1 Temmuz 2011 Cuma

Kemal Beyin Yerinde Olmak


CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun yerinde olmayı hiç istemezdim. Protestolu yemin töreninden sonra Fatih Altaylı’nın “Teke Tek” programına konuk olan Kemal beyin, “ben nerde hata yaptım” şarkısını dillendirdiği kanısına vardım…

Soğuk soğuk ter döküyordu…

Aynı cümleyi birkaç kez tekrar ediyordu…

Olabileceklere karşı güvencesi, “göreceksiniz”den öteye gitmiyordu…

Mecliste “yetkisiz vekil” konumuna düşürdüğü CHP milletvekillerinin bu ülke için, seçmen için, parti için ne yapabileceklerini izah edemiyordu…

Ülke genelinde aldığı 12 milyondan fazla oy veren seçmenin iradesini meclise taşıyamamasını açıklayamıyordu…

Hukuku yerleştireceğini söylüyordu…

Ama Altaylı’nın “ama nasıl, komisyonda değilsiniz, oylamaya katılmayacaksınız, beğenmediğiniz yasaları Anayasa Mahkemesine götüremeyeceksiniz” sorusuna cevap veremiyordu…

Bütün içtenliğimle söyleyeyim üzüldüm…

Bir ülkede iktidar partisi muhalefetsiz olmamalı…

Muhalefetsiz iktidar, gücü elinde bulundurmanın sarhoşluğuyla sürekli yanlış yapar…

Etkili muhalefet ise “olabilecek” yanlışları önleme şansına sahip…

CHP’ye oy veren milyonlar, mecliste iradeleri temsil edilsin istedi…

CHP’ye gönül verdiği, adayını, liderini veya parti programını beğendiği için destekledi…

Alınan oy, az buz değildi ama isterse bir oy alsın…

Siyasi partiler, naz yaparak, küserek, boykot ederek, sahadan kaçarak siyaset yapamaz…

Meşru ortamda, yasalardan alınan güçle ve sonuna kadar mücadele etmek/edebilmektir siyasi partilerin görevi…

Ama bütün bunlar iki Ergenekon sanığı için…

Şiir okuduğu, türkü çığırdığı için tutuklu değiller, ülkede darbe yapmak, hükümeti devirmek, insanlara zulmetmek gibi suçlamalarla karşı karşıyalar…

Suçlu olup olmamaları bir yana, iddia edilenlerden sadece birisi gerçekse ne olacak?

Kendi halkına hayatı zehir etmek için kolları sıvayanlar, kimin vekili olacak?

Devlet adamlığı işte burada önem kazanıyor?

“Başka aday gösterecek yok muydu?” suçlamasına kızmanın alemi yok…

Kimi aday gösterileceğini elbette parti organları bilir…

Ama bu kadar ağır suçlamalarla karşılaşanlara “dokunulmazlık zırhı kazandırmadan öteye gitmeyen” yaklaşımla, kime hizmet edildiği doğrusu anlaşılmıyor…

İşin ilginci bunu Kemal bey de anlatamıyor…

Naif Karabatak
1 Temmuz 2011

Sevgili Kemal…


Ergenekon Sanığı Milletvekili Mehmet haberal, dün CHP Genel başkanı kemal Kılıçdaroğlu'na bir mektup yazarak teşekkür etti. Genel yayın Yönetmenimiz ve Başyazarımız Naif Karabatak ise bu mektubun içeriğini yazdı.. Karabatak’ın “Sevgili Kemal…” başlıklı yazısı şöyle:

Sevgili Kemal…
Öncelikle selam eder, muhabbetle gözlerinden öperim. TBMM’deki protestoyla beni hayli duygulandırdın. O kadar ki, temiz çarşaflarla gözyaşlarımı sildim.

Sevgili Kemal, yemin töreni için meclise girip, yoklamalarda isim okunduğunda CHP’li vekillerin önce “yok” demesi çok hoştu. Ne kadar şakacıymış bu vekiller ya gülmekten öldüm ya…

Biz de okulda öyle yapardık.

“Mehmet Haberal” diye öğretmen sorardı, ben de “haberim yok” derdim. İşine geliyorsa haber alsın değil mi?

Görüyorsun ki moralim yerinde, şaka bile yapıyorum.

Ama beni çok duygulandırdın Kemalciğim…

Yerinde Deniz Baykal olsaydı böyle bir şeye cüret edemezdi.

