14 Temmuz 2011 Perşembe

Özelleştirmenin en kötü yanı…


Özelleştirme uygulamaları başladığından bu yana tartışması devam ediyor. Faydası olduğunu söyleyenler de var, hepten zarar olduğunu söyleyenler de…

Kuşkusuz iki kesimin de çok haklı gerekçeleri var. Hele hele çalışanlar açısından baktığınızda, “iyi” diyeceğiniz yanını pek bulamıyorsunuz ama bu “peşkeş çekme” kadar da basit değil…

Rantabl olmayan kurumların, özel sektör eliyle daha güzel hizmet vermesinin yanında, kurumu büyüttüğü de bir gerçek…

Her zaman bu böyle değil elbet…

Kanımca, özelleştirmenin en kötü yanı; “sonradan görme zenginlerin” peydahlanmasıdır…

Bunun kötü yanı, insanların zenginleşmesinde değil, “ne oldum delisi” olmasındadır…

Her siyasi iktidar döneminde palazlanan şirketler, kişiler, kuruluşlar olur…

AK Parti döneminde de, adının önüne “AK” koyanlar, potansiyel palazlanacaklar gibi görüldü…

AK’ın ardında ne karanlık işler yapılıp yapılmadığının çok da araştırıldığını sanmıyorum…

Hem ben işin palazlanmasına değil, halka yönelik uygulamasına bakıyorum…

Sonradan görme zenginlerin savurgan olduğu gerçeği aslında çok doğru değil.

Kılı kırk yardıkları, sinekten yağ çıkarmaya çalıştıkları, yasaları “menfaatlerine” göre çekip uzattıkları bir gerçek…

Yasaların ceza maddelerini kendilerine yönelik kullanıp, meslek ahlakı, kurum kültürü ve etik değerleri bir yana bırakmaları kabul edilemez…

Ama yapılıyor…

***

Özelleştirmenin olumsuz sonuçlar doğurduğu bir alandan bahsetmek istiyorum…

Eski adıyla Tedaş olan Elektrik Dağıtım Kuruluşları özelleştirildi.

Her ilde farklı şirketler ihale alsa da, temel yaklaşımın değişmiyor olması dikkat çekici…

Sinekten yağ çıkarma, müşteri konumundaki vatandaşı “cezalandıracak potansiyel av” gibi görmeler, ucuz hesaplarla kurumu büyütmeye çalışmalar neredeyse her yerde görülüyor…

Özellikle de Akedaş’ta…

Adının önüne koyduğu” Ak”la aklanacağını sanıyor ve halka zehir kusturmaya devam ediyor…

Oysa adının önündeki “Ak” veya “kara”dan daha önemli olan, yapılan işin “Ak” olup, olmadığıdır…

***

Özelleştirmeden önce farklı uygulamaları olsa da, “inisiyatif” ve “kurum kültürü” ya da “kurum ahlakı” bazı esneklikler getiriyordu…

Şimdi, bütün bunlar bir yana bırakılmış, “bu insanları nasıl avlarım, ne kadar aşırabilirim” zihniyetindeymişçesine uygulama yapılıyor ve hiç yakışmıyor…

O kadar vurdumduymaz, o kadar savurgan ve o kadar işleri sarpa sardırmışlar ki, yasaların ceza bölümlerini uygularken bile hata üstüne hata yapıyorlar…

Vatandaş o kadar çileden çıkmış, o kadar bunalmış ve o kadar Akedaş’a tepkili ki, örnek vermeye kalksam bu sütunlar yetmez…

Ama az ve öz örnekle yetineyim…

Bazen ödeme zamanı geçmiş, bazen henüz ödeme zamanı gelmemiş faturalara bile sırf açma kapama ücreti olan 18 lirayı kotarmak için “kapama” işlemi uygulanıyor…

Haber verme yok, uyarı yok, bekleme süresi yok, tebligat yok…

Kapat ve git…

Makbuzu da bir tarafa atıver gitsin, ne önemi var…

Bunda miktarın önemi de yok, 10 lirada olabiliyor, 100 lira da…

Vatandaş karanlıkta kalmış, mağdur olmuş, konu komşuya karşı zor durumda kalmış, ayıp olmuş ne önemi var…

