17 Haziran 2011 Cuma

Bahçeli’nin Ülkesi…


MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 12 Haziran seçimlerinden sonra kameraların karşısına pek çıkmadı. Hayat kameralardan ibaret değil ya, gerçek dünya da var…

Kameraların karşısına çıkmadı ama tümden de kaybolmadı, yazılı açıklamalarla süreci değerlendirmeye devam ediyor.

Kamuoyuna yönelik açıklamasından sonra teşkilata da bir genelge göndermiş ama gönderdiği yazıya “genelge” demek mümkün değil, “kara tablo” nasıl olur, onu anlatmış…

Sayın Bahçeli, hangi ülkede yaşıyor bilmiyorum…

Ama resmetmeye çalıştığı ülke çok korkunç…

İnsanın tüylerini diken diken eden,

Korkudan ödünü patlatan,

“Tasımı tarağımı toplayıp kaçsam” diye hazırlığa girişme ihtiyacı duyulan,

Kara bir tablonun hakim olduğu,

Çok kötü yönetilen bir ülkede doğrusu ben de yaşamak istemezdim…

Orada yaşasaydım, şimdi kaçarak Türkiye’ye sığınmıştım…

O ülkede doğmuş olsaydım, memleket sevgimi bile bir yana bırakarak Türkiye’ye doğru yol alır, demokratik bir ülkede, huzur ve güven içersinde yaşama yolu seçerdim…

Eğer ben o ülkede yaşasam, tıpkı Suriyeli kardeşlerimiz, tıpkı Iraklı, tıpkı Mısırlı, tıpkı Libyalı kardeşlerimiz gibi Türkiye’yi tercih eder, bu ülkeye kavuşmak için de çeşitli yollar denerdim…

Ama sayın Bahçeli zaten Türkiye’den bahsetmiyor…

4 sayfalık genelgede nedense bu ülkenin neresi olduğunu söylememiş ama muhtemelen Afrika’nın balta girmemiş bir ormanından bahsediyor olmalı.

Ülkemizden zaten bahsedemez, çünkü halkın yüzde ellisi “istikrar devam etsin” düşüncesiyle bir partiyi üçüncü kez iktidara getirdi…

İnim inim inleyen, kan kusan, kızılcık şerbeti içen, sürüm sürüm sürünen, çile çeken, eziyet gören, darbeler altında inleyenler gidip üçüncü kez aynı partiye oy vermez.

Bu mümkün değil.

Hani 12 Eylül darbesinden hemen sonra yapılan referandumdan bahsedilse olur.

Ama onda da halk, “oylayalım da başımızdan defolsunlar” diyerek oy vermişti.

Onlar defoldu ama halen onlara hayran Ergenekoncular “darbe” hayali kuruyor.

***

Konuyu dağıttım, dönemlim Bahçeli’nin ülkesine…

Sayın Bahçeli öyle bir genelge yazmış ki, okuyanların tir tir titremesini arzulamış…

Ben de korktum…

Ürktüm…

Neler yoktu ki neler, birkaçına bakalım…

“Aciz” bir iktidar vardı. Başka ülkelerin liderlerinin karşısında süklüm püklüm oturduğu için aciz olduğuna hükmetmiştir diye düşündüm, yazık, acıdım…

“Basiretsizlik” almış başını gitmişti…

“Yetersizlik, kalitesizlik ve ufuksuzluk” had safhadaydı…

“Karanlık sicili olanlar” iktidardaydı ve “densizlik, çirkeflik” sayılamayacak kadar çoktu…

Bahsedilen ülkede “tehlikeli gelişmeler” vardı, “öfke ve zehir saçan saldırılarını ihanet mahzenlerinde” hazırlıyorlardı…

“Kara propaganda” yapılıyor, “en galiz hakaretleri vicdansızca, şuursuzca ve edepsizce” savurabiliyorlardı…

Sonra MHP’ye karşı kaset tezgâhları hazırlıyorlardı…

Rakipleri, 15 yöneticinin 10’una “hadi sizi artist yapalım” diye kandırıp, çektikleri görüntülerin bandrolünü bile almadan, telif hakkını ödemeden yayınlıyorlardı…

Bunlar “ahlaksız” ve “hukuk dışı” uygulamalardı…

Ne kadar ayıp!

