21 Nisan 2011 Perşembe

BDP’ye Neden Oy Verilir?


Türkiye son birkaç gündür YSK’nın sebep olduğu bir karmaşanın içersinde kıvranıp duruyor. YSK, hukuki gerekçeden yoksun bir şekilde bazı bağımsız adayları veto edince sokaklar savaş alanına döndü…

Demokratik haklarını aramak için sokağa çıkan BDP’liler ile terör yanlıları fırsatı ganimet bilerek taş atıyor, masum insanların ölümüne sebep oluyor, kamu kurumlarına saldırıyor, içerideki insanların hayatını tehlikeye atıyor, polisle çatışıyor, sağı solu ateşe veriyor…

YSK’nın kararı açıklandığında BDP mağdur konumundaydı…

Karar açıklandıktan sonra ise BDP’nin mağduriyetinden eser kalmadı…

Onlara sorarsanız “demokratik tepki” yapıyorlar…

Demokrasilerde hakkın böyle aranmayacağını da biliyorlar…

***

YSK’nın kararına ilişkin görüşlerimi önceki gün köşemde paylaştığım için kararın saçmalığıyla ilgili yeni bir şey söylemeyeceğim…

İşi mağduriyet boyutuyla değerlendireceğim…

Türkiye’de hakkı yenen sadece BDP ve bu partiye gönül verenler değil…

Bugüne kadar kapatılan partilerin çetelesini bile tutamaz olduk…

Sağ görüşlü partiler de kapatıldı, sol görüşlüler de, hatta BDP gibi “etnik” kimlik üzerine siyaset yapan partiler de…

Daha da ilginci iktidarda olan AK Parti’ye bile “kapatma” davası açıldı, hem de birkaç denemede…

BDP gibi etnik kimliğe dayalı parti dışındaki diğerlerinin hiç birisinde “partimiz kapatıldı” diye ülkeyi ateşe veren çıkmadı…

Seçilme hakkı engellenen de sadece bağımsız adaylar değil…

Bu ülkede Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, herkesin bildiği bir şiiri okudu diye ceza aldığı için “siyasi yasaklı” oldu, “veto” yedi…

Hiç kimse “bu kadar saçma sapan bir mahkûmiyet olur mu?” diyerek sokakları ateşe vermedi…

Karar hukuksuzdu, siyasiydi, kararı veren hâkimin hukuk tahsili yapıp yapmadığı bile belli değildi…

Ama sonuçta karardı ve tepkisi de bunun hukuksuz olduğunu dillendirmek, cezaevi çıkışında da gönüllerde taht kurmaktı…

Öncesinde de MSP kapatıldı, Refah kapatıldı, Fazilet kapatıldı, CHP kapatıldı, Adalet kapatıldı.. hasılı birçok parti kapatıldı, birçok insan seçilme hakkını kaybetti, halk ise “seçme” hakkından yoksun bırakıldı…

Sadece bu değil, neredeyse 30 yıldır boş yere genç kızlarımız sırf başörtüsü nedeniyle eğitim hakkından mahrum bırakıldı…

Demokratik tepki yapılmadı mı, yıllardır yapılıyor ama hiçbir masumun burnunun kanamaması için çaba da sarf ediliyor…

Hatta halkın seçtiği Merve Kavakçı’ya “bu kadına haddini bildirin” diyenlere bile cevabımız vardı, kavgamız değil…

Hakkımız mı yenmedi, tonlarca…

Hiç birisinde de sokaklar ateşe verilmedi, masum insanların hayatı tehlikeye atılmadı…

Bir köşeye sinildi mi?

Yine hayır, demokratik mücadeleye sonuna kadar devam edildi ve bu ülkeye en büyük zulmü yapan darbecilere yargı yolu açacak duruma geldik…

Artık darbe girişiminde bulunanlar Silivri’de yargılanıyor…

Darbe yanlılarını ise halk sandıkta mahkum ediyor…

BDP ise “mağdurum ben mağdurum” diyerek masum insanlara hayatı zehir ediyor…

Peki BDP neden desteklenir, neden oy verilir?

Etnik kimlik üzerine siyaset yapılması bir yana…

Neden BDP’ye oy vereyim?

Anayasa değişikliğine “evet” diyememiş,

Darbe anayasasını yargılamayı seçememiş,

Parti kapatmayı önlemeye destek olmamış bir partiye neden destek vereyim?

Bütün haksızlıklarda, bütün hukuksuzluklarda kılını kıpırdatamamış bir parti, söz konusu kendileri olduğunda “savaş”tan söz etmesi,

Başı sıkıştığında adres olarak dağı göstermesi seçmen üzerinde “olumlu” etki mi bırakıyor?

