26 Mayıs 2011 Perşembe

Saçmalamanın karara dökülmüş hali


Çocukluğumda bir mahalle ötemizde alkolik bir amca vardı. Her akşamüstü bizim mahalleden yalpalayarak geçer, evine doğru yol alırdı. Evine varması da tam bir komediydi ya…

Uzun boyluydu. Başında kasket, sırtında sürekli pardösü olurdu.

Yaz kış sırtında pardösü olmasının esas nedeni ise alkol şişelerini saklamak içindi.

Yan ve iç cebinde büyük rakı şişesi veya ispirto bulunurdu.

Her akşam sütü, bazen gece yarısı mahallemizden geçerdi…

Onun geçişi, bağırtısından belli olurdu…

Çıkardık dışarıya, kesin biraz sonra bir köşede düşüp, sızıp kalacaktı…

O zamanlar kafası her esenin çukur kazdığı zamanlardı…

Kazılan yerin kapatılması aylar alırdı, bazen yıllarca kazılı halde bulunan, kendi kendine kapanan çukurlar görürdük…

Mahallemizin yolları asfalt değildi, stabilizeydi ama daha çok “çamurdu” demek daha uygun olur…

Abuzer amca ise her akşamüstü yalpalayarak ve düşe kalka gelirdi.

Çoğunlukla bütün bedeni, yüzü ve elleri çamur içersindeydi…

Bazen kusar, bazen altına kaçırır, eşi ve çocukları gelip alırdı…

Ayık olduğu zaman çok iyi birisiydi…

Cömertti…

Yoksul olmasına rağmen, el açanı geri çevirmezdi ama alkol aldığında ise bambaşka bir adam olurdu…

Doğrusu kimseye zararı yoktu, ailesi ve yakınları dışında…

Neyle geçindiğini hatırlamıyorum ama eşinin evin etrafında bulunan bahçeyi işlediğini iyi biliyorum…

Eline geçen üç kuruş da, eşinin ve çocuklarının geçimine değil, alkole harcardı…

Her akşam ise düşe kalka, yalpalaya yalpalaya eve ulaşmaya çalışırdı…

Bazen hiç ulaşamaz, ailesi gelip götürürdü…

Yüzünü gözünü yaraladığını, ayağını sakat ettiğini çok gördüm…

***

Yağmurlu bir gündü, gök yarılmış, bütün biriktirdiği bütün suları yağmur diye yeryüzüne gönderdiği bir zamandı…

Yine Abuzer amcanın sesi geldi ama kim dışarıya çıkacak…

Yağmur dindiğinde gördük, Abuzer amca çalılığın dibine boylu boyunca uzanmış, her tarafı sırılsıklam olmuş, çamur yığınına dönmüştü…

Her zamanki gibi sızıp kaldı sandık ama meğer ölmüş…

O’nun en çok ayık halini seven bizler, asla onun sarhoş halini görmek istemiyorduk, ailesi de istemiyordu…

Kavgalar, dövüşler, evden kovmalar, huzursuzluklar, hepsi o sarhoşken olur, ayıldığında ise hiçbir şey olmamış gibi davranırdı…

İlginç olansa, sarhoş olduğu süre, ayık olduğu süreden çok daha fazlaydı…

Onun ölümünden sonra “perişan olması” gereken ailesi kendisini çok çabuk toparladı, çocuklarını evlendirdi, kızları gelin oldu…

Alkolün her lafı edildiğinde aklıma Abuzer amcanın çamur içersinde yerde yatması gelir ve üzülürüm…

Alkolü “medeniyet” diye sunanlara da bu nedenle hiçbir anlam veremem.

Sevmek başka, teşvik etmek çok daha başka bir şeydir…

***

Bugüne kadar pek olumlu karara imza atmayan Danıştay, “herkes alkolik olsun” dercesine ilginç bir karara imza attı.

Kararın çok tartışılacağına kuşku duymuyorum ve hiçbir geçerli sebebin olmadığından da eminim…

Yaklaşık bir ay önce Antalya’da bir ilköğretim okulu öğrencisi, henüz 10 yaşında olmasına rağmen –muhtemelen- bu özendirme nedeniyle içki içmiş, alkol komasına girerek yaşamını yitirmişti…

Çok değil, 19 Mayıs tatilinde liseli gençlerin tekne partisinde aldıkları alkolün etkisiyle komaya girdiklerini, yapılan müdahalelerle son anda kurtarıldıklarını da biliyoruz…

Ve benim hafızamda kalan Abuzer amcanın yalpalaması, çamur içersinde kafasını gözünü yarması ve nihayetinde çamurun içinde öte dünyaya göçüp gitmesi var…

Danıştay ise bu kadardan tatmin olmamış olacak ki, “herkes alkolik olsun” dercesine alkolün her köşe başında satışını sağlamaya dönük karar aldı…

