2 Haziran 2011 Perşembe

Kimin bacağını sıkmış tramvayda?


Birkaç gündür Kenan Evren’in “nerede” ifade vereceğini tartışıyoruz. İlginç ama herkes adliyede ifade verirken, “bu özel adam canım” diye düşünerek “sahi nerede oy verecek” diye yazı tura atmaya başladık.

Hatta eline bir papatya alıp, “Adliyede”, “evde”, “otelde”, “tatilde” diye o güzelim bembeyaz yaprakları koparıp atanlar da var…

“Herkes adliyede, darbeciler evde ifade verecek” diye kural da olmadığına göre, iş dönüp dolaşıyor yaşlılığına geliyor…

Hey gidi günler heyyy!

Bir zamanlar küheylanlar gibiydi, aslan kesiliyordu…

Ülke düşman askerlerinin işgaline uğramıştan beterdi…

Türkiye’nin en az yirmi yılına sebep olmuştu…

En beceriksiz ekonomi onun dönemindeydi…

Yolsuzluğun bini bin paraydı, çalan çalıyordu, halk ise ekmeğe muhtaç halde yaşıyordu…

Zaten “kalan sağlar” bizimdi, sağ kalmaması içinse yoğun çaba harcanıyordu…

Ağızlarından salyalar akarak yurdun dört bir yanını işgal etmişler, hiçbir kalesini boş bırakmamışlar, tersanelerini de ele geçirmişlerdi…

Onlara selam duran yardakçılar çoktu…

Yağcıların yağıyla şişinen “netekim” paşa ve saz arkadaşları da aldıkları güçle milletin anasını ağlatmış, burunlarından fitil fitil getirmişlerdi…

Sonra hiç hak etmediği ve hiç layık olmadığı bir yüce makama oturmuş, Cumhurbaşkanı olmuştu, saz arkadaşları da kendilerini garantiye almışlardı…

Hatta anayasaya “sorumsuzluk” maddesi koymuş, “biz ne halt yemişsek soruşturma konusu edilmeyecek” gibi garabet bir maddeyi uydurmuşlardı…

30 yıldır sırf o madde nedeniyle şikâyet edilemiyor, şikâyet edenlerse bir şey anlamıyordu…

Hukuku işletmeye çalışan savcılar da görevden alınıyordu…

Derken 12 Eylül’de, darbeden tam 30 yıl sonra halk o garabet maddeyi çöpe attı.

Evren ve saz arkadaşlarına yargı yolu gözüktü…

Şimdi de yargılanacaklar ama kala kala elde var iki…

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Kenan Evren’in ifadesi için davet göndermiş…

Avukatı ise müvekkilinin yaşlı olduğunu belirterek ifadesinin evde alınmasını istemiş…

Bu da çok normal, o yaştaki birisini Adliye’ye kadar yormak olmaz, hani yaya yürüyecek, Armutalan’dan Ankara kaç kilometre…

Yorulmasın, yazık demiş…

1980’de yazık ettiklerinin yaşını başını hatırlamamış…

Darbeleri olgunlaştırırken, elmalar ağaçtan tek tek düşerken de mağdur edilenlerin yaşına başına bakmamışlar…

Tabii o zaman ne insaf vardı, ne vicdan, ne hukuk, ne ahlak…

Şimdi bütün bunlar değişti…

Demokratik bir ülkede yaşıyoruz; Hiç değilse demokrasinin tam rayına oturması için didinip duruyoruz…

Vicdan da var, ahlak da…

Hiçbir savcı, “gel lan buraya” deyip, o yaştaki birinin ifadesini “illa da burada alacağım” demez…

Bunu bilen avukat, “ifadesini evde alın” diye talepte bulunmuş, başsavcılık da kabul etmiş…

İyi ki, “Paşamız tatilde, buraya gelin” dememişler. Buna da şükür…

Bir şey daha var…

Avukat bey de şaşkınmış, Kenan Evren de…

“Neyle suçlandığını” bilmiyormuş…

Kimin tavuğuna “kışt” dediğini soruyormuş…

Hem kim söylüyormuş Süheyla’ya vurulduğunu…

Kim görmüş ama kim Elene’yi öptüğünü…

Yüksek kaldırımda güpegündüz Melahat’i almış, sonra Alemdar’a mı gitmiş…

Sahi kimin bacağını sıkmış tramvayda?