Başka partiye oy vermiş insanlar üzerinde “hoş” bir etkiye mi sebep oluyor?

Sahi neden BDP’ye oy vereyim, hangi demokratik talebimi yerine getirecek?

Hangi hakkımı arayacak, hangi özgürlüklerimi söke söke alacak?

Zaten bütün bunları diğer partiler de, iktidardaki AK Parti de yapıyor/yapmaya çalışıyor…

Hem de bütün engellemelere rağmen…

Ergenekon gibi oluşumların kirli oyunlarına rağmen…

Hem de sokakları ateşe vermeden,

Masum insanları kamu kurumuna kıstırmadan,

Onları ölümle burun buruna getirmeden,

Polislere ateş açmadan,

Milli serveti heba etmeden yapıyor…

Yıllardır hak arama bu şekilde yapılıyor, aksıyor, tökezliyor, sancılı oluyor ama “bir kişinin burnu kanamasın” diyerek hukuki yollardan, halktan destek alarak yapılıyor…

BDP ise 7 adayının haklı veya haksız şekilde veto edilmesini bahane ederek ülkenin altını üstüne getirmeye çalışıyor…

Sanki amaç, “bize sert müdahale yapın” şekline bürünüyor…

YSK’nın mağduriyeti yetmiyor…

İlla bizi mağdur edin, edin ki daha çok sesimiz çıksın denmeye getiriliyor…

YSK’nın yeşil ışık yakması, 6 adaya vize vermesi bile hız yetmiyor…

Mahkemelerin “alelacele” kararı bile kesmiyor…

“Bizi mağdur edin, bizi mağdur edin” diyerek sokakları ateşe veriyorlar…

Bütün bunlar için mi BDP’ye oy verilir?

“Mağdur oldum” diyerek masum insanlara hayatı zehir eden bir partiye neden oy verilir, neden oy vereyim?

Naif Karabatak
22 Nisan 2011

20 Nisan 2011 Çarşamba

Öğle Namazı Kaç Rekât?


Seçim öncesi ülkeyi karıştırmak isteyenlerin imdadına YSK yetişti ve ellerine “gerekçesiz” bir karar bıraktı. Bomba elinde patlayan insanlar ise sokağa döküldü…

Dün YSK’nın kararını değerlendirdiğim için bugün o konuya girmeyeceğim…

Konumuz öğle namazının kaç rekât olduğuyla ilgili…

Türkiye’nin birçok ilinde YSK protesto ediliyor, insanların seçme hakkının elinden alınmasına tepki gösteriliyor…

Bazen gösterilerin dozu kaçırılıyor, bazen dozu kaçırılsın diye uğraş veren kamu görevlileri ortaya çıkıyor…

Bir başka deyişle bazen tahrik ediliyor, bazen tahrik edilmek için can atanlar bulunuyor…

Hal böyle olunca da polisle göstericiler arasında “nahoş” görüntüler ortaya çıkıyor…

Bazen de komik olaylar…

Van’da YSK’yı protesto eden ekibe polis müdahale edince göstericiler sağa sola kaçıştı…

Hatta bazı göstericiler MHP seçim bürosunu da taşladı…

Polise yakalanmamak için sağa sola kaçışanların bir bölümü namaz vaktinden faydalanarak soluğu camide aldı…

Polisler ise caminin önünde bekleyerek alnında “gösterici” yazanları gözaltına almayı bekledi…

Cami içerisindeki göstericiler namaz kıldı mı, kılmadı mı bilmiyoruz…

Ama namaz çıkışı “şüpheli” görülenler gözaltına alınmak istendi…

Sorun, gerçekten namaza mı gitmiş, yoksa camiye mi sığınmış öğrenilmesi lazımdı…

Bunun içinde yurdum insanının müthiş “din bilgisi” nden faydalanılması lazımdı…

Polis Memuru, bu konuda kendisini bayağı etkili ve yetkili bulmuş olmalı ki, sınamayı üstlendi…

Camiden çıkan gençlere “Öğle Namazı kaç rekât?” sorusunu yöneltti…

Bazıları “10” dedi, bazıları “4” rekâtı yeterli gördü…

Polis Memuru kibarlığından hiç taviz vermeden ve aslında hiç istifini de bozmadan “dört” cevabı verenlerin kolundan tuttu, “Allah kabul etsin, bu arkadaşı gözaltına alın” diyerek diğer polislere yöneltti…

***

Başta demiştik ya konumuz “öğle namazı kaç rekât” diye…

Sahi kaç rekât?

