28 Nisan 2011 Perşembe

Çılgınlık yürek ister!


Doğrusunu söylemek gerekirse Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın günlerdir merakla beklenen ve “çılgın” diye nitelenen projesini herkes gibi ben de merak ediyordum. Ama asıl merakım, projeye karşı muhalefetin takınacağı tavırdı…

Önceki geceden bu yana projeyle ilgili detayları öğrendiniz, maliyetinden aşağı yukarı haberiniz var…

Bütün bunları tekrar edip sizi sıkmayacağım…

Bütün bunlarla birlikte öğrendiğiniz bir şey daha vardı; tepkiler…

Muhalefet projeyi nasıl bulmuştu?

Projeyi gerçekten “çılgın” bulup, bir kereliğine kanlarına işleyen muhalifliği bir yana bırakarak tebrik mi edeceklerdi, yoksa her zaman ki gibi burun mu kıvıracaklardı…

Burun kıvıracaklarsa bunu nasıl becereceklerdi, çünkü bu da bir maharet isterdi…

Sahi bahaneleri ne olacaktı?

İşte bunları projeden daha çok merak edenlerdendim…

***

Önce MHP’den başlayalım…

Türkiye’nin çılgın adamlara ihtiyacı yoktu…

Öyle diyordu sayın Bahçeli…

Öyle ya, biz ağır akıllı adamlardık…

Usul usul yerimizde oturur, sindiğimiz köşemizden çıkmazdık…

Zaten dört tarafımız düşmanlarla çevriliydi…

Zaten Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktu, bu Kürtler de nereden çıkmıştı?

Hem “Devlet” ciddiyeti gerekirdi, çılgınlıklarla uğraşacak zamanımız mı vardı?

Sonra AK Parti’nin amacı “yeni zenginler” türetmekti…

Yeni zengin türetmemek için de bütün yatırımları askıya almak gerekirdi…

Yurdun hiçbir yerine çivi çakılmamalı, durumu iyi olan herkesin tiz zamanda boynu vurulmalıydı…

***

Kemal bey aslında şanslıydı…

Tam başbakan çılgın projesini açıklarken havaalanında, “vip” de bekliyordu…

Televizyondan çılgınlığı görüp, anında tepki verme şansına sahipti…

Ama bunu göze alamadı…

Bütün televizyonları kapattırdı…

Sonra da “uçakta izleme şansım olamazdı” diyerek soruları geçiştirmeye çalıştı…

Cevabı tabii ki vardı…

Boşuna mı muhalefet olmuştu.

“Bizim çılgın projeleri görün” dedi; bugüne kadar göremediklerimize bakıp hayıflanalım istedi…

Hem AK Parti’nin hiçbir projesinde “insan unsuru” olmadığı gibi, bunda da yoktu…

Muhtemeldir ki, İstanbul’da yaşayan 15 milyonu aşkın insanı, “insan unsuru” içerisine dâhil etmiyordu…

İstanbul’dan geçen, trafik çilesi çeken, yük taşıyanlar da “insan unsuru”na dâhil değildi…

AK Parti’de buluyor, buluşturuyor, hep insanları ilgilendirmeyen işlerle uğraşıyordu…

Yoksa açıklanan “çılgın proje” kuş uçmaz, kervan geçmez Kaf Dağı’nın tepesine mi yapılıyordu?

***

Sadece bunlar değil elbet, dahası var…

Bir kere bu proje çalıntıymış…

Taaa 600 yıl önce Kanuni Sultan Süleyman hayaletmiş…

Sonra Mimar Sinan’a talimat bile vermiş, ama kısmet olmamış…

O zaman bu proje uygulanmamalı, Kanuni Sultan Süleyman’ın hayaline leke(!) sürülmemeliydi…

Kanuni’den sonra gelen padişahların da böyle bir hayali varmış ama kısmet olmamış…

Öyleyse toptan atalarımızın 600 yıllık hayalini gerçekleştirmeyerek onlara saygımızı sunmalıydık…

***

Birisi daha çıktı, 1993 yılında merhum Bülent Ecevit’in de benzer bir kanalın “sözünü ettiğini” söyledi…

O zaman merhum Ecevit’in sadece ama sadece sözünü ettiğini, projelendirip, gerçeğe dönüştürme saygısızlığında(!) bulunmamak gerekirdi…

***

İşte bu yaklaşımla ülke yönetmeye talip oluyorlar…

Fatih Sultan Mehmet, unvanını İstanbul’u fethettiği için almıştı ama o unvanı almak için nice insanların, nice sultanların, nice kumandanların ömür tükettiği de biliniyordu…

Öyleyse Sultan Mehmet, kötü bir şey yapmış, “daha önce düşünülen” bir şeyi gerçeğe dönüştürmüştü…

Ötelere gitmeye gerek yok; İstanbul’a boğaz köprüsüne karşı çıkan, merhum Menderes’in açtığı yolları eleştirerek “bu yola uçak mı indireceksiniz” diyenler aynı zihniyete sahipti…

Sayın Bahçeli “çılgın adamlara ihtiyacımız yok” diyordu…

Oysa bu ülkenin o kadar çok çılgın insana ihtiyacı var ki…

Edison çılgınlık yaparak bizleri aydınlatmayı becerebilmişti…

Fatih, çılgınlık yaparak İstanbul’u fethetmişti…

Üç kıtada at koşturan tüm sultanlar da çılgınlık yapmıştı…

Atatürk, Cumhuriyeti çılgınlık yaparak kurmuştu…

Johannes Gutenberg’in çılgınlığı olmasaydı, siz bu yazıyı okuyamazdınız…

Aya ilk ayak basanlar da çılgındı, o aracı tasarlayanlar da…

Amerika’yı keşfedenler de, dünyayı dolaşanlar da, Hazerfen Ahmet Çelebi gibi deneyip deneyip düşenler de, Piri Reis de, hepsi de çılgınlıkla “unutulmaz” insanlar arasında yer almışlardı…

