranızı süsleyen rengârenk meyveleri hayatında hiç görmemiş yavrular var…

Yaşamı boyunca hiç yeni elbise giyinememiş çocukların olduğunu, ayağına “markalı” bir ayakkabı giyemediği gibi “bayramı” bile bekleme gibi şansları olmayanlar var…

Sorumsuzca harcamalarımıza çöpe gidenlerin, dünyadaki açlığın büyük bir bölümünü önleyecek kadar var…

Boşa akan sularla, “su..su..su” diye inleyenlerin kana kana içeceği büyük oranda içme suyunun sağlayacak düzeyde…

Yüzümüzü ekşittiğimiz, burun kıvırdığımız, beğenmediğimiz yiyeceklerin adını bilmeyenlerin olduğunu hepimiz biliyoruz…

Ramazan ayı geliyor…

Gün boyu aç ve susuz kalacak, “fakirlerin halini” anlamaya çalışacağız, iftar vakti dolana kadar…

Siz onun halini anlarken, iftar edip, üzerine maden suyu içecek, çayı yudumlamaya hazır olacaksınız ama çoğunun iftar bile edemediğini bir çırpıda unutacaksınız…

Tok olanlar, aç olanların halinden anlamazmış. Ne kadar empati yapmaya kalksa da, bir yavanlık hissedilirmiş…

Konuya henüz dalış yapmadığımın farkındayım, ama başladı mı gidecek kadar önemli bir konu…

Komşusu açken, tok yatmanın nasıl bir duygu olduğunu tok yatanlar değil, aç yatanlar iyi bilir…

Gelelim görmemişe…

***

Aslında başlığın uymadığını biliyorum. Çünkü yazıma konu olan kişi “sonradan görme” değil, doğumundan itibaren “zengin” olanlardan…

Bu bizim bildiğimiz zenginlerden değil, hali vakti yerinde olanlara benzemiyor…

Servetinin Türk lirası olarak kaç para yaptığını öğrenmek için iyi bir matematik bilgisine sahip olmak gerektiğine inanıyorum…

22.5 milyar dolarlık servete sahipmiş…

200 Otomobili Varmış. (Acaba birine bile binip, şöyle benim gibi keyifle sürme şansına erişmiş midir? Nerdeeee! Ancak şoförü kullanır.)

Bunlardan 7’si Mercedes 500 Sel modelindenmiş ve 7 ayrı renkteymiş…

Ve bunun için de lakabı “Gökkuşağı Şeyhi”ne çıkmış…

Evini piramit şeklinde yaptırmış…

Dünyanın en büyük kamyonunu imal ettirmiş…

Para çok, gani gani…

Parayı bol bulan, bu defa ne yapacağını şaşırıyor… (Bizim oralarda buna uyan bir deyim var ya, neyse…)

Arap Şeyhi Hamad Bin Hamdan El Nahyan’dan bahsediyorum. (Adamın adı bile zengin, gördünüz mü?)

Bu kadar parayı ne yapacağını zaman zaman düşünüyor olmalı…

Sağına soluna hiç yardım etmiyor sanmayın, Fas’taki bir devlet hastanesinde böbrek taşlarının kırıldığı tam teşekküllü bir merkez yapılması için yardımda bulunmuş…

Belki başka da vardır ama kayıtlara girmemiş…

Görmemiş şeyhimizin gündeme gelmesi, adından dolayı…

İsminin uzunluğuna bakmayın, kısaca siz ona “Hamdan” diyebilirsiniz, Şeyh’ini eklemek şartıyla…

İşte bu zengin şeyhimiz, “bu zenginliğimi herkes görsün” diye düşünmüş, projeler üzerine kafa yormuş…

Sadece dünya değil, uzayda muhtemel bir hayat varsa ne olacak?

Belki ayda, belki Mars’ta, belki de Satürn’de hayat vardır…

Bizim gibi veya farklı şekillerde canlılar yaşıyordur…

Onları Şeyh efendiden mahrum etmek olur mu?