Sendeki cesarete hayran kaldım.

Hani CHP’nin bütün geleneğini yerle bir etme pahasına da olsa Ergenekon sanıklarına arka çıktın…

Bu az şey değil…

Seni büyük ödüller bekliyor, sana minnettarlığımı ödeyeceğim, hiç merak etme…

İşlerin çoktur, seni fazla meşgul etmek istemiyorum, kısaca yemin töreninde yemin etmeyerek beni müteşekkir ettin, duygulandırdın, yüreğimi kıpır kıpır ettin.

Eğer yemin etseydiniz, “Bir yemin ettim ki dönemem” şarkısını söylemek zorunda kalırdınız, yazık olurdu…

Tüm Silivri sana minnettardır. Silivri sakinleri(!) senle gurur duyuyor…

Hazır elime kalemi almışken, üç beş kelam edeyim diyorum, ha ne dersin…

Tamam, o zaman…

***

Benim için şöyle böyle diyenlere inanma…

Yok efendim, Ergenekon’un bir numarası benmişim de…

Benden bir numara çıkmaz, bunu kafana koy…

Biliyorsun ki, eski meslektaşlarım Prof. Dr. Ferit Bernay, Prof. Dr. Mustafa Abbas Yurtkuran, Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu ve Prof. Dr. Erol Manisalı’yla can ciğer arkadaşız. Aramıza başka katılanlar da var, askerler, bürokratlar, “ismini söyleyemeyeceğim” kişiler…

Her akşam pişpirik oynarız.

Hepimiz bir başka vilayette olsak da, her fırsatta bir araya gelir, durum değerlendirmesi, pardon pişpirik oynarız…

Sonra benim “derin bağlantılarım” yoktur. Bir derinlik varsa bu bende zaten mevcuttur, başka derinlik arayıp, boyumu aşan suya dalmanın ne âlemi var değil mi?

Biz kendi halinde insanlarız.

Bazen Patalya’da, bazen Kent Otel’de pişpirik toplantısı düzenleriz. Arkadaşlarla diyalog yapıyoruz, “Diyalog Grubu” olduğumuzu söylüyorlar, ne kadar ayıp!

Sonra eski başbakanlardan Bülent Ecevit’i büyük özveri göstererek tedavi ettim diye bana kızıyorlar.

Neymiş, Rahşan Hanım eşinin adım adım ölüme götürüldüğünden şüphelenip, eşini hastanemizden kaçırmış…

Senet bile yapmamıştım, niye kaçırsın ki?

Sevgili Kemal…

Biliyorsun, aday edilmemi bizzat Süleyman Bey size söyledi…

Böylece sizin gibi değerli bir siyasetçiyle tanışma şerefine eriştim. Bir ara hastane odama gel de senle de durum değerlendirmesi, pardon pişpirik oynayalım…

Adaylığımı bile siyaset malzemesi yaptılar.

Neymiş efendim, kimin nereden aday olacağı konusunda görüş teatisinde bulunmuş, her Ergenekon üyesini bir tarafa göndermişiz de, Tolon paşa kabul etmemiş…

Külliyen değilse de yalan işte…

Sevgili Kemal, sen bu dedikodulara inanma…

Bugüne kadar zaten Ergenekon’un avukatı olduğunu söylüyor, bizi onure ediyordun…

Şimdi bırak avukatlığı, en üst rütbeye yükselmene az kaldı. Yakında arkadaşlarla pişpirik oynayabilirsek, kesin büyük bir ödül alman için teklif yapacağım.

(Laf aramızda ben teklif edeceğim, onlar da kabul etmeyecek, sıkar biraz…)

Sevgili Kemal…

Şahsında CHP yönetimi ve milletvekillerine teşekkür ediyorum. CHP Türkiye’nin sağlam omurgası olduğunu gösterdi. Bakma sen çatırtı seslerine, onlar omurganın kırılma sesi değil, yerleşme sesi…

Küçükken bizim mahallede bir kırıkçı vardı, o da kırık kemikleri yerleştirirken ses yapardı ama sağlam olurdu.

