19 Mayıs 2011 Perşembe

Bu Vali Adamı Öldürür!


Malatya Valisi Doç.Dr.Ulvi Saran, sonunda Malatya’yı “kör nokta” olmaktan kurtaracak yöntemi bulmuş. Zaten son aylarda bulduğu “müthiş” fikirlerle, ürettiği müthiş “projelerle” hepimizi şaşırtan Vali Saran, son olarak “kör nokta”dan nasıl kurtulacağı konusunda tez hazırlamaya başlamış…

Hakkını vermeliyim ki, Vali Saran, çok başarılı bir kariyer sahibi…

1958 yılında Trabzon’un Çaykara ilçesinde dünyaya geldiği zaman, kim bilebilirdi ki, gün gelecek Malatya’yı kör nokta olmaktan kurtaracak fikrin babası olacağını…

Başarılı bir tahsil hayatı var Vali Saran’ın. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirir. Mezun olur olmaz da Teşvik Uygulama Başkanlığı İhracatı Takip Şubesinde çalışmaya başlar. Kaymakamlığa giriş sınavını ikincilikle kazanır, birinciliği başkasına bırakır. Daha sonra memleketine “Trabzon Maiyet Memuru” olarak döner…

Ve 2 yıl sonra kaymakam olur. 8 yıl süren kaymakamlık görevinden sonra önce Mülkiye Müfettişi, ardından da Mülkiye Başmüfettişi olur. Daha sonra Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığına atanır ve son olarak da Malatya Valisi olarak göreve başlar…

Tahsil hayatını hiç ihmal etmez…

Kamu Yönetimi Uzmanlığından sonra Ankara Üniversitesi SBF’nde Yüksek Lisans eğitimini tamamlar. Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü’nden aldığı yüksek lisans derecesi de kariyerinde önemli yer tutar. İçişleri Bakanlığı da Ulvi Saran’ın çabasını takdir eder, onu ABD’ye gönderir. Doktorasını Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde tamamlar. Pittsburgh Üniversitesi/Graduate School of Puplic and International Affairs`de 8 ay süre ile “misafir bilim adamı” ve “araştırmacı” olarak çalışır.

Bu arada birçok takdirle de ödüllendirilecek çalışmalar imza atar…

Kamu yönetimiyle ilgili kaleme aldığı kitaplar da çıkarır…

Kısaca söylemek gerekirse, birçok ilin valisinde olmayacak bir kariyeri olduğu, azimli ve kararlı bir çizgisi bulunduğuna kuşku yok. Bu açıdan takdir etmemek elde değil…

Ancak, Malatya Valisi olarak atandığı andan itibaren, bütün kariyerini yerle bir edecek “girişimler” de bulunur. Malatya’ya değil, Adıyaman’a valilik yapmaya kalkışır…

Malatya’yı kalkındırmak, geliştirmek, işsizliği azaltmak, ekonomisini düzeltmek, tarihi ve doğal güzelliklerini tanıtmak, ürünlerini rahatça pazarlatmak, yatırımları arttırmak, yol, su gibi temel konularda çaba harcamak yerine kafasını bir tek konuya takar…

O Nemrut’u istiyor…

“Alın, sizin olsun” dememizi bekliyor, boş yere…

“Yol açacağız” dediler, kaçak yol açtılar. Sonra Vali Saran, “Yolu tepeye çıkaracağız” dedi; Milli Park sınırını ihlal ederek, binlerce yıldır orada duran Nemrut’u tahrip etmeyi bile göze aldı…

Baktılar Nemrut için turistler Malatya’ya gitmiyor, uzak ve zahmetli bir gezi. O zaman “yolu Adıyaman’a kadar uzatalım” dediler, bunun için de “Kahta’ya su veririz” diye kandırmaya çalıştılar…

Kanmadık, imzalanacak protokol suya düştü…

Vali Saran sinirlendi…

Başka yollar denedi…

Malatya’yı Malatya eden kayısı dururken, Malatya logosunu değiştirerek Nemrut figürünü kullandı, böylece turizm firmalarını kandırabilir, “Aaa biz yanlış biliyormuşuz, Nemrut Malatya’daymış” diye düşünebilirlerdi…