Olmaz…

Şeyhimiz de zaten olmayacağına kanaat getirerek, adını insanlardan başka, hayvanlar, nebatatlar, inler, cinler ve tüm âlemde yaşayanlar öğrensin diye çölün ortasına yazdırmış…

“Bunda ne var canım, ben de yazdırırım” demeyin…

Öyle kocaman yazdırmış ki, tatil için Mars’a gidenler veya teyzesinin elini öpmek için Satürn’e uğrayanlar da şeyhimizin adını ezberleyecek…

“Kocaman” dediğimin bir sınırı var elbet…

“Hamad” adını bir kilometre boyunda, 3.2 kilometre uzunluğunda yazdırmış… (Aynı zamanda reklamcı olduğumdan, bunun fiyatını hesaplamak istedim ama ben o dersi okumamıştım.)

El Futaysi Adasına yazılan güzelim şeyhimizin “Hamada” adı, uzaydan bile rahatlıkla okunabiliyormuş. (Bunu denemem lazım, inanmıyorum, hadi beni uzaya götür şeyhim…)

Harflerin silinebileceği ihtimaline karşı da önlem almış şeyhimiz. (Ben size bu yazı için proje üretmiş dedim, bana inanmadınız. Bakın, dalgaların harfleri silmesini de düşünmüş…)

Öyle bir yapmış ki, isminin ilk iki harfini denizden gelen suyoluna benzetmiş ve bu şekilde dalgaların çöle girip, hain emellerine ulaşmasına engel olmuş…

Şeyh hazretlerinin dev ismi yerine yerleşince, artık dünyada açlık kalmamış, susuzluğa çare olmuş, bebeler mama bulmuş, somurup somurup duruyorlarmış…

Size de iyilik yaramıyor mu ne?!

Naif Karabatak
22 Temmuz 2011

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Helal Olsun Malatya Valisine…


Yok, kafama taş düşmedi, rüyamda da görmedim, hangi dağda kurt öldüğünü de bilmiyorum, “bayram değil seyran değil” ama Malatya Valisi Doç.Dr. Ulvi Saran’ı, bütün samimiyetimle yürekten kutluyorum ve buradan haykırıyorum; helal olsun sana…

Her ile sizin gibi yönetici lazım…

Her kentte sezin gibi siyasi gerekli…

Söylediğinin peşine düşen, saçma bulunsa da hayallerini gerçekleştirmek için didinip duran, bütün eleştirilere rağmen yolundan caymayan, ümidi kırılmayan, asla yorulmayan birisi gerekli…

Maalesef ama maalesef bunlar Adıyaman’da yok…

Ne ilin yöneticileri “tuttuğumu koparayım” derdinde…

Ne siyasiler “ısrarla bu sorunu çözeceğiz” fikrinde…

Ne seçilmişler, “Hizmette engel tanımam” kararlılığında…

Hoş zaten hizmet eden yok ya, neyse…

Bazen düşünmüyor değilim, Adıyaman’daki birçok seçilmiş, atanmış veya sivil toplum kuruluşu yöneticileri, koltuklarında nasıl “rahat” oturuyorlar diye…

***

Konumuz Adıyamanlı bürokrat ve siyasilerin beceri veya beceriksizliği değil elbet. Konumuz, halkın beklentileri doğrultusunda, istediği hedefe varmak için hiçbir eleştiriyi, hiçbir engeli, hiçbir gücü tanımadan, kararlı bir şekilde gidebilmektir…

Bir başka deyişle de Malatya Valisi Ulvi Saran gibi olmaktır/olabilmektir…

Çok değil, 20 Mayıs 2011 tarihinde “Bu Vali Adamı Öldürür!” başlıklı bir yazı kaleme almış, Vali Saran’ı eleştirmiştim…

Sözlerimi geri alıyorum…

Bugüne kadar yaptığım bütün eleştirilerden de vazgeçiyorum…

Yok, ben bıkmadım, usanmadım, yılmadım…

Zaten böylesine bir yılgınlık, yapıma da ters. İşin sonunu getirmesini bilen, asla engel tanımayan ve hiç korkmayan birisi olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim…

