9 Haziran 2011 Perşembe

Gelin bir çılgınlık yapalım, dağıtalım…


Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul’a yönelik açıkladığı ve çılgın diye nitelenen projeyle bir çılgınlık sardı her bir yanımızı…

Kolay değil, üç padişah, onlarca başbakan ve belediye başkanının hep hayalini kurduğu ama bir türlü gerçekleştiremediği “Kanal İstanbul”u projelendirmiş, kaynağını temin etmiş, işe başlanacak hale getirmişti.

Yedi düveli titreten Osmanlı padişahlarının bile benzer projeyi düşlediği bilindiğine göre Başbakanın projesinin çılgınlığının ölçüsü daha net anlaşılabilirdi…

Başbakanın çılgın projesi sadece bunla sınırlı kalmadı…

İstanbul’da iki ayrı kent kurmakla da farklı bir çılgınlık yapacağını da söyledi…

Derken İzmir, Ankara ve son olarak da Diyarbakır’da şimdiye kadar pek düşünülmeyen, düşünülmüşse bile dillendirilemeyen, projelendirilmeyen ve asla başlama niyetlenilmeyen önemli yatırımlar, miktarı ve getirisi çok önemli projelerdi…

Şimdiye kadar dâhi insanların çılgın olabileceğini düşünen sakin vatandaşlar da birden bire çılgınlığın iyi bir şey olduğuna kanaat getirdi…

Sıradan olmanın âlemi yoktu, farklı şeyler yapılmalı, bir kere de kent kabuk değiştirmeliydi…

Bunun içinde alışıldık yöntem değil, risk alarak, sorumluluk üstlenerek büyük işlerin altına imza atmalı, gelecek nesillere iyi bir eser bırakmalı, adını da tarihe yazdırmalıydın…

Bizlerde pekiyi siyasetçi çıkmamasının esas nedeni de “mevcudun devamından” başka bir şey yapmamaları/yapamamalarıdır…

Göreve seçilenler, “eee görev aldık da ben şimdi ne yapacağım” diyerek, birilerine sorma gereği duyar…

Sorduğu kişiler de genellikle “rahatının bozulmasını istemeyenler” olur…

Statüko devam etmeli, yan gelip yatmalı, kendi saltanatı sürmelidir…

Bu küçücük bir kasaba belediyesinde de böyle, büyükşehir belediyelerinde de, bakanlıklarda da…

Hatta sivil toplum kuruluşlarında bile “mevcut devam etsin” diye görevli insanlar vardır…

***

Şimdiye dek yazdıklarımı okuduysanız ve sadece “Başbakanın çılgın projelerinin reklamını yapıyor” dediyseniz üzülürüm…

Anlatmak istediğim, bizim alışkın olduğumuz “sıradanlıktır” ve bunun böyle sürüp gitmesi için didinip duranlar vardır ve biz bunlara kısaca “statükocu” desek de bu ifade hepsini anlatmaya yetmiyor.

Başbakan Erdoğan, birbiri ardına çılgın projeler açıkladığında, bugüne kadar ihmal edilmiş bütün kentlerde bir heyecan yaşandı. Statükonun ne kadar kötü olduğunu, sıradanlığın bir kazanım getirmediğini, kentlerin kabuğunu kırmaya yetmediğini, yaşayarak gördüler…

Ve her kent “bize de bir çılgın proje verecek” beklentisine kapıldı. Bu beklenti, o kadar gerçekleşebilir hayaldi ki, Başbakan Erdoğan’ın mitingleri doldu taştı…

Unutulan bir şey vardı…

Tek başına çılgınlık beklemek yeterli değildi…

Önceki gün ben de “Bi çılgınlık yap be usta” diye bir yazı yazmış, beklentimizi açıklamıştım. Bu beklenti bütün kentlerde vardı oysa…

Ama bir şey daha vardı bütün kentlerde…

Bunu da bir cümleyle açıklamıştım; “Sayın Başbakana ulaştırılan her bilgi yanlış, her brifing şişirilmiş, her rapor sakat.” diye…

Çünkü çok iyi biliyordum ki, “koltuğunu koruma” adına bir memleketi feda edecek insanlar her devride olduğu gibi bu devride de çokça vardı…

Üstelik de Başbakan Erdoğan, Ankara’da oturup, “Adıyaman, Hakkari, Samsun, Bitlis, Elazığ için nasıl bir çılgın proje açıklamasam” diye düşünmez…

Bunu kim düşünecek, öncelikle görevli bürokratlar…

Sonra siyasiler…

Ve en önemlisi de, olması gereken de Sivil Toplum Kuruluşları ve kamu adına görev yapan basın mensuplarıdır…

Bürokrasi mantığında yapılanlar anlatılır, hatta şişirilir…

Ama sivil mantıkta yapılanlar değil, yapılmayanlar anlatılır, yapılması istenenler de sıralanır…

Hatta bunun için özel ofisler kurulur, AR-GE’ler oluşturulur, yeni fikirler ortaya atılır, uçuk da olsa her fikir not edilir, bütün önyargılardan uzak olarak, kabuk kırmanın yolu aranır…

İşte İstanbul, Ankara, İzmir ve Diyarbakır’ın dışında kalan illerde çılgınlık yapılamıyorsa, sorunun kaynağı çılgın fikirlerin ortaya atılıyor olmamasındandır…