Bu oyun da tutmadı, tepkiler, Nemrut logosunu sildirdi…

Sonra uçuk fikirler üretmeye başladı, hepimizi güldürdü; Nemrut’a gemiyle turist çıkaracaktı; Hatta “Gemi seferi başlatıyoruz” diye her bir yana haber saldı…

Tabii işin aslı öyle değildi…

Bu tutmadı tabi, farazi bir projeydi…

Vali Saran, kariyerinin aksine niyetlendiği her işte başarısız oldu…

Ama yılmıyordu, Nemrut’u almalıydı, gerekirse akınlar düzenlemeliydi…

Sonra bir ara sustu, sonra Çelikhan’a, Sincik’e göz dikti. Sonra köylere göz attı, Çamyurdu’nu “oldubittiye getirir miyim” diye düşündü…

Seçim sürecini fırsat bilerek (tıpkı gecekondu gibi) yol çalışmasına ağırlık verdi…

Yetmedi tabii, konaklama merkezi, ya da karşılama merkezini “5 yıldızlı otel” yapmaya kalktı, bakanlıktaki Malatyalı bürokratların desteğini alacağını hesapladı…

Bütün bunları yaparken Adıyaman’ı, Adıyamanlıları, bürokratları, siyasileri, sivil toplum örgütlerini ve basını hiç hesaba katmadı. Belki de umursamadı…

Ama o umursamıyordu, planları da tutmuyordu…

Şimdi yeni bir şey bulmuş; Malatya’yı kör nokta olmaktan kurtaracakmış. Hani engelliler haftasından yeni çıktık ya…

Kör Nokta’nın ne olduğunu bilmediği açık…

Veya Adıyaman’ı hiç görmediği…

Oysa girişi olup, çıkışı olmayan nadir illerden birisi Adıyaman. Malatyalılar ise bu konuda şanslı, Adıyaman hariç, duble yollarla bağlandığı komşu illerine rahatlıkla seyahat edebiliyorlar. Ama Malatya Valisi, Malatya’nın kör nokta olduğunu, bunu da Nemrut yoluyla önleyebileceklerini söylüyor. Ya vali Malatya’yı bilmiyor, ya da kör noktanın ne olduğu hakkında en ufak bir bilgisi yok.

Malatya Valisi Ulvi Saran’a kör noktayı öğretelim; Adıyaman’ın Gölbaşı üzerinden bir girişi var, Besni üzerinden gelen giriş de yine Gölbaşı yoluna bağlanıyor. Çelikhan üzerinden olan giriş ise köy yolundan beter, tehlikeli yarışlar için(!) düzenlenmiş. Bunun dışında bir girişi yok ve aslında girişi olup, çıkışı olmayan bir kent. Kısaca kör nokta arıyorsanız hemen yanı başınızda Adıyaman var, hani üç kuruş turizm gelirine göz diktiğiniz Adıyaman…

Biz yıllardır Adıyaman’ı “çıkmaz sokak” yani sizin tabirinizle “kör nokta” olmaktan kurtarmak istiyoruz. Bunun için Diyarbakır’a Nissibi Köprüsüyle bağlanma hayali kuruyoruz…

Siz ise Malatya’nın “kör nokta” olduğunu söylüyorsunuz…

Vallahi sayın vali, siz adamı öldürürsünüz…

Naif Karabatak
20 Mayıs 2011

18 Mayıs 2011 Çarşamba

MHP’de Kaset Savaşları


12 Haziran seçimleri yaklaşırken gerek parti içinden, gerekse parti dışından belden aşağı operasyonlar akıl almaz biçimde devam ediyor.