Tıpkı şimdiki CHP gibi…

Sevgili Kemal…

Sana bir kez daha minnet duygularımı iletiyorum…

Bütün Silivri sakinleri adına gözlerinden öpüyor, desteğinle çok daha iyi yerlere geleceğimize dair ümitlerimin yeşerdiğini bilmeni istiyorum…

Sende bu yürek, CHP’de bu çatırtı sesleri gelmeye devam ettikçe, ilelebet payidar kalmamamız için hiçbir sebep göremiyorum…

Gözlerinden öpüyorum…

Ağabeyin
Prof.Dr. Mehmet Haberal
Ergenekon sanığı ve milletin vekili

Naif Karabatak
30 Haziran 2011

29 Haziran 2011 Çarşamba

Gün ola devran döne…


Dün TBMM’de yemin töreni vardı. Yemin edenler, yemin etmeyenler ve yemin edemeyenlerin olduğu bir ortamda kayda geçecek çok şey vardı. Bunu en güzel şekilde de “en yaşlı üye” sıfatıyla meclis başkanlığı koltuğuna oturan Oktay Ekşi söyledi; , “8 milletvekili, milletimizin kendilerine verdiği görevleri yapmaktan mahrumlar. Böyle bir durum hem TBMM’nin geçmişine, hem de demokrasimize yakışmadığını kayda geçmesini istiyorum.”

Kayda geçecek çok şey vardı oysa…

Sadece 8 milletvekili ve onlara destek için yemin etmeyenler değil, çok daha farklı…

Demokrasiyi içine sindiremediğinde, çelişkiler yumağına bürünüp, yüzüne gözüne dolaşan ipleri temizlemekle uğraşırsın…

Demokrasiyi özümser, üstüne bir de demokrat olursan, fotoğrafın sadece görünen yüzüne bakmaz, farklı açılarını da görmeye çalışırsın…

Değerlendirmen, sadece senin inandığın yönde değil, herkesin inandığı yönde olur…

Birkaç gündür ülkemizde yaşanan da maalesef bu…

Demokrasiye inanmayan ama inanıyor görünen…

Barıştan yana olmayan ama barış istiyor görünen…

Demokratlıkla alakası olmayan ama demokrat diye geçinenlerin çelişkiler yumağındaki hazin hallerine tanıklık ediyoruz…

Yakın zamanda bir başkasının mağduriyetine alkış tutanlar, dün, kendi mağduriyetlerine ağlamamızı istiyorlardı…

Yakın zamanda yaşanan da yanlıştı, dün yaşanan da…

Birisi bir diğerinden değerli değildi, ayrıcalıklı konumları yoktu…

Ama BDP, CHP ve özellikle de geçici başkan Oktay Ekşi, bu çelişkilerle dolu gün geçirdi…

Dün bağımsızlar yemin etmedi…

CHP’liler de BDP’lilere destek verdi, yemin etmediler…

İyi mi yaptılar, kötü mü yaptılar diye olaya bakmıyorum…

Kaç gündür süren “mağduriyet”e karşı duruşlarına bakıyorum…

Ve samimiyetten uzak olduklarını kendileri bile görebiliyorlar…

Mesela Oktay Ekşi…

27 Mayıs darbesi sonrasında, darbecilerin oluşturduğu mecliste “atama vekil” olmuştu…

Bugün demokrasiden söz ediyor…

Aynı Ekşi, 1999 yılında Fazilet Partisi (FP)’nden meclise giren Merve Kavakçı ile ilgili tartışmalarda, Kavakçı’yı ve FP’yi “Devlete meydan okuyanlar” olarak görmüştü…

Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde kaleminin en ekşi haliyle “haddi bildirilmesi gereken kadın”a haddini bildirmişti…

Köprünün altından çok sular aktı…

Oktay Ekşi, demokrasinin rayına oturmaya başladığı bir zamanda tekrar meclise girdi, en yaşlı haliyle…

Takdir-i İlahiye bakın ki, yine mecliste “yemin krizi” vardı…

Ama Ekşi’nin görüşleri değişmişti…

Ya da “mağdur” değiştiğinden, görüşleri de değişmişti…

O tarihte yemin kürsüsünü ablukaya alanlar, dönemin başbakanı Bülent Ecevit’in, “Bu kadına haddini bildirin.” sözünün titrek sesle söyleyişine tanıklık edeceklerdi…

Ve bir gün sonrası gazeteler…

Kavakçı, seçimi kazanmış, meclise gelmiş, kaydını yaptırmış ve yemin için genel kurul salonundaki yerini almıştı…

Ama onun başörtülü şekilde meclise gelmesi, devlete meydan okumaydı…

Öyle söylüyordu demokratlarımız…

Bunu o tarihte Hürriyet'in Başyazarı olan Oktay Ekşi de dillendiriyordu…

Kavakçı, sanık değildi, devam eden bir mahkemesi yoktu, terör örgütüne üye olmaktan, yardım veya yataklık etmekten dolayı da suçlanmıyordu….