Alkolde yaş sınırını fazla bulan Danıştay, “içki içme ve satma özgürlüğü” olduğunu belirterek, her yerde satılması gerektiğini söylüyor…

Sigaraya aynı hassasiyeti göstermeyen Danıştay, alkole hoşgörünün çok ötesinde yaklaşımıyla herkesi şaşırtıyor…

Korkarım ki Danıştay, yakında “Uyuşturucu, esrar gibi maddeleri kullanma özgürlüğü vardır” diyerek bütün bir halkın heba olup gitmesine öncülük etmeye kalkışsın…

Yapmaz demeyin, Danıştay’ın birçok saçmalığı, karar diye bize yutturmaya çalıştığını unutmadık…

Bu da onlardan birisi, hiç farkı yok…

Naif Karabatak
27 Mayıs 2011

Bakın şu pehlivana!


Bugünlerde hikâyeye merak sardım, hızımı kesmeden birisini bitirip, bir diğerini yazmaya başlıyorum. Bugün de sizlere bir hikâye anlatacağım.

Zamanın birisinde o kentin meşhur bir dövmecisi varmış. Sadece o kentte değil, neredeyse ustanın namı, ülkenin her bir tarafına yayılmış…

Dövme ustası, bir müşterisiyle uğraşırken kapı çalınmış ve içeriye babayiğit bir adam girmiş.

Yeni gelen müşterinin ortalığı inleten gür sesiyle dövme ustası kendisine gelmiş, başını kapıdan yana çevirerek, gelen konuğa bakmış, hemen de toparlanma gereği duymuş…

Dövme ustasının hanesine gelen müşterinin sadece gür sesi yokmuş, vücut olarak da “irikıyım” diyeceğimiz bir yapıdaymış…

Omuzlarına kadar düşen gür saçı, çenesine kadar inen gür bıyığıyla tam bir Osmanlı kabadayısıymış…

Yüzünde tebessüm olmayan, gözlerinin içi gülmeyen adamın boyu neredeyse 2 metreden biraz fazlaymış.

İri yapılı, güçlü kuvvetliymiş.

Geniş omuzları, kaba etleriyle tam bir savaşçıyı andırıyormuş…

Hemen toparlanan dövme ustası, yeni konuğu buyur etmiş…

İzzet ikramda bulunduktan sonra kalan yarım işini bitirip, yeni gelen müşteriyle ilgilenmeye başlamış…

-Ne arzu ederdiniz beyzadem?

-Sırtıma kocaman bir dövme istiyorum, yapabilir misin?

-İşimiz bu beyzadem, nasıl bir şey istersiniz?

-Benim gücümü yansıtacak bir şey olsun, mesela kocaman bir aslan. Saçlarım gibi gür yeleleri olsun, gözlerim gibi gözü, adalelerim gibi kasları olsun, vücudum gibi sert bir yapıda olsun…

-Hay hay efendim, buyurun, üzerinizi çıkarın, şu mindere uzanın…

Beyzademiz derhal gömleğini çıkararak, yüzüstü mindere uzanmış, sırtını dövme ustasının mahir ellerine emanet etmiş…

Ustamız, gerekli malzemeleri hazırlayarak, beyzademizin yanına gelmiş, aslanı resmedeceği geniş belini iyice bir süzmüş…

Ve almış eline iğneyi, ilk yakma işine girişmiş ki bir feryat kopmuş…

-Yandım anammmm! Sen ne yapıyorsun bre zalim…

-Dövme yapıyorum beyzadem…

-O nasıl dövme öyle, aslanın neresini yapıyorsun?

-Kuyruğunu beyzadem…

-Kalsın, istemez kuyruksuz aslan yapıver gitsin…

Dövme ustası “la havle” çekerek, kuyruğunu bir yana bırakıp, aslanın arka ayaklarını işlemeye başlamış ve ilk iğneyi batırmış…

-Yandım anammmm! Sen ne yapıyorsun bre zalim, şimdi neresini yapıyorsun?

-Arka sağ ayağını yapıyorum beyzadem.

-Kalsın, kalsın istemez, arka sağ ayağı da gözükmeyi versin canım…

Dövme ustası bir kez daha “la havle” çekerek, kuyruğunu bir yana bırakıp, aslanın arka ayaklarını işlemeye başlamış ve ilk iğneyi batırmış…

Ve yine aynı canhıraş bağırtı, aynı şekilde “şimdi neresini yapıyorsun” diye sorma ve benzer cevap…

Bizim beyzade, önce aslanın kuyruğunu, sonra arka sağ ayağını, sonra sol, sonra ön ayaklarını ve sonra da yelesini bir kenara itmesini söyleyip, “kalsın, onsuz olsun” diyormuş…

Dövme ustasının da sinirleri tavan yapmaya başlıyormuş…

Ve derken, dövme ustası, aslanın gövdesini yapmak üzere iğneyi batırır ve alıştığımız canhıraş bağırtı büyük bir gürültüyle yeniden kopar;

-Yandım anammmm! Sen ne yapıyorsun bre zalim, şimdi neresini yapıyorsun?