MHP kaset skandalıyla çalkalanırken, şimdi de “tehdit”le sarsılmaya başlandı…

Kendisine “Farklı Ülkücüler” diyen bir veya birden çok kişiler, açılıp açılıp kapanan internet sitelerinde, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye tehditler yağdırıp, istifasını istiyorlar…

Ve şartlar ortaya koyuyorlar…

Yoksa “cıss” olacakları söyleniyor…

Geçici genel başkanları da hazır, Oktay Vural…

İsimler de bir bir ortaya çıktı…

Şimdiye kadar yayınlanan 4 kasetin dışında, MHP’de görev alan üst düzey yöneticilerden de isimleri açıklananların kasetlerinin yayınlanacağı söylendi…

MHP’nin bu tehdide pabuç bırakmaya niyeti yok…

Düz mantıkla bakınca haklılar…

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, dün meydan okudu; “elinde kaseti olan yayınlasın, istifa yok” diye…

Düz mantıkla Bahçeli’ye hak vermemek elde değil…

Seçime giderken partiyi alaşağı etmek için ortaya sürülen kasetler hiç de ahlaki değil…

Kasetleri piyasaya sürenler, eğer dürüst olsalardı, bunu çok daha önce piyasaya sürerlerdi…

Veya başka yolunu bulurlardı…

Bahçeli’nin bakış açısı böyle…

Ama işin bir de öbür yüzü var…

Siyaset, olaylara düz mantıkla bakma sanatı değil ki…

Bir de diğer tarafından bakalım…

Elbette insanların özel hayatının didik didik edilmesi ahlaki değil…

Ortada şikâyet eden veya edilen olmadığı takdirde, kirli çamaşırların ortaya dökülmesi ucuz siyasettir…

Bana göre çok adicedir de…

Ancak…

Ortaya çıkan kasetler yalanlanmıyor…

Kendi seçmenine karşı aşağılayıcı ifade kullanılmadığı yönünde tek söz söylenmiyor…

“Milliyetçi” ve “Muhafazakar” olduğu söylenen bir partide, partiye gönül verenlerin değer yargılarına ters bir şekilde “yasak ilişki”den daha farklı neredeyse “toplu seks”e girecek eylemler içerisine girmeleri ne kadar doğru…

Dışı başka içi başka olanlara bu camiada ne denileceği bilinmektedir…

Kendi eşini, kendi arkadaşlarını, çocuklarını aldatan, inancına, değer yargılarına ters bir şekilde hayat sürenlerin, “üst düzeyde” görev alması, parti politikalarının kimlerle yönlendirildiği yönünde ciddi bir kafa karışıklığı ortaya çıkarmaz mı?

Evet, kim olursa olsun, insanların “günah işleme özgürlüğü” de olmalı…

Bunda muhataplar sorumludur…

Kişinin hesap vereceği dünyada eşi ve çocuklarıdır…

Ahrette de (inanıyorsa) hesap vereceği yerdir…

Tabi ki bazı yöneticilerin ilişkide olduğu kadınlar evli, bir hesap da kadının tarafından verilmesi söz konusudur…

Şimdi, özel hayatın gizliliği önemlidir…

Ortada taciz yoksa, tecavüz söz konusu değilse, yaşını başını almış kişilerin “cinsel tercihleri” kendilerini ilgilendirir…

Ancak bu ahlaki yönden büyük bir zafiyetse ve bu kişi kendi partililerine “ahlak”tan bahsediyorsa, “dürüst”lükten dem vuruyorsa, “inançları” gündeme getiriyorsa ne olacak?

Yoksa MHP’de “İmamın dediğini yap, yaptığını yapma” diye bir anlayış mı söz konusu?

Bahçeli’nin tehditlere boyun eğmemesi alkışlanacak bir davranış…

Ama tehdit edenlerin ortaya koyduğu argümanların hepsinin gerçek olması nasıl izah edilecek?

Kasetleri piyasaya sürülecek olanlar istifa etmezlerse, ahlaki yönleri kuvvetlenmiş mi olacak…

Vatandaş bütün bunları anlayacak mı?

“Ne güzel Bahçeli tehditlere boyun eğmedi” diye alkışlayıp, iğrenç görüntüleri yayınlananlar da “saygıyla” anılacaklar mı?

Boyun eğmemek güzel de, sonuç değişmiyor ki…

Ha istifa etmişler, ha etmemişler, değişen ne ortada “iğrenç” diye nitelenen ilişkiler yumağı var, daha ne olsun…

***

Bahçeli Fena Kandırılıyor

Kaset savaşları başladığından bu yana Bahçeli’yi birileri fena kandırıyor, farkında değil. Önceki gece elinde bir fotoğrafla çıktığı programda “MHP Genel Merkezi’nin dinlendiğini” iddia etti.