O zaman ne diye kasetlerde “haşne-fişne” yapanları rezil ediyorsunuz, ayıp değil mi?

“Gözü dönmüş bölücü mihraklar” her yerde cirit atıyordu…

“Satırlarından nifak saçılan köşe yazarları” da boş durmuyor, ha bire vuruyordu…

Zaten bunlar “hain”di ve divan-ı harbe verilmeliydi…

Oturun oturduğunuz yerde, yazarlık neyinize, gidin üçtaş oynayın, sallayın başı alın maaşı değil mi ama…

Bahçeli’nin ülkesinde yazar-çizer olmamalıydı…

Ne gerek vardı hem, devlet bir genelge yayınlar, biz de oturur paşa paşa okurduk…

Ve sayın Bahçeli, ülkesinin ne kadar kötü yönetildiğini,

Ekonomisinin ne kadar kötü olduğunu,

Yalan üzerine kurulu politikaların hâkim olduğunu,

Her şeyin yalan üzerine kurulduğunu, muhtemelen halka da ekran koruyucu gösterildiğini belirterek, 74 milyonun yanıltıldığını söylüyor…

Vatandaş, bir rüya âleminde olmalı ki, bütün bu anlatılanların dışında bir yaşam standardına kavuşmuş gibi, daha ilerisi de olsun diye ha bire destek veriyor…

Bu uykudan çabuk uyanmalı, gerçekleri görmeliyiz…

Bahçeli’nin ülkesinde yaşadığımızın artık farkına varmalıyız…

Naif Karabatak
17 Haziran 2011

16 Haziran 2011 Perşembe

İçimizdeki İrlandalılar!


Her seçim sonrasında siyasi partileri nedense dershanelere benzetirim. Her sınav sonrası “biz birinciyiz” diyerek ortaya çıkarlar. Ve gerçekten de afişe ettikleri alanda o dershane birincidir…

Kimi yerleştirmede, kimi sözelde, kimi sayısalda, kimi eşit ağırlıkta. Şimdi sınavlar çok daha farklı; bazıları LYS’de iyidir, bazıları YGS’de, hatta birinci etabı, ikinci etabı diye de kendinize “birincilik” payı çıkarabilirsiniz…

Hayatımız sınav olduğundan saymakla bitiremeyeceğimi biliyorum ama öğrenci üzerinde emeği olan da, olmayan da bir şekilde kendisine pay çıkarmak için ince eler, sık dokur ve ortaya “önemli başarıyı” çıkarırlar…

Dershaneci dostlarım bana kızmasın, sonuçta onlar da sınavdaki başarıya göre kazanç elde ediyor. Yadırgadığım falan yok…

***

Siyaset de böyle…

Her seçim döneminde “seçimden kazançlı çıktık” diyenlerin sayısı hiç de azımsanacak gibi değil. Sıfır nokta kaç alan da başarılıdır, yüzde elli alan da, bu ikisi arasında kalanda…

12 Haziran seçimleri bitti, zaferle çıkanların yanında zaferle çıktığını sananlar, kendisini kandıranlar veya gönül verenleri avutanlar da var, avunmayanlar da…

Bunlardan birisi de “İçimizdeki İrlandalılar” suçlaması…

Dilerseniz önce seçimden zaferle çıkan partilere bakalım…

AK Parti, yüzde elli oyla birinci parti olurken, aynı zamanda da bir rekora imza attı. İlk kez üst üste seçime girip, üçüncü kez oyunu arttıran ve oyların tam yarısını alan parti oldu…

AK Parti bu açıdan seçimden zaferle çıkmıştı…

***

Kaset skandalından sonra göreve gelen CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, önce hedefi yüksek tuttu, sonra “başarılı olamazsam” dedi, ucunu açık bıraktı. Sonra oran koydu, “bir önceki seçimden fazla alamazsam” diyerek, istifa gerekçelerini açıkladı…

12 Haziran seçimi bitti, CHP yüzde 25,94 gibi bir oranda oy aldı. Kemal bey, 12 Eylül’de sonra CHP’nin ilk kez bu kadar oy aldığını belirterek, zaferini ilan etti…

Oysa Kemal beyin “Başbakanlık gömleği” bile hazırdı. Seçimden birinci parti çıkmayı düşünüyordu. En kötüsü de yüzde 30-35 civarında oy bekliyordu.

