23 Haziran 2011 Perşembe

Karar dediğin, istediğimdir


Tam Nasrettin Hoca’nın fıkrasına uyan bir gündemimiz var. 12 Haziran seçimleri bitti, tartışmaları bitmedi. Seçimden önce de seçim sırasında da ve seçimden sonra da yargının kararları tartışıldı durdu.

Dün yine yargı kararları, seçime farklı bir yön verdi…

Bir taraftan BDP’nin desteklediği Bağımsız Milletvekili Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesi, aynı yerde terör mağduru AK Parti’den Oya Eronat’ın milletvekili olması…

Diğer yandan sanki sırf dokunulmazlık zırhı nedeniyle CHP’den aday gösterilen Mehmet Haberal ve Mustafa Balbay’ın serbest bırakılmaması…

Ergenekon sanıkları için CHP devrede…

Kemal bey, “yasal yoldan” sonuna kadar çözüm arayacağını söylüyor…

BDP ise “yasal olmayan” yoldan çözüm aramaya çalışma mesajları veriyor…

Her ikisi de haklı…

Yargı da haklı…

Tıpkı Nasrettin Hoca’nın fıkrasındaki gibi…

***

Hani günün birinde Nasrettin Hoca’nın evine iki misafir gelmiş…

“Aramızda bir anlaşmazlık çıktı hoca” demiş ve anlaşmazlığı çözmesini istemişler…

Hoca, misafirlerin derdini dinleyeceğini söylemiş ve birisi anlatmış…

Hoca, adamı dinleyince “haklısın” demiş…

İlk anlatanın yüzünü bir sevinç kaplamış. Hoca bile haklılığını tasdik etti. Daha ne istesin…

İkinci adam üzülmüş ama yine de derdini anlatmak gerektiğini düşünerek anlatmış…

Hoca birinci adama dediği gibi ikinci adama da “haklısın” demekle yetinmiş…

Adamlar şaşırmış ama şaşıran sadece misafirler değil, Hoca’nın hanımı da şaşırmış…

“Bu ne biçim şey Hoca! İkisine de haklısın dedin?”

Hoca hiç istifini bozmadan hanımına dönüp; “Ne yapalım hanım sen de haklısın.” demiş…

***

Gündem sıcak…

Bir yandan yargının siyaseti belirlediğini söyleyenler, bir yandan alınan kararın hukuki olduğunu savunanlar, bir yandan “hukuka saygı” duyulmasını sert şekilde ifade edenler var…

Mağdur edildiğini söyleyenlerle, mağdurlara destek verenler de farklı…

Kimisi “tehdit” ederek, yine masum insanların kanına girileceğini söylemekten çekinmiyor…

Kimileri “yasal yoldan” çözüm aramak için kolları sıvıyor…

Gücü yetmeyenler ise “taşeronlara ihale” yolunu seçiyor…

Velhasıl, bugüne kadar ki en rahat seçimi, en rahatsız sonuca çevirmek için el ele verenler, gönül gönüle olanlar, göz göze gelenlerin dansını izliyoruz…

***

YSK’nın Hatip Dicle kararı yersiz…

Daha önce “suçu bilindiği” halde, Yargıtay’ın “cezayı onayladığı” da aşikar olduğu halde “milletvekili olabilir” demiş, sonra da “yok olamaz” demek, seçimden sonra aklına gelmiş…

Ergenekon sanıkları için yasa çok açıkken “hele duruma göre bakarız” mantığı güdülmüş, gelinen sonucu ise “zaten bekliyorduk” diye değil de, “neden böyle oldu” diye karşılanmasına şaşırmamak elde değil…

Herkes, “halkın seçtiği” vekilleri mecliste görmek istiyor…

Haklılar…

Bir başkası “seçime giderken yasayı biliyorlardı, o zaman şimdi karşı çıkmanın alemi ne” diyerek, tavır alanları eleştiriyor…

Haklılar…

Bir başkası siyasi partileri eleştiriyor; “Kardeşim, siz adayınızın suçunu da biliyordunuz, aldığı cezayı da. Ne diye bu insanları aday gösterip, sonra da mağdur numarasına yatıyorsunuz”

Haklılar…

Olaya hukuki yönden bakan mevcut veya emekli hukukçular da kararın mevcut yasaya göre doğru olduğunu söylüyor…

Haklılar…

MHP sert bir şekilde demeç vererek, “karara saygı” istiyor…

Haklılar…

YSK ve mahkemenin aldığı karara rağmen iktidar partisini ve ana muhalefeti suçlayanlar var, “neden yasayı düzeltmiyorsunuz” diye…

Haklılar…

İktidar partisi savunmaya geçiyor, “düzeltelim dedik, kaçtınız.”