Her şeyi gizli yapan, yaptığı işleri halkla paylaşmayan, yapılacaklar konusunda istişareye kapalı, adeta devlet sırrı gibi gizli tutan yöneticiler, siyasiler ve sivil toplum örgütlerinin olduğu kentlerde çılgınlık yapılmaz/yapılamaz…

Çılgın projeler, normal düşünen insanlardan, bürokrat mantığından ve statükoculardan çıkmaz…

Eğer çılgın proje istiyorsanız, çılgın insanların önünü açacaksınız…

Alıştığınız kasaba politikacısı, alıştığınız bürokrat ve alıştığınız sivil toplum kuruluşu yöneticileri sizi ileriye götürmez, ancak yerinizde saymanıza yardımcı olur…

Bir başka deyişle “yeni şeyler” söyleyenler, size “aykırı” gelecek insanlar lazım…

Eğer varsa böyle bir şey, yarına ümitle bakabilirsiniz.

Bugün değilse de yarın çılgınlıklara hazır olun…

Naif Karabatak
9 Haziran 2011

7 Haziran 2011 Salı

Ne verdin be usta!

Mitingden Notlar…

Ne verdin be usta!


AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, dün Adıyaman’da yoğun ve coşkulu bir kalabalığa seslendi.

Miting öncesi polis adeta kuş uçurtmadı.

Zaman zaman vatandaşlara ve basın mensuplarına zor anlar yaşatsalar da, hiçbir olumsuzluğun olmaması için tüm tedbirler alınmıştı.

“Vur deyince öldüren” bürokrasimiz yüzünden Zey Caddesi’nde işyerine gitmek isteyen esnaflar, basın mensupları da polisin “yasak” kararıyla karşılaştı.

Miting öncesinde polisin yoğun güvenlik önlemleri arasında “arama” da vardı. Hem üst arama değişmiş, vatandaşlar alana x-ray cihazlarından geçerek alınıyordu. Hem de miting dışındaki güzergahlar da geçişlere yasaklanmıştı.

Başbakan Erdoğan’ın konuşma yapacağı platform, özel aletlerde didik didik arandı, dört bir yana dağılan polisler de adeta kuş uçurtmadı.

34 dereceyi bulan hava sıcaklığına rağmen, vatandaşlar, mitingin yapılacağı saatten çok önce alanı doldurmaya başlamıştı. Başbakan Erdoğan’ın bir saatlik gecikmesine rağmen de, alandan ayrılan olmadı.

Bayılanlar, sıkışanlar, zor anlar yaşayanlara da sağlık ekipleri anında müdahale etti. Bayılanların sayısının hayli fazla olması, bayılanların daha çok kadınlar olması da dikkat çekti.

Kalabalığın tamamına şapka ve şişe suyu verildi. Görevliler şişe suyu yetiştirmekte hayli zorlandı. Miting boyunca da su takviyesi eksik edilmedi.

Saat 14.00’da başlaması gereken miting, tam 14.50’da başladı, bir saat sürdü. Bir saat aralıksız konuşan Başbakan Erdoğan, saat 16.00’da mitingi tamamladı.

Başbakan Erdoğan, alana saat 14.45’de geldi. Bu defa bir farklılık yapılmıştı.

Aday adayları ve mevcut milletvekilleri başbakanı karşılamak için havaalanına gitmemiş, sadece listeye giremeyen TBMM İdare Amiri ve AK Parti Adıyaman Milletvekili Fehmi Hüsrev Kutlu ile Belediye Başkanı Necip Büyükaslan gitmişti. İşadamı olarak da SANKO Holding Yönetim Kurulu Başkanı Abdulkadir Konukoğlu yer almıştı.

Başbakan Erdoğan, eşi Emine Erdoğan’la birlikte, AK Parti Milletvekili ve Adayları Ahmet Aydın, Mehmet Metiner, M.Murtaza Yetiş, Mehmet Erdoğan, Şevket Gürsoy ve eşleri ile AK Parti İl Başkanı Av.İbrahim Halil Fırat güllerle karşıladı.

Adıyamanspor Kulüp Başkanı Nöyfel Bozdoğan ise hem başbakana hem de eşi Emine Erdoğan’a Adıyamanspor atkısı hediye etti.

Küçük bir kız çocuğunun elinden çiçek alan Başbakan Erdoğan, çocukla yakından ilgilendi.

Başbakanı izlemek için AK Parti Aday Adayları da oradaydı. İl dışından gelenler de çoğunluktaydı, Adıyaman’dan aday adayı olanlar da…

Daha önceleri platforma çıkıp halkı selamlayan ve bir müddet içeride dinlenirken brifing alan Erdoğan, bu defa dinlenmeye geçmeden konuşmasına başladı.

Aşırı sıcak, uzun bekleyiş, bayılanlar, sıkışıklıktan zor anlar yaşayanlar, AK Parti’nin “Aynı yoldan geçmişiz biz” şarkısına tempo tutarken, akıllarında ise tek bir soru vardı; bize de bir çılgın proje açıklayacak mı?

Bunu dünkü “Bi çılgınlık yap be usta!” diyerek başlıklı yazımda tercüman olmaya çalışmıştım.

Başbakan konuşmasına Adıyaman’ın önemli şahsiyetlerine selam yollamakla başladı. Ebuzer El Gaffari’den Mahmut El Ensari’ye, Mahmut Gazi’den Sahabe Safvan Bin Muattal’a kadar birçok evliya ve sahabenin adını sayarak, selam yolladı.