Ancak o resim ne MHP’nin çevresiydi, ne de Türkiye’de her hangi bir yer…

Almanya’da bir oto tamircisinin internetten aşırılan görüntüsüydü…

Bahçeli, eline tutuşturulana inanmış, zor duruma düşmüştü…

Avukatın resimle ilgili “temsiliydi” açıklaması ise çok komik…

Durum öyle gösteriyor ki, parti içinden ve parti dışından Bahçeli tam bir kuşatma altında, yalan rüzgârıyla savrulup duruyor…

Naif Karabatak
19 Mayıs 2011

Delinin birisi sanala taş atmış…


Yasaklarla büyüyen, yasaklarla yaşamaya alışan ve sonunda yasaklardan birer birer kurtulmaya çalışan güzel ülkemizde son günlerde dillerde bir yasak dolanıp duruyor; “internet yasaklanıyor” diye…

Klasik deyimle söylersem, “internet hoş bir şey de, bir de doğru kullanılsa.”

Birisi bir yalan uyduruyor, sanal âlemdeki binlerce, belki yüz binlerce, hatta milyonlarca insan da o yalanın peşinden gidiyor…

Yıllar önce masum bir çocuk fotoğrafı sanal âlemde dolaşıyordu…

Kırmızı kazaklı, sarışın, hüzünlü bakışlı bir çocuk ve üzerinde de kocaman bir “KAYIP” yazısı…

“İnsanlığından nasibini almış olanların” bu maili veya bu paylaşımı yayması isteniyordu…

Hatta “yaymayan beni silsin” diye de uyarı veriliyordu…

Halen o resim dolaşıyor, halen aynı mesajlar ekleniyor…

Çocuk gerçekten kayıp mı, bulundu mu, öldü mü, yaşıyor mu belli değil…

Ama her gün paylaşan paylaşana…

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “yöresel şiveyle” farklı farklı söylenen “püskevit”i henüz ağzından yeni çıkmışken yayıldı…

Şantaj aracı olarak sanal âlem kullanılıyor; hem sansürsüz, hem geç müdahale ediliyor, hem de anında yayılabiliyor…

Bazen sevsek de, bazen kızsak da bütün bunlar elbette olmalı…

İnsanlar neyi nasıl kullanacağını bilmedikten sonra birilerinin iteklemesiyle nereye kadar gidebilir…

Bugünlerde ise yine bir yalan haberin peşine düşmüş on binlerce insan var…

Onlara kanan bir on binlerce kişi daha var…

“İnternetime dokuna!” diyorlar, haklı olarak…

Özgürlükler bu kadar gelişmişken, daha fazla özgürlük için çaba harcanırken, teknoloji çağında internetin yasaklanması veya sınırlanması söz konusu bile olamaz…

15 Mayıs’ta on binlerce insan sokağa döküldü…

“İnternetime dokunma” diyerek ilginç dövizlerle de yüzlerde tebessüm oluşturdular…

Hoş bir tepkiydi…

Kırmadan, dökmeden hak isteme yoluydu…

Ama interneti yasaklayan kimdi, işte o bir türlü bulunamadı…

Yasak söz konusu değildi, isteğe bağlı filtrelemeydi söz konusu edilen…

Ne için?

Çocuklarını, eşini, belki de kendisini “zararlı” olarak gördüğü sitelerden korumak için…

Zaten bu şimdi de yapılıyor…

Bazı kurumlar ana merkezden filtreleniyor…

Bazı şirketler de aynı şekilde personelin kullandığı bilgisayarları filtreliyor…

Hatta anlık görüşme olan Messenger ve sosyal paylaşım sitelerine (facebbok başta) erişim engelleniyor…

Amaç verimi düşürmemek…

Ailelerin ise başka kaygıları var…

Aradığınız her hangi bir cümle ya da kelimenin karşılığında, hiç istemediğiniz sitelere ulaşabiliyorsunuz…

Bu da daha çok porno, uyuşturucu, kumar veya terörle ilgili…

Her anne babanın çocuğunu internetin zararlarından korumak için tedbir almasından daha doğal bir şey olamaz. Üstelik de bu da onun özgürlüğü…

Anlamadığım, “İnternetime dokunma” diyenler, özgürlük için mi meydanlara iniyor, yoksa “porno” diye nitelenen veya “uyuşturucu” ya da “kumar” belki de “terör” gibi içeriklerin yer aldığı sitelere erişimin engelleniyor olmasından dolayı mı meydanlarda?