Haklılar…

YSK ve mahkemeye bir şey demeyenler, AK Partiye yükleniyor, çözümün adresinin hükümet olduğunu söylüyor…

Haklılar…

İktidar partisi ise “YSK ve mahkemeler AK Parti’nin bir organı değildir” diyor…

Vallahi onlar da haklı…

Benim yorumum mu?

Herkes “hukuka saygılıyız” diyor ama herkes de “karar bana uyarsa” diye tavır sergiliyor.

Bu ortamda ben zaten haklıyım…

Naif Karabatak
24 Haziran 2011

22 Haziran 2011 Çarşamba

Kavanoz dipli dünya!


Ozan, sazın tellerine vurarak, yürekten gelen sesiyle “Kavanoz dipli dünya”ya sitem ederdi. “Her şeyin yalan riya, Hayat sanki bir rüya”ydı… “Bıktım usandım senden” derdi, “Kavanoz dipli dünya”ya…

Sonra “Ah felek zalim felek” diye başlardı serzenişe, “Kimine ceket kimine yelek” giydirmişti…

Yetmemiş, “Herkese kavun yedirmiş”, bize de “kelek” kalmıştı…

Felek, talih, baht, şans manasına kullanılır ve genellikle hayatın yüzünü güldürmediği insanlar şikâyet için feleğe saldırır…

Hayatın birçok alanında “adaletsizlik” görülür,”eşitsizlik” hâkimdir ve kimine dokuz pay, kimilerine de bir pay layık görülür.

Merhum Necip Fazıl Kısakürek, “Kurt yapmaz bu taksimi, kuzulara şah olsa” diye özetlediği de “bir kişiye dokuz, dokuz kişiye bir pay”dır…

***

Adıyaman’da 98 yaşında, yatalak bir mahkûm var…

Adıyaman E Tipi Kapalı Cezaevinde kendisine biçilen cezayı doldurmaya çalışan Hacı Sertel, kendi bakımını yapamayacak kadar hasta…

Üstelik gözleri görmüyor…

Kalp yetmezliği var…

Kulakları duymuyor…

Ayakları tutmuyor…

Tuvalete bile gidemediğinden torunu altından alıyor…

***

2006 yılında Adıyaman’ın Besni ilçesi Sayören köyünde yalnız başına yaşarken bir gün kapısını Jandarma çalar…

Evi didik didik arayan askerler, yaşlı adamın evinde “ruhsatsız” silah bulurlar…

Jandarma yasal işlemleri yaparak, yaşlı adamı Adliye’ye sevk eder…

Mahkeme sonucunda ise 4 yıl 2 ay cezaya çarptırılır.


Yaşlı adam, torunlarının yardımıyla kararı temyize gönderir…

Ancak Yargıtay hızlı davranır ve yaşlı adamın cezasını bu yıl onaylar…

2006 yılından bu yana biraz daha yaşlanan, biraz daha elden ayaktan düşen Hacı amcayı cezaevine koyarlar…

Ama bir sorun vardır…

Yaşlı adam bir süredir birçok hastalığıyla birlikte yatalaktır da…

Ama karar kesindir, yaşlı adam cezaevine konulur…

Daha önce kişisel bakımını üstlenen torununun yerine, cezaevinde bir başkası yaşlı adama bakar…

Ancak bakılacak gibi değildir…

Adli Tıp’a sevk isterler ve Adıyaman’daki hastanelerin raporuna benzer rapor, Adli Tıp Kurumu’ndan da çıkar ve yaşlı adamın cezası “üç ay” ertelenir…

Üç ay sonunda vefat etmezse yine cezaevi yolu görünecek…

Yaşlı adamın yakınları Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e sesleniyor, “affetme yetkisini” kullanmasını istiyor…