-Vücudunu beyzadem…

-Kalsın, istemez gövdesiz aslan yapıver gitsin, deyince dövme ustası zıvanadan çıkar,

-Bre sen ne biçim adamsın. İğneden korkuyorsun, dövme yaptırmaya kalkıyorsun, hem de kocaman aslan. Senin neyine be, hiç kuyruksuz, ayaksız, yelesiz, gövdesiz aslan mı olur? diyerek müşterisini sokağın öbür ucuna kadar kovalamış, mahalleli ustayı zor sakinleştirmiş…

***

Boyu boyuna, huyu huyuna denk gelmezse de, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun meydanlarda boş yere efelenmesini ve aynı lafları bıktırırcasına söylediğini her duyduğumda, çocukluğumda anlatılan hikâye aklıma gelir…

Pehlivana bak, iğneden korkuyorsun ama dövme yaptırmaya kalkışıyorsun…

Geçmişine bakmıyor, batırdığın kurumları görmüyor, bir kasetle işbaşına geldiğini unutuyor, üstüne de efeleniyor…

Kemal bey ucuz efelenmeleriyle, argo konuşmalarıyla, küfürleriyle ve “benim adım Kemal” gibi kaynaklarıyla ülke yönetmeye mi kalkıyor…

Ondan lider olur mu bilinmez ama beni çok güldürdüğü bir gerçek, hem de katıla katıla…

Naif Karabatak
26 Mayıs 2011

24 Mayıs 2011 Salı

Gel, erkeksen çık karşıma!


Sevgili okurlarım, sevgili okumadan bakıp geçenlerim. Uzun zamandır siyasi çalışmalar yaptığımdan sizlere engin fikirlerimi sunamamıştım. Ama şimdi karşınızdayım, hoş bulduk efendim hoş bulduk…

Uzun zamandır düşünüyordum ama sonunda siyasete girmeye karar verdim.

Artık 12 Haziran’da beni milletin vekili olarak görebilirsiniz…

Önce milletin vekili, sonra da başbakan…

İnşallah yani, siz oy verin, gerisini merak etmeyin. Ananızı ağlatmak bizim boynumuzun borcudur.

Bunun için ne gerekiyorsa yaparız, sövmek gerekiyorsa söver, dövmek gerekiyorsa döver, çetelerle, mafyalarla ilişkiye girmek gerekiyorsa da gireriz…

Ne demiştik, sizi kandırmak için her şeyi mubah görmek gerekiyor…

Beceriksiz, silik, sünepe olduğunu gizlemek için de sürekli bağırman, meydan okuman, bu arada da bol bol küfretmen gerekiyor…

Böylece kimse sizin seviyenize inemez, başka seviye olmadığından da siz bulunduğunuz seviyeden bütün adilikleri ağzınızdan kaçırırsınız…

Olmadı mı, iki ileri bir geri gider, bir sağ yapıp, bir sola dönersiniz…

Bütün tüyoları verdikten sonra seçim çalışmalarımı sizlerle paylaşmak istiyorum…

Malum “yandaş” medya benim haberleri vermiyor…
Cenk Gülen Partisi (CKP) Genel Başkanı olarak bütün ülkeyi karış karış dolaşıyorum, bazı illerde terör örgütünden destek bile alıyorum. Malum nerede çete, orada bendeniz avukat…

Son olarak Ardahan’a gittim…

İşte Ardahan konuşmalarımdan notlar…

***

MLP Genel Başkanına sesleniyorum, erkeksen çık karşıma, hadi birazcık erkekliğin yok mu, yahu gelsene, ne o korktun mu, tırstın mı, oğlum sana söylüyorum bak gelmezsen, an… neyse daha fazla ipin ucunu kaçırmayayım.

Sevgili Ardahanlılar, oyunuzu bana verin, bak karşıma çıkamıyor.

Yahu gelsene, erkeksen çık karşıma…

Ama çıkamazsın, korkaksın…

Sevgili Ardahanlılar, oyunuzu bana verin…

Benim karşıma çıkmak öyle her babayiğidin harcı değil, ben zamanında ne çamları devirdim, ne yalanlar söyledim, ne kurumlar batırdım, sen benle dans edebilir misin?