Ancak, elbette her insanın da bir gücü var. Sadece kalemimle bir şeyler yapmaya çalışan birisi olarak, kılını değil, dilini kıpırdatmayan ve üstüne üstlük “versek de kurtulsak” düşüncesindeki yöneticilerimiz, siyasilerimiz, sivil toplum kuruluşu yöneticilerimizin “kayıtsızlığı” beni bu kararı almaya itti…

Onlar bu kadar kayıtsız, bu kadar umarsız ama onların tam tersi, Malatya’da kayıtlı ve umarlı bir vali görev yapıyor. Bu vali kutlanmaz mı, bu vali tebrik edilmez mi, bu vali el üstünde tutulmaz mı?

***

Gelelim Vali Ulvi Saran’ı yürekten kutlamamın esas nedenine…

Nemrut Dağı, Adıyaman il sınırlarında ama Malatya’ya da yakın…

Malatya’nın çok zenginliği var. -Allah daha çok versin- Kayısıdan tutun da, birçok meyve, Malatya’yı kalkındıracak seviyede.

Bunun yanında “birlikte iş yapma” becerileri çok fazla…

Adıyaman, hayatında bakan görmezken, Malatya’dan cumhurbaşkanı da, başbakan da, sayısız bakan da, çok yetkili ve sayısı fazla olan etkili bürokrat da çıkmış…

Büyükşehir olmasına ramak kalan, kentleşmede hayli ilerleyen, yapısal değişikliğini tamamlayan, refah seviyesini hayli yükselten bir il…

Buna rağmen de, “halkımı daha fazla nasıl zengin ederim?” derdinde olan Vali Saran, Nemrut’a turist götürmenin her yolunu deniyor…

Biz kızıyoruz, köpürüyoruz, bağırıyoruz, çağırıyoruz ama sesimizi biz bile duymuyoruz. Çünkü birkaç “kendini bilmez(!)”den öteye gidemiyor, bazen de “araya giren şeytan(!)” olup çıkıyoruz…

Vali Saran, bugüne dek çok uçuk fikirler ortaya attı, güldük geçtik…

Ama her başarı, bir hayalle başlıyordu ve uçuk fikirlerin oluşmadığı yerde başarı beklenemezdi…

Bunu bile bile güldük. Belki cayar diye düşündük. Nemrut’a “gemiyle turist götüreceğim” dediğinde karnımız ağrıyana kadar güldük ama içimizden “yapar mı yapar” diye geçirdik…

Nemrut’a, Malatyalı bürokratların göz yummasıyla zamanında açılan kaçak yol, duble yol haline geliyor…

Sadece Nemrut’la yetinilmeyip, Malatya’dan Nemrut’a gidene kadarki güzergâhta bulunan tarihi eserler gün yüzüne çıkarılıyor…

Bir yandan da İl Özel İdaresiyle özel bir şirketi ortak ederek, “yolu nasıl kısaltırım” kaygısıyla “gemi üretimine” başlanıyor…

Bütün bunlar olurken, arada bir Adıyaman basınının gündeme getirmesiyle “lütfen konuşma gereği duyan” siyasiler ve sivil toplum kuruluşlarının sesine kulak tıkayıp, işine devam ediyor…

Bu süreçte, sadece ama sadece iki il valiliği arasında imzalanacak yol protokolünü engelleyebildik, o kadar…

Bundan da Vali Saran yılmadı; “Protokol olmazsa da ben bu yolu yaparım” diyerek kolları sıvadı…

Her vekil, o yola ödenek bulma derdinde, her STK, yolu güzelleştirmek için proje üretme peşinde ve Malatya basını da Vali Saran’ın “uçuk” bulduğumuz hayallerinin gerçekleşmesi için kamuoyu oluşturma çabasında…

Biz ise bunları gündeme getirip, kesin çözüm olacak bir destek peşindeyiz…

Daha çok bekleriz…

***

Sayın Valim…

Nemrut bizim olmuş, sizin olmuş çok da önemli değil…

Zaten Nemrut’tan bir gelir elde edilmemesi için herkes elinden geleni yapıyor…

Aslında “Nemrut’u Malatya alsa da kurtulsak!” diye düşünenlerin sayısı o kadar fazla ki, iyisi mi alın sizin olsun. Festivali de siz yapın, turisti de siz getirin, kazancıda sizin olsun…

Kendi gelirinin peşine düşmeyen turizmcilerin olduğu kentte, Nemrut’un derdi bize mi düşmüş?