Elbette takdir cumhurbaşkanınındır…

Ama bir bakalım başka sanıklar nerelerde ceza çekiyor…

***

Ergenekon sanıklarının hastane macerası dillere destan…

“Bizden olan mahkeme” den sonra “bizden olan hastane” arayışına girenler, “çalışma ofisi”nden daha şık mekânlarda zaman geçiriyor, bilgisayar kullanıyor, telefon ve internetle dünyaya açılabiliyorlar…

Silivri’den hastaneye tünel açanlar, cezaevinin kasvetli havasını bir an bile terennüm etmediler…

Başını kodesin kapısından sokup, beğenmeyenler ise soluğu lüks hastanelerde almanın yolunu buldular…

Yatalak değillerdi…

Gözleri görmüyor, elleri ve ayakları da tutmuyor da değillerdi…

Ama hastanede zaman geçiriyorlardı…

Bir kişi, iki kişi değil, tam 34 Ergenekon sanığı, neredeyse hiç cezaevine girmedi…

Mesela Fatih Hilmioğlu, 3 Haziran 2009 tarihinden bu yana hastanede…

Levent Ersöz: 10 Şubat 2009 tarihinden bu yana hastanede…

Mehmet Haberal, 17 Nisan 2009 tarihinde bu yana hastanede, şimdi de TBMM’ye kapak atmak üzere…

Arif Doğan: 5 Mart 2009 tarihinden bu yana hastanede…

Hasan Atilla Uğur: 20 Şubat 2009 tarihinden bu yana hastanede…

Hurşit Tolon: Üç ay hastanede yattı, hiç cezaevine girmeyerek 6 Şubat 2009 tarihinde tahliye oldu.

Mustafa Abbas Yurtkuran: 10 Haziran 2009 tarihinden hastaneye yattı, 24 Haziran 2009 tarihinde ise tahliye oldu…

Erol Manisalı: 13 Mayıs 2009’dan tahliye tarihi olan 4 Haziran 2009 tarihine kadar hastanedeydi…

Veli Küçük: 19 Şubat 2009 tarihinden, 31 Temmuz 2009 tarihine kadar hastanedeydi…

Erkut Ersoy: 16 Ağustos 2009 tarihinden 9 Eylül 2009 tarihine kadar hastanede yattı.

Diğerleri ise ayakta veya kısa süreli tedavi için hastaneye gidenler…

***

Adıyamanlı 98 yaşındaki, birçok hastalığıyla birlikte yatalak da olan Hacı amcamız, 55 gün boyunca cezaevinde yattı.

Boşuna dememişler ya kavanoz dipli dünya, kimine kavun yedirirken, kimine de kelek yedirmeye devam ediyor…

Elbette ben buna adalet demem ama sahi bu insafa sığar mı?

Naif Karabatak
23 Haziran 2011

21 Haziran 2011 Salı

Şimdi Cemaate Göz Kırpmak Moda!


Her devirde bir moda vardır. Zaten moda dediğiniz de “bir devirlik”tir. Bugün severek, beğenerek aldığınız bir kıyafet, yarın zevkinize uymayabilir. Hatta “yok canım, ben bu kıyafeti nasıl giyinmişim” diye kendi zevkinizi bile sorgulayabilirsiniz…

Sadece kıyafet değil tabii…

Fikirlerde de moda var…

Gündeme göre yön belirleyenler de bir modadır tutturmuş gidiyor…

Ergenekon revaçta olsa cümle âlem Ergenekoncuymuş gibi düşünüp, Ergenekon’a üye olmaya çalışanlar bile bulunabilir…

Şükür ki, Ergenekoncular Silivri’de, doğal olarak da “gidip şu Ergenekon’a üye olayım” diye arayışa geçenleri kimse dikkate almıyor…

Ama “avukatlık” bir ara iyi modaydı…

Cübbesini bile giyinmeden “Ben Ergenekon’un avukatıyım, hemi de gönüllü” diyerek fedakârlıklarını bir güzel ortaya serdiler…

Ama bir baktılar ki halk Ergenekonculara pek sıcak değil, o zaman avukatlıktan vazgeçtiler…

