7 Temmuz 2011 Perşembe

Hangi taşı kaldırsam!


Ruh sağlığımı koruma adına, aklım erdiğinden bu yana komplo teorilerini önemsemem. Ama buna rağmen de, “birçok önemli olayın” önceden planlandığını ve plana göre işi yürütürken, eline yüzüne bulaştıranlar olduğunu da görürüm…

Bunun için; “Herkesin bir hesabı varsa, Allah’ın da bir hesabı vardır.” diyerek içimizi rahatlatırız…

12 Haziran’dan bu yana Türkiye’de ilginç şeyler oluyor…

AK Parti, Türkiye tarihindeki en yüksek oyla, üçüncü kez iktidara geliyor…

CHP ve MHP umduğunu bulamıyor, BDP ise kazandığı milletvekili sayısına sevinemiyor…

Seçimlerden sonra yeni seçilen vekiller TBMM’ye gidip yemin edecekti…

BDP’nin yemin etmeyeceği önceden belliydi. Bir başka deyişle de “tavırları net”ti…

CHP ise son ana kadar belli değildi…

Her an bir şeylerin değişmesini bekliyor gibi halleri vardı…

Bile bile iki Ergenekon sanığını aday etmiş, “seçilebilecek” yerde listeye yazmış, sonra da “cezaevinden çıksınlar” diye bekliyor…

Oysa henüz aday edilmeden önce “seçilseler dahi meclise gidemezler” diye, kendi hukukçuları bile açıklama yapmıştı…

Elbette hesap başkaydı…

Talimat verilmişti…

“Haberal’ı aday yap!” dedi, bir bilen…

Önce yalanladı Kemal bey…

Sonra Süleyman Demirel, “ben ricacı(!) oldum” dedi…

Bunun için seçim sürecinde CHP’li bile olmuştu, nur yüzlü Süleyman’ımız…

Zurnanın zırt dediği yer, Ergenekonculara dokunulmazlıktı…

Bir diğeri ise meclisi kilitlemekti…

Bununla AK Parti’yi yıpratmak, Başbakanın (muhtemelen) “cumhurbaşkanlığı” veya “başkanlık sistemine geçmesini” engellemekti…

Kemal bey, son anda yemin etmeyeceklerini söyledi…

O güne dek ise “yemin edip etmeyecekleri” kesin değildi.

BDP’yle birlikte hareket etmekle suçlandı…

Amerika’dan talimat geldiği söylendi…

Farklı baskıların yapılıp yapılmadığı soruldu…

Hepsinde de Kemal bey, “bu bizim tercihimizdi, parti de böyle karar aldık” dedi ama seçilen vekiller de, (geçen günkü yazımda mizahi olarak yazdığım gibi) “Şeytan diyor ki, çık yemin et” düşüncesindeydi…

Yani yeminsizliğin CHP’de kabul gören hiçbir yanı yoktu…

Bir kere bu, CHP’nin misyonuna aykırı, tarihsel geçmişini inkâra yönelikti. Partiyi tümden bitirebilir. Ülkeyi kaosa sürükleyebilir. Vekillerin, vekilliğinin düşmesine sebep olabilirdi…

O zaman başka bir şey vardı…

Dün Yeni Şafak Yazarı Abdulkadir Selvi, bir Fenerbahçe Orduevinde yapılan bir toplantıdan bahsetti.

Yani bir taşı kaldırdı, altına baktı…

Toplantıya katılanlardan birisi de Süleyman Demirel’di…

Ergenekon sanığı Mehmet Haberal’ın koşulsuz savunucusu, nur yüzlü Süleyman Demirel…

Ve o toplantıdan sonra CHP, “yemin etmeme kararı” aldı…

Süleyman beyin etkisi nedir bilmek mümkün değil ama “görünen köy de kılavuz istemiyor” işte…

Hem artık görüyoruz…

Gözümüzü açan darbecilerdi, darbe zihniyetlilerdi, 367 krizi çıkaranlardı, 28 Şubatçılardı, Ergenekonculardı, Balyozculardı ve daha bir sürü karanlık kişilerdi, kurumlardı, organlardı…

İsterseniz affınıza sığınarak bir fıkra anlatayım;

***

Dört katlı bir binanın birinci katında polis memuru, ikinci katında postacı, üçüncü katında gözleri görmeyen bir vatandaş, dördüncü ve son katında ise yalnız yaşayan güzel bir kadın oturmaktaymış…

Bir gün kadın tam banyoya gireceği zaman kapı çalınmış. Kadın, kapı deliğinden bakmış, gelen polis komşusu. Derhal bornozu üzerine geçirip, kapıyı açar.