Biliyorlar ki, kendilerinde olmayan kurum kültürü ve etik anlayış vatandaşta var…

Ve biliyorlar ki, bu anlayış yüzünden hiçbir vatandaş, 18 lira için mahkemelere gitmez, kuzu kuzu öder…

Yine biliyorlar ki, “vatandaş başka elektrik bulamaz” mecburen ampulünün yanmasını ister…

Bunu bildikleri için de sinekten yağ çıkarma adına “avladığımız bize kardır” zihniyetiyle hareket ediyor gibi bir görüntü sergiliyorlar…

Bu uygulamayı yasalarla izah edebilirler ama asla “ahlakla” bağdaştırmaya kalkışamazlar…

Bilmiyorum, 18 lirayı toplayarak zengin olunur mu?

Haksız yere elde edilen bu gelir hayır getirir mi?

Kendi adıma mahkemelerle uğraşacak halim yok, “hakkımı helal etmem”, olur biter…

Ve benim gibi “haram” edenlerin sayısı arttığında da, adının önündeki “Ak” onu kurtaramaz…

Burada değil, merak etmesin, öte yanda…

Naif Karabatak
15 Temmuz 2011

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Hasta mahremiyeti…


Sağlık sektörü, diğer işkollarına pek benzemiyor. Eleştirmekle, eleştirmemek arasında gidip geliyorsunuz. Eleştiremiyorsunuz, çünkü daha düne kadar hasta ve yakınlarını insan yerine koymayan sağlık kuruluşları vardı. Şimdi güler yüzlü hizmet veren sağlık kuruluşları var…

Daha düne kadar her adımda bir kuyruk olan sağlık kuruluşlarından, işi pratiğe bağlayan uygulamalarla göz dolduran sağlık kuruluşlarına dönüş yapıldı…

Daha düne kadar “keşke hasta gelmezse de, biz de yan gelip yatsak” zihniyetinde sağlık kuruluşları vardı. Şimdi, “nasıl hizmet versek” diye çırpınan sağlık kuruluşları var…

Şimdilerde hastaneler, boyasıyla, cilasıyla, hizmete erişimdeki kolaylıklarıyla, ferah ortamları, temiz yataklarıyla beş yıldızlı bir otel gibi hizmet veriyor…

Bu açıdan bakınca “yiğidi öldürüp, hakkını vermek gerektiği”ni rahatlıkla söyleyebilirim…

Ama aksilik, aksaklık veya vurdumduymazlık olmuyor mu derseniz, maalesef oluyor…

Aksi de var tabii…

Yurdun dört bir yanında sağlık çalışanlarına yapılan fiziki saldırılar, sözlü tacizler, bağırmalar, çağırmalar, hakarete varan cümleler…

Konu sağlık olunca, hasta ve hasta yakınlarının psikolojisinin “bozuk” olabileceği hesaba katılıyor ama canla başla görev yapan sağlık çalışanlarının da “yorgun” olabileceği, onların da can taşıdığı unutuluyor…

İki tarafında hakkını verdikten sonra gelelim aksamalara…

***

Hastanelerde “hasta mahremiyeti” büyük önem taşıyor/taşımalı…

Kendisine emanet edilenin bir can olduğu asla unutulmamalı…

Hiç kimse, bir başkasına canını emanet etmezken, sağlık kuruluşlarına duyulan güven, bu emanetin bırakılmasını sağlıyor.

Öyleyse ona göre davranmalı…

Mesela ameliyathaneler…

Çok şükür bugüne dek hiç ameliyat geçirmedim.

Ameliyathanenin soğuk yüzünü de bilmiyorum ama yakınlarımdan çeşitli operasyon geçirenler oldu…

Çok değil, daha dün…

Adıyaman’da bir hastane…

(Uygulama nasıldır, doğrusu bilmiyorum.)

