4 Mayıs 2011 Çarşamba

Merak Etme, Arif Olan Anladı!


Türkiye’de demokratikleşme mücadelesi verirken, darbeyle görevinden olan ve daha sonra da darbeciler eliyle idam edilen Merhum Adnan Menderes’in koltuğunda yıllarca oturdu…

Demokrat Parti’nin “devamı” olan Adalet Partisinin Genel Başkanlığını yaptı, Başbakanlık görevinde bulundu, muhalefete düştü ama hep partisinin başında oldu…

Ülkedeki “sağ” diye nitelenen seçmenlerin büyük bir bölümünün oyunu aldı…

Milliyetçiydi, muhafazakârdı…

Görüntü böyleydi ama halkın inançları söz konusu olduğunda asla halktan yana olamıyor, “göbek bağı” bulunanlarla dirsek temasında olmaktan kaçınmıyordu…

Sıkıştığında “şapkasını alıp giden” olarak ünlendi.

Ne darbelere karşı durabildi, ne de darbe mağduriyeti sona erdi…

Siyasi yasaklı olduğu dönemde “bir bilen” olarak çok akıl verdi, yönlendirme yaptı, uzaktan kumandayla partisine yön verdi.

Kimine göre “mason”du, destekçisi çoktu…

Kimine göre “nuryüzlü” olduğu için “nurdan” oy alıyordu…

Kimine göre “çoban sülü”ydü ve halktan birisi olduğu için kitlelerin beğenisini topluyordu…

Ecevit ve Erbakan’ın sürekli rakibiydi…

Türkiye kendilerine muhtaçmış gibi yapıştıkları koltuğu bırakmaya hiç niyetleri yoktu…

Darbe dönemlerinde ara sıra koltuktan kalksalar da, “emanetçi” genel başkanlarla süreci götürmeyi bildiler…

Sonra cumhurbaşkanı oldu…

Tartışmalı bir süreç sonunda görevi bitti, kendisini emekliye ayırdı…

Cumhuriyetle neredeyse yaşıttı ama “siyasi iştahı” hiç kapanmamıştı…

Hakkını yemeyelim, başarılı birisiydi, ülkeyi iyi yönetmedi ama kariyer çizgisi hep başarılıydı.

Türkiye'nin en genç genel müdürü oydu…

İsmet İnönü’den sonra en uzun başbakanlık yapan da kendisiydi…

31 yaşında genel müdür, 40 yaşında parti genel başkanı, 41 yaşında başbakan olmuş, yaklaşık 12 yıl başbakanlık, 7 yıl da cumhurbaşkanlığı yapmıştı…

Aralıklar olsa da 31 yıl partisinin başında bulunmuştu…

Ülke onun yönetiminde hiçbir zaman “müreffeh” bir seviyeye çıkamadı ama buna rağmen de “çok başarılı başbakanlık” yaptığını savundu durdu…

2000 yılında cumhurbaşkanlığı görevi sona erince “siyasi iştahı” tekrar kabardı ama muvaffak olamadı…

“Bir Bilen”liği bitmişti, “danışan”ı pek yoktu ama “el öpmeye” gideni çoktu…

Yıllarca inançlı insanların oyunu almıştı ama inançlara karşı da pek hoşgörülü değildi.

Demokrasiyi hep savundu ama demokratlığı savunamadı…

“Yasa böyle” diyerek yasaların uygulanmasını savunuyordu ama yasayı çiğneyerek insanları fişleyen, darbe hazırlığı yapan, muhtıra veren, parlamentoyu yok sayanlara karşı gıkı çıkmıyordu…

“Dün dündür, bugün bugündür” diyerek Kemal Kılıçdaroğlu gibi yan çizmeyi çok iyi biliyordu…

Farklıydı, kabul etmek lazım…

Kendine has mimikleri vardı, söylemleri kendine özeldi…

Kullandığı bazı kelimeler, onun adını çağrıştırırdı…

Şapkası eşittir kendisiydi…

Ağzı dolu dolu konuşurdu, her soruya bir cevabı vardı, her eleştiriyi göğüsleyecek yapıya da sahipti…

12 Eylül darbesi, onun başbakan olduğu sürede gerçekleşti…

Darbenin olgunlaşmasını bekleyenler, onun döneminde çok kan döktürdü…

Bunu çok sonraları eleştirerek, “11 Eylül’de akan kan, neden 12 Eylül’de dindi” diye, görev yapmayan Kenan Evren’in başkanlığındaki Genel Kurmayı suçluyordu…