Polis: Müjde hanımefendi! Bugün bir sürü kapkaççı yakaladım, amirlerimden övgü aldım.

Kadın, tebrik edip kapıyı kapatır ve banyoya yönelir…

Kadın yine tam soyunurken, kapı yeniden çalar…

Yine kapı deliğinden bakar, bu defa gelen postacı komşusudur…

Kadın, bir kez daha bornozunu giyinerek, kapıyı açar…

Postacı: Müjde hanımefendi! Bugün mektup dağıtmada rekor kırdım, amirlerimden övgü aldım.

Kadın postacıyı da tebrik edip, uğurlar…

Ve yeniden bornozunu çıkararak, banyoya girer…

Ve yeniden kapı çalar, kadının da tepesi atar…

Bornozsuz bir şekilde kapı deliğine kadar gelip, bakar. Gelen, gözleri görmeyen komşusudur. Tekrar bornozu giyinmeye gerek görmez ve kapıyı açar…

Adam: Müjde hanımefendi bugün gözlerim açıldı, der…

***

Nur yüzlü Süleyman beyin, CHP’nin, Ergenekoncuların, Balyozcuların, bu milletin anasını ağlatmak için elbirliğiyle kirli tezgâhlar planlayanların bilmediği bir şey var;

“Herkesin bir hesabı varsa, Allah’ın da bir hesabı vardır…”

Ve bu hesabı, her seçimde farklı sonuçlarla zaten halk zaten ortaya yere koyuyor…

Ama gözleri henüz açılmamış, göremiyorlar…

Naif Karabatak
8 Temmuz 2011

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Rekora Gidiyoruz, Sevinin!


Cumhuriyet tarihi boyunca bakan çıkarmayan iki il var. Bunlardan birisi Hakkâri, diğeri Adıyaman. Başka var mı bilmiyorum ama olduğunu duymadım.

Her dönem “Adıyaman’a da bakan olsa” diyerek Adıyamanlı bir bakan istiyoruz ama “bakan olacak milletvekili “seçip seçmediğimizi bir türlü değerlendirmiyoruz.

Adıyaman’dan bakan çıkmıyor, Adıyaman’dan kabineye giren milletvekili bir türlü olmuyor.

Peki bunun sebebi ne?

Birincisi elbette “donanımlı vekil” sayısının çok fazla olmaması.

Bakan olanların özgeçmişini incelediğinizde, bitirdiği okullar, aldığı eğitimler, yurt dışında yaptığı çalışmalar göz dolduruyor.

İkincisi ise kentin vekiline sahip çıkması…

Bu ise Adıyaman’da hiç olmadı…

“Bakan istiyoruz” diye yapılan tek tük açıklamalar, Ankara’yı etkilemeye yetmiyor. (bunda bile ne kadar samimiyiz, tartışılır.)

Sonra “Bakan olsun” diye bir ismi işaret ettiğinizde, muhalifleri el altından çalışıyor. Aynı partiden, aynı ilden vekil seçilenler bile “ben olmuyorsam, diğerleri hiç olmasın” tavrındaymış gibi bir hava estiriyor.

Ve Adıyaman bakan göremiyor, Adıyaman’a bakan olmuyor.

Aynı tavrı sürdürdüğümüz müddetçe de olacak gibi gözükmüyor.

Ve bu şekilde “bakan çıkaramayan tek il” kalacak gibi. Yani rekora gidiyoruz, sevinin…



Naif Karabatak
7 Temmuz 2011

Mesele koltuk mu, hizmet mi?