Güya galata ya dadanmış, kafaları çekip çekip orada alıyormuş soluğu…

Peki ya o Mualla’yı sandala atıp ruhunda hicranını söyletme hikâyesi nedir?

Hepsi iftira, kocaman yalan yoksa gidip Levent Yüksel’e sorsunlar…

“Dedikodu” netekim paşaya atılan iftiralar yüzünden ortaya çıkan bir şarkı değil mi?

Ne kadar iftiracısınız canım, yaşlı başlı adama neler söylüyorsunuz neler, ayıp değil mi?

Naif Karabatak
3 Haziran 2011

1 Haziran 2011 Çarşamba

Çin işkencesi ve partiler…


Çin işkencesini bilir misiniz diye soru sorsam, “hangisini” diye cevap vereniniz çok olur. “Maşallah” mı demem gerekir bilmiyorum ama Çinlilerin birbirinden meşhur işkenceleri var, o kadar çok ki. Birçoğunun nasıl yapıldığını dinlemeye tahammül edemezsiniz, bırakın yaşamayı…

Bizde de vardı elbet…

Özellikle darbe dönemlerinde…

Düşman askerlerinin yapmadığı zulmü yaptırırlardı bizim askerlere. Hoş bazıları da zaten sadistti, işkence yapmaya dünden razıydı…

Konumuz Balyoz’da yakalananlar, Sarı Kız’la gezenler, Ay Kız’la mehtaba çıkanlar, eldiven giyinip, Ergenekon’da yürüyüşe geçenler, ya da tamirciliğe soyunup balans ayarına kalkışanlar değil…

Konumuz Çin işkencesi…

***

İlginç bir işkence…

Mideniz kaldıracağından tüm detaylarıyla anlatayım…

Hasbelkader işkencecinin eline düştünüz…

İşkenceden sorumlu memurumuz, günlerdir işsiz kalmanın keyfiyle ovuşturur elini ve size yapacağı güzellikleri(!) hesaplar. Ne kadar fedakârdır, ne kadar cefakâr.

Çin işkencelerinin tamamına yakını psikolojik işkence olduğu gibi, anlatacağım da psikolojik işkencelerin en alası…

Soru sual faslından sonra öğrenecekleri bir şey varsa “konuş lan!” diye kibarca sorma yerine, sizi hazır hale getirirler ki, bülbül gibi şakırsınız…

Darbeciler bu kıyağımı unutmasın, ellerine bir daha geçerse kendi halkı üzerinde denemenin hazzına varırlar. Ne o kendi halkına dışkı falan yedirmeler, çok banal. Daha güzelleri var…

İşkenceden sorumlu memurumuz, çok kibar bir şekilde, sanki özel zevkleriniz öğreniyormuş, hobilerinizle ilgileniyormuş, fobileriniz önem taşıyormuş gibi sorular sorar…

İşi bittiğinde ise sizi yalnız bırakır…

Canınız sıkılmasın diye “sevdiğiniz” bir şarkıyı çalacağını söyler…

Yani o kadar kibarlar ki, istek bile alıyorlar, “sevmediği” şarkıyı da pekâlâ çalabilirler…

Neyse siz de saf saf “Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler” dersiniz, durumunuza da hayli uygundur…

Emriniz olur efendim” demezse de, ona benzer şeyler söyleyip, CD çaların yanına gider.

Her yer karanlık, nemli, pis ve soğuktur. Üstelik de sessiz…

İşte bu sessizlik, çok sevdiğiniz parçayla bozulur ve taş dehlizlerin yankısıyla birlikte kendinizden geçersiniz…

Şimdi siz kaybolan yıllarınız verseler, tek bir söz söylemeye hakkınız olmadığına inanarak dinlersiniz…

Parça biter…

Sıradaki isteğimiz, tüm sevdiklerinize gelsin” diye bir anons duymazsınız, aynı parça bir daha çalınır. Çoktandır hasret kaldığınız şarkıyı ikinci kez, farklı bir tatla dinlersiniz…

Sonra üç, sonra dört, sonra yüz, iki yüz, beş yüz, derken bin, beş bin…

Ve siz çıldırmakla çıldırmamak arasında ince bir çizgide dans eder hale gelirsiniz…