Ama 12 Eylül’ün yargılanması için tek adım atmadı…

***

Süleyman Demirel’den bahsediyorum…

Ömrü boyunca sağda siyaset yapan, inançlı insanların oyunu alan ve Türkiye Cumhuriyetinin 9’uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’den…

Yeniden meydanlara inecekmiş…

DP’yi, AK Parti’yi, Has Parti’yi, Saadet’i veya MHP’yi desteklemek için değil…

CHP’li adayı desteklemek için meydana inecekmiş…

“Yollar yürümekle aşınmaz” dediği, yürüyenlere de hayatı zehir ettiği dönemdeki gibi, bu defa kendisi yürüyecek…

18 yıl sonra ilk kez seçim meydanında göreceğiz, özlemiş miydik, bilmiyorum…

Kendi adını taşıyan üniversitenin eski rektörü olan, CHP Aydın Milletvekili Adayı Prof. Metin Lütfi Baydar’'ın destek talebini geri çevirmemiş…

Ergenekon sanığı Mehmet Haberal’ın da isteğini hiç geri çevirmemişti…

Yeğeni Yahya Demirel’in geri çevirmediği isteklerle büyümesine göz yummuştu…

CHP Aydın Milletvekili Adayı Prof. Metin Lütfi Baydar, Çine Belediyesi’nin 15 Mayıs’ta yaylada düzenleyeceği Keçi Şenlikleri için Demirel’i davet etmiş…

Ve bu davete icabet etmesini de “anlamamızı” istemiş…

Bir engel çıkmazsa Demirel’in mitinge katılacağını söyleyen Baydar, gelişmeyi “Sayın Cumhurbaşkanının buraya katılmasının manasını malum olan anlar” diye açmış…

Anladık…

Malum olduğu üzere anladık…

Zaten arif olan anlamaz mı?

Naif Karabatak
5 Mayıs 2011

3 Mayıs 2011 Salı

Şöhretin yolu küfretmekten mi geçiyor?


Eskişehir’in CHP’li Tepebaşı Belediyesi’nde açılan “ucube”den de öte “iğrenç” sergide ressam olduğunu sanan iki kişinin resimleri bir anda ülke gündemine girdi…

İğrenç resimlerin ülke gündemine girmesi, resimlerin kalitesinden dolayı değildi, fırça darbelerinin ustalığı da onları şöhret etmemişti…

Her iki ressam da farklı bir boyama tekniği kullanarak meslektaşları arasından sıyrılmamışlardı…

Resme baktığınızda ruhunuzu yansıtan bir görüntü görüp, “bu kadar derinlik de fazla” denilerek de şöhret olmamışlardı…

Bugüne kadar “kötü” olarak sürdürdükleri ressamlıklarını, artık “birilerini arkalarına alarak” ve “değerlere söverek” sürdürmek istiyorlardı. Böylece şöhret kaçınılmazdı…

Pek de iyi resim yaptıkları söylenemezdi. Zaten bugüne dek adını duyan da olmamıştı.

Kendi adıma ben isimlerini duymamıştım, resimlerini görmemiştim, müthiş teknik kullanarak yaptıkları resimleri kapışana da rastlamamıştım…

Belki ben yanılıyorum dedim, google efendiye sordum, sadece “ucube”yi sıraladı…

Öncesi yok…

Varsa da kayda değer değil…

Peki bu iki ressam denen zavallı, neden şöhret olamıyordu?

Çünkü berbat resim yapıyorlardı…

Menekşe Samancı da öyle, Özlem Alp de öyleydi…

***

Zamanlama iyiydi elbet, hakkını teslim etmeliyim…

Nasılsa Kars’taki “ucube” heykel gündeme oturmuş, “ucube” denildiği andan itibaren sanatseverlerin(!) koruması altına geçmişti…

Hatta taş yığınından ibaret diyeceğimiz kadar zevksiz yapıyı, neredeyse dünyanın sanat harikası haline getireceklerdi…

Sonuçta bir sanat eseriydi ama “iyi” diyeceğimiz bir yapıda bile değildi, vasatın altındaydı da…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, konuşlandığı yer ve estetik açısından “ucube” deyince bu defa “ideolojik koruma” gündeme geldi…

Mahkemede heykelin yerini uygun bulmamış, yıkımına karar vermişti…

Hiçbir sanat yönü bulunmayan, beş para verilmeyecek ve henüz heykel sanatına yeni başlayanların kolayca yapabileceği bir eser, oldu bize dünyanın en güzel eseri…

