10 Mayıs 2011 Salı

Vahşilik, çok farklı bir şey


Ne kadar batıya giderseniz gidin, “doğu insanı vahşidir” anlayışına sahip insanlarla karşılaşabilirsiniz. Her batının da bir batısı olduğu düşünüldüğünde, ne vahşilik biter, ne de ortaya konan vahşet, ne de önyargı…

Bazıları vahşiliğin kültürle ilgisi olduğunu sanır…

Bazısı eğitimle vahşiliğin önleneceğine inanır…

Her insanın geninde olan “vahşilik” aile, çevre, okul ve dini eğitimle en aza iner, ta ki damarına basana kadar…

Öfkeyi kontrol altına alabilmek, bu nedenle asıl yiğitlik olarak tarif edilir.

***

Futboldan pek anlamam, hazda etmem…

Ancak hiç ilgilenmezsek bile, “futbolu hayatımızın bir parçası haline getirmek isteyenlerce” kuşatılmış olduğumuzdan vazgeçemiyoruz…

Bursa, 2009 ve 2010’da şiddetle gündeme gelmiş bir kentti…

2009 yılında Bursa’da yapılan maçta, hiç hak etmedikleri halde Diyarbakırsporlu oyuncu ve teknik ekibe “PKK’lılar dışarıya” diyerek olay çıkarmışlardı…

Bunun karşılığı Diyarbakır’da oynanan maçta geldi…

Bursasporlu oyuncular ve teknik ekip, maç yapmak için gittikleri Diyarbakır’dan zor çıktılar…

Diyarbakırlılar Bursa’da rahat edememiş, misafirperverlik görememişti…

Çünkü Diyarbakırlılar PKK’lıydı, vahşilerdi, öyle sanıyorlardı…

Öyleyse Bursa gibi “nezih” insanların yaşadığı kenti kirletmemelilerdi…

Bunun için “PKK’lılar dışarıya” diye olay çıkarmışlardı…

Oysa Diyarbakırlıları suçladıkları terör örgütü de “olay” çıkarmada ustaydı…

***

Taraftarların cehaleti, vahşet özleminin cezasını hiç suçu olmayan Bursasporlu oyuncular ve teknik ekip, Diyarbakır’a gittiğinde çekti…

Araçları taşlandı, yaralananlar oldu, hakaretler, taşkınlıklar bir birini izledi…

Bütün Türkiye “bu kadar da olmaz” dedirten görüntüleri günlerce izledi.

***

Bursa’daki maçta çıkan olaylar çok da fazla gündeme girmedi…

Ne de olsa mağdur olan Diyarbakırlı sporculardı…

Ne önemi vardı, zaten olaylara alışkınlardı…

Ama Diyarbakır’daki olaylar çok daha fazla gündeme geldi…

Bursasporlu oyuncu ve taraftarlara vahşice davranılmıştı…

Hakları yenmiş, hakarete uğramış, misafirperverlik görememişlerdi…

***

Zamanla unutuldu bütün bu olaylar…

Ta ki bu hafta sonu Bursa’da oynanan Bursaspor Beşiktaş maçına kadar…

Ortada “vahşi” diye nitelendirdikleri “doğu” veya “güneydoğu”dan kimse yoktu…

“PKK’lılar dışarı” diyecekleri ortam da söz konusu değildi…

“Nezih” olduklarını söyleyenler, “kültürlü” ve “modern” olmakla övünen Bursaspor taraftarlarından bir kısmı, ne yazık ki Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında yaşayanlardan daha fazla vahşiydi…

İlk kez dün gece izledim…

Olayları duymuş, gazetede okumuştum ama uzun uzadıya ilk kez dün gece izledim, tüylerim diken diken oldu…

Böyle bir vahşilik olamazdı…

Koca bir kentin adını, o kentte yaşayan insanların ismini, kendini bilmez insanlar bu kadar kirletemezdi…

Hani Diyarbakırlılar vahşiydi?

Hani Diyarbakırlılar provoke etmişti?

Hani onlar doğuluydu, kültürsüzdü?

Bursalılara ne oldu?

Ortada bir insanın bu kadar vahşi olacağı bir durum da söz konusu değildi…

Maç bu, yenersin de, yenilirsin de…

Kavga da edersin, tartışırsın da…

Belki tepen attığında ağzına sahip olamaz küfür bile edebilirsin…

Ama döner bıçaklarıyla gözü dönmüşçesine sağa sola saldıracak kadar vahşileşemezsin…

Eline aldığın taşları dört bir yana atamazsın…

Araçları tahrip edip, dükkânları tarumar edemezsin…

Gözü dönmüş katiller gibi salya sümük sağa sola sataşamazsın…

Sataşırsan, “vahşi” diye nitelenenlerden bir farkınız kalmaz…

Hem bütün bunlar niye?