Hayatım boyunca “koltuk derdi” taşımadığımdan, “makam sevgisiyle yanıp tutuşmadığımdan”, kimilerinin makam sevgisine de anlam veremiyorum…

Bu öylesine söylenmiş bir söz değil, “hayat felsefem” haline gelmiş, yaşam biçimidir…

Çünkü biliyorum ki, hiçbir makam bana değer katamaz…

Makamlara değer katan, insanlardır…

O makamın hakkını vermekle, aldığın görevi yerine getirmekle olur. Sonuçta makam geçici, insanlık kalıcıdır; önemli olan da onur ve şereftir…

Bu nedenle yapılan ayak oyunlarını, iftiraları, dedikoduları, çirkin yakıştırmaları ve henüz kargaların kahvaltı etmediği zamanda yapılan “içi boş” operasyonları da anlayamıyorum…

Anlayanlar elbette var…

Bunun için dünyaya gelmiş gibi “kirli tezgâh uzmanı” olanlar var…

Herhangi bir kurum amirini beğenmeyenler, kurum amirini günde beş öğün atıp tutarlar…

Kahvehane köşelerinde memleket kurtaran yurdum insanı gibi, görevli olduğu makamlarda da kendi kurumunu kurtarırlar…

Mesai bitince de eve giderler…

Mesai bitene kadar beş kuruşluk iş yapmayanlar, “yetki kendisinde olsa neler yapacağı” teranelerini söyleyip dururlar…

***

Gün olur devran döner…

Ya yağcılık ettiği bir isim işbaşına gelmiş, sırtını dayayacağı yer bulunmuştur, ya yeni “dayı” bulmuş, köprüyü geçene kadar ne diyeceğini düşünüyordur, ya da hasbelkader makamı elde etmiştir…

Belki de “kendisini olduğundan farklı” göstererek, bir yerlerin desteğini almıştır…

Daha düne kadar “kurumu kurtarma” adına beş öğün planlar yapan, projeler açıklayanlar, birden bire suspus olur. İstedikleri koltuğa oturmuş, mesele bitmiştir. Diyet borcu olanlara ödemesi dışında bir görevi yoktur…

Kurumun içi boşalmış, dışını küf kaplamış, sorun değil. Yaprak kıpırdamaz hale gelen kurum, “kurtarılmıştır” ya yeter. Kurtarıcıların görevi, her zaman kurtarmaktır. Bugün bundan, yarın diğerinden…

Ve bu böyle sürüp gider…

Kötü olansa “aman bu gitsin de” diyerek elbirliğiyle kirli tezgâhta bezi olanların şaşkınlığıdır…

Neye hizmet etmişlerdir, kimleri boş yere mağdur duruma düşürmüş, kimin ocağını söndürmüşlerdir?

Hepsi, hepsi bir başkasının “makam sahibi” olması için…

Oldu da ne oldu?

Yeni yatırımlar mı geldi, kurum büyüdü mü, ödenekler mi arttı, projeler mi bir biri ardına ortaya serildi, Kılı kırk yararak ortaya konan projelere büyük büyük kaynaklar mı bulundu?

Yok, hiç birisi olmadı; “Elbirliğiyle” eski gitti, yeni geldi. Yeni gelenin eskimesine ise az kaldı…

Ondan sonra “eskiyi” elbirliğiyle götürüp, yeni bir “makam sevdalısı” getirmek için uğraşacaklar…

Bunun için ne gerekiyorsa yapılacak…

Kendileri için “hayat” olan küçük makam odalarında, yeni tezgâhlar peşinde koşacaklar…

Ve bu böyle sürüp gidecek…

Tıpkı birçok kurumumuzda olduğu gibi…

Akşama kadar kendisine verilen görevi bile yapmaktan aciz olanların, “kurumu kurtarma” adına ortaya attıkları çirkinlikler, yarın kendileri için kurulacaktır…

Derdi hizmet olmayanların kaçınılmaz sonudur bu…

Sırf makam ve etiket peşinde koşanlar, sürekli bir dayı bulabilirler…

Bu bazen cemaat olur, bazen kumkumalar, bazen siyasi, bazen basın…

Ama aynı sonun kendisini beklediğini şimdilik bilmezler…

Bildiğindeyse iş işten geçer…

Tavsiyem ise; makam merakını bir yana bırakın…

Hizmet etmeye bakın…

Sizi sevip sevmemeleri, destek verip vermemeleri hiç önemli değil.