Hangi mezhebe bağlı olduğunuza göre bu değişir…

Mesela Hanefi mezhebindeyseniz öğle namazının ilk sünnetini dört rekât olarak eda edersiniz…

Sonra imamla birlikte dört rekât farz namazını kılarsınız…

Daha sonra da yine tek başınıza öğle namazının son sünneti olarak iki rekât daha eda edersiniz…

Toplam on rekâtlık namazınızı kılarak, öğle vaktini eda etmiş olursunuz…

***

Peki Şafii mezhebindenseniz?

O zaman “dört” rekât farzla yetinirsiniz…

***

Daha başka da var…

Mesela seferiyseniz öğle namazını iki rekât olarak eda edersiniz…

Seferi olduğunuz halde namazı cemaatle kılıyorsanız ve imamınız da seferiyse yine iki rekât kılarsınız…

Ama seferi olduğunuz halde mukim bir imama tabiyseniz 4 rekât olarak öğle namazını eda etmeniz gerekir…

Camiden çıkan ve “gösterici” olduğuna inanılarak gözaltına alınan genci test eden polis memuru “Öğle namazı 10 rekât, nasıl da yakaladım seni” diyerek aldığı din eğitimi nedeniyle ödül bile beklemiş olabilir…

Yani “öğle namazı kaç rekât” sorusunun cevabını alarak hemencecik bir yargıya varmak o kadar da basit değil…

Polis Memurumuz basit sanmış…

Camiden çıkan genç de eğer göstericiyse “tüh yutturamadım” diye hayıflanmıştır…

Gösterici değilse de “polisin aldığı din eğitimine” hayran kalmıştır…

***

Türkiye’de din eğitimi hep tartışılır…

İnsanların inandığı ve yaşamaya çalıştığı dinlerinin neler emrettiğini, neleri yasakladığını bilmeden ömür tüketilir…

Bazen hac mevsimi şaşırılır, bazen zekâtla fitre karıştırılır…

Bazen haram helal sanılır, bazen harama alışan “iyi bir iş” yaptığını sanarak kendisini kandırır…

Sakın yanlış anlamayın, ne fetva vermeye niyetim var, ne de dini bilgimi ortaya yere koymaya…

Sadece olaylara nasıl baktığımızı ve ne kadar bildiğimizi göstermek istedim…

Hani yarım doktor adamı canından ediyorsa, yarım hoca da adamı imanından edermiş…

Bu ikisinin de yarımı tehlikeli…

Ve en kötüsü de yanlış bildiklerini doğru sanarak ömür tüketmesidir…

Tıpkı bazılarının önce namaza gidip, sonra “rüşvet”i hak bellemesi gibi…

Naif Karabatak
21 Nisan 2011

19 Nisan 2011 Salı

YSK’nın “Gerekçesiz” Kararı


Yüksek Seçim Kurulu yine yaptı yapacağını, çocukların bile inanmayacağı “gerekçeli” kararıyla bazı bağımsız adayları veto etti. Gerekçesi adayların “sicili”ydi ama aynı sicille milletvekilliği devam edenler vardı, hem de 12 Haziran’a kadar…

Türkiye’de adalete olan güvenim çoktan zayıfladı.

Bunun için çok sebep var…

Meşhur 367 kararından tutun da, Anayasa Mahkemesi’nin, Danıştay’ın ve Yargıtay’ın “buram buram siyaset kokan” kararlarına kadar…

Hatta yerel mahkemelerin “yanlı” ve “hissi” kararlarına kadar…

***

Ne güzel 12 Haziran’da “huzur” içerisinde bir seçime gidecektik…

Tam da Ergenekoncuların bütün planları suya düşmüştü…

Ne Fatih Camisine bomba atabilmişlerdi, ne denizaltında minicik yavrularımızı havaya uçurmuşlardı…

Yunan jetlerini düşürüp, Mehmetçiğin üzerine de atamamışlardı…

Çok şey yapamamışlar; kaos planını devreye koyup, halkı birbirine düşürememişlerdi…

Kurdukları oyunlara ne Türkler gelmişti, ne Kürtler, ne Aleviler, ne de Sünniler…

Uzun zamandır “derin” yapıların oyunu tutmuyordu…

Hiç suçu olmayan insanları katledip, sonra da birilerinin “Hepimiz Ermeni’yiz” türü bağırmaları hoşlarına gidiyordu…

Belki karşılık veren saflar olur, ortalık karışır diye ne de güzel avuçlarını ovuşturuyorlardı…

Onlar olmadı, huzur içerisinde bir seçime daha gidiyorduk…

***

Derken önceki akşamüzeri YSK bombayı patlattı…

Seçimlere parti olarak girmeyen BDP’nin desteklediği bazı bağımsız adaylar ve kendi adına bağımsız giren birkaç ismin adaylığına yasak getirdi…