Kulaktan küçük bir operasyon geçiren genç kız, ameliyathaneden çıkarılacak…

(Saat 10.30) Görevliler, ameliyathanenin önünde bağırır, “güçlü kuvvetli taşıyıcı” aradıklarından, “erkek hasta yakını” sorarlar, pardon bağırırlar…

Ameliyathanenin önünde veya bahçede hastasının sağlığına kavuşmasını bekleyen yakınları, bu çağrıya bir çırpıda cevap verir, kapının önüne birikirler…

Biraz sonra (saat 10.40) içeriden sesler gelir…

Sedye üzerinde, kendisinden geçmiş, henüz ayılmayan hastaları görünür…

Hasta, sedyeye yatırılmış, üzeri battaniyeyle örtülmüştür…

Ameliyathanenin steril ortamında, üzerine giyindiği (genellikle) mavi giysinin üzerine, soğuktan etkilenmesin diye (temiz olup olmadığı tartışılan) battaniye örtülür, sıkı sıkıya da sarılır…

Hasta yakınları, sedyenin her bir tarafını, görevlilerle birlikte tutarlar…

Hasta odası aynı katta olmadığı için –genellikle- kat arası nakil, asansörle olur…

Aksi de olur tabii…

Merdivenle, uçurumdan aşağı uçacakmış görüntüsü veren bir tarzda, hasta odasına doğru götürülür…

Bu arada hastanın sağı solu açılır, “mahrem” olan vücudunun bazı bölgelerini koridor boyunca görenler olabilir…

Ve hasta odaya getirilir…

Görevliler, hastayı yatağa nasıl yatıracaklarının talimatını verirler…

Sedye yatağa yanaştırılır. Hastayı “karga tulumba” denecek şekilde sedyeden alarak, yatağa yatırırlar…

Yakınları, hastalarının acı çekmemesi için ne kadar özen gösterirlerse göstersinler, bu şekildeki bir aktarmadan dolayı acı vermeden bu işi beceremezler…

Henüz kendinde olmayan hasta, buna rağmen acı içinde kıvranarak, bir süre nekahet dönemi geçireceği yatağına uzanır…

Ve “beş yıldızlı otel” gibi hizmet veren hastanede, el arabasına yük atma şeklinde bir uygulama görüp, şaşırırsınız…

Bunun başka bir yolu, uygulaması, metodu, kolaylığı ve hasta mahremiyetine özen gösteren şekli yok mu, doğrusu çok merak ediyorum…

Bu, dereden geçerken, çıpırda boğulmaya benziyor…

Bu, hastanın en çaresiz olduğu zamanda, önemsenmediğini gösteriyor…

Ve bu, hastanelerin şimdiki konforuna yakışmıyor…

Naif Karabatak
14 Temmuz 2011

12 Temmuz 2011 Salı

Yazı yazmanın mevsimi


Günlük yazı yazanlar için “ideal mevsim” var mıdır, diye şaşırtıcı bir soru soran okurumun merakını gidermem gerekir.

Ama doğrusu ben de merak ediyorum…

Yazı yazmanın, zamanı ve zemininin olmadığına inanlardanım.

Gecenin bir yarısı uyanıp, aklıma gelen ilk sözleri karaladığımı bilirim…

Bundan dolayı yazı yazmanın zamanının olmadığına inananlardanım, ya mevsimi?

O konu biraz karışık…

Yazdığınız yazıya bağlı…

Hangi sitilde yazıyorsunuz, bu çok önemli…

Siyaset yazıyorsanız, sizin mevsiminiz seçim dönemidir. (öncesi ve sonrası)

Yandaş basınsanız, “taraf tuttuğunuz parti” ya da “kişi”ye her saldırıldığında elinize kalemi alıp savunmanız, her konuştuğunda da destek olmanız gerekir…

Eğer hem siyaset yazıyor, hem de diğer güncel olayları değerlendiriyorsanız, sizin için yazmanın mevsimi yok demektir.