Yahu çıksana karşıma, hadi, hadi gelsene, bana bir türkü söylesene…

Yoooo, sen benim karşıma çıkamazsın…

Karşıma çıkmak için üç şey lazım…

Ortaya şart şurt koyduğumu, senden korktuğumu sanma.

Ama ben herkesle kavga etmem, önce geçmişinin temiz olması lazım, tıpkı benim gibi…

Mübarek sanki geçmişimi silmiş, yeniden yazmışım gibi. Bir ara geçmişimi inkâr da etmiştim ondandır belki…

Sonracığıma kul hakkı yememen lazım, benim gibi. Ben genel müdür olduğumda kurumumun içini dışını boşaltmıştım ama onu saymıyorum…

Ve mangal gibi yürek lazım. Bunun için de pikniğe gidip, mangal yakman gerekiyor. Elinizin artığı biz geçen hafta çetelerle moral pikniği yapmıştık ondan biliyorum.

Yahu karşıma çıksana, hadi hadi ne olur, bak yalvarıyorum, beni adamdan sayıp karşıma çıksana…

Hadi, temiz adamsan gel.

Çık karşıma, gel kim usta, kim çırak göstereyim.

Gelsene yav, adamı deli edersin yahu konuşsana, bak burada borazancının borusu ötmüyor…

Senin derdin benim gibi hortum mu yoksa, genel müdürlüğümden bu yana ben hortumlayamıyorum diye zaten canım sıkkın, kafamın tasını arttırma, gel karşıma…

Hadi çık karşıma, nasıl köşeyi döneriz diye mi düşünüyorsun, onu ben düşünüyorum…

Yandaşa nasıl ihale vereceğimi hesaplıyor, demokrasiyle vatandaşı nasıl ezerim, medyayı nasıl baskı altına alırım, vatandaşı nasıl dinlerim diye düşünen de benim, yoksa sen olduğunu mu sanıyorsun.

Bak ben insanımızı, ülkemizi seviyorum. Bunun için avukatlığa bile soyundum, köküne dinamit suyu dökeceğiz, gel karşıma çık sana da göstereyim…

Ne o, korktun mu?

Makarnayla oy mu alacaksın, biz adam başı 10 katrilyon vereceğiz, eski parayla değil, yeni parayla. Benim adım Cenk, veririm diyorsam veririm, sonra da vermem sana ne, sana ne, sen çık karşıma…

Sevgili Ardahanlılar, oyunuzu bana verin, eskiye dönün…

Ne olur MLP’ye oy moy vermeyin, adam ülkeyi uçuracak, çılgınlıklarla çağ atlatacak. Siz bu çılgınlıklara pirim mi vereceksiniz?

Hadi çıksana karşıma, hadi, hadi, hadi.. yahu bu adam neden beni hesaba almıyor, bak ağlayacağım, ühhhüüüü… ühhüüüüüü…

***

-Beyefendi lütfen izin verin, hastayı götüreceğiz…

-Ne hastası yav…

-Şu elinde mikrofon olan hastaneden kaçmış, geri götüreceğiz, lütfen yol verin…

Cenk Gülen
25 Mayıs 2011

Soğanın cücüğüne takılmak


İlk Not: Bu yazıyı dikkatlice okuyun, satır aralarındaki mesajları almayı unutmayın…
Ağalığın hüküm sürdüğü zamanların birinde, iki köylü arkadaş, sabahın ilk ışıklarıyla çıktıkları yolculuklarında sohbete dalmışlar. Havadan, sudan, kuştan, böcekten derken, laf dönmüş dolaşmış, o zamanlar devletin tek “Milli kumarı” olan Milli Piyango’nun yılbaşı çekilişinde vereceği “büyük” ikramiyeye dayanmış…

-Hasan, hele de bakim, piyangon neyim sana çıksa ne yaparsın?

Hasan, kısa bir süre büyük ikramiyenin kendisine çıktığını hayal edip, çok da düşünmeden cevap vermiş…

-Köydeki bütün soğanları alırım, köze koyar hep cücüğünü yerim, demiş…

Hasan, Mehmet’in hayalini merak etmiş.

-De bakim, sen ne yaparsın, diye sorunca Mehmet;

-Oğlum, bana bir şey bırakmadın ki, en güzelini sen aldın, diye cevap vermiş…

Soğanla arası iyi olmayan ve soğanın cücüğünün kıymetini bilmeyenler/farkında olmayanlar olabilir. Bu nedenle bazılarının “cücük için” bütün değer yargılarını alaşağı etmesini kavrayamamış olabilirler…

O nedenle “ağalığın hüküm sürdüğü” yıllarda sıkça görülen “soğanın cücüğü” olayını da anlatıp, sonra konumuza geçelim…

***

Efendim, o zamanlar bütün köylü ağanın eline bakarmış.