Hiçbir kesinleşmiş veya kesinleşmemiş cezası bulunmuyordu…

Sadece başı örtülüydü…

Ve bu “devlete meydan okuma”ydı…

Öyle diyordu “en yaşlı üye” Oktay Ekşi…

Ama şimdi yaş kemale ermiş olmalı ki, “8 milletvekili, milletimizin kendilerine verdiği görevleri yapmaktan mahrumlar.” Diye üzüntüsünü belirtiyordu…

Ve ekliyordu; “Böyle bir durum hem TBMM'nin geçmişine, hem de demokrasimize yakışmadığını kayda geçmesini istiyorum.” dedi.

Kayda geçeni atlayarak, kayda geçmesini istiyordu…

İşine geldiğini kayıt altına alıyor, işine gelmediğini de es geçiyordu…

Demokratlık bu değil…

CHP’nin yaptığı da değil, BDP’nin yaptığı da…

Eğer demokratlıksa, hiçbir suçu olmadığı halde yemin ettirilmeyen Merve Kavakçı’nın itibarının iadesini isteyin…

Ve 8 milletvekilinin meclise dönmesi için “anayasal değişiklik”e önayak olun…

Mağdur olanın dini, rengi, kimliği, cinsiyeti önemli değildir…

Ortada bir mağduriyet varsa, 28 Şubat’ın pisliklerinin devam ettiği 1999’da başlamıştı…

Tıpkı bütün darbe dönemlerinde mağdur edilenler olduğu gibi…

Eğer gerçekten demokratsanız, gerçekten yeni dönemde yeni şeyler söyleme arzusundaysanız, “ayrımcılık” yapmadan, soruna çözüm olun…

Bakın, gün ola devran döne, gerçek yüzler nasıl ortaya çıka…

Naif Karabatak
29 Haziran 2011

27 Haziran 2011 Pazartesi

Çözümün Parçası Olun!


Türkiye’de birçok kurum çatırdamaya başladı. Bırakın dünyayı, Türkiye’deki değişim ve dönüşüme ayak uyduramayan birçok önemli kurum miadını doldurmuş durumda. 88 yaşındaki cumhuriyetin, bazı kurumlarından gelen çatırtı sesleri, ülkenin her yanında duyulmaya başladı.

Bazıları cumhuriyetle yaşıt, bazıları daha eski, bazıları ise darbe dönemlerinde oluşturulan ve genellikle de elindeki sultayı, halka karşı kullanmakla ünlüler…

Birçoğunun ne işe yaradığı bilinmiyor…

Ne yaptıkları, güçlerini nereden aldıkları, kime hizmet ettikleri, kime karşı koydukları belirsiz…

Kendilerini “her şeyin üstünde” gören bu tür kurumların ana görevi de sanki “sorun çıkarma” gibi lanse ediliyor veya öyle anlaşılması isteniyor.

Ama artık miatlarını doldurdular…

Yeni Anayasa ile değişime ayak uyduramayan ve aslında değişimin önünde büyük engel olan bazı kurumların ya tümden kaldırılması ya da yeniden yapılandırılarak “sorumsuz” yetkilerinin sınırlandırılması gerekir.

Bazen bu yetkiyi “bugün böyle yaptık, yarın başka şekilde olabilir” sorumsuzluğuna kadar götürme serbestliği ellerinden alınmalıdır…

Belki de en önemlisi, son yaşanan krizde bir kez daha ortaya çıkardı ki, çağa ayak uyduramayan kurumların başında Yüksek Seçim Kurulu geliyor…

YSK’nın kararlarının “kati” olması “ben yaptım oldu” mantığının da hüküm sürmesini sağlıyor…

***

12 Haziran seçimlerinde BDP bağımsızlarla seçime gitti…

CHP ve MHP ise Silivri’den TBMM’ye tünel açmak için Ergenekon Terör Örgütü kapsamında yürütülen soruşturmada tutuklu olanlardan aday gösterdi…

Mevcut yasayla ve kurumların yapısıyla halkın seçtiği vekillerin “serbest” kalamayacağı açıktı.