Halk, yoğun tempo ve sevgi gösterisinde bulundu.

Bütün coşkusunun birkaç nedeni vardı, en önemlisi de açıklamasını bekledikleri “çılgınlık”tı. Bir kez alıştırmıştı başbakan, her ilde aynı beklenti vardı. Adıyaman ise 57 yıldır bir çılgınlık bekleyip duruyordu.

Ama bütün bunlara rağmen Başbakan Adıyaman’da çılgınlık yapmadı…

Zaten bugüne dek Adıyaman’da çılgınlık yapana rastlamadık. Çılgınlıklar başka yere, sükûnet ise hep bize kalıyordu…

Oysa Adıyaman’ın dağ gibi sorunları var, çözüm bekleyen meseleleri vardı. Her seçim döneminde verdiği desteğin aksine, “genelde yapılan” işlerin dışında bir şey yoktu.

Başbakan, devam eden işlerin bitirileceğini tek tek sayarak söyledi…

Bitirilenlerden bahsetti, başlayacaklardan söz etti.

400 yataklı devlet hastanesi, Tıp Fakültesi, üniversiteye yeni kazandırılan fakülte ve yüksekokullar, Havşeri suyu, Arıtma tesisi, duble yol, TOKİ ve daha birçok devam eden ve başlanmayanların bitirileceğini söyledi. Sulu tarım için önemli mesajlar verdi.

Ve Kâhta Kalesi’nin restore edileceğini, Adıyaman’ın turizmde marka olması için çalışacaklarını, daha çok turizmden gelir elde etmesi için çalışmalar yapılacağını söyledi.

Sahabe Safvan Bin Muattal Projesinin bitirileceğini de söyledi..

Ama halen “çılgın” proje bekleniyordu…

Başbakan ise siyasi konuşmalarını yapıyor, CHP’ye, MHP’ye ve BDP’ye mesajlar yolluyordu…

Eskiyle yeniyi kıyasladı, hem sağlık alanında, hem eğitimde, hem özgürlüklerde…

Herkesi kucaklayan çok sıcak mesajlar verdi; “Biz size sevdalıyız be!” bile dedi…

12 Haziran’da, halkın beş milletvekili vermesi halinde, teşekkür konuşmasına geleceğini de söyleyen Başbakan Erdoğan, daha sonra AK Parti Milletvekilleri, adaylar, belediye başkanı ve il başkanı ile eşleri de olduğu halde “Aynı yoldan geçmişiz biz” şarkısına da eşlik ederek, tam üç kez tekrar ettirdi…

Ve miting dağıldı…

Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Zaza ve diğerlerinin hep bir olduğunu vurgulayan şarkılar eşliğinde miting alanında ayrılanların kafasındaki tek soru da; “neden Adıyaman’da çılgınlık yapılmıyor, yoksa yasak mı” olduğuna kuşku duymuyorum…

Ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Adıyaman’da bir kez daha coşkuyla karşılandı, derin düşüncelerle uğurlandı…

Yapılanları ve devam edilenlerin bitirilmesiyle yaşam standardının yükseleceğine inananlar mutlu, farklı şeyler bekleyenler de hüzünlü ayrıldı…

Ve “belki bakanlık” tesellisiyle evlerine dağıldılar…

Naif Karabatak
8 Haziran 2011

Biz kime güveneceğiz?


Bir biri ardına işlenen cinayetler, her gün yurdun farklı bir bölgesinde “meçhule” gidenler, “faili” bulunmayanlar, sönen ocaklar, yetim kalan çocuklar, dul olarak hayatını sürdürmek zorunda kalan eşler, evlat hasretiyle yanan anne ve babalar…

Türkiye zor bir süreçten geçti…

Derken Susurluk’ta bir kamyona toslayan Mercedes’in içersinden ilginç ilişkiler ortaya saçıldı…

İşte o günden sonra hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağı da anlaşıldı…

O güne kadar “derin” bildiğimiz yapıların, sırf devleti korumaya dönük değil, milleti bitirmeye dönük yapılandığını öğrendik…

Ama buna rağmen o günün başbakanı çıkıp, “Bu ülke için kurşun atanda, kurşun yiyende” diyerek teröriste selam yolluyordu…

Teröristin maaşlısını bize kahraman diye yutturmaya çalışıyorlardı…

Oysa maaşlı olan terörist, gün gelir kendi hükümetine, kendi devletine, en önemlisi de kendi insanına silah sıkabiliyordu…

Bunun örneği dünyanın her yerinde vardı…

Üstelik de hukuk denen bir şey var ve hiç kimse “suçlu” olarak gördüğünü infaz etme hakkına sahip değildi…

O tarihlerde bu ülkede yine cumhurbaşkanı vardı, başbakan vardı, genelkurmay başkanı vardı, bakanlar vardı…

Eğer bu teröristler maaşlıysa, yani Tansu Çiler’in deyimiyle “devlet için kurşun atıyor”sa o zaman bundan birilerinin haberi olması lazım…

Ve meçhule gidenlerin kanından da birilerinin sorumlu olması gerekirdi…

Eline silah verilen katillerin, “iyi çocuk” demekle aklanmayacağını aklı başında olan herkesin bilmesi gerekir.