Ve ondan sonra bülbül gibi şakımak için müthiş bir istekle dolar taşarsınız…

***

12 Haziran seçimlerine doğru hızlı bir şekilde yol alıyoruz…

Siyasi partiler de halkı etkilemek için ellerindeki tüm imkânları sonuna kadar kullanıyorlar…

Kavgalar, küfürler, eylemler, bol keseden atmalar, “ O ne verirse ben on katını veririm” tavırları. Mitingler, konuşmalar, atışmalar hepsi bizim için, hepsi bizi düşünüyor…

Yetmiyor bir de müzikle besliyorlar…

Her seçimde “en sevilen şarkıyı” bulmak için sanatçılarla köşe kapmaca oynuyorlar…

Ve her siyasi parti, “en sevilen parçayı” seçiyor…

İnternet siteleri “ilk dinletme” yarışına giriyor…

Partinizin şarkısı hoşunuza gidiyor, “işte şimdi yırttık abiii!” diye seviniyorsunuz…

Şarkıyı siz beğendiğinize göre dünya âlemin beğenmemesi için sebep yoktur…

Seçimler kızıştığında dört bir yanda partilerin şarkıları, seçmeni etkilemeye çalışır…

Yoldan bir biri ardına geçen farklı partilerin, farklı şarkılarıyla donatılmış araçlardan çıkan nağmelerle (!) mest(!) olursunuz…

***

Ben de her gün mest olup kendimden geçenlerdenim…

Gün boyu İz Ajans’ta “ince işler” yaparken, ofisimin hemen altındaki partinin müzikleriyle kendimden geçiyorum…

Yetmiyor tabii, o kadar çok seviyorum ki, her üç dakikada bir geçen ve sonuna kadar açık hoparlörden de farklı partilerin müziğiyle mest olup kalıyorum…

Her gün saat 16.00’da gazeteye geçiyorum…

Orada da haberler ve yazılar arasında boğuşurken, partilerin nefis şarkılarıyla mest oluyorum…

Bu da yetmiyor tabii…

Orada da her üç dakikada bir geçen araçlardan yüksek tempoda farklı müzikleri dinleyerek bir hoş oluyorum…

Parti farkı yok. Her parti, sesini daha çok duyurmak için kolonları büyüttükçe büyütüyor, hastane, okul dinlemeden, insanlara müziği ulaştırmak için olağanüstü bir gayret sarf ediyorlar, gözlerim yaşarıyor, duygulanıyorum…

Ne de olsa müzik ruhun gıdasıdır. Gıda dediğin de bolca alınmalıdır. Aksırana kadar, tıksırana kadar, çatlayana kadar yenilmelidir…

***

Derken seçim günü gelir çatar…

YSK’da işi biliyor…

Seçimden bir gün önce şehrin dört bir yanını süsleyen(!) afiş ve pankartları kaldırtır, müziğin de sesini tümden kısar…

Oy vermeye gittiğinizde, dışarıdan müzik sesi gelse kararınızın değişeceğini bildiğinden, “sakin ve etki altında kalmadan oy kullanmanızı” hedefler…

Ve siz, özel bölmeye geçer, oy pusulasını elinize alır, mührü ise aylardır size Çin işkencesi uygulayan partilerden birisine “gümmmm” diye basarak destek olursunuz…

Teşekkür babından canım…

Naif Karabatak
2 Haziran 2011

31 Mayıs 2011 Salı

Sudan sebeplerle ölenler…


Üçüncü sayfa haberlerini okumayı mideniz kaldırır mı bilmem ama her gün işlenen cinayetlerin çetelesi de bu sayfalarda tutuluyor. Bir yılda 276 kadın öldürülmüş. Öldürenler de genellikle aynı yastığa baş koyduğu kocaları ve neredeyse tamamı da sudan sebeplerle…

Akşam Gazetesi’nde Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğrencisi Gülşah Şimşek’in araştırması yayınlanmış. Araştırmada ortaya çıkan çarpıcı sonuçlar insanı şok ediyor.

276 kadın; Sayı olarak çok fazla değil. Önce 2 yazarsın, yanına 7 koyarsın, arkasına da 6’yı eklersin, hepsi bu kadar…

Ama bir değil, beş değil, tam 276 can gidiyor, 276 canı sevenler gözyaşına boğuluyor ve 276 katil, sırf sudan sebeplerle bir başkasının canına kıyma hakkına sahip olduğuna inanıyor.