Buna rağmen siyasi partiler “suçlamaları ve sonuçlarını” bile bile aday gösterdiler…

Ancak, daha önceki uygulamaların aksine bir karar verince ortalık yine karıştı…


Oysa çözüm bu şekilde gelmez…

Çözüm, antidemokratik yasa maddelerini değişmekle olur…

İğneyi kendisine batırmaya gücü yetmeyenler, ayakları tökezlediğinde olayın vahametinin farkına varıyor ama her zamanki gibi iş işten geçiyor…

Bugün yapılacak yemin törenine bazıları özgür olamadığı için gelemeyecek…

Bazıları ise özgür olamayanlara destek için boykot yapacak, yemin etmeyecekler…

Nedense işin ucu kendimize dokunduğunda, yani yılan bizi ısırdığında aklımız başımıza geliyor…

Bu tür girişim yeni değil ki…

Bu ülkede halkın seçtiği ve yemin için meclise gelen, kürsüye çıkmaya çalışana “haddini bildirenler” vardı…

O gün, yapılanın insanlık dışı olduğunu haykırmayan siyasi partiler, bugün boykotu tartışabiliyor…

O gün hem bir vekile, hem bir kadına karşı yapılan terbiyesizliğe ses çıkarmayanlar, çözüm aramaya başlıyor…

Merve Kavakçı’ya oy verenler, onun başörtülü olduğunu bilerek oy verdiler ve kendilerini mecliste olduğu gibi temsil etmesini arzuladılar…

Ortada mahkeme kararı yoktu, Ergenekon veya KCK davası mevcut değildi. Yüz kızartıcı suçu yoktu. Aslında hiçbir suçu yoktu…

Buna rağmen, seçilmiş bir vekilin yemin etmesine engel olundu; hiçbir yasa maddesi yokken…

3 Mayıs 1999'da TBMM çatısı altında yaşanan ayıbın benzeri bugün yaşanıyor…

Siyasi fikrine katılıp katılmamanız önemli değil…

Vekillerin Ergenekon sanığı olup olmaması da bir şey değiştirmez…

Eğer egemenlik kayıtsız ve şartsız milletinse, milletin seçtiği TBMM’de temsil edebilmelidir…

Ama bu efelenmeyle, boykotla, sokağa taşmakla, kavgayla, gürültüyle olmaz…

Çözümün adresi, bizzat TBMM’nin kendisidir…

Sorun olmaktan kolay ne var, 88 yıldır sorun olan, sorun üreten kurumların bozduklarının yapılmasını bekliyoruz…

Bu defa çözüm olun, çözümün bir parçası olarak meclise gidin…

Belki seçtiğiniz vekiller meclise giremeyecek, tıpkı Merve Kavakçı gibi…

Ama girin meclise, kaldırın ayıbı, bundan sonrası için engelleri kaldırın…

Sorunun kaynağı olmak en kolayı, siz çözümün parçası olun!

Naif Karabatak
28 Haziran 2011

26 Haziran 2011 Pazar

İnsanlığın başladığı noktadayım…


Eski Türk filmlerinin değişmez bir sahnesi vardı; varoş semtinde büyümüş, güç yetmez bir servetin sahibi olmuş filmin kahramanı, neredeyse 50 yıl sonra doğduğu semti ziyaret eder…

Eşiyle, çocuğuyla, belki de torunlarıyla geldiği varoş semtte, doğduğu ev, az önce bıraktığı gibidir…

Birden hatıraları canlanır, beraberinde gelenler de aynı duyguyu tadar…

Oysa gerçek hayat böyle değildir…

Bırakın 50-60 yılı, birkaç yıl sonra semtinizin çok farklı bir kimliğe büründüğünü görme durumunda kalabilirsiniz. Hele bu “para eden” bir varoş semtiyse…

Yıkıldı yıkılacak halde duran doğduğunuz evin yerini dev binaların alması kaçınılmazdır. Top koşturduğunuz yerler, çocukluk hayallerinizi süsleyen bütün güzellikler yok olup gitmiştir…

Artık “bizim ev buradaydı” demek kalır size…

***

İnsanın doğduğu yeri bilmesi, hele uzun bir hasretlik çekmişse de, oraları ziyaret etmesi gibisi yoktur…

Ya insanlığın başladığı nokta…

Hazreti Âdem peygamber ile Havva anamızın yasak meyveyi yediği için dünyaya gönderildiği zaman yaşananlar…

Orası neresi?