Ve beklenen sonunda oldu…

Avukat Taylan Tanay, Susurluk davası hükümlüsü eski özel harekât polisi Ayhan Çarkın'ın gündeme getirdiği iddialarla ilgili olarak Süleyman Demirel, Mesut Yılmaz, Tansur Çiller ve Deniz Baykal’ın da aralarında bulunduğu 35 kişi hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu.

35 kişi içinde kimler yok ki…

Ayhan Çarkın, ifadesinde işledikleri cinayetlerin Milli Güvenlik Kurulu (MGK) tarafından bilindiğini söylemişti…

Ve gözler o dönemde MGK’ya katılanlara çevrildi…

Zaten Avukat Taylan Tanay da o isimlerle ilgili şikâyetçi olmuştu…

MGK başkanı olarak eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve MGK üyeleri eski Başbakanlar Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller ile CHP Milletvekili Deniz Baykal’ın da aralarında bulunduğu 35 kişi hakkında şikayetçi oldu.

Cumhurbaşkanı ve 2 başbakan dışında, 9 içişleri bakanı, 7 dışişleri bakanı, 5 milli savunma bakanı, 2 genelkurmay başkanı, 3 kara, 2 deniz ve 2 hava kuvvetleri ile 2 de jandarma genel komutanından oluşuyor şüpheli listesi…

Ve derken Ergenekon denen bir yapılanma ortaya çıkıyor…

Bir biri ardına ortaya saçılan darbe günlükleri, darbe notları, kirli ilişkiler, kafa karıştıran planlar, insanın midesini bulandıran projeler…

Sırf kendi güçleri kaybolmasın diye koca bir caminin en kalabalık zamanında bomba atmayı planlayabiliyorlar…

Yetmiyor, çocukları denizaltına geziye götürüp, o anda bombayla havaya uçurmayı düşünüyorlar…

Bu kesmiyor, Yunan jetlerini düşürüp, Türk askerinin üzerine atarak, Türk-Yunan savaşı çıkarmayı arzuluyorlar…

Başkaları şiir okur, hikâye yazar, roman kurgular…

Bürokratsa göreviyle ilgili seminerler düzenler…

Bizimkilerin bütün hayali kan, gözyaşı ve darbe…

Hayal kurmayı bile bilmiyorlar.

Mutluluğun resmini yapamıyor, yapılanı bozmak için sürekli yeni planlar üretiyor, hayal kurarken bile vahşileşiyorlar…

Sonra birisi çıkıp “bunlar seminer notuydu” diyor…

Neden, hedefe düşman değil de dost koyduklarını açıklayamıyorlar…

Yerden lavlar fışkırıyor, silahlar bitiyor, “boru bunlar boru” diyorlar…

Siyaseti belirlemeye çalışıyorlar, kasetlerle partileri kendi istedikleri gibi dizayn ediyorlar, uç noktada olan partileri aynı amaçta buluşturabiliyorlar…

Ve biz ortada siyasi çekişme olduğunu sanıyoruz…

Partisiyle oynananlar da oyunun farkında değil, başka yerlerde suçlu aramaya çalışıyor, bu arada yeni arkadaşlar ediniyorlar…

Peki bu kadar çirkefliğin içersinde biz kime güveneceğiz?

Avukat Taylan’ın iddiaları doğruysa ve o dönemde görev yapan 35 kişi suçluysa biz, devleti kimlere emanet etmiş oluyoruz?

Ve Ergenekon yapılanması, bir terör örgütü olduğu kesinleşirse, suçlananların büyük bir bölümünün suçu sabit görülürse bu ülkede kime güveneceğiz?

Sırf AK Parti iktidar olmasın, daha az oy alsın, anayasayı değiştirmesin, bazı kurumlara müdahale edilmesinden öte bir yapılanma olduğuna kuşku yok…

Hem savcı, hem hâkim, hem de cellât görevini üstlenenlerin hukukunun geçerli olduğu kirli bir yapılanma söz konusu…

Suçlu olarak görülen ise tüm halk…

Kendileri gibi düşünmeyen, kendilerinin işaret ettiklerini seçmeyen, kendileri gibi giyinmeyen, kendileri gibi konuşmayan bütün bir halk…

Ve bu halk, 2002’den bu yana özgürlük mücadelesi veriyor…
Demokratik bir ülke olsun diye her seçimde, onların işaretinin aksinde oy kullanıyor…

Bugün de adresi şaşırtmaya çalışıyorlar…

Bunun için kasetlerle partileri dizayn edip, ilginç birliktelikler oluşturmaya çalışıyorlar…

Tek amaçları AK Parti’nin daha fazla oy almasını engellemek değil…

Çok daha fazlasını elde etmek…

Naif Karabatak
8 Haziran 2011

6 Haziran 2011 Pazartesi

Bi çılgınlık yap be usta!


AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bugün saat 14.00’da Emniyet Müdürlüğü yanındaki “dar alan” da halka hitap edecek. “Geniş Alan” bulamayanların sıkıştırdığı alanlarda siyasilerimiz miting yapmak zorunda kalıyor. Ne ki, 250 kişilik salonlara mahkûm edilmiş bir kentin insanlarıyız…

12 Haziran’da Milletvekilliği Genel Seçimleri yapılacak, tüm yurtta olduğu gibi Adıyaman’da da halk, sandığa koşarak, kendisini temsil etmesini istediği siyasi partiye oy verecek.