Hatta o eseri korumak, laikliği korumakla eşdeğer hale geldi…

Ve bir anda Türkiye, Mehmet Aksoy diye birisinin “heykeltıraş” olduğunu duydu…

O güne kadar neden şöhret olamamıştı, çünkü berbat heykel yapıyordu…

***

Mehmet Aksoy şöhret olunca, fırçalarla yaptıkları karalamaları resim sanan iki kişiye daha gün doğdu…

“Bizim neyimiz eksik” diyerek kafa kafaya verip, boş boş bakıştılar. Sonra birden şimşek çaktı…

Nasılsa sanata(!) “ucube” denmiş, bütün sol kesim sanatseverliğe soyunmuştu…

O zaman bir başka ucubelik gerekiyordu…

Ucubelik yapılacaktı ama bunu iğrenç bir şekilde yapmayı kafaya koydular…

Kars’taki heykele “ucube” diyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dı…

Sağ kesimdendi…

Muhafazakârdı…

İnançlıydı, dini değerleri önemsiyordu…

Üstelik de İmam Hatip mezunuydu…

Başörtüsüne karşı da hassastı…

İnsanların inançlarının gereğini özgürce yerine getirmesi gerektiğini savunuyor, bunun için yıllardır mücadele ediyordu…

Öyleyse “ucube”yi oturtacakları mekânı bulmuş, kişiyi seçmişlerdi…

Cami ve örtü, Müslümanlar için çok önemliydi…

Ucubeyi dini değerlere yamadılar mı şöhret kaçınılmazdı…

Ve en adi iğrençliği yaptılar…

Camiye “ucube” deyip, başörtüsüne de hakaret ettiler mi, gelsin şöhret…

***

Bir şeyi unutuyorlar…

“Reklamın iyisi kötüsü olmaz” diyenler, hayatında “iyi şey” yapmayanlardır…

Eğer bu düşünceyle insanların inançlarına saldırdılarsa ayıp ettiler…

Sanat, aykırıdır, farklıdır, herkesin kabul etmesi beklenmez, anlamasını isteyemezsiniz…

Ama sanat, bir başkasının değerlerine saldırmakla da olmaz…

İnanmak zorunda değilsiniz, farklı dinden olabilirsiniz ama bu size, bir başka dine saldırmayı haklı göstermez…

Ucubeyle şöhret olmak istiyorsanız, dini değerlere saldırmadan da olabilirdiniz…

O kadar zahmete girip, resim yapmakla da uğraşmazdınız…

Ben size daha kolay yol söyleyeyim…

Taksime çıkıp, çırılçıplak soyunabilirdiniz…

Hatta def-i hacetinizi en işlek caddede yapıp, bir anda ülke gündemine girebilirdiniz…

Belki size farklı gözle bakan, kolunuzdan tutup hastaneye götüren olurdu ama olsun, şöhret olurdunuz…

Şimdi farklı mı bakılıyor ki…

Siz ona resim, yaptığınıza da sanat mı diyorsunuz, aklınıza şaşarım…

Naif Karabatak
5 Mayıs 2011

2 Mayıs 2011 Pazartesi

İçinizdeki Ladin’i Öldürün!


Usame Bin Ladin, terör örgütü El Kaide’nin lideriydi. 11 Eylül saldırısını üstlenmiş, o saldırıda hiç suçu olmayan on binlerce insan yaşamını yitirmiş, ABD’nin “Müslümanlara” bakışı değişmiş, “teninin rengini” bahane ederek insanlar boş yere mağdur edilmişti…

O saldırıyı bahane olarak gösteren Amerika, birçok ülkeye saldırı düzenlemiş, masum insanlar büyük acılar çekmiş, işkenceler, ölümler, zulümler bir birini izlemişti…

Dün sabah, Ladin’in öldürüldüğü haberiyle uyandık…

Aceleyle bir resim de servis edilmişti, photoshopla’la yüzü kan revan içinde bırakılmış bir Ladin vardı…

Sonra bu fotoğrafı kimse yutmayınca “o yanlış” dediler, yenisini servis etmediler…

Sonra bir başka resim yayınladılar…

Başından yara almış, kurşun isabet etmişti…

Helikopterle saldırmışlardı, 40 dakika direndiği söylendi…

DNA testi için örnekler alınmış, cenazesi de denize atılmıştı, alelacele…

Amerika’nın korkulu rüyası bertaraf edilmiş, hemen de cenazesinden kurtulmuşlardı…

Belki dirilebilirdi…

Bir arkadaşı yerini bildirmişti…

Direnmişti ama helikopterle saldırılmış, eve ateş açılmıştı…

Operasyonu CİA yapmıştı, en üst düzey elemanları bizzat iştirak etmişti…

Usame bin Ladin'in Pakistan'ın başkenti İslamabad’ın kuzeyindeki bir bölgede bulunan büyük bir evdeyken helikopterle düzenlenen baskında öldürüldüğünü açıklandı.