Sabahın ilk ışıklarıyla tarlanın yolunu tutan köylüler, ağa için orak biçer, ağa için çapa sallar, ağa için taşı sıkar, suyunu çıkarırlarmış…

Sadece bu değil tabii, ağanın her görülecek işini, zavallı köylüler, bırakın üç kuruşu, sadece karın tokluğuna yaparlarmış.

Mal onun, mülk onun gerisi hep angaryaymış anlayacağınız…

Ağanın nasıl o malı edindiğini ise herkes bilirmiş ama hiç kimse dillendiremezmiş…

Neyse biz gelelim sofraya…

Ağanın sofrasında misafir eksik olmaz ama köylü de asla bulunmazmış…

Ağa ve misafirleri bir yanda, azabı gibi çalışan köylüler de öte tarafta yemeklerini yerlermiş ama ağa doyduktan sonra…

Kuş sütünün eksik olmadığı ağa sofrasında hali üzere soğan da bulunurmuş, hem de tazecik…

Ağa, soğanı ikiye böler, ortasından cücüğünü alıp, gerisi köylülerin yemek sofrasına katık olurmuş…

İşte köylüler, hayatları boyunca cücüksüz soğanla kendilerine layık görülen yiyeceklerle hayatlarını idame ettirirlermiş ve hep her gün yedikleri soğanı değil, cücüğünü özlerlermiş…

***

İnsanlar hep ulaşamadıkları şeyin hayalini kurar, ona ulaşmaya çalışırlarmış. Hikâyemizdeki iki köylü gencin de hayali, hiç ulaşamadıkları soğanın cücüğüne sahip olmakmış…

Başka bir şey bilmiyor, hayal edecek ama dünyada olanlardan bihaber yaşıyor. Yediği soğanı biliyor, eksik olan cücüğün farkına varıyor.

Bunu hayatın her alanına yayabiliriz…

Mal edinme hayali kuranlar, sahip oldukları zenginliklerin dışında kalanları hayal ederler, hep daha iyisi, hep daha pahalısı, hep daha güzeli…

Makam veya kariyer peşinde koşanlar da, bin bir zorlukla geldikleri makamı değil, hep ulaşamadıklarının hayalini kurarlar ve ona ulaşmaya çalışırlar…

Kadın veya erkek için de böyledir…

Birlikte olduğun değil, olamadığın, gördüğün, hayran kaldığın kadın veya erkeklere ulaşmaya çalışırlar ya da hayal etmekle yetinirler…

Bir başka deyişle herkesin soğanının cücüğü, kendinin gördüğü veya “ulaşılmaz” bildiğiyle sınırlıdır…

Bütün bunlar “belli ölçüde” ve müspet yollarla olduğunda sorun yok…

Sonuçta herkesin bir hayali vardır, hayallerin gerçeğe dönüşmesi içinse çaba gerekir…

Soğanın cücüğüne ulaşmaya çalışmanın, yadırganacak, ayıplanacak veya yanlış yorumlanacak bir yönü yoktur…

Ama bu zaaflarda farklıdır, işte o zaman iş değişir…

***

Büyük meziyetlere sahip olmak her zaman güzeldir. Ama asıl güzel olan basit zaaflardan arınabilmektir.

Her insan başarılı olmak, parmakla gösterilmek, işinde ehil olmak ister…

Mesleğinde iyi, çevresinde iyi, ailesinde iyi, memleketinde iyi olmak ve öyle gösterilmek, her insanın arzu ettiği bir şeydir…

Bunun için “soğanın cücüğü” olarak gördüğü hedefine varma çabası da takdire değerdir…

Ya zaaflarda…

Herkesin ulaşamadığı şey farklıdır…

Yoksullar veya orta hallilerin ulaşamadığıyla, zenginlerin ulaşamadığı şeyler çok farklıdır…

Bazen bizim gibi insanlara göre ulaşılabilir olan, zirveye çıkanlarca “ulaşılmaz” bulunabiliyor. Bu, geriye dönmeyi beceremediklerinden olsa gerek.

İşin ilginci basit zaaflar arttıkça seviye düşmeye başlar…

Sahip olmadıkları/olamadıkları için duydukları arzu, saplantı haline gelir ve bir gün patlar gider…

Toplumun saygınlığını kazanarak, belli yerlere gelen ve çok basit zaafların peşine düştükleri için günün birinde ortaya kasetleri saçılanları da böyle yorumluyorum…

Sahip olabilecekleri her şeye sahip olmak, insanın mutlu etmeye yetmiyor…

Soğanın cücüğü her yerde aynıdır…

Ama herkesin bunu farklı algılaması var…

Kişiler, ulaşamadıklarını hayal etmeye başlıyor, elindekileri hiç umursamıyor…

Ve başlıyor çözülme…

İpin ucu çözülmeye başladıktan itibaren, her yapılan “mubah” görülmeye başlıyor ve daha ilerisi, daha ilerisi diye her adımda soğanın cücüğü yer değişiyor, farklı kimliğe bürünüyor…

Bu bazen para oluyor, bazen kadın, bazen makam…

Bütün bu hayallere ulaşmak içinse hiç farkına varmadan bütün değer yargılarını da yolda saçarak soğanın cücüğüne ulaşmaya çalışıyor…

Son Not: Bütün suçlu soğanın cücüğüdür. Boş yere sağda solda suçlu aramayın!