Cenneti bırakıp, dünyanın başlangıcına önayak oldukları mekân nerede?

Koca dünyada bir başlarına kaldıklarında ne hissettiler?

Milyonlarca yıl önce yaşanan bu önemli olay sonrasında insanlık dünyada yaşama şansı buldu…

Hepimizin atası, bu çifttir…

Hazreti Âdem ve Havva’nın çocukları tüm dünyaya dağıldı…

Akrabalık bağı, kimlik, inanç, kültür, dil, şive.. bütün bunlar bizi ayrıştırıyor gibi görünse de, aynı kaynaktan beslenmiş, aynı yerden gelmişiz…

(Bazıları soyunun hayvandan geldiğini ispat için uğraşsın dursun, önemli değil. Biz hayvandan gelmedik, hayvan değiliz…)

Sırf bu nedenle bile bütün ayrımcılığı elimizin tersiyle itme hakkına sahibiz…

Elbette bu olması gereken, olansa “bir birini öldüren” toplulukların olduğu gerçeğidir…

Ama ben halen Hazreti Âdem peygamberle, Hazreti Havva anamızın cennette yedikleri yasak meyve sonucu gönderildikleri yeri merak ediyorum…

Nereye indiler, hangi ağacın altında oturdular, hangi hayvanla konuşmaya çalıştılar, ilk ne yaptılar, ne yazdılar, ne çizdiler, ilk sözcükleri neydi?

Habil ve Kabil’in kavgasına kadar süren huzur, neden bir anda bozuldu ve neden Habil olmaktan çok, Kabil olmaya hevesli insanlar bu dünyada var?

Neden hepimiz Habil olup, sevgiyle, dostlukla, kardeşlikle, barışla yaşamıyoruz?

Neden Kabil olmak için can atanlar çok, neden illa da Kabillik yapıyor, huzur bozuyorlar?

Bütün bu soruları çoğaltmak mümkün…

Ama bütün bunlar, ilk atalarımızın indiği yerin sihrini bozmaya yetmiyor…

***

Şanlıurfa’dayım…

Eşimle birlikte, mihmandarımız olan Alaz çiftinin gösterdiği yerleri geziyoruz…

Göbekli Tepe denilen mekânda…

İnsanlığın başladığı noktada…

Onların oturduğu ağacın altında, onların gezdiği tepelerde, onların sevgi sözcükleri terennüm ettiği bayırlarda…

Şimdiye kadar duymadığıma hayıflanmıştım ama zaten bulunması ve araştırmaya başlanması da çok yeni…

Şanlıurfalılar, büyük bir hazineye sahip olmanın heyecanıyla hemen yolunu yapmış, tanıtımına başlamışlar…

***

Göbekli Tepe’ye çıktığınızda, insanlığın orada başladığını hayal etmeye başlayın…

Ve sizin dünyaya gelişinizi düşleyin, ikisinin arasında hiçbir farkın olmadığını göreceksiniz…

Hepimiz, asıl mekânımızdan buraya konaklamaya gönderilmişiz…

Ve tekrar asıl mekânımıza döneceğiz…

Ama ne bırakacağız, asıl önemlisi o…

Şanlıurfa Mardin yolunda, Şanlıurfa’ya 30 kilometre mesafede bir yer olan Göbekli Tepe, insanlık tarihinin en önemli değişimlerinden birinin yaşandığı mekân olduğu tahmin ediliyor…

İlginç izler var, ilginç resimler, ilginç figürler…

Ama halen kazı çalışmaları devam ettiğinden, büyük sürprizin ne olacağı merak ediliyor…

Asıl sürprizi ise ben söyleyeyim…

Orası insanlığın başladığı mekân…

İnsan, sadece yaşayan bir canlı değildir…

Varlığıyla insan ile hayvan arasındaki farkı gösterendir…

İnsanlığın başladığı noktada, insan olmanın hazzını duymak gerek…

İşte o zaman insanlığımızı bulmuş, diğer yaratıklardan farkımızı göstermiş oluruz…

Naif Karabatak
27 Haziran 2011