Ama darbeden bu yana en yüksek oyu almıştı. Öyleyse bu başarıydı, seçimden zaferle çıkan CHP olmuştu…

***

Kaset skandalıyla sarsılan bir diğer partimiz MHP’ydi. MHP’nin seçimden beklentisi en az yüzde 25 oydu…

Ama sonra 15 kişilik “üst yönetim”den üçte ikisinin kaset oyuncusu olduğu ortaya çıkınca parti zor günler yaşadı. Barajı aşıp aşamayacağı konuşulmaya başlandı ve 12 Haziran seçimlerinden yüzde 12,98’le çıkabildi. Bir önceki seçimde yüzde 14,27 almıştı ama olsun, barajın üstüne çıkabilmişti…

Öyleyse MHP zaferini ilan edebilirdi…

***

BDP bu seçimden en kazançlı çıkan parti oldu. Bağımsız adaylarla seçime gitti, “en az 35 vekil” beklediklerini söylediler ve bu rakamın da üstünde bir başarı elde ettiler…

Öyleyse zafer BDP’nindir…

***

“Babamın Partisi” denilerek ikiye bölünen Saadet Partisi ve Has Parti, ilk kez seçime girmiş olduklarından aldıkları yüzde 1,27 ve 0,78’i “tohum tuttu” diyerek karşıladılar ve seçimden zaferle çıktılar…

***

Daha başka var ama onlar da zaten seçim zaferi yaşayan partiler arasında. Uzatmaya gerek yok, LDP bile -neredeyse- hiç oy almayarak seçimden zaferle çıkan parti oldu.

Ama asıl tantana CHP’de…

Kemal bey “zaferle çıktık” dese de, bunun zafer olmadığını anlayanlar da var…

Bunun için ilginç bir suçlama yaptılar; “İçimizdeki İrlandalıları temizleyeceğiz”…

Oysa CHP’de hiç İrlandalı yok…

Çok eski bir deyim olan ve “içimizdeki hainler” anlamında kullanılan bu deyime uyan sıradan partililer değildi, parti üst yönetimi kastediliyordu…

“İrlandalı” benzetmesi, İrlandalılarla yapılan savaşta deyim haline gelmiş, “rakibe yardım eden” manasına söylenmiş bir sözdür…

Oysa CHP savaşta değil, seçime girdi. Rakipleri de İrlandalı değil, AK Parti, MHP veya diğer partiler…

“İçimizdeki AK Partililer” de diyebilirdi, “İçimizdeki MHP’liler” de. Neden İrlanda?

Eğer “İrlandalılar” sözünü, “hainler” olarak telaffuz ediyorlarsa, “hain” de bir başka partiye yardım eden demekse, CHP’nin içinde bir başka partinin kazanması için yoğun çaba harcayan olduğu mu söylenmeye çalışılıyor?

Eğer öyleyse CHP’den bazı “İrlandalılar”ın bazı kentlerde bir başka partiye çalıştığı suçlamasıyla karşılaşmış oluyoruz.

“Bizim adayımız iyi değil, falanca partinin adayına çalışalım” mı dendi. Yoksa “AK Parti fazla oy almasın, iyi olmadığımız yerlerde şu partiyi kurtaralım” diye çaba mı gösterildi)

“İrlandalılar” benzetmesi, hainlikse böyle bir şey olmalı.

Ama hangisi, başka partiye mi çalışıldı, CHP oy almasın diye mi uğraşıldı?

Naif Karabatak
16 Haziran 2011

14 Haziran 2011 Salı

Şairler hep korkak olur!


Siyasi yazılardan gına geldi. Gelin bugün yüzünüzde tebessüm oluşturacak Osmanlı’da üç şairimizden birkaç fıkrayı birlikte okuyalım…

Boğaziçi’nin yüksekçe bir yerinde oturan Râgıp Paşa, sıcak bir yaz günü evine giderken yorulup bir taşa oturmuş. Çok susamış olduğu için ötede oynayan çocukların birinden su istemiş.