Bu işi sonlandırmanızı bekliyorum. Sonlandıramazsanız bile bu çabanız, bu gayretiniz, bu sabrınız ve bu istikrarınız takdire değer…

İnanın hiçbir ironi yapmadan sizi yürekten kutluyor, her kente sizin gibi bir yönetici diliyorum…

Naif Karabatak
21 Temmuz 2011

19 Temmuz 2011 Salı

Tuttuğun Altın Olsun…


Sultan Mahmut’a atfedilen bir kıssa var. Tıkandı Baba adında bir garip köylüyle olan diyalogu. Çok şansız olan ve hiç bir şeyi bulunmayan Tıkandı Baba’nın şansızlığı dillere destan olmuş. Sultan Mahmut’un bir iki denemesinde yine şans yüzüne gülmemiş…

Önce her diliminde altın göndermiş Sultan Mahmut, sonra bir kürek altın bağışlamaya karar vermiş…

Hikâye uzun, kısaltıyorum…

Sonunda Sultan Mahmut, Tıkandı Babayı hazine odasına davet etmiş…

Eline bir kürek verilmesini ve istediği kürek dolusu altını almasını istemiş…

Heyecanlanan Tıkandı Baba, küreği ters tuttuğundan bir tane bile altın alamamış…

Tıkandı Baba’nın kısmetini açmaya niyetlenen Sultan Mahmut, askerlerine “Alın bu adamı, götürün Üsküdar’a. Bir taş atsın, taş nereye kadar giderse, oraya kadar olan araziyi bu adama verin” diye emretmiş…

Askerler Tıkandı Babayı almışlar, meseleyi anlatmışlar ve bir taş seçmesini istemişler…

Tıkandı Baba, bir türlü taş beğenememiş. Birisi yamuk, birisi küçük, birisi büyük derken kocaman bir kayayı almış, atmak için havaya kaldırmış. O arada dengesini kaybetmiş, taş elinden kayıp, başına düşmüş ve Tıkandı Baba orada vefat etmiş..

Durum, Sultan Mahmut’a bildirilince “Vermeyince Mabud, neylesin Sultan Mahmut” şeklindeki meşhur sözünü söylemiş…

Bizimki de o hesap…

Vermeyince vermiyor, olmayınca olmuyor…

Bazen çalışmakla, çabalamakla, didinmekle de olmuyor. İlla kısmet, illa kısmet…

Ama şuna inanıyorum, az olsun ama helal olsun…

***

Sıcak gündemden sıyrılarak, bir başka sıcak gündeme dalış yapmak istiyorum. Malum yaz ayındayız, düğün mevsimi ve “takı” denen bir geleneğimiz var.

Çeyrek altın 140 bin liranın üzerine çıktı. Düğün davetiyesi alanların kalp krizi geçirme riski baş gösterdi.

Artık, rahatlıkla “Hafta sonu düğünümüze bekleriz” davetleri gelmez oldu. Düğün yapan da, düğüne davet edilen de “altın fiyatlarından” haberdar…

Hal böyle olunca, kuyumcular altını küçültmenin hesabını yapar oldu. Şimdi çeyrek altının daha küçüğü altınlar piyasada ama değeri düşük…

Sizin tuttuğunuz altın olsun, ben yüzünüze tebessüm oluşturacak fıkralara geçeyim…

Günlerden bir gün Nasrettin Hoca’ya 99 altın vermişler…

Hoca, 99 dokuz altını verene, bu sayıyı yüze tamamlamasını isterken, birden uyanıvermiş…