“Bir bölge” ve “büyük bir ev” den ibaret adresi bile vardı…

İstihbaratçı değilim ama ben bunu yutmadım…

Kendi içerisinde o kadar çelişkilerle dolu ki, devenin dediği gibi “nerem doğru ki” diye haykırası gelen bir haber…

Ölüp ölmediğini bilmiyoruz ama Obama “hak yerini buldu” demiş…

Hak yerini bulacaksa, Afganistan’da yapılanların da, Irak’ta yapılan insanlık dışı saldırıların da hesabı sorulmalı…

Bush’un terör örgütü lideri olmaması, onun sütten çıkmış ak kaşık olduğu manasına gelmez.

Ladin teröristti, Bush ise ondan binlerce kat daha zalim bir teröristti…

***

Ladin için yapılan suçlama onun bir terör örgütü lideri olmasıydı, zalimdi, masum insanları hiç acımdan katlediyordu. En taze örneği de 11 Eylül’de ikiz kule saldırısıydı…

Terörün dini imanı olmaz, terör, her şekilde acımasızdır, zalimdir, zulümle abad olur, kanla beslenir, kin ve nefret tohumları saçarak varlığını devam ettirebilir…

Bu kavramlara bakarak kendisini terör örgütü olarak lanse eden veya etmeyen çok farklı örgütler, devletler, liderler, kişilerle karşılaşabilirsiniz…

“Zalim” dediğimizde ilk aklınıza gelen nedir diye sorarsanız, hiç çekinmeden, tereddüt dahi etmeden “Amerika” derim…

Tarihimiz nice zalim gördü, ne zulümlere tanıklık etti.

Nemrut, Firavun, Ebu Cehil, Ebu Leheb ve niceleri…

Zalimden çok ne var?

George W. Bush zalimdi, Saddam Hüseyin zalimdi, Enver Sedat zalimdi, Hüsnü Mübarek zalimdi, Hafız Esad da zalimdi, Beşer Esad da zalim. Kaddafi de zalim, Zeynel Abidin Bin Ali de, niceleri de…

Konuya zalimlik ve zulüm açısından baktığınızda, muhatabınızın terör örgütü olup olmaması önem taşımaz. PKK’da terör örgütüdür, Ergenekon da…

El Kaide ne kadar zalim bir terör örgütüyse, Bush’un Amerika’sı da o kadar zalimdi…

Hiç suçu olmayan 33 askeri ölüme gönderen de zalimdi, Sivas’ta oteli ateşe veren el de, Başbağlar’da 33 insanımızı öldüren karanlık güçler de…

Mardin’in Bilge köyünde “kendi kanından” 44 kişiyi katledenler de zalimdi, sokak ortasında eşini delik deşik edenler de…

Etiler’de Münevver Karabulut’u testereyle kesen de zalimdi, minicik bedenlere kıyanlar da…

Avucunu açıp, bütün güzelliğiyle gülücükler saçarak “bayramınız kutlu olsun” deyip, şeker isteyen çocukları katleden de zalimdi, ülkemizi ziyaret eden turistlere önce tecavüz edip, sonra öldürenler de…

***

Dün duyduğumuz haber gerçek olabilir…

Terör Örgütü El Kaide’nin Lideri Useme Bin Ladin öldürülmüş olabilir…

Böylece bir teröristten kurtulduk…

Diğer teröristlerde zamanı geldiğinde ölecektir…

Ergenekon gibi yapılanmalarla kendi halkını öldürme hesabı yapıp, “plan semineriydi” diye sıyırmaya çalışanlar da bir gün göçüp gider…

Ama siz içinizdeki Ladin’i öldürebiliyor musunuz?

Asıl önemli olan bu…

Tepeniz attığında, gözünüz hiçbir şeyi görmüyor mu?

O zaman önce içinizdeki Ladin’i öldürün, sonra zalimleri el birliğiyle yaşamımızdan atabiliriz…

Bir Ladin ölmüş, binlerce Ladin doğmuş ne çıkar?

Naif Karabatak
3 Mayıs 2011

1 Mayıs 2011 Pazar

Koşun, Birlikte Küfredeceğiz!


-Hayırdır yahu, bir olay mı var, skandalın şifresi mi çözüldü, şifrenin skandalına mı ulaşıldı. Yoksa yeni bir çılgın proje mi açıklandı. Bakar mısın bey amca, bu insanlar nereye doğru gidiyor, bu telaş ne?