Çılgınlık “sevme” ile başlar, çılgınlık yürek ister…

Ve bütün çılgınlığınız, bugünümüz ve yarınımız için olmalı, gelecek nesilleri de kapsamalı…

Hani içinde “insan unsuru” yok(!) ama olsun…

Naif Karabatak
29 Nisan 2011

27 Nisan 2011 Çarşamba

Gari MHP Gari CHP


Dünden beri MHP’li arkadaşların canı sıkkın biliyorum. Üstüne giderek bir de ben sıkmayacağım. MHP'nin Aile ve Kadından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Recai Yıldırım, “bütün değerleri ayaklar altına” alarak zaten yeterince can sıkmıştı…

Bu yetmemiş Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Metin Çobaoğlu da tuz biber ekmişti…

Salatası da vardı, Rus hayat kadını, “iş(!)” kadını, emekli albay eşi falan filan. “Toplu” olarak ne yaptıkları pek anlaşılmadı ama “hayırlı” bir şey değildi…

Dün istifa etmek zorunda kalan iki genel başkan yardımcısının “sağ seçmen” tarifi de ilginçti; “Allah belasını versin. Sağ seçmen yuvarlak demek, gülle, hiç köşesi yok. Her tarafa yuvarlanır.”

Sağ seçmenin içersinde kendi seçmeni de yok mu bahsetmemiş…

Sonra “sapık” olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyor, fantezilerinden bahsedebiliyorlardı…

Edep timsali Hazreti Osman(r.a)’a hakaret etmekten çekinmiyor, Alevilere kara çalmaktan sakınmıyorlardı…

Bunlar “milliyetçi” ve “muhafazakâr” bir partinin en yetkilileriydi…

***

12 Haziran seçimleri yaklaştıkça siyasi partilerde ilginç gelişmeler yaşanıyor. Kimin elinin kimin cebinde olduğunu, halka nasıl baktıklarını, nasıl küfürbaz olduklarını, kimle nerelerde “toplu” olarak âlemler yaptıklarına tanıklık etmeye başladık…

Hayır, mıdır, şer midir bilinmez, zaman gösterecek…

İktidara talip olan MHP ve CHP, yani muhalefetin en önemli iki partisi “kafa karıştıran” ve “güven sarsan” ilişkiler, söylemler içerisindeyken, AK Partinin “çılgın” diye nitelenen projesi her kesimden takdir topluyordu…

AK Parti hizmet yönünden çılgınlık yaparken, demokratikleşme derken, sivilleşme isterken CHP ve MHP’nin Ergenekonculara “zırh” edindirme gayreti sırıtıyor, üstüne de kendi tabanına, kendi değerine hakaret yağdıran görüntüler ortaya çıkıyordu…

Ben MHP’li arkadaşların canının daha fazla sıkılmasını istemediğimi söyledim…

Sözümde duruyor ve yazıyı burada kesiyorum…

Ama aklıma gelen ve bir süredir yazmak istediğim bazı figürlerden oluşan oyunu da buraya alıyorum…

Benzetme gibi olmasın ama muhalefetimizin hal-i pür melali böyle…

İlk izlediğimde herkes gibi şaşkınlığımı gizleyemedim ama sonra oyunun ana fikrini çözdüm, birlikte karar verelim…

***

Düğün salonunda hareketli müzik başlamış, gelinle damadın mutluluğuna ortak olmak isteyenler de sahneye doğru yönelmişti. Dört taraftan gelen kadın, erkek ve çocuk konuklar, sahnenin ortasında halaya duracak gibi ancak belli bir sıra olmadan diziliyordu.

Salonda çalınan oynak havaya inat, sahnede yerini alanlar ağır ve dertli bir müzik dinliyormuşçasına sessizliğe bürünmüştü…

Derken hafif adımlarla, ama yine belli bir düzen olmadan sağa sola, öne arkaya doğru adım atıyor, düşünceli bir şekilde adımlamaya devam ediyordu…

Oynak şarkının hızına karşın, ağır devam eden ve ne zaman oynayacakları belli olmayan konuklar pür dikkat takip ediliyordu…

Ama hiç kimsenin oynamaya gönlü yok, derin düşüncelere dalmış, Karadeniz’de batan gemilerini düşünüyorlardı…

Belki de talihsiz geline üzülüyor, damadın kısmetine acıyorlardı…

Kim bilir belki de ekonomik sıkıntıya rağmen evlenme kararını hayata geçiren çifte acıyor, belki de damadın ailesinin perişanlığına yanıyorlardı…

İşi siyasete getirelim, belki de genel başkanlarının veya vekillerinin beceriksizliğine üzülüyorlardı…

Daha siz ne olduğunu anlamadan kalabalığın altında bomba patlamış gibi öne doğru kaçışmaya, aynı yerde buluşmaya başladıklarını görüp şok yaşamaya başladınız bile…

Hepsi bir düzen olmadan, ritimsiz bir şekilde zıplıyor, koşuyor, ellerini havaya doğru kaldırarak yükseliyorlardı…

İzleyenler ne olduğunu bir türlü anlamamıştı…

Ayaklarına çivi mi batmış, kırık camlar ortaya mı serpilmişti, yer bir anda ısınmış, yoksa hepsi birden çıldırmış mıydı?

Henüz ne olduğunu düşünmeye başladığınızda çılgınca zıplayıp duran insanların birden bire sessizliğe büründüğünü, çıldırmadan önceki gibi sakin durup, aheste bir şekilde farklı yönlere yürüdüğünü görürsünüz…

Hareketli müzik halen devam ediyor, insanlar da inadına hüzünlü bir şekilde farklı farklı davranış sergiliyordu.