Elbette bunun da riskleri var…

Spor yazarsınız, tarih ve coğrafyada kalem oynatırsınız, siyasete dokunur, magazini unutmazsınız…

Bazen aşk kokan yazılar kaleme alır, bazen tatil beldesindeki aşklarınızdan bahseder, ne kadar “çapkın” olabildiğinizi gösterirsiniz…

Pek okunmayan bir yazarsanız, “usta yazarlara” dokunarak merdivenleri çıkmaya başlarsınız…

Bunun için “küfür” en etkili silahtır, tüm seviyesizlere hararetle tavsiye edilir…

Eğer her gün yazıyor ama hiç okumuyorsanız, sadece yumurtluyorsunuz demektir…

O zaman siz istediğiniz zaman yumurtlayabilirsiniz, tavukların rekorunu da kırıp, rekorlar kitabına girebilirsiniz…

Gördüğünüz gibi yazının mevsimi olmaz, kişiye göre değişen yoğunluğu olur o kadar…

***

Gelelim kendime…

Belki her yazar gibi benim de hayallerim vardı…

Küçük bir tatil kasabasında, daktilonu (o zaman daktiloydu) alıp, sahile bakan tarafta tuttuğunuz evinizin bahçesinde, beklediğiniz ilhamın gelmesiyle daktilonun klavyesine uzanarak yazılar yazmaktı…

Orta halli bir yazar olarak, mutlu yuvamda, dünyaya açılmaktı…

Kimsenin etlisine, sütlüsüne karışmayı istemezdim ama hiç kimsenin de bir başkasının etlisiyle, sütlüsüyle uğraşmasını haz edemezdim…

Dünyanın en ücra köşesindeki acı, yüreğimi dağladığından, her konuyla ilgili kalem oynatmayı, dertlere derman olmayı arzulardım…

Duvar gibi yöneticilerin, yazılan yazılardan ders çıkarıp, görevlerini yapmalarını dilerdim…

Kimin eli kimin cebinde, kim kimle, nerede, nasıl, ne yapıyor gibi magazin kokan ve seviyesiz konulara hiç ilgi duymadığım gibi, küçük sahil kasabamda da duymazdım…

Roman yazmayı çok isterdim…

“Yazsam, hayatım roman olur” diye önüne gelenin söylediği gibi bir hayat hikâyem olduğuna inanmıyorum ama “ibret kokan zorluklar” yaşadığımı iyi biliyorum.

Dayatmalar, yasaklar, mahkemeler, şikayetler, iftiralar, yalanlar, garezler, kinler.. hepsi, başlı başına yazı konusudur… (Kim bilir, belki bir gün.)

En sevmediğim ve hiç istemediğim yazı, siyasi yazılardı ama en çok da siyasetle iç içe oldum, hiç sevmememe rağmen…

Bu süreçte de “ne siyasiler” tanıdım, “ne yağcılar” gördüm, “omurgasız” insanların nasıl eğilip büküldüğüne tanıklık ettim.

Yazsam roman olmaz mı?

Uzun yıllar kamu kuruluşunda çalışmamdan dolayı, kaplumbağa hızıyla yürüyen bürokrasinin bütün iç organlarını iyi bilirim,

Aksayan yönlerin neden aksadığını da çok iyi biliyorum…

Bütün bunlar yazı değil elbet, yazmaya değer konular…

Ama en güzeli tatil yazıları…

Bir gün Akdeniz’i yazacaksın…

Mersin’den başlayıp, Fethiye’ye kadar uzanacaksın…

Ege’ye geçeceksin mesela…

Çeşme, Kuşadası, İzmir, Aydın diye devam edeceksin, tüm tarihi ve doğal güzelliklerini, güzel insanlarıyla birlikte kaleme alacaksın…

Karadeniz’e gideceksin mesela…

Uzungöl’ün dimağımda kalan güzelliğini yeniden yaşayacaksın, Kaçkar’a çıkacaksın, Ordüzü’nün güzelliğinde çayını yudumlayacaksın…

Askerlik yaptığım Bolu’nun serin havasında, orman içinde gizlenen güzelliklere tanıklık edeceksin…

Marmara’ya geçeceksin…

Hayallerimin şehri İstanbul’a uğramadan önce Edirne, Tekirdağ’a uzanacaksın…

Ve İstanbul’da konaklayacaksın…

Ülkenin dört bir yanını dolaşıp, tarihini, kültürünü, doğal güzelliklerini, güzel insanlarıyla birlikte köşene alacak, farklı hikâyeleri okurlarına yansıtacaksın…

Bütün bunların mevsimi mi olur?