Sonra “Ergenekoncu Milletvekili” arayışına girdiler…

Böylece “Silivri’den TBMM’ye bir gedik açarlar mukaddes mi mukaddes, ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es…”

Ama savcı bu modayı pek sevmedi, tahliyelerine “nıck” diye yanıt verdi…

Bakalım ne olacak…

***

Moda bu, bir iki katla sınırlı olmaz ya, çoook çeşidi var…

Bir ara darbeciler modaydı…

Yerden fışkıran silahlar boru olurdu, ıslak ıslak atılan imzalar kâğıt parçası sayılırdı…

Bir gece yarısı hastalıkları nüksederdi…

Gerek duyduklarında önce olgunlaştırır, sonra meyveleri toplamaya başlarlardı…

Kalan sağlar bizimdi, gidenlerse hain…

Ama şimdi darbeciler de gündemde değil…

Hani suç örgütü ve vatan hainliği nedeniyle gündemde olduklarından kimse iplemiyor…

Şimdi moda demokratlık…

Bu iyi bir şey aslında…

Göle çalınan mayanın tuttuğunu gösterir…

En azında “bu maya tutacak” diye ümit besleyebilirsiniz…

“Farklı dillere saygı” da moda…

Daha düne kadar ne dediklerin önemli değil, bugün ne söylediğin önemli…

Halkın lehine en ufak yasal düzenlemeyi Anayasa Mahkemesine götürmüş olsan da gel, burası ümitsizlik dergâhı değil, gel…

Şimdi herkes “sivil anayasacı” olmuş…

Kiminin kırmızıçizgisi var, kimi kırmızıçizgiden nefret eder…

Kimi bölünmüşlük paranoyasını modalaştırmaya çalışır, kimi kasetlerde zevk-ü sefayı moda haline getirmekle uğraşır…

Daha düne kadar “geçmişine sövme” modaydı, bugün “geçmişini övme” moda haline geldi…

Birkaç yıl önce “Allah” diyeni Pensilvanya’ya göç ettirmişlerdi…

Şimdi “Pensilvanya’dan alınan bilgiye göre” içi rahat edenler vardı…

Daha dün cemaat evine silah koyup, “terör örgütü” gösterme modasına uyanlar vardı…

Şimdi “cemaati iyi gösterme” modası hâkim kılınmaya çalışılıyor…

Üstelik de her ikisi de aynı kesimden…

“Dün, dündür; bugün, bugündür” zihniyeti yeniden hortladı ve yeniden moda haline geldi…

Çok değil, daha düne kadar Fetullah Gülen Hoca Efendiye demediklerini bırakmayanlar, şimdi “cemaate şirin görünme” modasına ayak uydurmuş…

Bu modaya en son Haber Türk Gazetesi ayak uydurdu…

Haber Türk Yazarı Yiğit Bulut, “cemaate şirin görünmem lazım ağam” diyerek almış eline kalemi ve Fetullah hocayı Türkiye’ye davet etmiş…

Biliyorsunuz Hoca Efendi, 28 Şubat’ın şerrinden emin olmadığı için yurtdışına gitmiş, sağlık durumu da elvermeyince dönmemişti…

Dönmesi, yaptığı bütün emeğin boşa gitmesi demekti…

Çünkü onun üzerinden siyaset yapanlar vardı, onun üzerinden zulüm yapanlar…

Ama sayın Bulut, bu ayıbın ortadan kaldırılmasını istemiş…

“Dön” demiş, “evine dön” diye çağrıda bulunmuş…

Şimdi moda şirin gözükmek ya…

AK Parti’nin demokratik adımlarına tepki gösterenler, birden bire “sivilleşme-demokratikleşme-halkın iradesinin yönetime yansıması ve saygı duyulması” yolunda önemli bir mesafe aldığını dillendirmeye başladılar…

Daha düne kadar AK Parti’ye oy verenlere hakaret edenler, şimdi de halkın yarısının iradesine saygı gösterilmesi gerektiğini söylemeye başladılar…

Şimdi “Türkiye'nin artık ‘normal’ olduğunun güvencesi siyasi otoritedir ve bu ‘güven’ mutlaka sağlanmalıdır…” demek moda…

***

Elbette fikirler de, zevklerde zamanla değişir ama hiçbir zaman “günübirlik” değişim, tutarlı görülmez.