Kimi başını öne eğmiş, kimi elini cebine koymuş, kimi kollarını göksünde bağlamış, kimi iki elini arkasında birleştirmişti…

Biraz önce ne olduğunu, neden insanların birkaç saniyeliğine çıldırdığını yeniden düşünmeye başlarsınız ve işte o anda biraz önce size tuhaf gelen karmaşa yeniden yaşanır.

Bazısı koşuyor, bazısı zıplıyor, bazısı adeta kaçıyordu…

Az önce izlediğiniz gibi yine herkes ortaya toplanmış, birbirine değecek haldeyken, eller de havada zıplayıp duruyorlar…

Kesin bu insanlara bir şey olmuş, diye kararınızı verecek durumdasınız…

Önceki karmaşanın yerini sakinliğin aldığına göre kimsenin ayağına çivi batmamış, kırık camlar ortaya serilmemişti…

Yer bir anda yanmamış, kimse çıldırmamıştı…

İşte o anda çılgınca zıplayıp duranlar, tekrar uslu bir hale geldiklerini görüyorsunuz…

Ve oyun böyle sürüp gidiyor, adı Denizli şivesinden esinlenerek “gari de gari oyunu” olarak belirlenmiş…

***

Eğer bazıları uydurmuyorsa ve izlediğim görüntüler gerçek bir oyuna aitse kolbastının karmaşalığını beşe ona katlayan bir oyun olduğuna kuşku yok.

Bir şey bilmeniz gerekmiyor, çalan müziğin önemi yok, nerede duracak, nasıl başlanacak gibi derdiniz de yok…

Bazı bölümlerinde sessiz, sakin oynuyorsunuz, bazı bölümlerinde çıldırmışçasına kanınız beyninize sıçrayacak kadar zıplayabiliyorsunuz…

Ama ortada ne figür var, ne estetik…

Elbette bu oyundan hoşlananlar var ve sadece hoşlananlara hitap eden bir oyundan öte bir şey değil…

Tıpkı muhalefetin içerisinde bulunduğu durum gibi…

Kendileri çalıp kendileri söylüyor ama bu milletin yararına tek satırlık laf etmemeleri ilginç geliyor…

Ne diyelim gari de gari…

Not: İlla da oyunu izlemek istiyorum diyenler burayı tıklasın

Naif Karabatak
28 Nisan 2011

26 Nisan 2011 Salı

Dev Markaların Korkulu Rüyası

Bakmayın mütevazı yaşadığına
Dev Markaların Korkulu Rüyası


Mehmet Öztürk, ülkemizde yaşayan milyonlarca insanımızdan birisi. O’nun farkı ise her şeye karşı duyarlı olması, her şeyi sorgulayıp, şüphelendiğinde ise şikâyetçi olması. Öyle böyle değil, binlerce şikâyet, binlerce dava, mahkeme koridorları, kazanılan davalar, süren mahkemeler, tehditler, gözdağları ve çok ünlü markaların korkulu rüyası…

Mehmet Öztürk, Adıyaman’ın Kâhta ilçesinde mütevazı bir hayat sürüyor. Onun mütevazı hayatına karşın, ülkedeki en önemli markaların korkulu rüyası. Haksızlığa gelemiyor, duyarsız kalamıyor, inceliyor, araştırıyor, dilekçelerle hakkını arıyor, savcılığa gitmekten çekinmiyor, binlerce şikâyet ve davayla uğraşacak zaman buluyor, para harcıyor. Bütün bunların hepsi “duyarlı vatandaş” olmaktan öte bir şey değil. Ne kendisi için bir şey istiyor, ne gözdağlarından ürküyor. Kendi halinde yaşıyor, kendi dışında bir hayat sürüyor.

Öztürk, Kahta’da motosiklet tamircisi olarak ekmeğini kazanıyor. Küçük dükkanının ön tarafı tamir için bekleyen ve tamiri biten motosikletlere ayrılmış, arka tarafında ise bir masa, bir kanepe var.
Masanın üzerinde bilgisayar, yazıcı ve dosyalar var…

Ürünler hakkında çeşitli bakanlık, genel müdürlük ve firmalara yazılan yazılar, gelen cevaplar, açılan davalar, verilen savunmalar, kesinleşen kararlar ve daha neler neler…

İşyerinin arka tarafını gören hukuk bürosuna geldiğini sanır, ön tarafını gören ise tamirciye geldiğini anlar…

Eline aldığı İngiliz anahtarı ve diğer takımlarla iyi bir tamirci olan Mehmet Öztürk, işyerinin arka tarafına geçtiğinde ise iyi bir hukukçu kimliğine bürünüyor. Dükkan içersinde ve dükkan dışında da sohbetinin çoğunluğunu “tüketici hakkı”na ayırıyor. Hoş bunu biraz da çevresi sağlıyor. Kandırılan, hatalı ürün satın alan, GSM operatörlerinden çekenler, bankalarla derdi olanlar, sağlıksız yiyecekle tanışanlar soluğu Mehmet Öztürk’ün yanında alıyor, onun deneyiminden faydalanmak istiyor…
O da hiçbir talebi geri çevirmeyerek, yapılması gereken yasal işlemleri yapıyor…

Adıyamanlı, Kahta’da yaşıyor, bugüne dek onunla ilgili tek bir bilginiz bile olmayabilir ama dev markaların onunla ilgili bilmedikleri yok gibi…
Bugün sizlere içimizden birisini tanıtacağım, ilginizi çeker diye düşünüyorum…


Tüketiciler Birliği’nin ilk Şubesini Kurdu
İnsanımız “tüketici” olduğu halde, “tüketici haklarından bihaber” olarak çok uzun yıllar boyunca yaşadı durdu.

2000’li yıllara geldiğinde duyarlı vatandaşlar “Tüketicinin de hakkı” olabileceğini sorgulamaya başladı.

Aldatıcı reklamlar, eksik, bozuk veya hatalı ürünlerle insanların cebinden paralar uçuşuyor, üstelik de sağlığından olarak bozuk ürüne harcadığından çok daha fazlasını sağlığını düzeltmek için harcıyordu.