Kim, hangi partiye oy verirse versin, beklentilerinin hep benzer olduğuna kuşku yok. Çünkü il olduğu günden bu güne kadar itilmiş, sahipsiz bırakılmış, göz ardı edilmiş, hakkı elinden alınmış, geri verilmemiş, bütün imkânlardan yoksun bırakılmış, yoksullaştırılmış bir kentin insanıyız.

Sayın Başbakana ulaştırılan her bilgi yanlış, her brifing şişirilmiş, her rapor sakat. Eğer öyle olmasaydı bugüne dek, Adıyaman çok daha farklı bir kent olurdu.

AK Parti döneminde Türkiye’nin bütün kentlerinde olduğu gibi Adıyaman’da da eğitimden sağlığa birçok alanda yeni yatırımlar, iyileştirmeler yapıldığı bir gerçek. Ancak, yılların ihmali, 8,5 yılda telafi edilmeye yetmedi.

Bir ilçesini, onlarca köyünü verdiği Atatürk Barajından bir avuç su alıp kuruyan tarlalarını sulayamadı mesela. Güneydoğu Anadolu Projesi’nin merkezi olan Adıyaman, hep üvey evlat muamelesi gördü. Onlarca yıldır bitirilmeyen, henüz hiç başlanmayan projelerin hayata geçmesini boş yere bekledi durdu. Bunlardan birisi de Koçali Baraj’ıydı.

Çiftçimize alternatif sunmadan tütüne kota getirenler, kenti ırgat şehrine dönüştürdü. Yoksulluk, yoksunluk ve Türkiye ortalamasının çok üzerinde seyreden işsizliğin yanında Yeşil Kart’a mahkûm kalan bir halk haline dönüştük.

AK Parti’nin ülkedeki başarısının yansıması Adıyaman’da pek görülmedi. Ne duble yolumuz tamamlandı, ne Nissibi köprümüz, ne otogarımız yapıldı, ne Kültür Merkezi’ni bize layık gördüler, ne Doğalgazımız “olması gerektiği hızda” döşendi, ne sulu tarım, ne de başka şey…

Çocuklarımız derslik ve okul sıkıntısı nedeniyle halen ikili eğitim yapıyor, tıkış tıkış sınıflarda “başarı” bekliyoruz.

Türkiye’de yeri bilinen iki sahabeden birisi olan Safvan Bin Muattal Hazretlerinin kabri Adıyaman’da, bereket ki, çevre düzenlemesini Kiptaş üstlendi. Yoksa bir adım ilerleme olmazdı.

2206 metre yükseklikte bulunan Nemrut gibi önemli turizm merkezi Adıyaman’da, biz hiç iyileştirme yapamıyor, sürekli Malatya’yla cebelleşiyoruz. Perre Antik Kenti’ni 57 yıldır bir türlü gün yüzüne çıkaramayan, Oturakçı Pazarı’nı turizme kazandırmak için ciddi adım atamayan bir kentiz…

Şimdi sizden bir çılgınlık yapmanızı istiyoruz.

İstanbul’a, İzmir’e, Diyarbakır’a yaptığınız çılgın projelerin binde birisi, milyonda birisi olsa yeterli…

Adıyaman’ın makûs talihini “ustalık” dediğiniz dönemde yapın. Türkiye’de “bakan çıkarmayan” nadir illerden birisi olma ayıbımızı kaldırın. Bize bakan verin, Adıyaman size baksın, bakan da Adıyaman’a…

Gelin “bi çılgınlık yapın be usta” Adıyaman’a bakan sözü verin yeter, gerisi kendiliğinden gelir…

Naif Karabatak
7 Haziran 2011

Özgür olursanız karnınız mı doyar?


MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, dün Diyarbakır’da konuştu ve hiç kimseyi şaşırtmayan bir tepki verdi. Ana dilde eğitim isteyen bir pankart için Diyarbakırlılara cevabı hazırdı; “Ana dil de eğitim alırsanız karnınız mı doyacak?” diye…

Bu yaklaşım tarzı yeni değil…

Kendisini “sahip” konuma oturtanların her ülkede vereceği cevabın tıpkısının aynısıdır…

Özgürlük, Allah’ın insanları dünyaya getirdiği zaman ki kazanımlarıdır…

Allah’ın verdiği özgürlüğü veya bir hakkı, bir başkasının alması kabul edilemez.

Olaya sadece Kürtçeyle bakıp, dar alanda düşünmeyin…

Türkçe olarak da düşünebilirsiniz, çok daha farklı diller açısından da…

Ana dil, bilindiği gibi bebeğin kavramaya başlamadan bile duyduğu seslerdir…

Bebek büyüdükçe, kulağına gelen sesler anlam kazanmaya başlar ve çocuk, annesinden, babasından, kardeşlerinden veya çevresinden duyduğu seslerle konuşmaya başlar…

Daha sonra büyüdüğünde eğitim için okula gider…

Verilen eğitim anadilindeyse pek sorun olmaz, çabuk uyum sağlar…

Eğer verilen eğitim anadilinde değilse, bu defa önce o dili öğrenmek zorunda kalır, sonra evde anadilinde, okulda veya hayata atıldığında ise eğitim dilinde konuşmaya başlar…

Genellikle biz bu eğitim diline “resmi dil” diyoruz…

Veya öyle dememiz isteniyor…

Sadece Türkiye’de bu böyle değil, dünyanın her yerinde aynı şekilde anadil ve eğitim dili alınır…

Ancak farklılık da yok değil…

Genellikle anadilinde eğitim alanlar, “resmi dil”i de öğrenmek zorunda bırakılır…

Bu da o ülkede yaşayanların dil karmaşası içersine girmemeleri içindir…

Almanya’da, Türklerin çoğunlukta olduğu bir ülkede “Anadilde eğitim yasak hemşerim” demeleri ne kadar adil değilse, Amerika’da yaşayan bir Arap veya Alman’a da “yasak” demeleri o kadar adil değildir.