Kıyafet, kendine yakışanı giyinmektir…

Fikir, inandığını düşünmek ve dillendirmektir…

Diğer hepsi bir beden bol gelir ve sırıtır…

Modaya göre tavır belirleyenler, kendilerini ne kadar komik duruma düşürdüklerini bilseler, evlerinden çıkmazlardı…

Naif Karabatak
22 Haziran 2011

Adaletinle bin yaşa e mi?


Anayasasının “değiştirilemez” denilen maddeleri arasında yer alan “hukuk devleti” ibaresine rağmen, bu ülkede adalet hep tartışıla gelmiştir. Adil hâkim ve savcılar olduğu gibi, adaletin “a”sından anlamadığı halde veya “ideolojisine” göre dosyaya bakanlar da ne yazık ki var…

Hatta Cumhuriyet döneminde de, Osmanlı’da da…

Çok ilginç ama “İleride suç işleyebilir” denilerek, “haddini şimdi bildirelim” diye düşünen hukukçularımız(!) bile var…

Belki de “ben bu adama gıcığım” diye düşünerek suçlu göstermek için kendini komik duruma düşürenler de vardır. Hatta vereceği karara gerekçe olsun diye yalandan “daha önce sabıkası var” diyen hukukçulara da rastlayabilirsiniz…

Ama tarih boyunca işini hakkıyla yapan, duygularını, kinini, kişisel ilişkilerini asla baktığı davaya yansıtmayan dürüst ve kararına güvenilir hukuk adamlarımız da var…

Ama konumuz “adil” yargılama yapan veya “duygularını” yansıtmayanlar değil, davaya “taraflı” bakanlar…

Taraflı bakanlar ise yurdun her yerinde olabilir, Adıyaman’da da, Siverek’te de, İstanbul’da da…

Dün HSYK Yaz Kararnamesini açıklayınca aklıma geçen yıl yazdığım “Kadının Ördek Davası” başlıklı yazım geldi…

***

Zamanın birisinde yolsuzlukları ile ünlü Karakuşi adında bir kadı varmış.

Günlerden bir gün Kadı Efendi, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş.

Fırının camından bakınca güveç içinde nar gibi kızarmış nefis bir ördek görmüş.

Derhal içeriye girerek, “Ben bunu aldım” demiş ve hiçbir ücret ödemeden de çekip gitmiş.

Fırıncının kadıya itiraz etme şansı olmadığında, ördek sahibine ne diyeceğini düşünmek kalmış.

Biraz sonra ördeğin sahibi damlamış…

-Bizim ördek hazır mı?

Fırıncı boynunu bükerek, “Uçtu!” diye cevap vermiş.

Önce ağız dalaşıyla başlayan tartışma kavgaya dönüşmüş.

Çevreden gürültüyü duyanlar da fırına doğru yönelmiş.

İşte tam o sırada fırıncı kaptığı kürekle ördek sahibinin başına vurmaya hazırlanmış ki, kavga edenleri ayırmak için davranan Yahudi’nin kafasına kürek iyice oturmuş, adamın bir gözü kör olmuş…

Ortalık kan içinde kalınca fırıncı korkudan kaçmış, peşinde ördek sahibi, onun peşinde de Yahudi…

Üçü peş peşe koşarken bir Ermeni’ye rastlarlar, “hele durun!” demesine kalmadan adamcağız üçünün ayakları altında ezilmiş.

Ermeni vatandaş, kendini toparlayınca o da koşmaya başlar…

Fırıncı birden yolun bittiğini anlayınca telaşlanır. Yolun sonunda beliren duvardan hızlıca atlamış ama diğer taraftan geçen hamile bir kadının üstüne düşmüş…

Bu darbeyle kadın, çocuğunu kaybetmiş…

Hemen yakınında bulunan hamile kadının kocası da koşanların peşinden gözü kara bir biçimde koşmaya başlamış.