Sekiz dokuz yaşlarında bir çocuk paşaya büyücek bir kâsenin içinde turşu suyu getirmiş.

Paşa içtikten sonra; “Oğlum, ben senden su istemiştim. Neden turşu suyu getirdin”.

Çocuk da cevaben: “Annemin yaptığı lahana turşusuna sıçan düştü de gelene geçene dağıtıyoruz.” deyince paşa öfke ile kâseyi yere vurup kırmış.

Çocuk ağlamaya başlamış.

Paşa, çocuğun ağladığını görünce, biraz yumuşayarak niçin ağladığını sormuş.

Çocuk: “Elbette ağlarım ya. Köpeğimin kâsesini kırdın. Şimdi ben ona neyle su vereceğim” demiş.

Çocuğun zeki ve nüktedan olduğunu anlayan paşa onu yanına almış.

O çocuk, Osmanlı’nın önemli şairlerinden Haşmet’tir…

***

Bir gün hanımı kızdıran Haşmet’i, paşa evinden kovmuş.

Haşmet: “Peki amma, ben şimdi ne yapayım” diye sorunca paşa

“İt sürü de para kazan” diye cevap vermiş.

Haşmet çıkarak Boğaziçi iskelelerinde yedekçiliğe başlamış.

Bir gün Râgıp Paşa sadaret kayığı ile sarayın bulunduğu iskeleye yanaşmış.

Yedekçilik sırası Haşmet’te olduğu için paşanın kayığını yedeğine alarak sürüp iskeleye bağlamış.

Paşa, Haşmet’i görüp tanıyınca: “Ne o Haşmet? Ne yapıyorsun?” diye sormuş.

Haşmet de: “Emriniz mucibince it sürüyorum paşa hazretleri” diye cevap vermiş.

***

Koca Râgıp Paşanın güzel bir halayığı (cariyesi) varmış.

Haşmet, Râgıp Paşaya misafir geldikçe bu halayık kahve getirir, Haşmet de ona sulanırmış.

Bir gün Haşmet yine Râgıp Paşa’ya misafir gelmiş. Zaten işin farkında olan Koca Râgıp Paşa halayığı çağırarak yine kahve götürmesini, fakat çok naz ve işve yaparak Haşmet sulandıkça parasını, değerli eşyasını ve en sonunda teslim olmak için dinini, imanını istemesini tembih etmiş.

Halayık, paşanın dediği gibi yaparak Haşmet’i bir bir soymuş.

Nihayet halayık demiş ki: “Ben sana teslim olurum amma cahil bir kızım; dinden, imandan haberim yok. Ölürsem imansız gitmeyeyim. Bana dinini imanını ver!”

Bunun üzerine Haşmet heyecanla ayağa kalkarak, “Vallahi de yok, billahi de yok” demiş.

Kapıdan dinlemekte olan Râgıp Paşa içeri girerek “Ne yaptın Haşmet?” diye sorunca

Haşmet: “Ne yapalım paşa hazretleri? Var desem onu da alacak. Onun için yok dedim” demiş.

***

Haşmet’i bir şehre kadı olarak görevlendirmişler.

Bir müddet sonra dönüp gelmiş.

Bir gün bir kalabalık bağırıp çağırarak meydana çıkmış.

Râgıp Paşa neden bağırdıklarını sormuş.

Ahali: “Falan şehrin ahalisiyiz. Yolladığınız kadı bizi soyup soğana çevirdi. Şikâyetçiyiz.” demişler.

Râgıp Paşa Haşmet’e “bu nedir” diye sorunca Haşmet:

“Paşam, merak etme, yalandır. Bu muhakkak beni sevmeyenlerin uydurduğu bir şeydir. Ben onları öyle bir soyup soğana çevirdim ki İstanbul’a değil, bir saatlik yola gidecek halleri kalmadı” demiş.

***

Rakının yasak olduğu bir devirde Haşmet bir mezarlıkta bir kafatasıyla rakı içiyormuş. Kılık değiştirerek gezen padişah onu görüp ne yapıyorsun deyince Haşmet irticalen şu beyti okumuş:

Ezelde câm-ı Cemşîdi sifâle saymıyan serler
Felek sakisi destinde gezer peymânedir şimdi.