Meğer gördüğü bir rüyaymış…

Hoca bu, hemen gözlerini kapatmış, elini uzatmış, “Her zaman bu kadar alçakgönüllü olmam, ver 99 dokuz altını” demiş…

***

Hoca bir gün yine sıkıntıya düşmüş, Allah’a yalvarmış; “Allah’ım bana yüz altın ver,” diye sesli olarak dua ediyormuş…

Komşusu bunu duymuş, şaka yapmak için bacadan 99 altın sarkıtmış. (Bakın elde ne komşu var, şıp diyerek 99 altını bulabiliyor…)

Neyse, Hoca altınları alıp saymış…

Allah duasını kabul etmiş ama bir eksikle…

“Olsun” demiş Hoca, “99’u veren, yüzü de verir…”

Altınları alıp, saklamış…

Ertesi gün komşusu altınları istemek için Hoca’nın kapsını çalmış…

Ama Hoca’da altınları verecek göz mü var?

“O altınları bana Allah gönderdi” demiş…

İş mahkemelik olmuş. Komşusu “Hadi kadıya gidelim” diye diretmiş. Hoca ise “Atını verirsen gelirim” deyince çaresiz komşusu atını Hoca’ya vermiş…

Komşusu yaya, Hoca at üzerinde giderlerken, Hoca üşümüş ve komşusuna seslenmiş; “Kürkünü ver, yoksa gelmem…”

Komşu “ya sabır” çekmişse de çaresiz, kadıya giderek altınını kurtarmak için sırtındaki kürkünü çıkararak hocaya vermiş…

Sonunda kadının huzuruna varmışlar. Hocanın komşusu olayı olduğu gibi kadıya anlatmış…

Hoca, “Kadı Efendi bu adam yalan söylüyor, kendisi delidir.”

Komşusu sinirlenmiş, Kadı şaşırmış, Hoca devam etmiş; “Sorsanız dışarıdaki at da benim der.”

Adam atılmış, “Evet, at benim.”

Hoca bir kez daha Kadıya dönerek, “Bahse girerim ki, bu adam, üzerimdeki kürke de sahiplenecek.”

Komşusu yine atılmış; “Evet o da benim” deyince Kadı sinirlenmiş, “Atın bu adamı içeriye” diyerek, görevlilere emretmiş…

99 altın da Hocanın olmuş…

***

Elbette bu fıkra, yoksa Nasrettin Hoca’nın hak etmediği 99 altını helal diye yiyeceğine inanmam…

Ama bunu helal diye yiyen, hatta zıkkımlananlar var.

Halkın malını çalan, rüşvet alan, hak etmediği paraları iç eden…

Hocanın hak etmediğini yediğine inanmam ama bugünlerde herkesin altın fiyatından muzdarip olduğuna inanırım…

Yine de tuttuğunuz altın olsun diye duamı edeyim, ona göre tutun, Tıkandı Baba gibi olmayın…

Bakın, halkın gündemi çok farklı…

Naif Karabatak
20 Temmuz 2011

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Mezar Soyguncuları…


BDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, 14 Temmuz’da, Diyarbakır’ın Silvan kırsalında meydana gelen ve netice itibariyle de, 13 gencecik askerin şehit olmasıyla sonuçlanan saldırıdan sonra ilk kez konuştu, pardon yazdı…

Sayın Önder, her olay sonrası, uzatılan her mikrofona açıklama yapan, fırsatı ganimet bilerek “oh be! İyi ki oldu da, bize malzeme çıktı” dercesine sevinenleri nebbaşlara benzetmiş…

Mezar soyguncusu manasına gelen Nebbaş, en çok da Ergenekoncu zihniyete yakışıyor. Önce ortalığı gereceksin, senaryoyu yazıp, sahneye koyacaksın, sonra da başsağlığı dileyip, üzüntünü yansıtacaksın…

Sırrı Süreyya Önder, siyasete girmeden önce de, siyasete girdikten sonra da, “dobra” konuşması, “demokrat” duruşu ve “özgürlüklere” bakışıyla gönüllerde taht kurmuştu…

Bölgeyi, bölge insanını iyi biliyor, mazlumların sesi olmak için de her fırsatı değerlendiriyor. Bu açıdan bakınca sayın Önder’e “Hak savunucusu” da diyebilirdiniz, “özgür bir ses” olarak da tanımlayabilirdiniz…

İşte bu beklenti, siyasete girdiği BDP’de nasıl olacaktı, en çok merak edilen buydu?