Ya da “çocuklarımızı zararlı sitelerden kurtarmayın” çığlığı mı bu?

Nedir yani?

“İnternetime dokunma” diyenler bir de site açmış, eylemi şişinerek anlatıyorlar; “Türkiye’de 35 şehir, dünyada 3 ülkede eşzamanlı olarak, sadece İstanbul ayağına yaklaşık 45 bin - 50 bin kişinin katıldığı 15 Mayıs 2011 sansüre karşı yürüyüş eylemini büyük bir coşku ve kalabalık eşliğinde gerçekleştirdik.” diyorlar. (İmla hatalarını ben düzelttim.)

TTnet’in abonelerine yönelik bir uygulaması var; “Aile Koruma Şifresi” diye…

Türkiye İletişim Başkanlığı (TİB) ise bunu daha da genelleştirme çabasında; isteyen abonenin bilgisayarına “zararlı” diye niteledikleri sitelere erişim engelleniyor…

Bunun elbette zararı var. TİB, bunu ayarlamak zorunda. Yoksa bu yazım da “zararlı içerik” olarak engellenebilir. Çünkü yazının içerisinde “porno” kelimesi geçiyor. Bunu aşabilirlerse çok iyi…

Konuya dönersek, yani yasaklama değil, talebin yerine getirilmesi söz konusu…

Dileyenin dilediği içeriğe erişme hakkı olmalı ama çocukların ve özellikle de “istemeyenlerin” korunması da bir o kadar hak olduğuna inanıyorum.

Bu nasıl bir “zararlı” sevgisi onu da anlamış değilim…

Tut ki porno diye nitelenen içerik yasaklandı ve bu yasak da aslında hukuki değil…

Ama nasıl sokağa çıkıp, “porno isteriz” diye bağırabilinir, onu anlamıyorum…

“İnternetime dokunma”yı bilinçli bir şekilde söyleyenler, “pornoma dokunma” diyemedikleri için mi, isteğe bağlı filtreyi çarpıtarak veriyorlar…

Ve onların bu çarpıtmasını, “internet yasaklanıyor” şeklinde yansımasından etkilenenler de sokaklara çıkıyor…

İçiniz rahat olsun, ne internet yasaklanıyor, ne de zararlı içerikler…

Korunmak istiyorsanız, ailenizi ve çocuklarınızı koruma gibi bir düşünceniz varsa TİB size kolaylık sağlıyor, hepsi o kadar…

Delinin birisi sanal âleme taş atıyor, kırk akıllı uğraşsa da çıkarması söz konusu olmuyor, bu da böyle bir şey sanırım…

Naif Karabatak
18 Mayıs 2011

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Gidenin dostu olmaz (mı)?


Bugün “gelenlere gidenlere” bakacağız. Gelen her zaman yenidir, giden her zaman eski. Ama her yeni bir gün eski olacağından, atalarımızın sözlerine başvurarak devam edelim…

“Gidenin dostu olmaz” sözü, atalarımızın tecrübeleriyle sabit olmalı ki, “atasözü” haline gelmiş.

Bazen “Düşenin dostu olmaz” da denir.

Böyle düşünenler, “bir tekme de sen vur” diyerek ne kadar kadirbilir olduklarını gösterirler…

Bazıları “gideni geri getirme duası”na çıkar, olmayınca “gidenin ardından nokta koyun ki, gelecek olanın ismi büyük harfle başlasın” düsturuyla hareket eder…

Gidenin arkasından çok şeyler söylerler, gelene yaranmak için ne gerekiyorsa yaparlar, geçmişe sövmek gerekiyorsa sövmekten çekinmezler…

Bugün giden, dün gelendi…

Bugün gelense yarın giden olacak…

Kendi insani yönünü yansıtmayanlar, gelene-gidene göre tavır belirlemekte gecikmezler…

Bazen “gelen gideni” aratır.