Sonuç itibariyle bir yarış olan futbol maçı için…

İçinde yenmek, yenilmek ve berabere kalmak olan maç için…

Yenmek elbette güzeldir ama asıl yenilgiyi hazmetmek büyüklüktür…

Son olay gösterdi ki, 2009’da, 2010’da ve 2011’de olan olayların asıl sorumlusu şu veya bu kent değil, bazı taraftarların kanına işlemiş olan vahşiliktir…

Ve bunun bölgeyle, kültürle, eğitimle hiç ama hiç alakası yoktur…

Naif Karabatak
11 Mayıs 2011

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Gök kubbe inmek için emrinizi bekliyor!


Bir biri ardına gelen kaset skandallarıyla zor günler yaşayan MHP’de şimdi de “gök kubbe” tehdidi geldi. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a seslenerek –pardon- yeri göğü inleterek, “Aşağılık röntgencileri deşifre et!” diye ilk talimatını verdi…

Bununla yetinmedi, emrin yerine gelmeme ihtimali var, o zaman olabilecekleri de söylemesi gerekiyor…

“Aksi halde” diye elini kolunu sallayarak, adeta bir kez daha yeri göğü inleterek devam ediyor; “gök kubbeyi başına yıkmaya kararlıyız”

Dikkat edin, çoğul eki kullanıyor, yani tüm MHP’yi kastederek konuşuyor…

Hepsi birlik olup, gök kubbeyi Başbakan Erdoğan’ın başına yıkacaklarmış…

Aysel Tuğluk aklıma geldi; “Kötü şeyler olacak” demişti zaten…

Demek ki, başımıza taşlar yağmayacak ama gök kubbenin yıkılma ihtimali var…

Ya gök kubbe de “Bahçeli’den gelecek emri” bekliyorsa, yandık desene…

Dinlediğimde tüylerim diken diken oldu…

Kolay değil, gök kubbe sadece Başbakan Erdoğan’ın üzerine yıkılmayacak, 72 milyonun üzerine, hatta bütün dünyanın üzerine yıkılacak…

Ne için, uçkuruna hâkim olamayan, ağzından çıkanı kulağı duymayan birkaç MHP’li için. -Burada bir pardon demem lazım- Çünkü bu tür taraklarda bezi olanları benim bildiğim MHP’liler de “kabullenemez.”

O zaman “uçkuruna hâkim olamayan, ahlaki yönlerinin düşük olduğunu kendi ağzıyla söyleyen ve kendi seçmenine karşı ağzından çıkanı kulağı duymayan birkaç politikacı için” desek yeridir.

Bahçeli, kasetleri piyasaya sürülen ve izlenme rekorları kıran “hiç de estetik” olmayan adeta “iğrenç” diyeceğimiz kasetlere konu olanları sorgulamıyor…

Kendi tabanına karşı ağza alınmayacak laflar etmesini de önemsemiyor…

Edep timsali Hazreti Osman’a laf etmesini de içine sindirebiliyor…

Başörtülü kızlarımıza yönelik iğrençlikten öte duygular beslediğini açığa vurmasını da hiç tınlamıyor…

Kasetleri piyasaya süreni araştırıyor…

Dikizleyeni veya ortaya çıkaranı araştırıyor. Çalanı değil, gözetleyeni bulma derdinde…

Oysa araştırmasına gerek yok…

Her kasette imza var zaten…

Kimin veya kimlerin piyasaya sürdüğü o kadar açık ki, adresi başka yerde aramasına şaşırmamak elde değil…

Ama Bahçeli okuyamıyor…

Yazı okumaktan bahsetmiyorum, “manasını” okuyamıyor…

Her kasette “neden” şikâyetçi oldukları, “niye” bu yola başvurdukları, “niçin” gerek gördükleri, “ne kadar” süreceği hep belirtilmiş…

Ama Bahçeli, bunları araştırma gibi bir tasanın içersinde değil…

Onun için varsa yoksa 12 Haziran seçimleri…

Bu kasetler aydınlatılmadan karartılarak, seçimi atlatma derdinde…

Bunun için de tıpkı Ergenekon davasında olduğu gibi “belgenin içeriğindeki iğrençliğe” bakmayıp, “sızdıranı” bulma derdine düşmüş…

Bulmaya da niyeti yok…

“Elinizle getirin teslim edin” diyor; Linç edecek zahir…

Yoksa gök kubbeyi başımıza yıkacakmış…

Zaten gök kubbe dediğimiz şey de tepemizde hazır duruyor, “Sayın Bahçeli emir buyursa da birilerinin üzerine yıkılsam” diyormuş…

Ama sorun şurada…

Şimdi gök kubbe dediğimiz “hava”dan “civa”dan ibaret…

İçinde farklı gazlar olsa da, temeli hava ve civadır…

Bulutta var tabii…

Gözümüzle gördüğümüz ama bir ağırlığı olmayan, birinin başına düştüğünde kafasını yarmayacak kadar bir ağırlık kütlesine sahip olmayan bulutlar da var…

Gök kubbe yıkılırsa ne olur?