Siz hizmet edin, yüzü kızaracaklar çok olur…

Ama bu şekilde “destek verdiği için” yüzü kızaranları her gün görüyorum…

Ve acıyorum…

Naif Karabatak
7 Temmuz 2011

5 Temmuz 2011 Salı

Bu ayıp size yeter!


TBMM açıldı, yemin edenler etti, etmeyenler halen beklemede. Bir taraftan boykot, diğer taraftan yeni oluşan meclis, halkın taleplerini sumen altı etmeden yerine getirme çabasında…

En çok da sivil anayasa, demokratikleşme, özgürlük alanlarının genişlemesi.. gibi istekler var…

Ancak, bunu yapacak meclis özgür değil…

Yasakçı, şekilci, çağın gerisinde kalan ilkeleri var…

O kadar şekilci ki, meclis başkanının kıyafetinden, papyonundan, kâtiplerin acayip kıyafetlerine (acayip az kaçtı, ucube) kadar…

Başka da var…

Pek gündeme gelmedi, göz ardı edildi belki de…

CHP İstanbul Milletvekili Şafak Pavey…

Daha önce Star TV’de çalışmıştı, gazeteciydi, programcıydı, iyi bir muhabirdi…

Şansını yurt dışında denedi…

Talihsiz bir tren kazası sonucu sakat kaldı…

Buna rağmen de azminden bir şey kaybetmedi. BM gibi önemli bir kurumda diplomat olarak çalıştı.

Ve bir gün “milletvekili” olmaya niyetlendi…

Belki de engellilere umut olmak istiyordu…

Halen engelliler için kenti, siteyi, parkı, bahçeyi, kurumları, kuruluşları düzenlemeyen duyarsızlara karşı mücadele edebilir, yasalar çıkarabilirdi…

Böylece engellilerin hayatını kolaylaştırabilirdi…

Parti olarak kendisine yakın bulduğu CHP’yi tercih etti…

İstanbul birinci bölgede, 5’inci sıradan aday gösterildi…

12 Haziran seçimlerinde de seçimi kazanarak milletvekili oldu…

Dokunulmazlığı da vardı, milletin vekilliği de…

Artık, daha özgürdü…

Artık, kendisi gibi olan ve olmayanların özgürlüğü için mücadele edebilirdi…

Meclise gitti…

Kaydını yaptırdı, yemin günü geldi çattı…

Partisi “yemin boykotu” yaptığından, o da yemin etme şansını yakalayamadı…

Ama genel kurula girebilecek, ceylan derisi koltuğa oturabilecekti…

Ama o koltuğa oturmanın da “şekilci” kuralları vardı…

Milletvekili olmanız yetmiyordu…

Dokunulmazlığınızın, saçma sapan kurlarla karşılaşmayacağınız anlamına gelmiyordu…

Çiçeği burnundaki milletvekilinin sol ayağı protezliydi ve protezi gizleme adına da pantolon giyinmişti…

“Dur!” dediler, genel kurul girişinde…

“Pantolonla girmek yasak” diye mevzuat efendiyi gösterdiler bir çırpıda…

Mevzuat efendi dedikleri, bozuk Türkçeyle yazılmış, ucube bir şey…

Kanun değil, yasa değil, altı üstü bir içtüzük…

“Bugün değiştirdim”, dediğinde değiştirebileceğin kadar kolay…

***

İçtüzüğü kaleme alan deha,

“Başkanlık kürsüsünde Başkan, beyaz kelebek kıravat (kravat olacak) ve siyah yelek üstüne siyah fırak (frak olacak) giyer. (Kravat takılır ama olsun) Görevli kâtip üyeler de, koyu renk elbise giyerler. (açığı kurtarmaz, ayıp olur). Genel Kurul salonunda yer alan milletvekilleri, bakanlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi Teşkilatı memurları ve diğer kamu personeli ceket giymek (ceketsiz çıkmam abi!) ve kıravat (kravat olacak) takmak zorundadırlar. Bayanlar tayyör giyerler. (ninem zamanında öyleydi) Görevlilerin kıyafeti Başkanlık Divanınca tespit edilir. (bak onlara bir nebze özgürlük var).