Bazen, “gelen, gidenin eksikliğini” kapatır…

Bazen de “gelen, gidenden iyi olduğunu” gösterir…

Herkese göre bu değişir, “günü kurtarma derdinde” olanlara ise hiçbir etki yapmaz…

Gelenin kötülenmesi gerekiyorsa kötülenir, gidenin ipliğinin pazara çıkarılması gerekiyorsa da çıkarılır…

Bunu aslında tüm yöneticilerimiz bilirler/bilmeleri gerekir…

Bunu tüm siyasilerimizin de iyi biliyor/bilmesi gerekiyor…

Bazı insanlar “etikete” değer verir, bazıları insana…

Etikete değer verenlerin değeri, etiket düşene kadardır…

İnsana değer verenlerin değeri ise ilelebet sürer, ta ki birisi çok kötü bir yamuk yapmayana kadar…

Başka bir şey daha var; avlunun otu her zaman acı olur…

Doğup büyüdüğün yerde “büyük adam” olmak, büyük sorunları göğüslemek demektir…

Daha dün “sümüğünü” silenin, kalkıp başına adam olmasını sindiremeyenler hep vardır…

***

Adıyaman Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Mustafa Gündüz, 48 aydır yürüttüğü görevini bugün Prof.Dr. M.Talha Gönüllü’ye bırakacak…

Birisi gidecek, birisi de gelecek…

Bugün sayın Gündüz gidecek, yarın ise sayın Gönüllü…

Bugün yaşananın, yarın da yaşanmaması için hiçbir sebep olmayacak…

Belki nüans farkları olacak, belki işleyiş değişecek, belki ilişkilerde farklılıklar görülecek…

Ama kimi sevecek, kimi sevmeyecek, hatta kimileri nefret edecek…

Bütün bunlar ne yazık ki doğal…

Hiç kimse yaptığı işe bakmayacak, yapılmayanlar sorgulanacak…

Çünkü Adıyaman’da “yapılan iş” sayısı bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da pek görülmeyecek…

İstemeyi bilmeyen, seçmeyi bir türlü öğrenemeyen, her gelenin “sallabaşı al maaşı” yaptığı bir kentte çalışanın pek bir önemi olmayacak…

Çünkü biz her şeyde örnek(!) bir kentiz…

Daha unutmadık, dün Türkiye Okul Sporları Federasyonu (TOSF) Başkanı Ayhan Pala, Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü’nün “Adıyaman ilindeki muhteşem çalışmalarının Türkiye’de örnek teşkil ettiğine inanıyorum.” dememiş miydi?

Hani sadece 250 kişilik kapalı spor salonun olduğu kentte “muhteşem” çalışmalar olabiliyordu…

Biz “innovasyon” ödülü alıyorduk ama bir türlü “iyi örneğimizi” bulamıyorduk…

Her yıl turizmde hamle yapıyorduk ama “bitli(!) turistler” için tek bir iyileştirme yapamıyorduk…

Başka ilden gelenler, 50 yıllık otogarımıza inebiliyorlardı, umursamıyorduk…

Kültür Merkezimiz yoktu ama binlerce yıllık bir kültüre sahip olmakla övünüyorduk…

Hiçbir kurum yazarına, çizerine sahip çıkmıyordu ama ne şairlerimiz, ne yazarlarımız, ne düşünürlerimiz gelip geçmişti…

Sadece gelip geçmişti…

Hafta sonlarını ailece bir yerlerde geçirmeyi düşünüyorsanız, sadece düşünmekle kalırsınız…

Piknik yapamaz, kırlarda gezemez, yürüyüş yollarında stres atamazsınız…

“Büyük” diyeceğiniz hiçbir organizasyonun altına imza atamazsınız, çünkü ne büyük “otel”iniz, ne büyük “salon”unuz vardır…