Padişah beyti mütemadiyen tekrarlatmaya başlayınca Haşmet’i bir korku almış ve belki beni idam ettirir diye düşünerek padişahın ayaklarına kapanmış.

Padişah: “Şair değil misiniz? Hepiniz korkak olursunuz. Beyit çok hoşuma gittiği için her tekrarına bir altın verecektim. Kendin bu kadarla iktifa (yetindin) ettin” demiş.

***

Koca Râgıp Paşa bütün vezirleri, ricali, maiyetindekileri çağırarak rüşvet almadıklarına dair yemin teklif etmiş. Herkes yemin etmiş; yalnız Haşmet sesini çıkarmamış.

Paşa niçin yemin etmediğini sorunca Haşmet:

“Paşam, beş dakika bekle. Bunlar çatlamazsa ben yemin ederim.” demiş.

***

Fitnat Hanım Kurban Bayramı için kurbanlık bir koyun alacakmış. Koyunları seyrederken tesadüfen orada bulunan Râgıp Paşa: “Arzu ederseniz kurbanınız ben olayım” demiş. (veya biri vasıtasıyla dedirtmiş.)

Fitnat Hânım da: “Teşekkür ederim. Bu yıl boynuzlu almayacağım.” diye cevap vermiş.

***

Kapalı Çarşıdan Fitnat Hanımla hizmetçisi gidiyor, arkalarından da Koca Râgıp Paşa ile uşağı (veya Haşmet) geliyormuş.

Kocakarı soğuğu zamanı olduğu için hava pek soğukmuş.

Râgıp Paşa, Fitnat Hanıma lâf atmak için: “Bu kocakarı da ortalığı dondurdu” demiş.

Fitnat Hanım arkasını dönmüş. Koca karı fırtınasından sonra gelen öküz fırtınasına atıf yaparak: “Arkasından da öküz geliyor” demiş.

***

Osmanlının üç önemli şairi Rağıp Paşa, Haşmet ve Fitnat hanımın latifelerini köşeme aldım. Yaklaşık 250 yıl sonra bile yüzümüzde tebessüm oluşturan bu şakalarında ince mesajlar da var…

Bugüne…

Günümüzde ders alması gereken, ders alma konumunda olanlar var…

Onlar kendisini bilir demeyeceğim, zaten bilseler, bizler de bu hal üzere olmayız…

“Daha açık söyle” demeyin…

Ne demişti Rağıp Paşa; “Şairler hep korkak olur.”

Naif Karabatak
14 Haziran 2011

12 Haziran 2011 Pazar

Başbakan olamadım ama…


Aylardır süren seçim çalışmamın sonuna gelmiştim. Yarın sabah halk sandığa koşup, Cenk Gülen Partisi (CGP)’yi iktidara taşıyacak. İnanıyorum buna, içim kıpır kıpır. Çayımı alıp, balkona geçtim ve başladım hayal kurmaya…

CGP’yi kurduk, kurduk ama ya yarın sandıklar açıldığında yüzde elliyle birinci parti olursam…

İşte o zaman Cumhurbaşkanı Abdullah Gül beni çağıracak, “Hükümeti kurma görevi Cenk Gülen’e verildi” diye bütün haber ajansları bir birini atlatacak…

Ve ben kabineyi oluşturmaya başlayacağım…

İşte o zaman yandık, kabine dediğin nedir ki, kimi nereye yazacağım, kim var ki…

Neyse kabineyi oluşturdum ve listeyi sayın cumhurbaşkanına sundum. Başka alternatifim de olmayınca sayın cumhurbaşkanı onayladı…

Ve artık başbakan benim…

Duygulandım yav, analar ne evlatlar doğururmuş da haberimiz yokmuş…

Çayım bitmişti, kalkıp almam gerekiyordu. Henüz başbakan değiliz etrafımızda fır dönen de yok. Kalk oğlum Cenk, kendi çayını kendin al. Şunun şurasında birkaç gün sonra başbakan olacaksın. Sabırlı ol…

Kendi kendime telkinde bulunarak kalkıp çayımı doldurdum, balkondaki yerimi aldım…

Çayımı karıştırırken yine derin düşünceye daldım.