Sayı artarak devam ediyor…

Beş kişinin deli gibi koştuğunu gören zaptiyeler, hemen duruma müdahale edip, fırıncıyı, ördek sahibini, Yahudi’yi, Ermeni’yi ve hamile kadının kocasını kadının huzuruna çıkarmışlar…

Kadı efendi, fırıncıyı karşısında görünce az önce midesine indirdiği ördek aklına gelmiş, ne kadar da güzeldi, nasıl da yemişti…

Kadı ördeğin lezzetini bir yana bırakarak işine bakmış…

Önce ördek sahibine sormuş, “derdin ne?” diye…

Adam, ördeği pişirmesi için fırına verdiğini ama almaya gittiğinde ördeğin uçtuğunu söylediğini belirterek, fırıncıdan davacı olduğunu söylemiş.

Kadı, en mülayim tavrıyla fırıncıya dönüp, “ne yaptın bu adamın ördeğini?” diye sormuş…

Zavallı fırıncı “uçtu kadı efendi” diye cevap vermiş, “sen yedin” diyecek hali yok ya…

Kadı efendi derhal “kara kaplı” kitabına bakmış, “Ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar 'Uçar' anlamına gelir. O halde ördeğin uçması suç değil” diyerek fırıncının beraatına karar vermiş.
Sıra bir gözünü kaybeden Yahudi’ye gelmiş…

Kadı efendi yeniden kara kaplı deftere bakarak, “Her kim, gayrimüslimin iki gözünü çıkara, o Müslim’in tek gözü çıkarıla...” diye fermanı bulmuş…

Davacı kararın ne manaya geldiğini anlamadığından kadıya sormuş. Kadı Efendi, “Şimdi burada iki gözü yazıyor. Fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak, biz de onun tek gözünü çıkaracağız.” diye cevap verince Yahudi şikâyetinden vazgeçmiş…

Sıra hamile kadının kocasına gelmiş…

Tekrar kara kaplı defter ve tekrar ilginç bir çözüm…

Kadı efendi, “Karını fırıncıya vereceksin, yerine yeni çocuk koyacak” deyince bu defa hamile kadının kocası da şikâyetinden vazgeçmiş…

Olayı en az hasarla atlatan Ermeni’ye sıra gelince, Kadı efendi ona dönüp, “Senin şikâyetin ne?” diye sormuş…

Başından beri davayı izleyen, verdiği kararlarla şok üstüne şok yaşayan adam, ellerini açmış, “Şikâyetim yok kadı efendi, Adaletinle bin yaşa sen, e mi!” diyerek o da kadının huzurundan ayrılmış…

***

(Yazının burası özel mesajdır...)

Yarın öbür gün yeni görev yerine gideceksin.

Sana bir tavsiyede bulunayım…

Adalet terazin, eli silahlı veya güçlü olan dümbüklere göre değil, haklı olan, yani mazlumlara göre işlesin.

O güçlü sandıklarının en adi mahlûk olabileceklerini aklından asla çıkarma…

Sana dua etmeden de yollamam, vallahi de olmaz, billahi de olmaz…

Sen de adaletinle bin yaşa e mi?!

Naif Karabatak
21 Haziran 2011

19 Haziran 2011 Pazar

Akla ters olmayanı gösterin!


İnternette sürekli bir mail dolaşır; “Sanık bilirkişi oldu” diye. Ne kadar doğrudur bilmiyorum ama mağdur, yıllardır sesini bu şekilde duyurmaya çalışıyor ve suçlanan kişinin bilirkişi olduğunu, doğal olarak da davanın adil yapılamayacağını söylüyor…

Konuyla alakası yok ama Balyoz davasında da ilginç bir bilirkişi raporu ortaya çıktı…

Nedense rapor “Ulusal Kanal”da yayınlandı.

Hani sahibi, Ergenekon sanığı olan kanal…

Balyoz Davasında bilirkişi de 6 kişilik askeri personel…

Balyoz sanıklarının çoğu Hava Kuvvetleri’nden olmasına rağmen, bilirkişiler de aynı yerden…

Ve rapor; “Balyoz belgeleri akla ters, her yönüyle hatalı ve tutarsız”

Aksini zaten düşünemem…

Ama zaten başından beri bütün bu saçmalıkların, yüreğinde insanlıktan en ufak bir kırıntı kalmış olanlara ters geleceğini söylemiştik.