13 askerin şehit olmasıyla bu merak daha da arttı…

İki lafından birisi barıştı sayın Önder’in…

“Onları da anlamamızı” isterdi…

Ateş her zaman düştüğü yeri yakıyordu…

O zaman karşılıklı anlayış gerekiyor, anaların ağlamaması için adımların atılması icap ediyordu…

Bütün bunlar bilindiği için 13 şehit haberinden sonra artık BDP’li olan Sırrı Süreyya Önder’in ne diyeceği merak konusu olmuştu…

Ama sustu…

Demokratlığı lafta kalmış, mağdur edilen kendi görüşünden olduğunda celallenen, başka kesimden olduğundan suspus olan konumuna geçmişti…

“Demokratım” demekle demokrat olunmuyordu. Öyle olsaydı, benim pabuçlar da demokrat olurdu. Ben tam böyle düşünürken, dün sayın Önder sessizliğini bozdu, Radikal’de yazdığı yazıyla Hazreti Ebubekir’in duasını hatırlattı…

“O ormanda kavrulan 20 gence mani olamayanlardan birisi olmanın utancı bana yetti” diyordu sayın Önder.

Sayın Önder, “Eylemsizlik sürecinde yapılan askeri operasyonlar sonucu hayatını kaybeden Kürt gençlerine ne kadar yandıysam, Hakkâri’deki iki uzman çavuşun hayatlarına da o kadar yandım. Hayatını kaybeden imam ne kadar içimi yaktıysa taziyesine gittiğim Kürt gençleri de o kadar yaktı.” diyerek, mağdurun kimliğinin, pasaportunun, renginin sorulmayacağını söylüyor…

Bütün bunlar güzel ama hemen ardından “AK Parti’nin siyasetsizliği, dar görüşlülüğü ve savaş diline dönme isteği beni şaşırtmıyor.” diyor.

Anlamıyorum, AK Partinin bugüne kadar attığı hangi demokratik adıma destek olundu, hangisine “önyargısız” yaklaşıldı, hangisini “daha da iyileştirme” için çaba harcandı?

Demokratik açılımı, AK Partinin sorunuymuş gibi üzerine atıp, sivil anayasaya bile “evet” diyemeyenler, nasıl oluyor da Kürt sorununun çözümünü bekliyorlar?

Silahlar konuşurken, barış olmaz, operasyon sürerken de, dağdakiler silah bırakmaz, bu bir gerçek…

Öyleyse aklıselim siyasilere düşen görev, halkın hassasiyetini anlayarak, ocaklara düşen ateşin yaktığı canların acısını duyarak ilk adımı atmaktır…

Her şeyin bir birine girdiği, insanların kaçırıldığı, askerin şehit edildiği, yol kesildiği, “Demokratik Özerklik” gibi girişimlerin yapıldığı bir zamanda, halkın öfkesini dindirmek ve olumlu adım atılmasını sağlamak nasıl mümkün olabilir? Hele hele hem Türk tarafında, hem Kürt tarafında var olan faşist düşünce biliniyorken…

Bir tarafın geri adım atmaması, özveride bulunmaması, silahların susması, acıların dinmesi için çaba harcamadığı bir zamanda, barıştan söz etmek, nasıl mümkün olabilir?