Mesela eşine su vermediği için hayatından olan kadınlar ve bu 276 kadın içersinde…

Koyunları otlatmamak da ölüm sebebi…

Yemeğin hazır olmamasına ülkemiz insanı tahammül edemiyor demek ki, eşinin alnının ortasına kurşunu sıkabiliyor…

Daha ilginç gerekçeler de var…

Gülşah Şimşek, 276 haberi tek tek incelemiş, ayrıntılarına inmiş, çetelesini tutmuş…

Bunlardan yüzde 46'sı ayrılma ya da boşanma istemesi nedeniyle canından olmuş…

Yüzde 14'ü namus – töre cinayetine kurban gitmiş…

Medyanın şişirmesine karşın, töre cinayeti, sanıldığı kadar yüksek oranda değil. Hiç değilse eskiyle kıyaslayınca bu konuda bir ilerleme sağlandığı gerçek. Belki de insanlar, saçma sapan törelerin farkına varmış, çöpe atmaya başlamıştır…

Bir başka ilginç öldürme nedeni ise “arkadaşlık” veya “evlilik” teklifini reddedilmesinde görülüyormuş…

Erkek adam reddedilir mi, diye düşünülüyor olmalı…

Erkek beğenmişse, kızın beğenmesine gerek yok…

Erkek “gidelim” dediğinde gidilmeli, aksinde ise ölmeli…

Böyle düşünülüyor olmalı ki, yüzde 6’lık dilim, “beni reddetti” diyerek karşısındaki gencecik insanın hayatına kıyabiliyor…

En aşağılıktan birisi de “taciz” veya “tecavüz” ettiği kadınların öldürülmesi. Bunun oranı da yüzde beş. Hem aşağılık eylemini gerçekleştiriyor hem de “onuru(!)” zedelenmesin diye “kanıt” bırakmıyor…

Bir anlık heves, bir insanın canına, bir diğerinin de ömrünü çürütmesine neden oluyor…

Bunda da esas olan “erkekliğini ispatlamak” sanırım…

***

Bütün bunların bölgelerle alakasının olduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz…

Batıda yaşayanlar, bu tür vahşetler olduğunda ilk adres olarak Doğu ve Güneydoğu’yu gösterir. Hazır geri kalmışlardır. (Geri bırakanlarsa hiç sorgulanmaz). Töre denilen de o bölgelerde vardır. İnanca yönelik suçlama yapılacaksa da müsait bir bölgedir. Kürtler aşağılanacaksa da, bölgede yeterince Kürt yaşamaktadır…

O zaman, “kadınlara zulmeden bu bölgeden çıkar” der, geçerler…

Halbuki, 276 cinayetin yüzde 6’sı doğuda işlenmiş…

Kadın cinayetinin yüzde 10’luk dilimi ise Güneydoğu’da…

İkisinin toplamı yüzde 16 ediyor…

Sıkı durun, diğerlerine sıra geldi…

276 cinayetin yüzde 25’i en gelişmiş bölge bilinen Marmara'da meydana gelmiş…

Cinayette en çok ikinci sırada yer alansa yüzde 19’luk dilimle bir başka gelişmiş bölgemiz, İç Anadolu'da…

Kadınlara ayrı bir önem veren bir başka gelişmiş bölgemiz Akdeniz’dir ama kadın cinayetinde yüzde 17 ile üçüncü sıraya yerleşmekten de kurtulamıyor…

Ege unutulamaz…

Orası da sahil şeridi ve “modern” olduğu söylenen bölgelerden birisi..

Kadın cinayetinde dördüncü sırada yüzde 15’lik dilimle Ege bölgesi geliyor, bunu yüzde 10’la Güneydoğu, yüzde 8’le Karadeniz ve yüzde 6’yla da Doğu bölgesi izliyor…

Cinnetin bölgelerle, kültürlerle direkt alakası olmadığını gösteren çok daha çarpıcı bir sonuç var…

En çok cinayet Şişli’de işlenmiş…

***

Peki neden öldürüyorlar?