Biz projeyi milletvekilinden, yatırımları siyasilerden bekleriz, yapmadıklarında da “babikom”la kendimizden geçeriz…

Bize çalışan değil, şahsımıza özel ilgisi olan gerek…

***

Böyle bir kentte bugün devir teslim var…

Birisi dersiniz almış, ediyor ezber…

Bir diğeri çiçeği burnunda olmanın heyecanıyla “benim de başıma gelebilir” diye düşünecek zamanı henüz yok…

Oysa sayılı günler çabuk geçer…

İkisi de bu kentin yetiştirdiği değerli hocamız…

İkisi de “avlunun otu” türü bir yakınımız…

Prof.Dr. Mustafa Gündüz’e bugün “yaptığınız hizmetlerden dolayı” diyerek içten veya yapmacık teşekkür edenler olacak…

Aynı şekilde bugün rektör koltuğuna oturacak olan Prof.Dr. M.Talha Gönüllü’ye de övgüler dizilecek…

Biz artık aynı tür filmleri izlemekten bıktık…

Şimdiye dek böyle oldu, bu ilanihaye böyle olacak diye bir kural yok, bozun şu yapmacık görüntüyü, olmaz mı?

***

Hayatım boyunca insanların makama değer katması gerektiğine inananlardanım. Eğer makamlar insana değer katmaya başlamışsa, ne o makamdan hayır gelir, ne de o insandan…

Her iki kıymetli hocanın da “makamlara değer katan” olduğuna inanıyor, sayın Gündüz’e “her şey gönlünce olsun” diyorum. Sayın Gönüllü’nün de “başarılı olmasını” yürekten diliyorum…

Her ikisi de unutmasın ki, “gidenin dostu olmaz” sözü her zaman ve her yerde geçerli değildir. Bu da bir teselli olsun, benden…

Naif Karabatak
17 Mayıs 2011

15 Mayıs 2011 Pazar

Müdahil olun, vicdanınızı rahatlatın!


12 Eylülde yapılan referandum, anayasanın bazı maddelerinin halkoyuna sunulmasından çok daha öte bir şeydi. İlk kez kapsamlı bir şekilde “sivilleşen” anayasanın, “biz her haltı ederiz, yargı yolunu da kapatırız” diyenlere karşı da bir başkaldırı, “siz kim oluyorsunuz?” benzeri bir karşı duruştu…

Bir ayağı çukurda olan Kenan Evren ve onun gibi darbeciler, artık yargılanabiliyor. Onların yargılanıp yargılanmaması kimsenin umurunda da değil.

Aslında o türler, hiç kimsenin umurunda değil, belki de umurunda olacak bir değere sahip değiller…

Ancak, “seminer notuydu” diye fena yakalanan darbe zihniyetlilerine belki bir uyarı olur diye önemli…

Kanunları, yasaları hiçe sayarak darbe yapanların, usulsüz uygulamaları neticesinde mağdur olanların mağduriyetinin giderilmesi için de çok önemli…

O dönemde neler yapmadılar neler, kaşını beğenmediklerini işten attılar, gözünü beğenmediklerine işkence yaptılar, giyimini beğenmediklerini sürdüler, tipini sevmediklerine hayatı zehir ettiler…

Kimi işkenceler altında öldü, kimi sefalet içersinde yaşamını yitirdi, kimi onurunun zedelenmesine dayanamayarak intihar etti, kimi gözü önünde yaşanan şerefsizliklere tahammül edemeyerek kafayı yedi…

Bütün bu insanların ve onların çocuklarının itibarlarının iade edilmesi gerek…

İtibarsızların açtığı yaralar birer birer onarılmalı…

Şerefsizliklerin hesabı sorulmalı…

Yaşayan veya ölüp gidenlerin itibarsızlığı deklare edilmeli, mağdur olanların ve onların çocuklarının mağduriyeti giderilmeli…

Bunun için ilk adım atıldı, arkası gelmeye başladı…

Kenan Evren, artık yargılanacak…

Cezaevinde çürümesinden çok, onun suçlu bulunması halinde mağdur ettiklerinin masumluğu anlaşılacak ve asıl güzellik de orada başlayacak…

***

Darbeler, sadece sivilleri vurmaz, askerleri de vurur…

Onurlu, şerefli olan, vatanını ve milletini seven her asker, darbelere karşı durur.