Naif Karabatak
25 Mayıs 2011

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Kemal Bey Amishler’e Özenmiş


Amerika’da yaşayan Amishler (Amişler), teknolojinin bütün imkânlarını reddetmeleriyle tanınırlar. Hıristiyanlığın bir tarikatı olan Amishler, -tesadüf ya- Pensilvanya civarında yaşamlarını sürdürüyorlar…

Amishler’in ortaya çıkması veya “biz de teknolojiyi reddedelim” demesi 1520’li yıllara dayanıyor. Önce İsviçre’de ortaya çıkıyor, sonra Amerika’ya yayılıyor. Az buz bir nüfusu da yok, sadece Amerika’da yaklaşık bir milyon civarında Amish’in yaşadığı tahmin ediliyor.

Peki, bu insanlar hayatını nasıl idame ettiriyor?

Genellikle birbirine yakın yaşamayı tercih ediyorlarmış. Böylece ihtiyaçlarını bölüşebiliyor, teknolojinin hayatlarını etkilemesinin önüne geçmiş oluyorlar…

Kendi aralarında “tutucu” veya “modern” olarak ayrılsalar da genellikle aşırı tutucu olduklarına kuşku yok. Öyle ki, elbiselerinde düğme bile kullanmıyor, ya “budak” ya da “çengel” denilen aletleri tercih ediyorlar.

Evlilikler de kendi içlerinde, bir Amish kızının başkalarıyla evlenmesi yasak olduğu gibi Amish erkeği de başka kızla evlenmesi söz konusu edilemez.

Yani bir Amish kızı veya erkeği gönlünü kaptırırken iyi düşünmesi gerekiyor; “Biz bize aşık oluruz kardeşim” diye düşünüyor olabilirler…

Erkeklerin hepsi sakallı, tıraş makinesi kullanmıyorlar…

Devlet hizmetinde çalışmıyor, oy kullanmıyor, askerlik yapmıyorlar.

Sıkı durun bütün bunlar olmayınca beş kuruş vergi de ödemiyorlar…

Çocuklarını okula göndermiyor, aksinde “hayat tarzlarını tehdit edeceği” ne inanıyorlar…

Devlet de “vicdani ret olur mu kardeşim” deyip, hepsini içeriye atmıyor, “inançlarına saygı” gösteriyor…

Bizde olsa bir tek Amish kalmaz, sallandırırdık üçünü beşini, ibret olurdu…

Genellikle çiftçilikle geçiniyorlar ama tarlalarında traktör görmek mümkün değil, atlarla çift sürerler, pullukla toprağın altını üstüne getirirler…

Teknoloji kullanmıyorlar ama mekanik aletleri kullanıyorlar, mesela atın arkasına koşulan pulluk v.s gibi…

Otomobile binip, hız yapma gibi bir şansları yok, çünkü motorlu araçlar tamamen yasak. Bunun yerine fayton kullanıyorlar.

Benzin ve mazota gelen zam da onları hiç ilgilendirmiyor…

Bunu açıklayanlar, “Kendilerini dünyaya yaklaştıran her şeyi ellerinin tersiyle itiyorlar.” diye söylerler…

Kadın ve kızlar örtülü ama “başörtüsü takamazsın” diye diklenenler yok oralarda…

Evleri akşamları karanlıkta kalıyor…

Elektrik olmayınca, buzdolabı, çamaşır makinesi, ütü, bulaşık makinesi, saç kurutma gibi aletler de yok…

Hali üzere hiçbir Amish’in “dizi tiryakiliği” de yok, çünkü odanın başköşesine konan televizyondan mahrumlar…

Telefonları yok, kredi kartları yok, takibe giren borçları da yok…

Bilgisayarları yok, “özel hayatı” deşifre eden sitelerle de tanışmamışlar…

Göçüp giden Amishler, kent mezarlığına değil, evin bahçesine gömülüyorlar…

Hiçbir Amish’in fotoğrafı yok, kamera görüntüsü yok, “kaset skandalı”yla da karşılaşma imkânları yok…

İbadetlerini evlerinde yapıyor, kiliseye gitmiyorlar…

Elbette daha çok, çünkü hayatımızı kolaylaştıran aletleri saymakla bitiremeyiz ve bütün bunların hiç birisini Amishler kullanmıyor.