-Koş oğlum koş, “küfürbaz genel başkan” gelmiş, hep birlikte toplu olarak küfredip rahatlayacağız.

-Yaşından başından utan, ne kadar ayıp, bir de söylüyor.

-Niye söylemeyecekmişim, koskoca genel başkanımız sövüyor…

-Sen de haklısın, imam ne yaparsa, cemaat de ne yaparmış diye bir atasözümüz vardı ama tam hatırlayamadım.

-Hadi sen de gel de nasıl küfrediliyormuş öğren, sövgü hazinen zenginleşir, fena mı?

-Mitingde +18 yaş uyarısı var mı?

-Yoo, olmalı mı?

-Herhalde yani, 18 yaşın altında kimse mitinge gelmiyor mu, yoksa gençler size bakmıyor mu?

-Bakmaz olur mu, biz partiyi gençleştirdik, korku imparatorluğunu yıktık, kasetlere yakalananları da diskalifiye ettik.

-O zaman küfrün sebebi anlaşıldı…

-Nasıl yani?

-Şimdi şöyle oluyor, küfredenlerin ahlaki sorunu yoksa genellikle cahildir. Hani toydur, neyin nerede yapılacağını bilmez, nerede nasıl konuşulacağından bihaberdir. Ağzına geleni söyler, olmayan frene basamaz, kalayı basar durur.

-Eee halen anlayamadım…

-Yani partiniz gençleşmemiş, çocuklaşmış ama benim bildiğim çocuklar da küfretmez, saygılıdırlar. Demek ki küfürbaz çocuklar partinizi ele geçirmiş…

-Bilgiçlik taslama da gel…

-Tamam geleyim, bakalım çağa çoluk nasıl küfrediyor?

***

-Yahu kürsüye çıkanlar çağa çoluk değil, kocaman adamlar…

-Ne sandın ya akıllım?

-Dinleyelim bakalım…

***

-Sevgili halkım, yahu halkım nerede?

-Küfrede küfrede kaçırdınız hepsini sayın genel başkanım.

-Niye küfrü sevmiyorlar mı, bak ne güzel birlikte rahatlıyorduk, bizim de fantezimiz bu şekildeydi.

-Halk küfredenleri sevmez ama siz seviyorsunuz, ağız dolusu bir küfredin de rahatlayın.

-Sevgili az kalan halkım, biz iktidara geldiğimizde var ya, her şey bir başka olacak, biz herkes için geliyoruz, bazıları için gelmiyoruz.

Biz var ya biz, ayrımcılığı kaldıracağız, filancalara hayat hakkı tanımayacağız…

Biz de çocuk olduk, bizim de çocuklarımız var, bol bol küfretmeleri için yasa çıkaracağız.

Çıkaracağımız yasayla herkesin dilediğine küfretme hakkı olacak…

En iyi küfreden yarışması yapacak, sonuçları canlı yayında açıklayacağız, tüm dünya gün yüzü görmemiş küfürler öğrenecek.

Sadece bu değil, küfrü parti programı haline getirip, “değiştirilemez” maddeler arasına koymak için çaba harcayacağız. Bizden sonra başkaları gelip değiştirmesin diye tüm tedbirleri alacağız. Haydi birlikte küfredelim…

….

-Oh be rahatladım, şimdi vaatlerimize gelelim…

Bizim zamanımızda elmalar beleş olacak, armutlarla toplanması da serbest hale gelecek…

Sapla samanı karıştırmak, incikle boncuğu kırıştırmak, kasetlerle görev değiştirmek “temayül” haline getirilecek.

Çocuklar her sabah beleş süt içecek, bunun için bolca inek besleyeceğiz, hele getirin bir örnek inek, işte bu, inek…

Öğle bir domates, bir hıyar bizden olacak, halk sebze yüzü görecek…

Meyvelerrrrr de bizden. Günde bir portakal, bir elma hakkınız olacak, fazlasını isteyenin ümüğünü sıkarım ona göre…

Donunuzda bizden, atletiniz de…

Hatta mezarınızda bizden…

Herkese bir mezar kampanyasıyla toprağın altına sokmayacağımız kimse kalmayacak.

Ölümü öpün, oyunuzu bana verin…

Bak yoksa söverim ha!

***

-Nasıl buldun genel başkanımızı…

-Vallahi aradım aradım ama bulamadım, siz buna genel başkan mı diyorsunuz?


Naif Karabatak
2 Mayıs 2011