Belki de ilk kez AK Parti döneminde (şimdilik yeterli değilse de) “soruna ciddi olarak yaklaşan” bir iktidar var…

İlk kez dokunulmayanlara dokunan bir yargının başarısı var… (Arada pürüzler oluyorsa da…)

Böyle bir zamanda, Ergenekoncu zihniyetini de elinin tersiyle iterek, gerçekten barış için çaba harcamak, Sırrı Süreyya Önder gibi siyasetçilere düşer…

Hazreti Ebubekir’in “Allah’ım bedenimi öyle büyüt ki, cehennemde benden başka hiç kimse yanmasın” duasını hatırlatmak yetmez, bunu yürekten hissetmek ve ona göre davranmak gerekir…

Elbette “sorun çözülecekse ve bu beden sorunun çözümüne katkı sağlayacaksa, feda olsun” zihniyetiyle kararlı adım atmak, ardında durmak, her kafadan bir ses çıkmasını engellemek gerek…

Aksi halde, önce susup, sonra konuşan ama hiçbir şey yapmayan birisi olarak belleklerde yer edersin…

Demokratlıksa mesele, önce önyargılardan arının. İşe “çözmeye kararlı” şekilde başlayın, bahaneleri bir yana bırakın…

Değilse bu ülkede artan, sadece giden canların sayısı değil, sevinen nebbaşların sayısı olacaktır…

Zaten darbecilerin, darbe heveslilerinin, Ergenekon zihniyetinin asıl amacı da bu değil mi?

Naif Karabatak
19 Temmuz 2011

17 Temmuz 2011 Pazar

13 Şehitte Ergenekon parmağı


Her şehit haberi sonrasında, farklı kesimlerde ama hep bildik sahneler tekrarlanır. Diyarbakır’ın Silvan ilçesinin ormanlık alanda meydana gelen çatışmada 13 asker şehit olmuş, 7 asker ise yaralanmıştı. Doğal olarak da, her acı olay sonrasında aşina olduğumuz görüntüler ortaya çıkmaya başladı. Bir kesim intikam duygusu içerisinde haykırıyordu; “Şehitler ölmez, vatan bölünmez.” diye, diğer kesim “barış” diyordu, bir başkası da “hükümeti” suçluyordu…

Elbette ateş, düştüğü yeri yakıyordu…

Her olay sonrası BDP’nin olayla alakalarının olmadığını belirten açıklamaları ve ardından da “barış” isteği tekrarlanıyordu…

Her iki kesimin ırkçıları ise bir birine tezat açıklamalar yaparak ortamı körüklemeye çalışıyorlardı…

AK Parti cenahının ise kafası karışıktı…

Demokratikleşme için atılan adımlar, sivil anayasa çalışmaları, demokrasiyi tüm kurum ve kuruluşlarıyla işler hale getirme çabaları, hem hak ihlallerini önlemek, hem özgürlükleri olabildiğince genişletmek, hem de herkesin kendisini ifade edebileceği ortama kavuşmaktı…

Bugüne dek mağdur olan, mağdur edilen ve acı çeken kesimlerin bu adımlara destek olması gerekiyordu ama olmuyorlardı…

CHP’nin terör olaylarında ve çözümünde “net tavrı” zaten yoktu…

MHP’nin tavrı ise “kökten çözüm” şeklinde gözüküyordu, o da operasyonların en şiddetli şekilde sürmesiydi…

Askeri kanat ise saldırı varken, operasyonun kesilmesinin mümkün olmadığına inanıyordu.

PKK’da askeri operasyonların sonlandırılmasını istiyor, bunun için “eylemsizlik” kararı alıyordu…

Son olarak İmralı sakini de bu sürece destek veren açıklamalar göndermiş, eylemlerin devam etmeyeceğini belirtmişti…

***

Tabii bu arada bir seçim süreci tamamlanmış, AK Parti yüzde elli gibi büyük bir oy oranıyla yeniden iktidar olmuştu…