Gök kubbe sadece Başbakanın başına yıkılmaz…

Bahçeli’nin başına da yıkılır, kaset skandalında rol oynayanların başına da, hiç suçu olmayan koca bir halkın başına da…

Hatta bu gök kubbe, Türkiye’ye has değil ya, dünyanın dört bir yanında yaşayan her türlü mahlûkatın başına yıkılır…

Yıkılırsa ne olur, hava civa olur…

Yani boş iş, abesle iştigalden öteye gitmeyen, kuru gürültüden farksız bir şeyler olur…

Neden?

MHP’de siyaset yapma şansı yakalayan ama MHP’lilikten uzak birkaç politikacı için…

***

Doğrusu kişilerin özel hayatları kendilerini ilgilendirir…

Hem cinsleriyle de olabilecekleri gibi, hayat kadınlarıyla veya başkalarının helaliyle de olma şansları var; Günahına razı olduktan sonra, bir insanın yapamayacağı kötülük yoktur…

Ağızları da torba değil ki büzesin, boş bulundukça atar ha atar…

O zaman sorun onların ne yaptığında veya ne konuştuğunda değil…

O tıynettekilerin MHP gibi bir partide barınıyor olmalarındandır…

İşte MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin anlamadığı, bir türlü anlayamadığı bu…

Bunu anladığı zaman partisinden köşe bucak kaçan ülkücüleri de partisinde görebilir…

Yoksa da “yeni kasetler” beklemeye gerek yok, parti çözüldükçe çözülüyor zaten…

Naif Karabatak
10 Mayıs 2011

8 Mayıs 2011 Pazar

Ses ver, ıslık çal!


Siyasi partilerin ismi, amblemi, kullandığı sloganlar, çaldıkları şarkı, hepsi bir bütün olarak partinin ana fikrini anlamaya dönüktür. Başka bir şey daha var ki, asıl önemli olan da kanımca o.

Siyasi partilerin her seçim döneminde değiştirerek kullandıkları sloganlar ve şarkılar bilinçaltlarını ortaya çıkarmaya da yardımcı olur…

Demokrat Parti, “Yeter Söz Milletin!” diyerek CHP’nin tek parti rejimine son vermişti…

Kullandığı slogan, halkın çektiği sıkıntıların dışa vurumuydu…

Bu slogan öyle tutmuştu ki, halk yürekten kopan bir şekilde sandığa koşmuş, tek partinin dayatmacı zihniyetine “Yeter!” diyerek, artık sözün kendilerinde olduğunu söylemişlerdi…

Bu açıdan, DP’nin kullandığı slogan, hem partinin amacını ortaya koyuyor, hem bilinçaltını yansıtıyor, hem de halkın duygularına tercüman oluyordu…

O tarihten bu yana tek başına bir şey ifade etseler de, bu üçünü kapsayan sloganlar çok az ortaya çıktı. Ya halkın talepleriydi, ya partinin amacını ortaya koyuyordu, ya da bilinçaltını yansıtıyordu…

Ama üçü birden pek olmuyordu…

AK Parti gelene kadar; “Yeter! Karar Milletindir” Her hukuksuzlukta (367 örneği gibi) halk sandığa koşarak kararın kendisinde olduğunu büyük bir oy farkıyla göstermişti.

DP ve AK Parti’nin sloganı gibi “üçünü birden kapsayan” pek slogan üretilemedi.

CHP’nin “limon gibi sıkılmayacağız” sloganı vardı ama “limon gibi sıkıldığını” sanan sadece muhalefetti.