Çok değil Bulgaristan’da Türklere karşı asimilasyon uygulanırken hep aynı tavrı gördük…

İsimleriniz bizimkine benzeyecek dediler…

Ezanları susturdular…

Kur’anı yasakladılar…

Örtülerine karıştılar, kıyafetlerini belirlediler..

Bırakın eğitimi Türkçe konuşmayı men ettiler…

Anadilini konuşamayan ve Türk olan bir nesil, çocuklarına kendi dillerini gizlice ve korkuyla öğretmeye devam ettiler…

Sonrası da malum…

***

Özellikle Türkiye’de birileri bir başkasına verilecek hakkı, kendi uhdesine sanıyor.

Allah’ın verdiğini, “şizofrenik korkularla” vermeye yanaşmıyorlar…

Kendi kendilerine korku üretiyorlar…

Onlara göre bölünüyoruz, parçalanıyoruz, ayrılıyoruz, yabancılaşıyoruz, düşman haline geliyoruz…

Oysa zaten yüreğini açıp kucaklaşanlardan değilsiniz ki…

Zaten dost olamıyorsunuz ki…

Siz, hak veren, karşınızdaki de “verilenle yetinen” konumundan öteye gitmemeli…

Hele hele karşınızdaki bugüne kadar ihmal edilmiş, horlanmış, itilmiş, darbe dönemlerinde de her türlü zulmü görmüş bir halksa, o zaman “yetinmek” zorunda gibi gördünüz…

Sadece birilerinin hakkını elinde bulunduranlar değil, karşıtları da ellerinde bazı şeyler bulunduruyordu…

Bugüne kadar “yol yok, su yok, yatırım yok, yoksulluk çok” denilerek, terörün bunlarla bitirileceğini söyleyenler, bugün bütün bunlar yapılmaya başlayınca Nuray Mert gibi düşünürlerimiz, “rahat operasyon yapılsın” diye bunların yapıldığını söyleyebiliyor…

Bir yanda hakkını vermekten çekinen faşizan yaklaşım, bir yanda verileni engellemeye çalışan faşizan yaklaşım…

Her ikisi de temelde aynı…

Oysa her Kürt veya Türk, anadilini rahatlıkla konuşabilmeli…

Bunun eğitimini de almalı ama asla resmi dili bir yana bırakmamalı…

Biz hem ailemizle, çevremizle anlaşabilmeli, hem ülkemiz insanıyla aynı dili konuşabilmeliyiz…

Kürtler anadilde eğitim alınca karınları doymaz…

Ama insanlar hiçbir özgürlüğünü karnını doyurmak için elde etmeye uğraşmaz…

Esir kampında hiç kimsenin karnı aç kalmaz…

Mükellef sofralara kurulmazlar ama karınları da aç kalmaz…

Özgürlüğü anlamak için, esir olmak gerekmez…

Kendinizi bir diğerinin yerine koymanız yeterlidir…

İlkokul birinci sınıfa giden ve anadili Kürtçe olan bir çocuğun “öğretmenim çişim geldi” diyememesinin nasıl bir şey olduğunu anlayabilir misiniz?

AK Parti’nin “Demokratik Açılım”ı veya “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi”nin temelinde de bütün bunlar var…

İnsanlar doğuştan temel hak ve özgürlüklere sahiptir ve öyle devam etmelidir.

Verilmesi istenenler, bir lütuf değil hakkın ta kendisidir…

Sayın Bahçeli’nin bütün bunları algılamasını hiç ama hiç beklemiyorum.

Naif Karabatak
7 Haziran 2011

5 Haziran 2011 Pazar

Ortaya karışık, biraz da piyaz


Bugün bir farklılık yapayım ve öne çıkan ya da gözden kaçan haberlere göz atayım, bakalım kim nerede ne demiş, niye demiş veya ne yapmış?

İlki darbe planlarıyla alakalı…
Hani canım şu seminer notu olandan. Islak olmayandan. Yoksa siz başka şey mi sandınız, boru bunlar boru…

Genel Kurmay, 2 yıl önce “var” dediği, dahası DVD’ye yükleyip gönderdiği belge için iki yıl sonra “yok” demiş…

Ne demişti böyük(!) devlet adamımız, hayatı boyunca “nur”lu insanlardan oy kotaran Süleyman Demirel, hani şimdi CHP’li olan:

-Dün, dündür. Bugün, bugündür.

***

İngiliz The Economist, CHP’ye oy istemiş…

“Allah rızası için CHP’ye bir oy verin, yazık o kadar operasyon yapıldı, CHP yeniden dizayn edildi. Bir oy verin de sevinsin Kemal bey” demiş…

Bunu da demokrasi için istemiş…

CHP’nin tarihinde hiç olmayan demokrasi için…

Yoklukların, kıtlıkların, haksızlıkların, zulümlerin görüldüğü CHP iktidarında demokrasiyi nereye gizlemiş, biz göremedik…

Ama Economist görmüş…

Eskide CHP solcuydu…

Hatta sosyalistti…

Bunun için Sosyalist Enternasyonal’e üyeydi…

Onlar oy isterdi, isterse…

Sonra CHP, MHP’den daha fazla milliyetçi oldu, hatta ulusalcılığı kimseye kaptırmadı. Üstüne de darbecilere selam durdu, avukat oldu.