Şikâyet eden çoktu ama şikayeti resmileştiren yoktu. Bunun için de Tüketicilerin başvuracağı kuruluşlara ihtiyaç vardı.

İstanbul’da Tüketiciler Birliği kuruldu ama hiç şubesi yoktu.

Bugün 15 milyonu aşkın olan İstanbul, Türkiye’nin başkenti Ankara, çok büyük nüfusun yaşadığı İzmir, Adana, Mersin, Bursa, Erzurum, Trabzon gibi illerden “şube talebi” yokken, Güneydoğu’nun şirin illerinden birisi olan Adıyaman’ın Kahta ilçesinden “ilk şube açma talebi” geldi.

2206 metre yükseklikteki, Dünyanın 8’inci harikası olan ve Dünya Kültür Mirası listesinde önemli bir yer tutan Nemrut Dağı’nın hemen eteğindeki Kahta ilçesinde mütevazi bir yaşam süren ve hayatını motosiklet tamirciliğiyle sürdüren Mehmet Öztürk, kısa bir zamanda çok ünlü markaların korkulu rüyası oldu, adeta devlerle savaştı.

“Reklam olur” dediği için markasını yazmıyoruz. Ama internete girip google’de “Mehmet Öztürk” yazdığınızda hangi dev markalarla savaştığını da görebilirsiniz.



İlginç bir ayrıntıyı not edeyim.

Bir gün yerel televizyonlardan birisini izliyor. Ekranda bütün harfleri tamam denecek kadar bir soru var ve cevabı isteniyor. Söylenen telefonu arıyor, saatler süren bir bekletmeyle karşılaşıyor, pes etmiyor. Ekranda sürekli adı yazıldığı halde bir türlü yayına bağlatılmıyor. Ödül olarak 4 bin dolar verileceği söylenip duruluyor. Şaka değil 2 saat 45 dakika telefonda yayına bağlanmayı bekliyor ve sonra “bağlantı kesildi” denilip, bir sonraki arayan yayına alınıyor.

Şikayetçi oluyor, RTÜK’ten o televizyonun belirlenen saatteki kaydını istiyor, mahkemenin yolunu tutuyor. “Ben kazandım” diyor, param verilmeli.
Kazanıyor, hem parayı alıyor, hem de 500 liradan fazla tutan telefon parasını.
Mehmet Öztürk, işin ucunu bırakmayan, kanunları iyi yorumlayan, hakkını aramayı bilen birisi.

Herkes biraz Mehmet Öztürk olmalı diye düşünenlerdenim. Olmalı ki, halkı kandırarak servetine servet katanlar kendisine çeki düzen versin ve insanlarımızın ekonomisi ve sağlığı bozulmasın.

Mehmet Öztürk’le Kahta’da, baraj kenarında balıklarımızı yerken konuştuk. Bütün cesaretimi toplayarak birçoklarının sormayı istediği soruyu ben sordum, “deli misin” dedim ve devamı geldi.


Mehmet Öztürk
1962 yılında Gerger’de doğdu. Lise mezunu olan Öztürk, Kahta’da motosiklet tamirciliğiyle geçimini sağlıyor.

2002 yılında Tüketiciler Birliği Kahta Şubesini kurdu ve Tüketiciler Birliği Genel Başkan Yardımcılığına getirildi. Daha sonra yapılan kongrede aday olmadı.

Öztürk, halen motosiklet tamirciliğinin yanı sıra Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi Adıyaman temsilciliği görevini yürütüyor, evli ve 6 çocuk babası.


Deli misin, veli misin, başka işin mi yok?
Delilik bakış açısına göre değişir. Bana deli diyen vardır ama ben deli değilim. Hakkımı bilen ve sonuna kadar peşinde koşan birisiyim. Bir yanlışlık gördüğümde, halkın kandırıldığını bildiğimde, insan sağlığıyla oynandığında dayanamıyorum.

Korkmuyor musun?
Neden korkacakmışım, Allah’ın verdiği canın Allah alır.
Sana farklı bakıldığını biliyorum, en azından buna takıntı diyen, hastalık diyen daha çoktur. Sorumluluk duygusu diyen ise ne yazık ki daha az.
Doğru.

Peki nasıl başladı bu takıntın?
Babamım BAĞ-KUR maaşındaki yanlışlıkla başladı, sisteme güvendiğimiz halde, sistemlerin doğru işlemediğini gördüm.

Sonra…
Sonra bir banka kartımdan haksız yere kesilen aidatın peşinde koştum, yıllarca uğraş verdim.

Aslında sizin şöhretiniz çok ünlü bir markanın eksik gramajından dolayı yaptığınız şikayet üzerine adını değiştirmesi oldu. Dünyaca tanınan bir markayla uğraşmak nereden aklınıza geldi?
Ben uğraşmadım, onlar uğraştı. Marketten aldığım çamaşır, bulaşık makinalarında kullanılan kireç önleyici bir ürünün bir kilodan az olduğunu hissettim.

Elinizle mi tarttınız?
Önce elime hafif geldi, sonra terazide tarttım, 630 gram geldi.

370 gram eksik yani.
Evet, bunun üzerine savcılığa suç duyurusunda bulundum, hikayesi çok uzundur. Sonra marka o ürünü piyasadan çekti, başka bir firmayla birleşerek adını değiştirdi.