CHP bir zamanlar “Dokunulmazlık kalkacak” diyordu, kimseyi pek ilgilendirmiyordu. Bunu anlamış olacaklar ki, şimdi Ergenekon sanıklarına “Dokunulmazlık” almak için aday göstermekten çekinmiyorlar…

Saadet Partisi “Fark Var Saadet Var” demişti, farkı gördük, merhum Erbakan “fark yok” dedi, Kurtulmuş ve ekibi Has Parti’yi kurdu…

CHP “Teslimiyete son, Şimdi CHP zamanı” demişti, şimdi ise Ergenekon’a teslim olmasını bir türlü izah edemiyor…

Vaatler her zaman havada uçuşurdu. Siz sadece Kemal beyin “her aileye 600 lira” gibi uçuk vaatleri var sanmayın. Genç Parti yemin bile ederdi; “Namussuzum fındık 8 YTL olacak” diye…

CHP “Toprak işleyenin su kullananın” demişti, İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne yapılan operasyonda bunu net öğrendik.

DYP “Herkese iki anahtar” diyerek işbaşına geldi, 5 Nisan kararıyla milletin anasını ağlatmıştı. Anası ağlayanlardan birisi de ne yazık ki bu satırların yazarıydı…

MHP “Devlet`in Başına Devlet Gelecek” demişti ama şimdi baraj altında kalmamak için mücadele ediyor. Ortaya çıkan kasetlerle de “MHP’yi kimler yönetiyor” diye MHP’lileri kuşku kaplıyor…

TKP “Paranın saltanatı varsa, halkın TKP’si var” diyordu, paranın saltanatı hep oldu ama halkın TKP’si hiç olmadı…

AK Parti, “İşimiz Hizmet, Gücümüz Millet” diyordu, “Sen Türkiye`sin, Büyük Düşün” diyerek “çılgın” projelerle, “çılgın” reformlarla herkesi şaşırtıyordu. “Durmak Yok, Yola/Hizmete Devam” diyerek oy alıyor, “Hepimiz Biriz, Beraberiz, Kardeşiz” diyerek “demokratik açılımı” özetliyordu.

Daha çok var ama bu örnekler sanırım yeterli…

***

2011 seçimleri yaklaşıyor…

Partiler de sloganlarla, şarkılarıyla halktan oy istiyorlar…

Ancak çoğunluğu “bilinçaltını” yansıtması yönünden de ilginç…

İşte bugün birkaç partinin sloganlarını ve seçim şarkılarını ele alacağım…

AK Parti “Türkiye Hazır Hedef 2023” diyerek çıtayı yüksek tutuyordu.

CHP “Herkes için CHP” olduğunu söylüyor ama “bir kısmı müstesna” diyerek eline aldığı kâğıtları Anayasa Mahkemesine götürmekten çekinmiyor.

MHP “Ses ver!” diyerek oy istiyor…

CHP “Islık Çal” diye türkü çığırıyor…

İşte burada CHP ile MHP’nin “eşleşmesi” gündeme geliyor…

“Ses ver!” ve “Islık Çal!” aynı kapıya çıkıyor.

Deprem gibi doğal afetlerde enkaz altında kalanlara ulaşmak için bu iki cümle telaffuz edilir; ses ver, ıslık çal…

Enkaz altındaki de yaşıyorsa, sesi de çıkıyorsa bir şeyler söyleyerek kendisine ulaşılmasını kolaylaştırır, bayılmamasını da önler…

2002 ile 2011’e baktığımızda “enkaz altında kalmış bir millet”in varlığı pek görülmüyor. Sıkıntı var ama enkaz altında kalınmış değil. O zaman CHP ve MHP enkaz altını kastetmiyor…

Bir de “başkaldır” manasına bu iki cümle telaffuz edilir…

“Sesin çıksın, protesto et” manasına “ses ver” veya “ıslık çal” diyerek protestoya davet edilir…

Temelde ikisi de aynı…

CHP ve MHP 2011 seçimlerine aynı bilinçaltıyla gidiyor, iki partiyi de kasetler salladıkça sallıyor…

MHP ve CHP’li seçmenler ise kafa karışıklığını nasıl gidereceklerini düşünüyorlar…

Zaten BDP’nin “kötü şeyler olacak” gibi felaket telalığı pek prim yapmıyor.

BDP’nin “bu milletin pabuç bırakmadıklarını” iyi öğrenmesi gerekiyor…

Eğer öyle olsaydı şimdi Ergenekon da iktidardı, PKK da iktidardı…

Naif Karabatak
9 Mayıs 2011

Bu filmi çok gördük


Önceki gün Kastamonu’da yaşanan film çok tanıdık geldi. Her seçim öncesi, siyasi argümanları kalmayanların başvurduğu iğrenç yollardan biri bu defa Kastamonu’da sahneye konuldu…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın konvoyuna saldırı yapıldı, bir polis şehit olurken, bir polis ise yaralı olarak kurtuldu.