***

İşte bu saçma sapan ve bozuk Türkçeyle yazılan içtüzüğe göre, CHP Milletvekili Şafak Pavey, pantolonla genel kurula girememiş…

“Etek giyineceksin kızım” demişlerdir sanırım…

İtirazın yersiz olduğunu anlayan Pavey, başka bir odaya geçmiş, etek istetmiş ve protezi açıkta olarak genel kurula girebilmiş…

Özgür yasalar yapacak ve dokunulmazlık bulunan genel kurula “pantolonla giyme özgürlüğü bile olmayan” bir milletvekili, eteğin kurtarıcılığına sığınmış…

Bu saçma sapan içtüzük elbet değişecek…

Gün gelecek, Avrupa’daki gibi sportif kıyafetlerle de meclise giden, sivil milletvekilleri görebileceğiz…

Bu katı kurallar değişecek…

Belki bugün, belki yarın…

Ama ne zaman değişirse değişsin, milletvekili seçilmenin mutluluğuyla gözleri ışıl ışıl parlayan Şafak Pavey’e yapılan ayıp, koca meclise yeter…

Bundan sonra ne yaparsanız yapı!,

O an yapmadıktan sonra, bugüne kadar yapmadıktan sonra…

Ne yaparsanız yapın…

Naif Karabatak
6 Temmuz 2011

Şeytan diyor ki, çık yemin et!


Yok kardeşim yok. Bu böyle olmayacak. Kırk yılın başında milletin vekili olduk, ağız tadıyla kürsüye çıkıp yemin edemedik. Hani yemin bir şey değil, ya vekilliğimiz düşerse, ya milletimin vekilliğinden alınırsam. Düşüncesi bile korkunç…

Ne yapsam bilmiyorum, ne etsem karar veremiyorum. Şeytan diyor ki, çık kürsüye “ben yemin edeceğim arkadaş” de ve başla “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma…”

Koruyup korumak, yeminine sadık kalıp kalmamak sorun değil. Sorun, bütün bu sözleri söylemeyince vekil olamamamız ya da vekil sayılamamamız…

Hani az masraf etmedik…

Eşten, dosttan, hısımdan, akrabadan az mı borç aldık…

Seçim kampanyası boyunca “kaz gelecek yerden tavuk esirgemeyen” yüzlerce kişi her daim peşime takılmadı mı?

Yağcıları, yalakaları, sülükleri de saymıyorum…

Dost bildiklerim vardı. Onların emeği inkar edilmez…

Araçlarına benzin koydu, para istemediler…

Aç kaldılar, açıkta kaldılar, evde yengeden bir ton fırça yediler…

Niye, ben vekil olayım diye…

Dağ demedik, tepe demedik, uzak, yakın demedik, memleketimin her bir köşesine giderek oy istedik…

Vatandaş bize sıcak baktı. (Hiç değilse oy verenler sıcak baktı…)

Onlara sözler verdik…

AK Parti’nin yanlışlarına “dur” diyecek, yapmadıklarını “biz önerecek”tik…

Yolumuz yok diyene yol, suyumuz akmıyor diyene su, elektriğimiz yanmıyor diyene ışık sözü vermiştik. (ampulü özellikle söylemedik, AK Parti’nin reklamı olmasın.)

Sadece bu değil ki…

Hani vatandaş alışkın…

Bugüne kadar söz verip, sözünü yerine getirmeyen siyasetçi çok gördü.

Bir de beni görsün, ne çıkar…

Ama sorun verilen sözlerin gerçeğe dönüşmesinde değil…

Zaten iktidar değiliz, hangi sözü gerçeğe döndüreceğiz ki.

Yoksullara 600 lira vereceğiz dedik, 100 bin aileyi sanal sigortalı bile yaptık, daha ne olsun…

Yok.. yok.. ben yemin etmek istiyorum…

Bir yemin ettim ki dönemem diye türkü bile çığıracağım…

Bütün suçlu genel başkanda…

Yahu, bir karar alacaksın bize sor…

Hele bak biz yemin etmek istiyor muyuz, istemiyor muyuz?

Sonra masraflarımıza ne olacak, konuya komşuya ne diyeceğiz. Bizim hanım bu olaya nasıl bakar, çocuklar ne der?