Orada durmadınız tabii başka var mı?
Koruyucu ürünün eksik olduğunu görünce şikayetçi oldum, süreç uzadı, İstanbul’a gitmem gerekiyordu. Benimle görüşmek istediler. Gittim, onlarla görüşmeden önce parkta oturup dinleniyordum, bir şişe su aldım…


Su firması yandı desenize…
Evet. Şişe suyu bozuktu, karnıma bir sancı girdi, hastalandım. Şişe suyunu alarak savcılığa suç duyurusunda bulundum. Şişe suyunu tahlile gönderdiler, içinden neler çıktı neler…

Siz adamın iştahını kaçırırsınız, sadece su değil, sütler, yoğurtlar, salamlar, sosisler.. her şey hatalı mı, her şey yanlış mı, doğru giden bir şey yok mu?
Keşke olsa. Düşünebiliyor musunuz bu ülkede Tarım Bakanlığı var ama sucuğun dana eti oranını tespit edemiyor. Üzerinde yüzde yüz dana etinden yapıldığı söylenen bir ürünün, 6-7 bin lira arasında satılması size mantıklı geliyor mu? Bir kilo etin fiyatı belli, et dışında başka malzemeler dahil ediliyor, işçisi var, elektriği var, vergisi var ve bütün bunlara rağmen yüzde yüz dana etiyle yapılan sucuklar o kadar ucuz fiyata verilecek.
Tarım Bakanlığı bilmiyor mu?
(Tarım Bakanlığına ait bir yazı gösteriyor. Henüz sucuğun içerisindeki et oranını tespit edecek imkanları yokmuş) Bakanlık kendisi böyle bir imkanımız yok diyor ve en ünlü markalar da buna dahildir.

Marketten aldığımız dışı cilalı ürünlerin içi vay vaylı mı yani?
Elimde bir laboratuvar analizi var, çok ünlü birkaç markanın ürünü, içinde neler yok ki?

Girdiğiniz her yeri karıştırıyorsunuz, herkeste olmayan dikkat sizde var. Mecliste her gün binlerce insanın yemek yediği yerde ayrandaki ince ayrıntıyı nasıl fark ettiniz?
TBMM’ye gitmiştim. Bir vekilimizi ziyaret ettim daha sonra yemeğe geçtik. Yemekte ayran da vardı, paket ayranlardan. Alışkanlık haline geldiği için üretim ve son kullanma tarihlerine bakmak istedim ama ne üretim tarihi, ne de parti numarası vardı. Meclis Başkanlığına dilekçeyle müracaat ettim, adım “Meclisi karıştıran adam”a çıktı.
Yapılan incelemede haklı olduğum görüldü ve o firma bir daha TBMM’nin ihalesine katılamadı.

Kahta küçük bir yer. Bakkala, markete, kasaba gittiğinizde “şimdi yandık” diye düşünülüyor mudur?
Bilmem ama özellikle ürünlerin gramajına ve sağlıklı olup olmadığına baktığımı biliyorlar.

Eşiniz çocuklarınız ne diyor?
Bana destek oluyorlar, onlar da sağlıklı ürün kullanmak ister.

Ya arkadaşların?
Arkadaşlarım bana “Hafız-ül Kanun” derler. Kanunları çok iyi bilirim, tüketicinin haklarını sonuna kadar takip ederim.

Peki uğraşma diye yok mu?
Olmaz mı, ne işin var diyorlar, dünyayı sen mi düzelteceksin diye çıkışıyorlar.

Gerçekten de dünyayı sen mi düzelteceksin?
Öyle bir iddiam yok ama ben kendimi düzeltebilirim. Kendi haklarımı koruyabilir, hakkımın yenmemesini önleyebilirim. Önemli olan bu bilinci oluşturabilmek.

Bir şekilde insanların haklarına sahip çıkmasına önayak olmuş oluyorsunuz.
Evet…

Sahi sağlıklı yaşamak için neler önerirsiniz?
Teflon tavayı hayatınızdan çıkarın. Sıvı veya margarin yağlarını kullanmayın. Plastik kapı ve pencereler kullanmayın, kullanırsanız da her saat başı odayı havalandırın. Televizyonun açık olduğu odada saatte bir havalandırın. Cep telefonunuzu başucunuzda veya yatak odanızda şarja takmayın. Her meyveyi veya sebzeyi zamanında tüketin. Baz istasyonu ve yüksek gerilim hatlarından uzak durun. Nişasta ve glikoz şerbetinden üretilen hiçbir gıda maddesini tüketmeyin.

Geriye ne kaldı?
Sağlıklı ürünler kaldı.

Efendim çok teşekkür ederim, zamanınızı aldık.
Ben teşekkür ederim.

Söyleşi: Naif Karabatak
Fotoğraflar: Abdurrahman Elmacı

FotoluYORUM

FotoluYORUM

12 Haziran’dan Sonra


Türkiye 12 Haziran seçimlerine hazırlanıyor, adaylar da halkın arasında destek arıyor. Hali üzere halkın arasına giren adaylar esnaf ziyaretinde de bulunuyor.

Her partiden beş aday, parti teşkilatı, danışmanlar, şoförler, korumalar derken kalabalık bir grup kent merkezinden eksik olmuyor…

Esnaf ise kalabalıktan mı şikayetçi, yoksa dört yılda bir gelinmesinden mi bilinmez, kapısının önüne astığı yazıyla “Siyaset amaçlı ziyaretlere kapalıyız” diye mesaj bırakabiliyorlar; “12 Haziran sonrasına bekleriz” diye not düşmeyi de ihmal etmiyorlar.

Bu durum “misafirperverliğe” yakışır mı bilinmez ama her seferinde verilen sözü tutmayan siyasilerin vatandaşı çileden çıkardığının da bir resmidir…

Foto-Yorum: Naif Karabatak

Kılıçdaroğlu “yakışanı” mı yaptı?