Yeter ki zaman olsun. Yeter ki imkânın elversin.

Gerisi kalemin ustalığına kalmış…

Naif Karabatak
13 Temmuz 2011

Önce yemin etmeye yemin ettiler…


Bugün 12 Temmuz 2011 Salı. Genel seçimlerin üzerinden tam bir ay geçti. Seçim sonucuna göre halkın yetki verdiği milletvekilleri meclise giderek, çalışmalara başladı. Bir aydır sanal kriz çıkaranlar, “yemin etmeme” üzerine ant içmişti…

Ve dün CHP’liler bir yemin etti ki, dönemezler…

CHP’lilerin yemin etmeme gerekçesi, iki Ergenekon sanığı olan milletvekillerinin serbest bırakılmamasıydı…

“O iki vekil yemin edene kadar yemin etmeyeceğiz” dediler…

Bu süreç “dört yıl da sürse” diye kararlılıklarını gösterdiler…

Kemal beyin, bir saat önce söylediğini, bir saat sonra yalanladığını bildiğimizden, doğrusu “hiç yemin etmeyecekleri” yönünde alınan kararı önemsemedim…

Zaten işin başından beri de “nereden yemin etmeyeceğimizi söyledik” diye başını taşlara vuran bir Kemal bey hayal ettim, durdum…

Zira büyük bir oyuna gelmişti…

Muhalifleri “B planı” olmayan bir yola girmesine teşvik etmiş, adeta gaz vermişlerdi…

Süleyman beyin de etkisi olmalıydı, nur yüzlü Süleyman’ımızın…

Bir anda mecliste “etkisiz vekil” konumuna düştüklerini, genel kurula girip, sessizce bekleyeceklerini, tek söz söylemeyip, tek önerge veremeyeceklerini, komisyonlara girip, yasal düzenlemelerde söz sahibi olamayacaklarını anladıkları anda, Kemal bey “ah vah” etmeye başladı…

Ama başbakan da boş bulunmuş, “Tükürdüklerini yalayacaklar” demişti…

Keşke söylemeseydi…

Kemal bey daha fazla zor duruma düştü…

Zaten “hiç yemin etmeyeceğiz demedim ki”, diye bir geri adım attı…

“Bir ışık” bekliyorlardı, “bir adım” atılmasını umuyorlardı…

Sanık vekillerin geleceğine dönük bir şeyler bekliyorlardı…

Olmadı…

Olmadı ama “mutabakat” oldu…

Bakalım AK Parti ile CHP’nin uzlaştığı metin neymiş?

Metinde “Sorunların çözüm yeri Meclis'tir.” Denerek, adres gösterilmiş…

Zaten öyle. İşin başından beri bu söylenmiyor muydu, şimdi ne değişti?

Sonra; “Tüm yasalar özgürlükleri genişletici şekilde yorumlanmalı ve uygulanmalı.” denmiş.

Bu cümleyi “anlamadım” desem, bana kızan olur mu bilmem…

Nasıl yani, “biz yasayı özgürlükleri kısıtlayıcı şekilde yazdık ama siz özgürlükleri genişletici şekilde anlayın,” demek mi?

Yoksa “daha sarih yasa yazma” özrünüz mü var?

Yasaları yazarken, “bir gün lazım olur” diyerek, elastiki cümleler kullanılması, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da teşvik mi ediliyor?

Ne diyecekseniz deyin, herkesin anlayacağı dilde konuşun, metinleri de öyle kaleme alın…

Bu sözümü Kemal Bey not etsin; “Yasalar, bulmaca değildir, yukarıdan aşağısı, soldan sağası olmaz. Kare ve çengellerle süslenmez…”

“Uygulama” bölümüne katılırım. Çünkü bu ülkede kendisini yasaların üstünde görenler var. Tıpkı Ergenekoncular gibi…

Mutabakatta yer alan bir diğer cümlede “Anayasa dahil tüm mevzuatın, hukukun üstünlüğü çerçevesinde ve kuvvetler ayrılığı ilkesi dikkate alınarak özgürlükleri genişletici bir anlayışla yorumlanması ve uygulanması gerektiğine inanıyoruz.”