Yarın sabah nasıl oy kullanacağımı, gazeteciler sorduğunda ne cevap vereceğimi tek tek kafamdan geçirdim.

Hassas olmak lazımdı, muhtemel başbakan adayı bendim…

Çayım bitince aklıma geldi, önce kıyafetimi hazırlamam lazımdı.

Odaya geçtim, Nuh Tufanı’ndan kalma ütümün içersine birkaç kömür atarak ısıtmaya bıraktım. Gardırop olarak kullandığım dededen kalma dolaptan “damatlık” kıyafetimi almak için uzandım, kapağı açtım “gümm” diye bir ses gelerek kafama düştü…

Eskimiş, artık değişmenin zamanı geldi ama önce başbakan olmak lazım…

Damatlık kıyafetimi çıkardım, bana olur mu ki diye düşündüm ama başka şansım yoktu.

Evlenirken 60 kilo, sırrım gibiydim…

O zamanlar akıllıydım, henüz kafayı sıyırmamıştım…

Şimdi göbek sarkmış, ara sıra zabıtalarla cebelleşiyorum, “Kaçak balkon çıkmışsın Cenk abi” diyorlar ama takılıyorlar mı, gerçek mi söylüyorlar bilmiyorum…

Ütü ısınmıştı, birkaç kömür daha atıp, damatlık kıyafetimi ütüledim, içine gömlek yoktu ama tişörtümü giyinir, spor takılırım diye düşündüm…

İşim bitince tekrar balkona geçtim, vakit de epey geçmişti ama uyku ne gezer, yarın başbakan olacağım kolay değil ya…

Ama sabah dinç olmam lazım.

Kalktım, pijamalarımı giydim, yatağıma uzandım…

Yine derin düşüncelere daldım. Başbakan olmuşum, yurt dışı gezilerine çıkmışım ve o ülkenin askerini ya da polisini selamlıyorum. Ben ne dersem onlar da “sağ ol” diyorlar kendi dillerince…

Yok uyuyamayacağım, balkona çıkayım…

Önce odanın ortasında bir ileri bir geri giderek volta attım. Bir sagara yakıp balkona geçtim. Kahve yapacaktım ama uykum kaçmasın istiyordum. Zaten uyku yok ki…

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ben düşünmeye devam ediyorum. Bakanlar Kurulu toplantısına katılıyorum ve bakanlara bir güzel fırça kayıyorum. Kardeşim yapacaksanız işinizi düzgün yapın değil mi ama…

Sonra muhalefet partisi aklıma geldi. Sevimsizin teki, şimdi her adımıma bir bahane bulacak. Hasut işte çekemiyor ki…

Önce kendime yandaş basın bulmalıyım hani basının içinden geliyorum, bu işleri de iyi biliyorum.

Ama şu karşıt basınla çok işim var. Onlara göre memlekette hiç güzel şey yok. Kabine arkadaşlarımla o kadar çalıştık, çabaladık, ülkeyi nerelere getirdik ama bunlara yaranmaz…

Ezan sesiyle kendime geldim. Demek ki sabah olmuş…

Öyleyse namaza gitmeli. Vatandaş olarak son namazımı kılayım, yarın başbakan olarak kılacağım…

Kalkıp camiye gittim, oy saatine de az kalmıştı…

Namazda aklıma seçimin gelmemesi için çok uğraştımsa da şeytan dürttükçe dürttü…

Namazdan sonra oy kullanacağım sandığa gidecektim ama henüz erkendi. Sabah beni orada görürlerse de ayıp olurdu. Sabahçı kahvesine gideyim dedim. Hiç değilse halkımla son kez görüşürdüm. Bundan sonra başbakan olarak halkımla görüşeceğim…

Çay ocağında bir ayağı çukurda olan birkaç yaşlı vatandaşım vardı. Muhtemelen öksürükten dolayı yenge hanımlar evden kovmuştur. Bu insanlara ne güzel hizmet edeceğimi düşündüm içim ferahladı.

Çayımı yudumladım, yaşlılarla sohbet ettim. Seçildiğim takdirde yapacaklarımı anlattım ve son desteği yaşlı vatandaşlarımdan istedim…

Vakit gelmişti. Saatler 06.45’i gösteriyordu. Sandık görevlileri yerine kavuşmuş, vatandaşı beklemeye başlamıştır. Gitmeye yeltendim ama vazgeçtim. Henüz erkendi. Basın da uykudadır.