Dünyada pek çok kolay iş vardır, pek çok kolay davranış. Kimisi için eğitim almanız, kurs görmeniz, dirsek çürütmeniz, emek vermeniz, çaba harcamanız gerekir…

Ama bazı şeyler de emek istemez, çaba gerektirmez, eğitimi olmaz…

Yürümek bile eğitimle kazanılır, konuşmak için bebeğin pür dikkat anne ve babasını izlemesi gerekir…

Doktor olmak için Tıp okumak, avukat olmak için hukuk tahsil etmek gerekir…

Gazeteci olmak için “en azından farklı bakış açısına” sahip olmak gerekir…

Yazar olmak için Allah’ın verdiği kabiliyetin dışında okumak, çaba harcamak, eğitim almak ve önyargılardan arınmak gerekir…

Hamal olmak için yükü sırtına almayı bilmek gerekir…

Seyyar satıcı olmak için “iyi bağırmak” gerekir, “albenili” ürün satmak gerekir…

Esnaf olmak için bir deneyim gerekir, güler yüzle müşteriyi kazanmayı bilmek gerekir..

İnsan her şey olabilir ama “iyisi” olmak için özen göstermek gerekir…

Herhangi bir işyeri çalıştırabilirsiniz ama müşteri memnuniyeti olmayınca sinek avlarsınız, kötü şöhretiniz tez zamanda yayılır ve eve götürecek bir parça ekmek parası kazanamazsınız…

Kısacası her şey için “çaba”nın yanında “istikrar” da, “iş ahlakı” da gerekir…

Dünyada sadece ama sadece küfretmek için hiçbir şeye gerek yoktur…

En kolay, en basit, seviye olarak da en düşük eylem, sövmektir…

Bunun için tahsilli olmanıza gerek yok, okul okuyup, dirsek çürütmenize, tonlarca kitabı okumanıza hiç gerek yok.

Hatta sadece tahsil değil, herhangi bir sivil toplum kuruluşunda görev almanıza da gerek yok.

Siyasi partilerde görev yapmaya, delege veya mahalle temsilcisi olmaya da gerek yok.

Küfretmek için bir siyasi partinin herhangi bir organında görev almayı da gerektirmez.

Hele hele bir partinin genel başkanı olmak da gerekmiyor, ağız dolusu küfrü basarsın, seviyeni orta yere koyarsın…

Küfretmek çok kolay, incelikleri elbet var ama sokağa çıktığınızda üç yaşındaki çocuk da küfretmeyi bilir, 93 yaşındaki de…

Bunun için farklı bir beceri edinmenize gerek yok…

Önce yüzünüzü yırtacaksınız, sonra ahlaki değerleri bir yana bırakacaksınız…

Ondan sonra gelsin kalaylı küfürler…

Sinirlenince bas küfrü rahatla…

Saza gelemeyince gaza gelenlerin başvurduğu bir yöntemdir, küfrederler olur biter…

Söyleyeceği sözü olmayınca küfrederek zeytinyağı gibi üstte çıktığını sanır…

Sövmek, babayiğitlik değildir, kahramanlık hiç değildir…

İyi bir lider olmak için küfretmek değil, liderlik yapmak gerekir…

Bir partinin genel başkanına hiçbir zaman “iyi küfreden” makamına yükseldiğini söylemezler…

Meydana çıkıp birkaç yüz kişiye hitap edince kendisinde bir cevher olduğunu sananlar, hemen aslı kimliğine bürünür, küfürle mesafe aldığını sanırlar…

Ahlaki olmayan bir kasetle işbaşına gelenler, ahlaki olmayan yollarla iktidarı yakalayacağını sanırlar…

Küfretmek, bu nedenle önemli görülür…

Bir kasetle genel başkanlık geliyorsa, galiz küfürlerle de başbakanlık geliyor sanırlar…

Oysa küfretmek çok basit bir iştir…

Üç yaşındaki çocuğu kolundan tut, “amcaya küfret bakim” de, yedi sülaleni sinemaya götürebilir…

Galiz küfürler savurdu diye o çocuğu bir partinin başına getirmek gerekmez…

Başbakan veya cumhurbaşkanı yaptırmayı da gerektirmez…

Belki ondan hiçbir şey olmayacağına yönelik işaretle edinilebilir o kadar…

Eğer o çocuğa ahlaki değerler öğretilmezse küfretmeye devam eder, iyi(!) bir küfürbaz olur çıkar…

***

CHP Genel Başkanı Kemal bey, sonunda saza gitmekten vazgeçti, gaza gelerek freni olmayan dilini küfre yöneltti…

Yarıda kesse de, sonrada yan çizse de (yan çizmesine çok alıştık) “küfürbaz genel başkan” olmaktan öteye gidemedi…

Yakıştı mı bilmiyorum…

Ne de olsa oturup bir çay içmişliğimiz, iki kelam etmişliğimiz yok…

Dolayısıyla hayatında başı her sıkıştığında küfreden birisi olup olmadığını bilemiyorum…

Ama eğer bir siyasi partinin genel başkanı, miting meydanında, konuşma kürsüsünde, “en basit dili” kullanıyorsa, “zor”u değil, “kolay”ı seçiyorsa ondan ne beklenir?

“Hayalci” olduğunu biliyordum, “bol keseden” attığını da gördük, SSK Genel Müdürüyken “kötü yönetici” olduğuna da tanıklık ettik…

Şimdi de küfürbaz olduğunu öğrendik, artık sevinebilir…

Naif Karabatak
27 Nisan 2011

25 Nisan 2011 Pazartesi

ndan Mektup Var!


Herkes ÖSYM Başkanı Ali Demir’i suçluyor, bütün oklar ona dönüyor, siyaseti bile o belirliyor. Bugünlerde en çok eleştirilen, en çok kızılan, en fazla gündemi karıştıran o.

O’nun yüzünden binlerce öğrenci meydanlara çıkıp eylem yapıyor…

O’nun yüzünden eylem yapanların arasına karışan provokatörler ortalığı karıştırıyor.

O’nun yüzünden Başbakan Recep Tayyip Erdoğan çıkıp, misliyle mukabelede bulunarak, “Biz on bin genci Taksim’e yığarız” diyor…

Yine o’nun yüzünden MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “on bin gence” sinirlenip, “biz bin bozkurtla başbakanı Kasımpaşa’ya kadar kovalarız” diyor.