Bu cümle de, diğer cümlenin bir benzeri…

Metnin sonunda ise CHP’li vekillerin yemin etmesinin arzulandığı not düşülmüş…

***

Peki bu metinde, darbe yapmaya teşebbüs eden, terör örgütü olduğu iddia edilen Ergenekon üyesi veya yöneticisi konumundaki vekillerin “serbest bırakılması” yok…

Daha sonra Ergenekon sanığı vekillerin “özgür olacağı” kaydı da yok…

Bunun için “yasal düzenleme” yapılacağı da not edilmemiş…

Sadece yasaların kısıtlayıcı maddelerini, kısıtlamıyormuş gibi algılanması gerektiğine dair niyet bildirme var…

Öyleyse hâkimler de bu mutabakat metninden sonra; “siz kısıtlamışsınız ama biz Ergenekoncu ağabeylerimiz için bu defalık genişletelim,” demez…

Ve CHP bu metinle “mutabakat”a varıp, yemin etti…

Bir aydır yemin etmemesinin gerekçesi haline gelen iki Ergenekon sanığı meclise gelmedi…

Onların serbest kalacağına ilişkin yasal düzenleme yapılmadı…

Bir başka deyişle, amaç hâsıl olmadı…

O zaman ne diye “kriz” çözüldü…

Hem kriz, bunun neresinde?

***

Lafımı eğip bükenlerden değilim…

Kulağımı tersten kaşıyıp, hem amacına ulaşmasını, hem de kolumun yorulmasını sevmem…

Bu nedenle de söyleyeceğimi direkt cümlelerle söylerim…

Bu metin, “bizi bu işten kurtarın”dan başka bir şey değildir…

“Biz bir yanlış yaptık ama bu yanlıştan nasıl döneceğimizi bilmiyoruz”un farklı bir söylenişidir…

Bir başka deyişle de, CHP’liler TBMM’de yemin etmeden önce, yemin edeceklerine yemin etmişlerdi…

Anlamadınız değil mi?

Zaten işin başından beri bu boykotu da, krizi de, yeminsizliği de, CHP’liler gibi biz de anlamamıştık…

Naif Karabatak
12 Haziran 2011

10 Temmuz 2011 Pazar

Acının rengi olmaz…


Dünyaya gözlerini açtığında, birinci dünya savaşı patlak vermişti. Herkese yetecek dünyada, anlamsız bir savaşta, hırsın, hiddete dönüştüğü, insanların hayvanlaştığı, bütün adiliklerin yapılabildiği bir zaman dilimiydi…

Ülkeyi yönetenlerin kendi iktidarının devamı için gençleri bile bile ölüme saldığı ve 16 milyondan fazla askerin öldüğü, yaralandığı, sakat kaldığı bir savaşın ayak seslerinin duyulduğu zamanda dünyaya gözünü açmıştı.

O günden sonra hayatından ne savaş çıktı, ne yoksulluk, ne yoksunluk, ne de acı. Biri bitip, bir diğeri başlayan savaşlarda çok acı gördü. Sürgünler yaşadı, darbelerde acı çekenlerin gözyaşlarını sildi. Kıtlıklar, baskılar, zor yaşam koşullarıyla bir ömür tüketti, bir asrı devirdi.

Osmanlı İmparatorluğu’nun yönettiği bir ülkede doğmuş, cumhuriyetin kuruluşuna tanıklık etmiş, savaş ve darbelerle ömür geçirmiş, anlamsız bir kavganın ortasında evladını yitirmişti…

Ne günler görmüştü…

Devletin görmediği, görse de elini uzatmadığı bir yerde yaşam mücadelesi veriyordu…

Eşi onu sırça sayarlara gelin etmemişti, çocukları yalılarda ikamet edecek bir kazanca sahip olamamışlardı…

Uzaklardaydı, çok uzaklarda yaşıyordu. Hem gözden uzaklarda, hem gönülden uzaklardaydı…

Yolu olmayan, suyu gelmeyen, okulu bulunmayan, devletin şefkatli kollarının uzanmadığı/uzanamadığı bir yerdeydi…

Yıllarca kendi halkına “düşman” gözüyle bakan yöneticiler görmüştü.