Bir saat elektrik kesilse ne yapacağını şaşıran modern dünyanın insanları olarak, Amishlerin durumunu anlamakta zorlanabiliriz. Çünkü olmayınca hayatımızın karardığına inandıklarımız, onların yaşamında hiçbir zaman yer almamış, almayacak da…

Bizim için “vazgeçilemez” öneme haiz olanlar, onlar için “hiçbir işe yaramaz” konumundalar…

Türkiye teknolojik atağını merhum Özal’ın iktidarda olduğu yıllarda yaptı. Ondan sonra da baş döndürücü bir şekilde her şey değişti, hayatımız farklılaştı, dünü unutur olduk.

Kemal Bey unutmamış…

***

Buraya kadar okuyanlar, Kemal beyle Amishler’İn ne alakası var diye merak etmiştir…

Müsaadenizle açıklayayım…

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 14 Mayıs’ta Eskişehir’e gidecekti…

Ancak CHP’nin Eskişehir’de yapacağı miting ileriki bir tarihe ertelendi, erteleme gerekçesi ise açıklanmadı…

Meğer gerekçe teknolojiymiş…

Ama Amishlerinki gibi değil, Kemal beyinki gibi…

14 Mayıs'ta yapılacağı duyurulan ve Ankara'dan hızlı trenle gidilmesi kararlaştırılan miting, Kılıçdaroğlu’nun danışmanlarının, “Hızlı trenle gidersek, AKP'liler, icraatlarımızı kullanıyorsunuz' diye bize yüklenir. Hızlı trenin reklamı olur.” uyarısı üzerine ileri bir tarihe ertelenmiş…

Yeni formüle göre, Kılıçdaroğlu 4 Haziran'da İstanbul’da seçim çalışmalarına katılacak, ardından da özel uçakla Eskişehir’e geçecek. Böylece hızlı tren kullanılmamış olacak.

Yok canım demeyin…

Yaklaşık 1 ay önce hazırlanan CHP’nin seçim programında, Eskişehir mitingi için Ankara’dan Eskişehir’e “en hızlı ulaşım aracı” olan “hızlı tren” ile gidileceği duyurulmuştu.

Ama sonra bundan vazgeçildi…

Bunda yadırganacak bir şey de yok elbet…

Siyasi yönden bakınca “rakibimin hizmetini neden öne çıkartayım” diye düşünebilir…

Bakış açısı böyle olabilir…

Diğer yönden bakınca da, teknoloji insanı yalnızlaştırıyor…

Kemal bey de muhtemelen bu düşünceyle vazgeçmiştir…

Bir günlüğüne de olsa Amishlerin ne çektiğini yaşayarak görmüştür, fena mı?

Ama faytonla gitmemiş, 4 Haziran’da “özel uçak”la gidecek.

O kadar kusur, Amish olmayan herkeste olabilir…

Naif Karabatak
24 Mayıs 2011

22 Mayıs 2011 Pazar

BDP Ne İst(em)iyor?


12 Haziran seçimlerine bağımsız adaylarla katılan BDP’nin ne istediğini sormak abesle iştigaldir. Doğaldır ki, her siyasi parti “kazanmak” için seçime gider ve her siyasi parti, kendi tabanı dışında, başka partiye oy verenlerinin de oyuna talip olur…

Ancak BDP farklı…

O kazanmamak için seçime gidiyor…

En azından bendeki algı böyle…

Son söyleyeceğimi ilkin söyledikten sonra nasıl böyle bir algıya vardığımı anlatacağım…

***

Güneydoğu Anadolu bölgemizde 9 il bulunuyor…

BDP ise “ağırlıklı” da olsa Güneydoğu’dan oy alıyor ama sadece 6 ilden…

Güneydoğu’da yer alan 9 ilden, Kilis, Gaziantep ve Adıyaman dışında kalan 6 ilde BDP bazen “özgürce” bazen de ne yazık ki “baskıyla” oy topluyor…

“Baskıyla” sözüme alınanlar olacaktır ama illa ki “BDP baskı yapıyor” diye bir şey yok, “BDP adına baskı yapan” ne yazık ki çok var…

Eğer BDP seçim kazanmak gibi bir derdi olsa, bazı şeyleri yapması gerekir…

Mesela 6 il içinde ve dışında kalan yerlerdeki BDP’li belediyelerin iyi hizmet veriyor olması gerekir…

Çöpü toplayan, halkın yaşamını kolaylaştıracak işlere imza atan, parkları, bahçeleri ve farklı merkezleriyle halka hizmet eden belediyeler olması gerekir…