“Simitçiii” sesiyle irkildim ama midem de aynı anda guruldadı. Cebimde 1 lira vardı. Ya simit alacaktım, ya sandığa gitmek için dolmuşa binecektim. Sonra düşündüm, aç karına dolmuşla gideceğime, tok karnına yaya gideyim dedim ve bir simit istedim.

Simidimi mideme indir indirmez yola koyulmalıydım. Öyle de yaptım…

Yolda seçmenlerimin oy kullanmaya doğru yol aldıklarını gördüm. Bunlar uykusu gelmeyen fanatik seçmenlerimdi. Heyt be yarın başbakan olacağım…

Saat 09.00’da sandık başındaydım. Oyumu kullandım, basın mensuplarının deklanşörleri bir biri ardına patladı. Demecimi verdim, oradaki görevlilere teşekkür edip ayrıldım.

Sandıkları gezmeliydim ama dolmuş param olmadığından yakın mekânları gezdim. Sabır lazım, yarın başbakan olacaksın Cenk…

Saatler bir türlü geçmiyor, sandıkların açılmasına bir saat kalaya kadar döndüm durdum. Son sandıktan sonra yeniden oy kullandığım sandığa yöneldim. Artık ayağımda takat kalmamıştı, açılmasını bekledim. Bir köşeye oturdum…

Ve derken saatler 16.00’ı gösterdi. İşte şimdi sandıklar CGP diye patlama yapacaktı…

Bütün partilerden müşahitler hazırdı, sandık görevlileri hazırdı…

Tahminim yüzde elliydi ama kısmet bakarsın tüm halk oyunu benim partiye vermiş.

Ve işte sayım başlıyor; bir falanca parti, iki falanca parti diye sandık başkanı okumaya başladı, diğerleri de çentik atmaya…

CGP hiç çıkmıyor, belki bu sandıkta oy kullananlar muhalefettir diye kendimi rahatlattım ki, “CGP” diye ses duydum. Oh be nihayet…

Ve o sandıkta partime bir oy çıktı o da benimdi. Diğer sandıkları gezmem lazım. Hiç zaman kaydetmeden ulaşabildiğim her sandıktan bilgi aldım ama yok. Ümitlerim suya düşmek üzereydi. Eve geldim, televizyonu açıp baktım…

Bütün televizyonlar benden bahsediyordu, birinci parti olmuştum ama sondan…

Sadece bir oy alarak tarihe geçtiğimi söylüyorlar, o güzel bakışlı fotoğrafımı yayınlıyorlardı…

Başbakan olamamıştım ama şöhret basamaklarını tırmanmaya başlamıştım. Bir dahaki seçime…

Cenk Gülen
13 Haziran 2011

Dondurma gitti ona yanarım!


Milletimiz dün bir kez daha son sözü söyledi ve gönlünden geçen siyasi partiye oyunu verdi. Kimi beklediği oyu aldı, kimi alamadı. Kimi beklediğinden fazla oy alırken, istediği vekil sayısına ulaşamadı, kimi barajın altında kaldı, kimi sadece partisinin gücünü sınadı…

Ve sonuç AK Parti birinci parti, CHP iki, MHP üç…

Her seçim döneminde arkadaşlarla iddiasına değilse bile tatlı bir yarışa gireriz. Ya oy oranıdır bu, ya milletvekili sayısıdır…

Ve bu seçimde de, hem ülke geneli için, hem kentimiz için yüzdelik hesabına iddiaya girmiştim…

Bir de sadece kentimiz için milletvekili sayısına…

Tahminim AK Partinin ülke genelinde 48-50 arası bir oy alacağıydı…

Adıyaman içinse AK Parti’nin 180-185 bin oy alacağını, buna mukabil de 5 vekil çıkaracağını söylemiştim…

Oy oranı yönünden beni şaşırtan bir performans gösterdikleri bir gerçek ama vekil dağılımı aynı oranda olmadı. Muhtemelen 4 milletvekilliğini AK Parti alırken, 1 vekilliği ise CHP alacak…