Kim kimi kovalıyor, neden kovalıyor daha anlaşılmamışken, başbakan çıkıp, “Allah Allah? Sayın Bahçeli sen bozkurtlarla mı dolaşıyorsun? Ben bozkurtla dolaşmıyorum, ben eşrefi mahlûk olan insanlarla dolaşıyorum…” diyor…

Yine O‘nun yüzünden bu defa Bahçeli sazı eline alıp, başlıyor bozkurtlarla çakalları kıyaslamaya…

Kimin ne söylediği belli değil, bozkurtun mu, çakalın mı daha şerefli bir mahluk olduğu da hesaplanmamış…

Unutulan ise çakalların her zaman sığınacağı bir yeri vardı…

Çakalları tipine bakarak ayrıt etmeniz mümkün değildi…

Daha çok “para” olan yere giderlerdi…

Bugün birine, yarın öbürüne, diğer gün başkasına…

Çakallar dün de vardı, bugünde var, yarında olacaktı…

Çakallar, çakallık yapardı…

Ellerinden başka bir şey gelmez, çakallığı gizlemek için de her yolu denerlerdi…

Bozkurt’un ise bozu, karası olmazdı…

O zaman bu tartışma abesle iştigalden öteye gitmezdi…

Ama bütün bunların müsebbibi de Ali Demir’di…

Siyaset kızışıyor, tansiyon artıyor “elle tutulur” bir şey bulamayan muhalefet ise “bugüne kadar görmek istemedikleri” gençlerin ardına sığınıyorlardı…

Daha düne kadar öğrencilerin bursunu mahkemeye verip, onları perişan eden CHP, seçim beyannamesini açıklıyor, vaat etmediği hiçbir şey bırakmıyordu…

Öğrencilerin altına jaguar bile çekebilirdi, o kadar yani…

CHP’de öğrencilerin ardına sığınıyor, MHP’de, BDP’de…

Herkes sınavlarda şifre arıyordu; kaç haneliydi, kaç basamaklıydı, ne kadarı rakam, ne kadarı harf belli değildi. Kozmik odadan mı çıkmıştı, istihbaratın şifresi miydi, yoksa Ergenekon’dan “aday” edilenlerinin izlerini mi taşıyordu?

Hiç kimse bilmiyordu?

Şifre çözücülerden kimse destek istemedi, hiç kimse “bilirkişi” arayışına gitmedi…

Ali Demir önce şifre yok dedi, sonra şifre var dedi, daha sonra şifreyi basın için hazırladık dedi…

Bir ileri gitti, bir geri geldi…

Kendisinden çok emindi, suiistimal yoktu…

ÖSYM Başkanı öğrencilere mektup yazdı, hallerini hatırlarını sordu, sonra da “şifreyi bırak, geleceğe bak” dedi…

Mektupla yetinmedi, isteyene detay gönderdi, cumhurbaşkanı, başbakan, başbakan yardımcısı ve diğerleri şifrenin olmadığı kanaatine varmış, açıklamadan tatmin olmuşlardı…

Etkili ve yetkilileri ikna eden Ali Demir, bir anda ilginç bir atak yapıp, konuyu araştıran savcıya “Sınavı iptal edelim mi?” diye sordu…

Hani emindi ya işte o kadar…

Tam şifre küllenmeye yüz tutmuştu ki, bozkurtlarla çakalların düellosu arasında Ales denen illet ortaya çıktı…

Bazı kitapçıklar hatalıymış…

O kadarcık hata kadı kızında da olurmuş…

Bu defa Alescileri sokağa dökmek isteyenler çıktı meydane, hepsi de birbirinden merdane…

Bu defa etkili ve yetkililerin tepesi attı, seçim üzeri sınav okları fena halde yaralamaya başlamıştı…

Bir şey var mıydı, yok muydu, ikisinin arasında kalmanın ne alemi vardı?

Ali Demir yine çıktı meydana…

Bir süre basından uzak kalmış, yüzü unutulmuştu…

Arıza vardı, sonucu etkilemezdi ama 500 kadar kitapçık hatalıydı…

Baskı hatası canım. Hani eskiden mürettip hatası vardı, tıpkı ondan…

Sonra Ali Demir yine kalemi kağıdı eline aldı…

Öğrencilere mektup yazacaktı…

***

Yukarıdan beri okuduklarınızdan bir şey anladınız mı bilmiyorum…

Zaten bütün ülke bir şey anlamadı…

Ama ben anlatayım…

ÖSYM Başkanımız çok iyi niyetli birisi…

Nostaljik takılmayı seviyor…

Unuttuğumuz değerleri bize hatırlatıyor…

Sanal da olsa bu ülkede bir mektup gerçeği olduğunu yerleştirmeye çalışıyor…

Gençlere mektup yazarak, mektup geleneğini devam ettirmek istiyor…

Diğer her şey teferruat…

Bir de muhalefetin gıcıklığı…

Başka bir şey bulamayınca Ali Demir’in makamıyla oynamaya başlıyorlar…

Neymiş koltuk sallanıyormuş…

Ali Demir, demir atma yerine yelken açması gerekiyormuş…

Yani basmalıymış istifayı ya da alınmalıymış koltuğu…

Bir koltuk tutturmuş gidiyorlar…

Kardeşim, adamcağız bu ülkede unuttuğumuz bir değerimizi hatırlamamızı istiyor.

Sarılın kaleme kağıda yazın mektup, eşinize, dostunuza, arkadaşınıza, seçmeninize, adayınıza, vekilinize…

Kime yazarsanız yazın…

Bırakın Ali Demir’in koltuğunu, yahu bıraksanıza, bak hala çekiyorlar…
Naif Karabatak
26 Nisan 2011

24 Nisan 2011 Pazar

Çağa çoluğun elinde kaldık!