Ayrılma ya da boşanma istemesi, namus - töre, çocuğunun velayetini istemesi, arkadaşlık ya da evlilik teklifini reddetmesi, taciz ya da tecavüze uğraması, eşine su vermemekten, koyunları otlatmamaktan, cinsel ilişkiye girmemekten, yemeğin vaktinde hazırlamamaktan, evi temizlemediğinden, çamaşır yıkamadığından, yeni elbise aldığından veya çalışmak istediğinden için.

İnsanın inanası gelmiyor ama bütün bunlar, 276 cinayetin “sebepleri” arasında önemli yer tutuyor…

Ve daha ilginci, kadınları en çok kocaları ve sevgilileri öldürüyor…

Katil dışarıda değil, hemen yanı başımızda anlayacağınız…

Naif Karabatak
1 Haziran 2011

30 Mayıs 2011 Pazartesi

“Netekim” ifade veriyor!


Önce şartları olgunlaştırmışlardı, bunun için kaç canın gitmesi gerekiyorsa, gözlerini kırpmadan, en vicdansız bir şekilde götürmüşlerdi.

Ağızlarındaki salyalarla halka zulmetmişler, küfretmişler, hakaret etmişler, iteklemişler, horlamışlar, pislik yedirmişler, her türlü şerefsizliği yapmışlardı…

“Netekim” efendi şimdi savcılığa ifade verecek…

Sonuçtan bir şey çıkar mı bilmem ama sadece ifade verirken ki suratını görmek isterdim…

Keşke bu ifadeyi bütün milletin önünde alsalar da, yapılan adilikleri –açıklarsa- ondan dinlesek…

Aslında daha çok ne diyeceğini merak ediyorum, bunun için de savcının odasına girdim ve sizler için henüz ifade vermeden, bütün detayları aktarıyorum…

***

-Tık… tıkkk.

-Gir!

-Sayın savcım, şu darbeci general geldi, Kenan mıdır, Evren midir nedir işte o.

-Tamam gelsin…

-İyiiii… iy… iyi günler sayın savcım…

-Size de iyi günler.

-Oturabilir miyim?

-Ahın gitmiş vahın kalmış, genç olsaydın hazır ol da durdururdum. Dua et ki, hem ülkede hukuk var, hem de ben de vicdan denen şey var, hani sende olmayandan...

-Yani oturayım…

-Uzatma be otur işte. Anlat bakalım, neden darbe yaptınız?

-Kem de küm, kem de küm…

-Kem küm etmeden anlat, hani bir zamanlar nasıl da celalleniyordun.

-Doğrusunu mu anlatayım?

-Yok bir de düzmece anlat. Tabii ki doğrusunu…

-Sayın savcım, biz arkadaşlarla yani generallerle (başka arkadaşım yoktu ki ühü ühü…)

-Zırlamadan anlat…

-General arkadaşlarla sohbet ediyorduk. Emekliliğimiz gelmiş çatmıştı. Hayatımız boyunca askerlere zulmettik. Rahat dedik, rahat durdular. Hazır ol dedik, hazır ola geçtiler. Sürün dedik süründüler. Hâsılı biz ne dersek yapıyorlardı. Aileler evlatlarının “vatan borcu”nu ödediklerini sanıyorlardı ama öyle bir şey yoktu. Dövmek istersek dövüyor, sövmek istersek sövüyorduk. Hatta ekmeğimizi alıyor, suyumuzu getiriyorlardı. Emekli olursak kimse bizi iplemez dedik. O zaman gelin darbe yapalım, koltuklarımız sağlamlaşsın.

-Siyasete girseydiniz?

-Bize bir oy çıkmazdı, sevimsizin tekiydik. Halkın içine girmemiş, halkın derdiyle dertlenmemiştik. Kim bize oy verir, kim bizi adamdan sayar?

-Öyle demeyin canım, adamdan sayan çıkardı…

-Birkaç kişi olurdu…

-Peki, bu “olgunlaştırma” ne hikâye?

-Şey efendim, darbe yapacağız ama halk “iyi ki geldiler” demeli. Bunun için de ortam karışmalı, kardeş kardeşi öldürmeli, insanlar sokağa çıkamıyor olmalıydı…

-Bunun için suikastlar düzenleyip insanları mı öldürdünüz?