Böylece oy oranında tahminimin üzerinde, vekil sayısında ise tahminimin altında kaldı…

Sonuç ne mi, gitti baklava üstü dondurmalar ona yanarım…

Şaka bir yana…

Dün çok güzel bir seçim yaşadık…

Ülke genelinde istisnalar hariç, olaysız bir seçime gittik ve katılım da hayli yüksekti…

Eşim ve kızımla birlikte oy kullanmaya giderken, birçok ailenin küçük çocuklarının elinden tutarak sandığa doğru gittiklerini gördüm…

Aslında gidişleri oy kullanmaya değil, bir kır gezisine çıkıyorlarmış izlenimi veriyordu…

Bu da seçim döneminin neden “heyecansız” geçtiğinin bir göstergesiydi…

Artık vatandaş hangi partiye oy vereceğini önceden biliyor ve ona göre de “tantana” içine girmeden seçim gününü sabırsızlıkla bekliyor…

Ve oy sandığının başına giderek de dilediği adaya oy veriyor…

***

Ülke genelinde AK Parti istediği oyu aldı. Belki de istediğinden fazla oya sahip oldu…

Türkiye genelinde beklendiği gibi AK Parti yüzde 50 civarında bir oya sahip oldu. Bu da her iki kişiden birisinin AK Partili olduğunu gösteriyor. Bir seçimden daha oyunu arttırarak çıkan AK Parti, hedeflediği milletvekiline ulaştığı ise söylenemez…

CHP’de bir “kıpırdanma” görülmedi…

Neredeyse daha önceki seçimdeki kadar oy aldı…

Bir başka deyişle Kemal bey “birkaç oy fazla aldım” diyerek istifa etmeyebilir…

Ama Deniz Baykal da “birkaç oyu” yeterli görmeyebilir ve iç çekişme artarak devam eder…

Kaset skandallarıyla seçime giden MHP, beklendiği gibi barajın çok üstüne bir oya sahip olamadı. Yüzde 25 beklentisine kapılanlar, baraj sınırından birkaç puan üstünde bir oy oranına razı olmak zorunda kaldılar…

***

Gelelim Adıyaman’a…

Adıyaman’da AK Parti “hayal edemediği” ve doğrusunu söylemek gerekirse iç karmaşası yüzünden “hak etmediği” oyu aldığına kuşku duymuyorum…

“Birliktelik” olsaydı, “iç çekişme” yaşanmasaydı, “kongreye yönelik” hesapları ötelenseydi, adaylar arasında “daha sıkı” işbirliği olsaydı herkesi şaşırtacak bir oy oranına ulaşacakları aşikârdı ama yine 5 milletvekilliğini götürme şansları yoktu…

Buna rağmen de birçok AK Partiliyi şaşırtan oranda oy aldıklarına kuşku duymuyorum.

AK Parti’nin Adıyaman’da 185 bin civarında oy alacağını tahmin ederken, 200 binin üzerinde bir oy alarak beni de şaşırttı…

Sadece AK Parti şaşırtmadı…

MHP çok düşük bir oy alarak şaşırttı…

BDP ise BDP’li olmayanların tahmininden az oy aldı…

Sürprizi ise CHP yaptı…

Hafta sonuna kadar ben de beklemiyordum ama son 48 saat içersinde işler tersine döndü…

Bunu iyi bildiğimden çok da sürpriz olmadı.

Kanımca -bu şahsi görüşümdür-BDP’lilerin oyu daha çok CHP’ye kaydı…

Adıyaman’da her ikisinin de milletvekili çıkaramayacağı anlaşılınca son kulvarda “gizli ittifak” diyeceğimiz bir yola gidildiğini düşünüyorum. Bunun göstergeleri de bir gece önce Karapınar’da CHP’nin şöleninde belliydi…

Bir başka deyişle de CHP beklediğinin çok üstünde oy alırken, BDP’nin desteklediği aday ise başkalarının beklentisinin çok altında bir oyla seçimi tamamladı…

Ve benim baklava üstü dondurmalar gitti…

Hiç önemli değil, sonuçta halkın dediği olsun, giden dondurma olsun…

Naif Karabatak
13 Haziran 2011