Bütün bunların hesabını kitabını yapmak gerek…

Ya “emekli maaşı” o da gidecek…

Değer mi ya iki Ergenekon sanığı için…

Zaten seçim sürecinde, her gittiğimiz yerde, burnumuzun dibine Ergenekon sanıklarının aday edilmesi sürülüyordu…

Burnumuza kadar gelen kokudan cevap bile veremiyorduk…

Olmaz ki ama insan bizim de bir görüşümüzü alır…

Suçlu genel başkan…

Kendince “ben küserim” dedi. Arkasından da başbakanın, cumhurbaşkanının, öbür partilerin “ne olur, biz ettik sen etme” diyeceğini, “ocağına düştük Kemal” diye yalvaracaklarını sandı…

Ya da Ergenekon’un avukatlığına soyunduğu için kendisini mecbur hissetti.

Belki de baskı vardı, söylese de gidip hesabını görsek…

Ama söylemiyor ki, ağzı var dili yok…

Konuşunca da şaşırıyor. Dün söylediğini bugün unutuyor…

Biz yemini de unutur dedik ama iş inada bindi herhalde…

Yok arkadaş ben yemin edeceğim…

Partiden ihraç ederlerse de etsinler. Ben yemin edeceğim…

Önce parti değişip, sonra mı yemin etsem. Yoksa önce yemin edip sonra mı parti değişsem…

Bu duvarı badanalamalı mı, badanalamamalı mı?

Tekerleme gibi oldu ama olsun…

BDP’ye gidemem, onlar da yemin etmiyor. Ceylan derisi koltuğa bile oturmuyorlar…

MHP’ye mi gitsem, bilmem ki…

İyisi mi AK Parti’ye geçerim, iktidar da olurum. Bakarsın bakanlık falan filan da gelir….

Oooo o zaman değme keyfime…

Hanım da çok sevinir, First Lady değilse bile ona yakın bir şey olur…

Çocukların keyfine diyecek olmaz…

Makam aracım da olur, şoförüm de…

Hatta müthiş bir makam odam da olur; Bir sürü telefonum, sekreterim, danışmanım, müşavirim…

Vallahi güzel olur. İşte yemin ediyorum ki, meclise gidip yemin edeceğim diye…

Bir yemin ettim ki artık dönemem.

Sabah ilk iş meclise gidip yemin edeceğim…

CHP’li yeminsiz vekil

Naif Karabatak
5 Temmuz 2011

3 Temmuz 2011 Pazar

Bu maçı da sattık gitti!

Bütün yarışmaların, bütün oyunların temelinde yatan esas sebep kuşkusuz “yenmek”tir. Herkes sahaya yenmek için çıkar. Bazen gücü oranında, bazen gücünün sınırlarını da zorlayarak mücadele eder ve sonuçta başarılı olmaya çalışır…

Sadece spor oyunlarında değil, hayatın her alanında insanlar “yenmeye” yatkındır, yenilmeye değil…

“Yutmak” her zaman maddi ve manevi kazanç sağlar…

“Yutulan” ise hem maddi yönden, hem de manavi yönden zarara uğrar veya kazanamadığından zarar eder, emekleri heba olup gider…

Kimi, yenilmeyi, tıpkı yenmek gibi olgunlukla karşılar. Bir diğer maça bilenerek çıkar. Kimi ise yenilgi olmasın diye her yolu dener…

Zaten “yenmeye yatkın” bir yapısı da vardır. Zaten içgüdüsel olarak da hazırdır…

İşte bu “yenmeye yatkın” olma, beraberinde bazı usulsüzlükleri de getiriyor…

Zaaflarına yenik düşenler, hata üstüne hata yapmaya başlar ve bir süre sonra bu hatalar “olağan” hale gelir…

Aile arasında oynanan okeyde bile gizli gizli taş yürütmeler, şakaya vurulsa da, bilinçaltında gizlenmeyen, olduğu gibi açığa vurulan “yenme” ve “başarma” içgüdüsünün “hileye dönüşmüş” halidir…