-Oldu bir kere…

-Peki, ne o işkenceler, insanların gözü önünde namus kirletmeler, düşman askeri gibi iğrençlikler yapmalar…

-Valla ben yapmadım, birkaç namussuz yapmış…

-Sadece birkaç namussuz mu?

-Yok, çoooook namussuz…

-Peki masum insanları nasıl darağacına gönderdiniz?

-Atalarımızdan öğrenmiştik. Kılıç Ali vardı, ne mübarek(!) adamdı. Önce idam ettirir, sonra gerekçe yazardı. Ondan etkilendik. Demek çok okumuşuz.

-Yani suçlu Kılıç Ali…

-Aynen sayın savcım, İskilipli Atıf Hocayı da aynı şekilde idam etmemişler miydi?

-O haltı da yemişlerdi, haklısın…

-Peki cezaevlerindeki işkencelere ne demeli?

-Sayın savcım, herkesi kontrol edemiyorsunuz ki, hayatında adam yerine konmamışlara yetki verdik. Vali oldular, Emniyet Müdürü oldular, kurum amiri oldular. Esiyorlardı, gürlüyorlardı. Biraz da sadistlerdi…

-Yine sen suçlu değilsin yani…

-Yok canım, kime işkence ettim, birkaç şerefsiz millete işkence etmiş…

-Birkaç şerefsiz mi?

-Yok, çooook şerefsiz…

-Halk yargılanmanızı istiyor.

-Valla bu halk yine de çok iyiymiş. İnan ben olsam, şimdiye etlerimi lime lime doğrar, itlerin önüne atardım. Yine bu halk büyük bir halk. Ne onur varmış, ne kadar büyük insanlarmış. 30 senedir bize bir şey demedi, maaşımızı da alıyoruz, keyfimizi çatıyoruz.

-Ama hiç değilse bir gün cezaevinde yatmanızı istiyorlar. Diyorlar ki, “götürelim merkeze”

-Aman sayın savcım, ocağınıza düştüm, onlar yıllarca zulüm gördü, ben bir saat kalamam…

-Başa gelen çekilir, netekim efendi, başa gelen çekilir. Hiç değilse sen hukuki olarak yargılanıyorsun, sizin yargıladıklarınız hukuku aramış ama görememişti…

-Haklısın, ne yazık ki haklısın sayın savcım…

***

Buna benzer konuşmalar geçer mi bilmem ama ben bir gün de olsa, bir saatte olsa itilmiş ve horlanmış bir şekilde kodese girmesini isterim. Hem de işkencelerin en çok yapıldığı yerde…

Haddini bilmezlere had bildirmek böyle bir şey işte…

Naif Karabatak
31 Mayıs 2011

29 Mayıs 2011 Pazar

İrtica nerede, gören var mı?


Karikatürist İbrahim Özdabak’ın hafızamda kalan güzel bir karikatürü vardı. Bira fıçısından çıkan Diyojen, elinde el feneriyle bir şeyler arıyor. Konuşma balonunda da “İrtica Arıyorum İrtica!” diyor…

Bu ülkede 1940’lı yıllardan bu yana birileri hep bir şeyler aradı durdu, olmadığında kendi koyduklarını bulup, sonra da “ülkemiz tehdit altında” diye velvele ettiler. Korkuyla yaşıyorlar, halkı korkutarak saltanat sürüyorlardı…

Bazen irtica korku oluyordu, bazen komünistlik, bazen laiklik. Herkes düşmandı, devlet ise herkese karşı kendisini koruma altına almış, sindiği köşesinden burnunu bile çıkarıp, halkına bakmıyordu…

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana kendilerini “seçkin” sanan bir grup doğuştan şanslı kişiler, kendilerinden başkasının “hain” olduğunu, “potansiyel suçlu” olduklarından da her an için ülkeyi bölebileceklerini sanıyorlardı…

Veya sanmamızı istiyorlardı…

İkincisi daha doğru…

Çünkü ortada korkacak, çekinecek, tedbir alınacak hiç ama hiçbir şey yoktu…

Halkı inandırmak içinse ortaya ikinci sınıf oyuncuları sürüp, kurguladıklarını oynatıyorlardı. Bunun için sahte şeyh bile buluyor, meyhaneden çıkan ayyaşları halka şeyh diye yutturuyorlardı. Pavyondan çıkarılan zavallı kadın da aldığı yevmiyenin gereği olarak birilerinin koynuna giriyor, sonra da bir güzel mağdur rolünü oynuyordu…