Bu tür senaryolar, yıllardır ülkemizde birileri tarafından sahneye konuluyor.

Bazen üstlenen oluyor, bazen olmuyor veya karanlıkta kalıyor, yıllardır olduğu gibi…

Hepsinde de amaç benzer…

Sorundan beslenen, kargaşadan medet umanlar, ortamı gererek, oylarını arttırma derdine düşerler…

Ellerinden alınan siyasi argümanlar, onları telaşa düşürür.

Ne yapacağını bilmezler, neye başvuracağını şaşırırlar…

Bu karmaşada pek sağlıklı düşünmeden, “ses getirecek” eylem içerisine girerler…

Bazen ihale ederler, bazen taşeron kullanırlar, bazen de bizzat üstlenerek yaparlar…

Hak, hukuk, özgürlük, demokrasi gibi taleplere karşılık eylem içerisine girmezler…

Halkın özgür olması, müreffeh yaşaması, daha iyi şartlarda, daha iyi bir ülkede yaşaması gibi dertleri yoktur…

Varsa yoksa güçlerinin devamının sağlanmasıdır…

Bunun için bir kişi ölmüş, bin kişi ölmüş hiç umurlarında olmaz…

***

Bu filmi bu millet çok gördü…

Bazen aktörleri değişti, bazen kurgulayanlar farklıydı, bazen de yönetenler…

Ama çok bildik, çok tanıdıktı…

Ve çok adiceydi…

***

Seçim yaklaşıyor…

Türkiye 12 Haziran’a kilitlendi…

Yıllardır devam eden demokratikleşme, 12 Haziran sonrası çok daha uygulanabilir hale gelecek…

Bunun için anayasa değişikliğini gidilecek…

İlk kez “darbeciler anayasa hazırlar” anlayışı çöpe gönderilerek, halkın anayasası hazırlanacak, az ve öz…

Sonra demokratik açılımla “ayrım” yapma ortadan kalkacak…

Türk, Kürt veya başka kimlik veya inanç ayrımı olmayacak…

İnsanlar dilediği gibi konuşuyor, dilediği gibi de türküsünü söylüyor, ezgisini mırıldanıyor…

İnsanlar giyiminden, kuşamından veya dilinden ya da dininden dolayı ayıplanması ortadan kalkalı çok oldu, daha da yerleşecek…

Sırf başörtüsü taktı diye eğitim hakkı elinden alınan kızlarımızın gözyaşlarına tanıklık etmeyeceğiz…

Anadilinde konuştu, yazdı veya türkü söyledi diye cezaevlerini dolduran insanlarla karşılaşmayacağız…

Herkes, insan olmanın onuru ve şerefiyle yaşayacak, kimse kimseyi üstün görmeyecek…

İşkence olmayacak, sürgün bulunmayacak, fişlenen kalmayacak…

Kendisini “derin” olarak niteleyen ve halka hayatı zehir etmek için “seminer notu” adı altında darbe planları hazırlayanlara rastlamayacağız…

Herkes görevini yapacak…

Herkes yasalar çerçevesinde rolünü bilip, haddini aşmayacak…

Memur olduğunu unutup, ülkeyi ele geçirmek isteyen akıl fukaralarına yollar kapatılacak…

Geçmişle hesaplaşılacak…

12 Eylül’le de, 28 Şubat’la da hesaplaşılacak…

Ülkeyi germek için cinayet işlemekten kaçınmayanlardan da hesap sorulacak…

Belki yargı faili meçhulleri bir bir aydınlatacak, çünkü kaynağını bulacak…

Bir gece yarısı bildirisini okumayacağız…

Balans ayarı yapan zırdelilere de rastlamayacağız…

Bütün bunlar olmayınca bugüne kadar savundukları ters yüz olacaklar da olacak…

Güç kaybedenler, siyasi argümanları elinden alınanlar, istismar malzemesi yapanlar, insanların duygularıyla oynayanlar, sabrını zorlayanlar işsiz kalacak…

Kafatasçılar bu işten çok zararlı çıkacak…

Statükocular mevcut düzeni beğenmeyecek…

Ülke gelişecek, ekonomi boş yere harcanmayacak…

O zaman yoksulluk bitecek, yatırım artacak, doğuyla batı arasındaki fark azalacak…

Bunu istemeyenler, sorundan beslenenlerdir…

Sorundan beslenenlerin, çözüm üretilmesini istemeyeceği de açıktır…

Kastamonu’da yapılan saldırı kozlarının ne şekilde masaya konulacağını gösterdi…

Ama çok tanıdıktı ve çok adiceydi…


Naif Karabatak
6 Mayıs 2011