O dönemde de böyle isimler vardı…

Onurları, onursuzluk yapmalarına engel oldu…

Bu davranışlarıyla da mağdur edildiler, işkence gördüler, hayatlarından oldular…

Yaşayanlar ise o günleri bir türlü unutamıyor…

12 Eylül’ün ‘asker mağdurları’ olarak tanınan isimler, “Darbelerin Asker Muhalifleri Platformu” çatısı altında birleştiler…

Ve şimdi darbe soruşturmasına müdahil olmak için harekete geçtiler…

Bu sayı şimdilik 400, arkası gelir mi bilinmez…

Darbe döneminde rütbeleri sökülen isimler, avukatların gerekli işlemleri bitirmesinden sonra adliyenin yolunu tutacak. Soruşturmayı yürüten Ankara özel yetkili savcı vekiline yaklaşık 400 kişi adına “müdahillik başvurusu” yapılacak. Darbeciler, TSK’da da büyük bir kıyım yapmış, “kendilerine karşı çıkarlar” endişesiyle 397 subay, 176 astsubay ve 447 askerî öğrenciyi ordudan atmıştı.

ADAM Platformu'nun sözcüsü eski Jandarma Üsteğmen Rahmi Yıldırım, “Darbeyi yapan asker olunca, bu sürecin mağdurları arasında askerlerin de olabileceği düşünülmüyor. Oysa bütün darbelerde demokrasiye inanmış askerler de siviller kadar zarar gördü.” diyerek hepimizin dikkatini, o dönemde onurlu ve şerefli bir biçimde görevini yapan askerlere çeviriyor…

***

Bu güzel bir gelişme…

Ama bir şey daha var…

O dönemde, halka işkence eden, halkın ırzına geçen, her türlü şerefsizliği yapanlar, bunu bir emirle yapıyorlardı…

Bazıları “ilk kez adam(!) oldukları” için kendilerini bir şey sanıyorlardı ama çoğu da bunu bir emirle ve mecbur olduğu için yapıyordu…

İşte onlardan yaşayanlara bir çağrım var…

O günden bu yana vicdan azabıyla yanıp tutuşuyorsanız…

“O masım insanlara ben nasıl öyle şeyler yaptım” diyorsanız…

Veya yaptığınızdan pişman olduysanız…

Gelin siz de müdahil olun ve kimin ne kadar şerefli, kimlerin de ne kadar şerefsiz olduğunu gösterin…

Bütün darbecilerin ne olduğunu görelim

Ve bir gece yarısı bildirisi hazırlayanlar, 28 Şubat’ta zulmedenler, tankları yürüterek balans ayarı yapanlar, kendilerinin ayarının bozuk olduğunu bilsinler…

Gelin, müdahil olun, vicdanınızı rahatlatın…

Bizi de, tarihimizi de pisliklerden kurtarın…

***

Savcı Kadınlığını Hatırlamış!

Televizyonlarda hiç izlemediğim bir dizi var. Kısa bir sahnesini izledim, karşımda meslek ahlakıyla bağdaşmayan davranışta bulunan birkaç polis buldum. Hem hâkim olan, hem savcı, hem de avukat olan birkaç polis, üstelik alkolik, üstelik küfürbaz ve üstelik de dayak severler…

Hani biz bu tür polisleri darbe dönemlerinde görürdük, bir de 2002 öncesinde…

Ne yazık ki bir de bizim düğünde görmüştüm, ağır silahlarıyla düğünümüzü basmışlardı. Halkı döven, halka küfreden, dipçik sallayanlar makbulmüş. Bizim hukuktan hiç anlamayan, adaletin “a”sından habersiz hâkim de bu diziyi sevenlerden olmalı…

Dizideki savcı da Behzat Ç’yi seviyormuş; ona kadınlığını hatırlatıyormuş…

Bunu söyleyen dizideki savcı değil, savcı rolünü oynayan Canan Ergüder…

Ne diyelim, yorumsuz…

Naif Karabatak
16 Mayıs 2011