Her dönem farklı senaryolar sahneye koysalar da, “pis kokusuyla” her zaman bildik, tanıdık geliyordu…

Değişmeyenler de vardı…

“İrtica” bunlardan birisiydi…

Her dönem farklı şekilde bir irtica sahneye çıkardı, bazen kutsal kitabımız, bazen “Allah” diyen, bazen camiye giden, bazen de sadece bir tesbih delil olurdu…

Milleti enayi sananlar, saçma sapan gerekçeleri yutacaklarını sanırlardı. Yutmuyorduk ama hep mağdur olan biz oluyorduk. Göz göre göre şerefsizlik yapanların oyununda her zaman “yenilen” halk oluyor, yenense “bir avuç seçkin azınlık” olduğunu görüyorduk…

Bu bahaneyle 27 Mayıs’ta darbe yaptılar…

Bu bahaneyle 12 Eylül’de demokrasinin ırzına geçtiler…

Bu bahaneyle 28 Şubat’ta inanan insanlara zulmettiler…

Bu bahaneyle 27 Nisan’da bir şeyler yapmak istediler ama bu defa karşılarında “yiyen” yoktu…

Artık yemiyorduk…

Hepsinin bir tezgâhtan çıktığını, sırf onların saltanatının devamı için yapıldığını biliyorduk…

Ergenekon gibi yapılanmalar, PKK veya Hizbullah gibi taşeronlarla zamanı ve zeminine göre ortaya sürülen oyunlar vardı, kumanda eden hep aynıydı…

CHP’nin Ergenekon’un avukatlığını yapması, MHP’nin Ergenekon sanığını meclise taşımaya çalışması, BDP’nin demokratikleşme ve sivilleşmeye karşı çıkması da hep aynı tezgâhın oyununun sahnelenmesi nedeniyledir…

Bugünlerde çok güzel dostluklar kuruluyor, el ele, göz göze aşk yaşayan üç farklı partinin tek amacı olduğunu görüyoruz, o da “değişmemek…”

Bütün bunları “değişim” isterken yapmaları da büyük başarı aslında. Değişimden kasıtları sadece AK Parti’nin değişmesi…

Oysa asıl değiştirilmek istenen halkın egemenliğinin hayata geçmemesi, eski saltanatın devam etmesidir…

***

28 Şubat sürecinde, halkın seçtiği bir iktidar alaşağı edilirken, kamuda çalışan on binlerce insan da boş yere mağdur edildi. Suçları ise “inançlı” olmak veya öyle görünmekti…

Haberimiz olmadan bir genelge yayınlanıyor, emniyet her bir tarafta irtica arıyordu, bulamadığında ise “Elifba” cüzü bile suç delili olarak alınıyor, mağdur ise uzun sürecek çile yolculuğuna doğru yol alıyordu…

Bazen hiç görev alanında olmadığı halde, askeriye irtica avına çıkıyor, “elma dersem çık” demeden tepesine biniyordu…

Hatta bunun için fişleme yapılıyor, kimin kimle gezdiği, ne konuştuğu not ediliyordu…

Kamuda çalışan erkekse, eşinin, çocuklarının giyimi kuşamı bile notlar arasında önemli bir yer tutuyordu…

Türkiye böyle bir süreçten geçti…

İki kişinin bir araya gelip konuşmaya çekindiği puslu yıllardan bu günlere geldi…

Bütün bunlar AK Parti’nin iktidara gelmesiyle kademeli olarak değişti. Her dönemde de halk, yapılanları görüp, sandıkta cevabını vermeyi bildi.

Statükonun devamını isteyenler, “ülkeyi dönüştüren” veya “devleti, halkın hizmetine” sunanları sevmiyorlar…

Tarihe bir leke olarak sürülen 28 Şubat süreci sonrası kamudaki irticai faaliyetlerin takibi amacıyla çıkarılan genelge de önceki gün tarihin çöplüğüne gönderildi.

Artık devletin kurumları irtica avına çıkmayacak, millete hizmet edecek…

Yani asli görevlerini yapacaklar…

Naif Karabatak
30 Mayıs 2011