Nahiyenin başkanını bir telaş almıştı. Yerinde duramıyor, gözünü ise koltuğundan bir türlü ayıramıyordu. Sıkıntılı olduğu her halinden belliydi. Makam odasından bir aşağı, bir yukarıya gidiyor, gelip koltuğa oturup, hemen de kalkıyordu.

Cebinden sigara paketini çıkardı ama kapalı mekânlarda sigara içme yasağı vardı. Hani bir şey olmazdı ama birazdan çocuklar gelecekti…

“Çocuklar” deyince başkanı ter bastı…

Taşkesen Kasabasına belediye başkanı olalı tam 30 yıl olmuştu. 30 yıldır ne kadar rakibini alt etmiş, ne ayak oyunlarıyla karşılaşmış ama hepsini yenmeyi becermiş, 30 yıldır koltuğunu kimseye kaptırmamıştı. İzin bile almamış, göreve bile gitmemiş, neredeyse eve bile gitmeyecekti…

Koltuk bu boru değil ya…

Şimdiye kadar “izinli” bile olmamış, “hasta” durumuna düşmemişti…

Ama bu defa korktuğu başına geliyordu…

Birazdan çocuklar gelecek, “seçilmiş” çocuk başkanın makamına oturacaktı…

Ya kalkmazsa?

Hani bunun kanuni yönünü de bilmiyordu…

Çocuk bu, pekâlâ “eski başkanın görevine son verile” diye Osmanlı emri de verebilirdi; “Kırk katır mı, kırk satır mı” demezdi ama “bundan böyle başkan benim” diyebilirdi…

“Çağa çoluğun elinde kaldık, Allah’ım bu neydi başıma gelen…”

Kafasında bir ampul yanmasını bekliyordu…

“Ampul” deyince de aklına AK Parti geliyor sinir oluyordu ama ne yapsın…

Bu işten nasıl kurtulacaktı…

Yahu bula bula Taşkesen Kasabasını bulmuştu, hani büyük bir şehirde olsa danışmanı olur, özel kalemi olur, genel kalemi bulunur, birisi bir akıl verirdi. Şimdi kim akıl verecekti…

Kafasından bin bir türlü fikir geçiyordu…

“Buldummmm!” dedi bir anda, sonra sesi duyulur diye kısık sesle ayrıntıları anlatmaya başladı…

“Şimdi aklınla bin yaşa sen” dedi…

Ve devam etti planına…

Öğrenci forması giyinecekti…

Yan odaya geçecek, çocuklar geldiğinde ise hemen koltuğa kurulacaktı…

Temsili başkanda kendisi olacak, herkesi bir güzel kandıracaktı…

“Ama” dedi, “temsili başkanın yanında asıl başkanın olması gerekir.”

Tüh bu plan da tutmamıştı…

Büyükşehirde bir avukat arkadaşı vardı, cep telefonuna sarıldı ve onu aradı…

-Buyur başkan, Taşkesen’de havalar nasıl?

-İyidir avukat beğ iyidir…

-Buyur bir emrin mi var?

-Valla avukat beğ bir sıkıntım var da sana danışayım dedim…

-Danışma ücrete tabiidir.

-Başlatma ücretine…

-Hadi hadi kızma da söyle.

-Şimdi şey, kem de küm…

-Kem küm etmeden söyle.

-Elimde değil ki, sabahtan beri ateşler içinde kıvranıyorum.

-Başkanım yanlış aramışsın ben doktor değil avukatım.

-Biliyorum, çatlama anlatacağım.

-Dinliyorum…

-Hani şu 23 Nisanlarda makamlara temsili olarak çocuklar oturtuluyor ya…

-Eeee…

-Ee’si benim makama da bir çocuk oturacakmış, eski köye yeni adet gelecek.

-Her zaman otururlar…

-Taşkesen’de ilk kez oluyor. Hani biz nahiyeyiz ya…

-Anlıyorum, sorun ne?

-Ya bu temsili başkan asıl başkanmış gibi koltuktan kalkmazsa…

-Haaaaa.. haaaa… haaa…

-Ne gülüyorsun?

-Şimdi sen koltuğu kaptırmaktan mı korkuyorsun?

-Sen olsan korkmaz mısın?

-Yahu cumhurbaşkanı da, başbakan da, valiler de, belediye başkanları da, hatta bakanlar da koltuğu bırakıyor…

-Ama oralarda “temsili” olduğunu biliyorlar…

-Taşkesen’de bilmiyorlar mı?

-Nereden bilecekler, ilk kez yapılacak dedik ya…

-Hımmm sıkıntılı bir durum.

-Yani demem o ki, bunun yasal bir durumu var mı, yani ya koltuktan kalkmazsa ben ne yapacağım?

-Kalkar, biraz beklersin, kalkmazsa kibarca söylersin, daha olmadı mı kalkması için emir verirsin olur biter…

-Yine olmazsa…

-Valla çocuk bayramında çocuğa sert yapacak halin yok, bırak o yapsın. Merak etme senden iyi yapma şansı her zaman vardır…

-Seni de dost bildik, dert yandık…

-Kızma öyle şey olmaz, çocuklar da biliyor, çocukları getiren öğretmenleri de. Sen kibar davran yeter…

-Ne hallere düştük, çağa çoluğun elinde kaldık. 40 yıllık rakiplerime koltuğu kaptırmadım, bacak kadar çocuk makamıma kurulacak. Ya rakiplerim bu işi organize etmişse, yandık demektir…

-Yandın ki ne yandın, hadi sana kolay gelsin…

***

-Üfff ya o kadar sıkıntıyı boşa çekmişim, beş dakika koltukta oturdu ve kalktı. Çocuklar ne kadar da tatlıydı, hele başkan koltuğuna oturan. İyi demek rakiplerimin oyunu değilmiş. Seneye yine koltuğu devredeceğim ama temsilen…

Naif Karabatak
25 Nisan 2011