Türkiye ekonomik açıdan büyüyor, dünyada ilk 11’in içine giriyordu. 2010 yılında 10 bin doların üzerinde kişi başı gelire sahip, 70 milyonun üzerinde nüfusu bulunan 6'ncı ülke oluyorduk. İşsizlik ilk kez bu kadar gerilemiş, ilk kez bütçe fazla vermişti. Türkiye'de 2011 yılı Nisan döneminde işsizlik oranı, bir önceki yılın aynı dönemine göre 2,1 puan azalarak, yüzde 9,9 olmuştu. 2011 yılının ilk 6 aylık döneminde 2.9 milyar liralık bütçe fazlası verildiği, bunun da 1970'ten bu yana Ocak-Haziran döneminde nominal olarak en yüksek bütçe fazlası rakamına ulaşıldığını gösteriyordu. Dış dünyadaki saygınlık ve etkinlik de işin bir başka boyutuydu…

Ülke içinde de siyasi gerilimler azalmış, demokrasiye müdahaleler kalmamış, 367 krizi gibi zeka seviyesini zorlayan girişimler son bulmuştu…

Elbette özgürlük alanları da genişliyordu. Başörtüsüne en karşı duran kurumların bile son aldığı kararlar, özgürlükten yanaydı…

Kürt sorunun çözümü için ciddi adımlar atılıyor, atılan adımları destekleyici girişimler bekleniyordu…

Bütün bunlar sürerken, 12 Haziran seçimlerinde “bile bile lades” diye aday gösterilenlerin yanında, BDP’nin desteklediği ve eften püften suçlarla vekilliği engellenenler de vardı. Yani yasal düzenleme için alınacak çok yol vardı…

CHP’liler ve BDP’liler önce yemin etmedi, sonra CHP’li vekillerin tamamına yakını yemin ederek, meclisteki çalışmalara başladı…

BDP ise Hatip Dicle’nin serbest bırakılmamasını gerekçe göstererek, yemin etmediği gibi meclise girmedi…

Bu arda “nereden icabettiyse” DTH “Demokratik özerklik” ilan etti. Bir açıdan kendi çalıp, kendi dinlediyse de, “bölgede yaşayanların olumlu görüşünün olmadığı”nı bile bile, dar alanda, geniş karar almak istediler. Elbette –hiç değilse şimdilik- laftan öteye gitmez…

Böyle bir zamanda önce ikisi asker, biri sivil olmak üzere üç kişi PKK tarafından kaçırıldı.

Sonra bir karakola saldırı düzenlendi…

Ardından da Diyarbakır’ın Silvan ilçesi ormanlık alanında 13 asker şehit edilirken, 7 asker de yaralanarak, yine halkın öfkesi kabardı…

BDP ilk kez “şehit cenazesi için otopsi” istedi…

Bu ilginçti aslında. BDP’ye, PKK’ya yakın ajanslara ve bölgedeki bazı görgü tanıklarına göre, askerlerin ölümü, atılan el bombalarından değil, helikopterden atılan bombalarla olduğuydu…

İddia hem korkunçtu, hem de çok ürkütücüydü…

Ama işin içinde Ergenekon gibi “derin” yapıların olabileceği çok kimse tarafından hesap edilmedi. Hem PKK’nın da derini vardı. Saldırı emrinin bu gruptan (Ankaralılar) gelmiş olabilirdi. (Bunu iddia eden gazeteler vardı.) Ve bu grubun da Ergenekon iddianamesinde yeri vardı…

***

Sonuç olarak…

PKK “eylemsizlik kararı aldık” diyerek operasyonların durmasını istiyor…

BDP’de ölümlerin olmaması, barışın sağlanması için operasyonun sonuçlanmasını istiyor…

Türkiye’de bu arada önemli şeyler oluyor, birçok alanda önemli mesafeler alıyor…

Öyleyse operasyonun sürmesi, şehit haberlerinin fazlalığı “kaos” isteyenlerin işine gelecekti, her zamanki gibi…

Ve halkın sokaklara dökülerek “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganlarından zevk duyanlar da vardı…

Hele hele gözyaşlarından…

PKK’ya bakarken, Ergenekon’u görmeyenler, Ergenekon’a bakarken, PKK’nın benzer “derin” yapılanmasını hissetmeyenler, hep yanlış yerde mücadeleye devam edecekler…

Bazıları da, “böyle bir örgütün adresini alıp üye olmak” bile isteyecekti…

Naif Karabatak
18 Temmuz 2011