Aslında yenmek, her insanın en doğal hakkıdır…

Ama bunun için çaba gerektirdiği açıktır…

Hiç kimse alanında başarılı olmak için çabalamazsa, yenemez…

Bu nedenle rakiplerini iyi bilmek, onun bütün hamlelerini ezberlemek, bir sonraki atacağı adımı bilerek “atak” yapmak gerekiyor…

Bütün bunlar insanın doğasında olan ve normal kabul edilenler…

Bir de normal kabul edilmeyen veya edilemeyenler var…

“Maç satma” bunlardan birisi…

Yani bile bile yenilme ya da “kurulan oyunla” yenmedir…

Sana güvenenleri hayal kırıklığına uğratma…

Bir başka kazanç nedeniyle kasten maçı satma, seçimi kaybetme, oyunu bırakma…

Bu bazen bilinçlidir, bazen bilinçsiz…

Bazen organizedir, bazen sadece bir iki kişiyle sınırlıdır…

***

Spor karşılaşmalarında, özellikle de futbolda şike, tarih boyunca dillendirilen bir girişimdir…

Herhangi bir spor karşılaşmasının sonucunu değiştirmeye dönük ve ortaya çıkacak tabloya göre de maddi veya manevi kazanç elde edilmesine kısaca “şike” diyoruz…

Eğer dilimize “şike” diye bir kelime girmişse, bunun “yapılıyor” veya “yapılabiliyor” olduğu gerçeğiyle karşılaşırız…

Hiç kimse, hiçbir takım, hiçbir sporcu, şike iddiasının varlığını kabul etmez…

Ama “şike” diye bir olgu da vardır…

Bazen spor tahmin oyunlarının sonucunu etkilemek,

Bazen ligde kalanın ismini değiştirmek,

Bazen küme düşeceği belirlemek,

Bazen de sonucu değiştirerek dilediği gibi süreci yönetmek için “şike” lafı çokça ortalarda dolaşılır…

***

Dün, spor camiası şike iddiasıyla çalkalandı…

Doğrusu spordan anlamam, hele hele futboldan hiç anlamam…

Ama ayak oyunları hiç birimize yabancı değil…

Hele hele siyasette…

Şikenin bir diğer adı da kuşkusuz “ayak oyunu”dur…

Başarmak için adım atan birisine çelme atmaktır/attırmaktır veya atılmasını istemektir. Bir başka şekliyle de rakibini diskalifiye ederek “başarılı” çıkmanı sağlamaktır…

Yalandan başarı…

Kendi kurduğu oyunla kendini birinci gösterme hilesi…

Aslında hayatın her alanında bu var…

Ne yazık ki, insanlara güven olmuyor…

Başarma arzusu, bir azimden öteye gidip, “hırs” şekline büründüğünde, her türlü yanlışlığı yapmaya meyilli hale gelebiliyorsunuz…

Bazen her gün selam verdiğimiz, halini hatırını sorduğumuz, çektiği sıkıntıları bildiğimiz dostunuz(!) veya kapı komşunuz bile “kazık” atma sanatının farklı bir versiyonudur şike…

***

Şikeden dolayı koca koca spor kulüplerinin önemli isimleri dün gözaltına alındı.

İlk gün kırk civarında sporcu ya da yönetici şike iddialarıyla karşılaştı…

Doğru mudur, değil midir elbette bilemeyiz…

Bildiğimiz ise şikenin hayatımızdan hiç çıkmadığıdır…

Her zaman maçı kazananlar var…

Ama her zaman “bu maçı da sattık gitti” diyenler vardır…

Kimi satın alarak kazanıyor, kimi satarak…

Hileye, düzenbazlığa, rüşvete, dalavereye ve şikeye, “bir alışveriş” gibi bakanların olduğu bir dünyada yaşıyoruz…

Bu bir zafiyettir, kötü alışkanlıktır, hep güçlü görünmek, hep kazanma arzusudur…

Aslında bu bir hastalıktır ve “tutuklama” dışında “tedavi edilmesi” de gerekir…

Umarım gözaltına alınanlar, “maçı satarak” veya “maçı satın alarak” kazanan değillerdir…

Yoksa o taraftarların yüreğinde beslediği sevgiye yazık olur…

En kötüsü bence bu…

Naif Karabatak
4 Temmuz 2011