Sonra BDP’nin milletvekili çıkardığı veya belediye başkanı olduğu yerleşim yerlerinde “BDP’den kaynaklanan” huzursuzlukların olmaması gerekir…

Böylece kendilerine propaganda malzemesi çıkar…

“Bakın!” derler, kararlı bir şekilde “Başarılı belediyelerimiz var”

Sonra aynı kararlılıkla “Biz huzur tesis ettik, barıştan yana olduğumuzu gösterdik” derler…

Her demokratik tepki de onların adını duyduğumuzu söylerler…

Darbelere ilk onların karşı çıktığı, sivil anayasayı en çok onların istediği açıkça anlatılır…

12 Eylül’ün yargılanmasına ilkin onların “evet” dediğini de duyarız, “sandığa gitmek yasak” gibi eylemlerde adlarının olmadığını söylerler…

Ama bütün bunlar olmadığı gibi “ilk kez kazanma şansı” bulunan illerde de “yapıcı” söylem içerisine girmiyorlar…

Konuşunca güzel…

“Demokrasi”den söz edilir, “demokrat” oldukları söylenir, özellikle “barış” mesajı verilir ama bütün bunlar “kavga” içersindeyken yapılır…

Geçenlerde başarılı yönetmen hemşerimiz Sırrı Süreyya Önder’in katıldığı “Halk Meclisi”ni Show TV’de izledim…

Ağzından bal damlıyor…

AK Parti’nin 8.5 yıldır yapmaya çalıştığı demokratik açılımın içersinde bulunan ve bugüne kadar yapılan ve yapılmaya çalışılanları tek tek “arzuları olduğunu” söylüyor ama bugüne kadar yapılan veya yapılmak istenenlere neden destek olunmadığını bir türlü açıklayamıyor…

Barışı en çok isteyen kendileriymiş gibi konuşuluyor ama bölge halkının huzurunu bozanın kim veya kimler olduğu açıkça söylenmiyor…

Bunda “Ergenekon” gibi derin yapılanmalar olsa bile “açıkça tavır” alamadıklarını gizlemeye çalışıyor…

Bütün bunlar bir yana…

Dönelim Adıyaman’a…

***

Adıyaman’da bugüne kadar BDP’nin desteklediği bir adayın “seçilmeye yakın” olduğu zaman bu zaman…

Böyle olduğu halde, halkın korkusunu gidermek için bir tek adım atılmıyor…

Eğer BDP Adıyaman’da bir milletvekili çıkarırsa, 13 Haziran’dan sonra Adıyaman’ı ne gibi “güzelliklerin” beklediğiyle ilgili tek söz yok, kafalardaki soru işaretlerine cevap verecek tek bir cümle yok…

Oysa Adıyaman halkı endişeli…

12 Haziran’dan sonra hayatlarında hiç görmedikleri “kepenk kapatma”ya mı tanıklık edecek, onlar da kepengi indirmek zorunda mı kalacaklar?

Bugüne kadar “özgürce” kullandıkları oyu, bundan sonra “korkuyla” mı kullanacaklar?

Molotof kokteyller Adıyaman’da mı atılacak?

Tanklar, panzerler, ağır makineli silahlar, tazyikli sular, gaz bombalarının bolca atıldığı eylemlere sıklıkla tanıklık mı edecekler?

Bayramlarda, seyranlarda lastik yakma eylemi mi yapılacak?

Anneler Günü, Sevgililer Günü gibi etkinlikleri bile “kepenk kapatarak” mı kutlayacağız?

Bütün bunların olmayacağına ilişkin iç rahatlatıcı mesajların verilmiyor olması, BDP’nin kazanmak istemediğini göstermez mi?

Hâlbuki BDP’ye çok iş düşüyor…

“Biz huzurlu bir kent için buradayız” diyebilirler…

“Adıyaman, yoksul, yoksun ve ihmal edilen bir kent, hakkınızı almak için geliyoruz” denip, bunu da “demokratik” yolla yapacaklarını söyleyebilirler…

Adıyaman’ın bugüne kadar ki sakinliğinin bozulmaması, huzurunu kaybetmemesi için BDP olarak ellerinden geleni yapacaklarını söyleyebilirler…

Adıyamanlıları ve Adıyaman’da yaşayan herkesi, hamasi sözlerle değil, yürekten gelen ve gerçeğe dönüşecek sözlerle ikna edebilirler…

Bütün bunlar yapılmıyor…

O zaman BDP’nin Adıyaman’da seçim kazanma gibi bir derdinin olmadığı anlaşılıyor…

Veya “Biz böyleyiz, bizi tanıyan oy versin, tanımayan da hiç umurumuzda değil” mi diyorlar?

Sahi BDP 12 Haziran’dan ne bekliyor, ne beklemiyor, açıklayacak var mı?

Naif Karabatak
23 Mayıs 2011