102 yaşındaydı…

Görmüyordu, duymuyordu ama bir evladı vardı. Nerede olduğunu bilmezse de, sarılamazsa da. Yaşlanmış, kötüm olmuştu. Desteksiz ayakta duramıyordu, destek olan ise yoktu…

Gün geldi, oğlunun “terörist” olduğunu duydu, acısını yüreğine gömdü, oğlundan haber bekledi…

Ve bir gün ölüsünü getirdiler…

Evladıydı onun…

Yapılan kavganın ne olduğu umurunda değildi, kimin vurduğu, niye vurduğu da onu ilgilendirmiyordu…

O canını kaybetmişti, tek tutunacak dalı gitmişti, duvarı yıkılmıştı…

Mevlit okutup, ruhuna armağan etmek istedi…

Tefeciler, milletin kanını emenler öldüğünde, anne ve babası mevlit okutabiliyordu…

Darbe yapıp, koca bir millete acı çektirenler de öldüğünde cenazesi musalla taşına konuyor, törenlerle defnediliyordu…

Sonra mevlit okutuyorlardı, darbeci için, gözü yaşlı yakınları…

Namussuzlar, kapkaççılar, hırsızlar, rüşvetçiler, çocuk tacirleri, beyaz kadın ticareti yapanlar, zehir satanlar, kerhane işletenler, her türlü melaneti yapanlar için de bu değişmiyordu…

O zaman kendi oğlu için de mevlit okutabilirdi…

Onun evladıydı, canıydı, kanıydı...

Niye kavga ettiğini de bilmiyordu…

Ergenekoncular için de terör örgütü diyorlardı, PKK için de…

Birisi devletin içinde öbeklenmiş, bir diğeri dağa çıkmıştı…

Ama olsun, bu defaki farklıydı, oğluydu, kendi canından birisiydi…

Dini görevini yerine getirmeli, günahlarının affı için dua etmeliydi…

Ve sonunda düşündüğünü yaptırdı…

Oğlu için mevlit okuttu, her anne gibi…

Mevlit bitti. Yaşına başına bakmadan, acısını bir türlü anlamadan alıp götüreceklerdi ama götürülecek gibi değildi…

Evinde ifadesini aldılar…

Tatvan Cumhuriyet Savcılığı “Terör Örgütü propagandası” yaptığına kanaat getirmişti…

Sonra suçunun büyük olduğuna inandılar ve Van Cumhuriyet Başsavcılığı’nda sürdü mahkemesi…

Özel yetkili savcılar eliyle görülüyordu dosyası, demek ki büyük bir suç işlemişti…

O, sadece ama sadece oğluna son görevini yapmıştı…

Acının kimliği yoktu, acının rengi olmaz, kokusu duyulmazdı…

Gözyaşları her yerde berraktı. Her acıdan sonra süzülüp giden yaşlar, aynı renkteydi…

Dünyanın her yerinde böyleydi, Bitlis’te de böyle olmalıydı…

Oğluyla dağa çıkmamıştı, oğlunun dünya görüşünün ne olduğunu bile bilmiyor; neye inandığından, neye hizmet ettiğinden bile haberi yoktu…

Ama propaganda yapmıştı…

Merhum Süleyman Çelebi’nin yüzyıllardır dilden dile dolaşan, Peygamberimizin doğumunu anlatan Mevlit’i, bir kez daha okutmuştu ama meğer terör örgütünün propagandasını yapmıştı da haberi yoktu…

Oysa benzer bir terör örgütü daha vardı; Onun avukatı olmanın “onurunu” duyan parti genel başkanları bulunduğu bir ülkede yaşıyorduk…

Onun için “yemin etmeme” andı içenler vardı. Birisinin “terör örgütü iyiydi”, bir diğerinki “kötü.”

Onlar değil ama 102 yaşındaki Lalihan Akbay, terör örgütü propagandası yapmış, ölen oğlu Rauf Akbay için mevlit okutmuştu…

Suçun büyüğü buydu işte…

Naif Karabatak
11 Temmuz 2011