Mesela cami bombalamak akla mantığa tersti…

Minik yavruları denizaltına doldurup, bombayla havaya uçurma düşüncesi de korkunçluğu nedeniyle akla tersti, insanlığa sığmazdı…

Yunan jetlerini düşürerek Türk Silahlı Kuvvetlerinin üzerine atıp, savaş çıkarma girişimi de akla mantığa sığmadığı gibi, insanlığa da sığmıyordu…

Sadece Balyoz değil ki…

Yerden fışkıran silahların kime karşı kullanılacağı da hiçbir mantığa sığmıyordu…

Suçüstü yakalananların “bunlar seminer notuydu” diye savunması da akla mantığa sığmıyordu.

Seminer notu olarak hazırlanacak daha insani bir plan olamaz mıydı?

Karşı cepheye kendi halkını koyma yerine düşman koyamaz mıydı?

Demek ki seminer notu akla mantığa sığmıyordu…

Sonra bu ülkede başbakan asmak ne kadar akla yatkındı, ne kadar tutarlıydı?

Bu ülkeyi 12 Eylül’e götüren süreci tutarlı bulan, akla mantığa sığdıran mı var?

“Şartlar olgunlaşsın” diyerek kardeşi kardeşe kırdıran, komplo düzenleyen, masum insanlara kastedenler mantıklı bir iş mi yapmıştı?

Halkın seçtiği bir iktidarın memuru oldukları halde, hükümeti devirip, yönetime el koyma mı akla mantığa uyuyordu?

Sonrasında yurdun dört bir yanına dağılan ve düşman askeri gibi halka zulmedenlerin yaptıkları mı akla mantığa uyuyordu?

Kendi halkına işkence eden ve o işkencelerden ortaya bir terör örgütü çıkmasına sebep olanlar, 30 yıldır ülkenin başına hangi belayı saldıklarını bilmemeleri mi mantıklı?

Bu ülkede insanların anadilinde şarkı söylemesini bile yasaklayan, onlara hayatı zehir eden, her türlü iğrenç işkenceleri yapanların yaptıkları mı akla mantığa uygun?

Bu ülkede yasalar çerçevesinde cumhurbaşkanlığına aday olan birisine silah doğrultarak vazgeçirmeye çalışanların yaptıkları mı tutarlı?

Hangisi tutarlı, hangisi akla mantığa uygun?

28 Şubat mı, sonrasında mağdur olan on binlerce, belki yüz binlerce insanın çektikleri mi akla mantığa sığıyor?

Kendisini bu ülkenin sahibi sanma hastalığına yakalananların, bütün milleti düşman görmeleri mi tutarlı bir davranış?

Kanunları çiğneyerek, üstlerinin emrini dinlemeyerek, yasanın verdiği yetkinin dışına çıkarak, uluorta siyasete müdahale edenlerin davranışı mı tutarlı?

Bir gece yarısı uykusu kaçanların, kalkıp bildiri yayınlaması mı tutarlı?

Ülke istikrara kavuşmasın, terör bitmesin, insanlar sorun yumağıyla boğuşsun diyerek sürekli kaos ortamı oluşturmaya çalışanların yaptıkları mı akla mantığa sığıyor?

Hiç birisinin sığmadığı gibi Ergenekoncuların yaptığı veya yapmayı planladıkları da sığmıyor…

Balyozcuların,

Darbe heveslilerinin,

Postal yalayıcıların,

Demokrasi düşmanlarının,

Vatan hainlerinin,

Millet düşmanlarının yaptıkları veya yapmayı hayal ettiklerinin hiç birisi akla mantığa sığmıyor, insanlıkla bağdaşmıyor…

Bu nedenle de bütün darbecilerin akıl sağlığının yerinde olup olmadığı tartışılır, “hırsın bu kadarına pes” dedirtecek davranış içersine girerler…

Bütün içtenliğimle söylüyorum ki, halka karşı darbe yapan veya tasarlayan bütün darbeciler haindir, bütün darbeciler akıllı değillerdir…

Akıl sağlığından şüphe duyulanların hazırlayacakları da akla mantığa uymaz, yüreğinde insanlıktan en ufak bir kıpırtı kalanların da vicdanını sızlatır…

1960’dan beri bütün bir milletin vicdanını sızlatanlar gibi…

Naif Karabatak
20 Haziran 2011