Sosyalist Enternasyonal, bu nedenle CHP’ye soğuk baktı…

Dünyanın şu haline bakın ki, CHP’ye oy istemek, The Economist’e kalmış…

Siz de kırmayın canım, bir tek oy verin yeter…

***

Saadet Partisi Genel Başkanı Mustafa Kamalak (Bakmayın Fatih Erbakan’ın gezdiğine, kâğıt üzerinde genel başkan Kamalak); “Türkiye’nin kurtuluş reçetesi bizde” demiş…

Reçeteyle iş bitmiyor. O reçeteden kahvehanede sohbet eden herkeste var. Her sohbetimizde ne reçetelerle, ne kadar memleket kurtarırız. (Hatta Kemal bey, Türkiye’yi bir yana bırakıp, Yunanistan’ı kurtarmaya bile talip olmuştu.)

Sadece reçete olsa kolay…

Reçeteyi alacaksın, eczaneye gideceksin, ilacın olup olmadığına bakacaksın. Sonra ilaç eğer varsa, SGK’nın ödeme listesinde olup olmadığını kontrol ettireceksin. Sonra SGK listesinde yoksa cebini kontrol edip, paran var mı diye bakacaksın.

Bitmedi, ilacın içeriği önemli…

Hangi firmanın ürünü, son kullanma tarihi geçmiş mi?

Hepsi tamamsa bile düzenli olarak ilacı kullanabilecek misin?

Yan etkileri var mı, yan etkisi, asıl etkisinden fazlaysa ne yapacaksın?

Olumsuzlukları engelleyen destek ilacın var mı?

Sıra geliyor en önemlisine?

O ilacı, yani o reçeteyi kim eline tutuşturdu. İlacı yazan doktor alanında uzman mı?

İlacı vermeden önce bütün tahlilleri yapıp, bir güzel muayene etti mi?

Reçete yazmak kolay…

87 yıldır bu ülkede reçete yazılıyor; acı reçete, tatlı reçete, orta halli reçete…

Neler gördük neler?

Reçete çok da, reçetede yazanları uygulayacak lazım…

Hem kelin merhemi olsa…

***

Kürtçe şarkıya eşlik eden Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı Durdu Kavak, “Eskiden olsaydı hem toplantıyı terk eder, hem de Kürtçe şarkı söyleyenleri tutuklatırdım” demiş…

Ülkemiz ve insanımız ne badirelerden geçti, bu güzel bir örnek…

***

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, MHP üzerine büyük oyunlar oynandığını söylemiş…

Oyunun büyüklüğünü bilemem ama oyunun aktörlerinin MHP’nin üst yönetiminde bulunanların yarısından fazlası olduğunu görebiliyoruz…

Üstelik de oynadıkları oyunlar hep gayri ahlaki…

Sahi bu oyunu kim oynamış ola ki?

***

Biraz da piyaz, pardon magazin…

Defne Joy Foster’in ölüm nedeni 4 ay sonra belli oldu; “Astım, alkol ve ilaçlar reaksiyon oluşturarak müşterek nedenle ölüme sebep” olmuş…

Alkol mü deniniz?

-Rusya, sahte alkolden ölen vatandaşları için dava açmış.

-Türkiye’de bir yılda 60 kişi alkol komasından ölmüş…

Sahtesi de öldürüyor, gerçeği de…

Hem alkol dediğiniz, medeniyetin içeceğidir. Yoksa siz medeniyete karşı mısınız, ne kadar ayıp!

***

Çin’in doğusunda Anhui eyaletine 17 yaşındaki bir genç, tablet bilgisayar olan İPAD2 almak için böbreğini, Türk parasıyla 5 bin 385 liraya satmış.

O zaman dalağını buzdolabı için, ciğerini çamaşır makinesi için, öbür böbreğini cep telefonu için, kalbini otomobil için, elini, ayağını, kafasını, gözünü ve diğer bilumum organlarını da ev, koltuk, masa, halı, kilim vs. için satsın…

Eğer bir tek organı kalırsa, o organ da aldıklarını kullansın…

İyi bir alışveriş…

***

Acaba bütün bunlara The Economist nasıl yaklaşıyor?

Kemal beye sormak lazım…

Naif Karabatak
6 Haziran 2011

Kemal Kart, her derde deva


Sevgili seçmen kardeşlerim, yani oyu olanlar, sandığa gidip, bana oy verme durumunda kalanlar. Sıkı durun, her derdinize çözüm bulacak dâhiyane projemi açıklıyorum.

Hiçbir şey yapmama gerek yok, demokrasiymiş, memokrasiymiş, hakmış, hukukmuş, Kürt sorunuymuş, yoksullukmuş, yoksunlukmuş…

Bütün bunlar bir çırpıda çözecek tam donanımlı, komplike bir silahım var.

“Silah” dediğime bakmayın, terörist olup dağa çıkacak halim yok ya. Başbakan olacağım, yani siz beni başbakan yapacaksınız…

Öyle her aileye 600 lira falan olmaz, o projeyi bugün itibariyle çöpe attım.

Dün öyle dedim, bugün böyle.

Demek ki doğrusu buymuş, siz bana inanın, benim adım Kemal…

Daha dün öğrencilerin bursu kesilsin diye arkadaşlarla toplanıp Anayasa Mahkemesi’ne gitmiştik. Yolda giderken de hep bir ağızdan tempoyla “AYM’nin yolları taştan, sen çıkardın Tayyip bizi baştan” diye türkü de çığırmıştık.

Sonra “Burs vermek iyiymiş” diyen bir partilimiz oldu, biz de tüm öğrencilerimizin WC parasına kadar vermeyi uygun gördük.

Ama bugün bunu da çöpe atıyor, yepyeni projeyle karşınıza çıkıyorum…

***

Ormanlık vasfını kaybeden ve birilerine rant sağlanan arazilerin satılmasından devlet önemli bir gelir elde edecekti. Devletin gelir elde etmesi, hükümetin itibar kazanması demekti. Biz de 2B denen bu kötü kanunu derhal AYM’ye götürdük, yine aynı türküyü çığırdık.

Sonra 2B’yi en iyi bizim getireceğimize inandık ve seçim vaatleri arasına koyduk.

Bugün itibariyle onu da çöpe atıyor, yepyeni bir projeyle karşınızda arz-ı endam ediyorum.

***

Sevgili seçmenlerim, sevgili halkım…

Geçmişi unutun…

CHP’nin halka yaptığı zulümleri unutun…

Ezanı Türkçeleştirmesini, Kürtçeyi yasaklamasını, Kur’an okuyanı hapsetmesini, camileri ambar yapmasını, çizmeyle halka zulmetmesini unutun…

Kuyrukları unutun, kıtlıkları unutun, üç kuruşa muhtaç olduğumuz günleri de unutun…

Hafızanızı silin, resetleyin, format çekin…

Yepyeni bir CHP’yle karşınızdayız…

Sizi ihya edecek, mahya gibi (ya o da camilere mi asılıyordu, projektör diye değişelim lütfen) aydınlatacağız…

***

Daha fazla meraklanmayın diyerek hemen çılgın (yok çılgın demeyelim, onu Recep bey kullanmıştı) akıllı projemizi açıklıyorum.

Efendim, herkese Kemal Kart vereceğiz…

“Diyecacaksınız ki niye, işte ele…”

Bu kart, sadece bir kart değil, her kapıyı açan, her soruna çözüm olan, her derde deva, her hastalığa şifa bir kart…

“Kemal Kart” adını taşıyacak bu kartta, önce sizi fişleyeceğiz…

Ergenekon’a hizmet edip etmediğinizi, laik olup olmadığınızı, Kürt müsünüz, Türk müsünüz gibi önemsiz detayları not edeceğiz…

Sonra kartın hemen ucunda yer alan chip (çip) her bir sorununuza derman olacağız.

Dikkat ettiniz mi bilmiyorum partimizin kısa adı olan CHP’nin ikinci harfinden sonra bir “i” harfi koyuyorsunuz, kartınızın özelliğini belirliyorsunuz.

Ne akıl ama…

Peki bu kart ne işe yarayacak?

Ne işe yaramayacak ki sevgili seçmenlerim…

Domates mi lazım, bu kartla alacaksınız, patates mi gerekiyor bu kartla.

AVM’lere mi gideceksiniz, bu kartla, hastaneye mi, bu kartla…

Biletiniz bu kartla, tatiliniz bu kartla, benzininiz, mazotunuz da bu kartla, sıkı durun LPG’niz de bu kartla…

Kartın bir limiti yok, yoksul-zengin ayrımı yok. Bize oy veren herkese bu karttan dağıtacağız, harcamalarınızın karşılığını biz ödeyeceğiz.

Kartı her kullandığınızda en önemli güvence bedelinin sesini duyacaksınız; “Benim adım Kemal, öderim diyorsam öderim” diyen sesimle, alışveriş yaptığınız işyerine bir güven gelmiş olacak.

Otobanda giderken de, Kemal Kart, aynı zamanda Otomatik Geçiş Kartı haline bürünüp, OGK olarak “dıt” edecek ve yine aynı güven sesini duyacaksınız…

Bir kurumda işiniz mi var, işinizin görülmesine ayak sürüyenle mi karşılaştınız, derhal Kemal Kartı gösterip, ağalar, beyler gibi işiniz görülecek…

Hastaysanız bu kart sizi iyileştirecek, ilaç varsa bu kart size alacak, köprüyü bu kartla yapıp, yolları bu kartla güzelleştireceğiz, askerliği de bu kartla yapacaksınız…

Yatırımlar bu kartla gelecek, huzur bu kartla hâkim olacak, terör sorunu da bu kartla bir çırpıda çözülecek…

Bu kart sadece Ergenekon’un yaptıklarına çare olmayacak, çünkü onun avukatı benim, benim adım da Kemal…

Evet seçime şunun şurasında 6 gün kaldı, 7’inci gün sandığa gideceksiniz…

Size üç beş vaat yapana mı oy vereceksiniz, her derdinize derman olan Kemal Kartı veren partinize mi?

Elbette ki bana oy vereceksiniz, şimdiden teşekkürler…

İyi ki bana oy verdiniz, verdiniz değil mi?

Muhtemel Başbakanınız Kemal Bey…


Cenk Gülen
6 Haziran 2011