Elbette gerekçesi “sabıka” kayıtlarıydı…

Anayasa’nın 76. maddesi ve 2839 sayılı Milletvekili Seçim Kanunu'nun 11 ve 21. maddelerinde kimlerin milletvekili seçilemeyeceğine ilişkin maddelerde belirlenen gerekçelerdi…

Buraya kadar olanına kimsenin bir şey dediği yok…

Eğer adayların şartları yasaya uymuyorsa veto edersin giderler…

O zaman “bile bile” aday gösteren partileri suçlarsın, “sonucu biliyordunuz da, neden aday gösterdiniz veya oldunuz” dersiniz…

Ama bu defaki farklı…

Bağımsız adaylardan ikisi zaten milletvekili…

Göreve devam ediyorlar, dokunulmazlıkları da var…

Yani milletvekili olan birisi için, yeni dönemde “milletvekili olamaz” diye karar alabiliyorlar…

4 yıl önce aksi karar verdiklerini bile unutuyorlar…

Bizim de bunu yutmamızı bekliyorlar…

Suçlar da ilginç…

Hani bazılarını saymıyorum, terör örgütüne üye olmak, destek olmak v.s.

Bazıları çok ilginç…

Suçlamalara bakınca hukuk adına daha alınacak çok yolumuzun olduğu görülüyor…

Gültan Kışanak, 1992 yılında “Halepçe Katliamını” protesto etti diye Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Kanununa muhalefet etmesinin yanında “hükümet emrine karşı gelmek” gibi bir suç daha işlemiş ve basmışlar 1 yıl 4 ay 15 gün hapis ve 55 bin lira ağır para cezası…

Sebahat Tuncel, 2006 tarihinde Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Kanunu'na muhalefet etmiş, 1 yıl 6 ay hapis ve 91 TL adli para cezasıyla cezalandırılmış. “Deneme” süresindeymiş, o nedenle yasaklanmış…

Ve en komiği…

Ertuğrul Kürkçü’nün İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı 3 Numaralı Askeri Mahkemesinin 8 Nisan 1975 tarihli ilamıyla 765 sayılı TCK'nın “devlet kuvvetleri aleyhine işlenen suçları” içeren 146/1 ve 1803 sayılı Af Kanunu uyarınca 30 yıl ağır hapis cezasıyla cezalandırılmış…

Sahi o sıkıyönetimin, neresi yasaldı, onların yaptığı zulümlerin cezasını bugün çekmiyor muyuz?

Halen antidemokratik bir yönetimin aldığı kararlar bu ülkede geçerli mi sayılıyor?

Halen darbe dönemlerinin cezaları, bir insanın milletvekili olmasının önünde engel mi?

O kararların hepsine 12 Eylül’de cevabımızı vermedik mi, elimizin tersiyle itip, bütün darbecilere lanetler okumadık mı?

Buna rağmen ceza vermeye ehil olmayanların verdiği cezayı, bugün önümüze dikmek, hangi aklın ürünü?

Gelin de siz bu ülkede adaletin olduğunu söyleyin…

***

Şimdi ne olacak?

Demokratik bir seçime gölge düşürülecek…

BDP’nin alacağı karar, sürecin huzurlu geçip geçmemesine neden olacak…

Veto edilen bağımsız adaylarda “bir başka aday” konulmayınca “adil seçim” ilkesi göz ardı edilecek…

Halen milletvekilliği yapan birisine “sen milletvekili olmazsın” diye bir karar alındığı için kargalar bile bize gülecek…

Ve bu komediyle biz “demokratik seçim” yaptığımızı sanacağız…

YSK’nın tuzu kuru…

Nasılsa kararları kesin…

Oh ne ala “ben yaptım oldu” dayatmasından başka nedir ki?

Siz yaptınız ama kararınızın da, gerekçenizin de içi de boş, dışı da…

Naif Karabatak
20 Nisan 2011

18 Nisan 2011 Pazartesi

İsteriz de isteriz, Cihaner’imizi isteriz!


11 Nisan’da milletvekili aday listeleri açıklanır açıklanmaz bütün ülkenin gözü, kulağı ve tüm uzuvları İlhan Cihaner’i aradı ama yoktu, yoktu işte…

Derken yurdum insanı tepki gösterdi, tepkiler çığ olup aşağıdan yukarıya doğru yuvarlanmaya başladı… (Her zaman yukarıdan aşağı olmaz ya)

Böyle bir haksızlık olamazdı…

Ergenekon sanıklarını aday edip dokunulmazlık zırhıyla kaplatmayı düşünenlerin İlhan Cihaner gibi bir vatan evladını unutmaları mümkün olamazdı…

Onunda dokunulmazlık zırhına ihtiyacı vardı…

O da meclise gidecekti…

Kürsüye çıkıp “yemin” bile edecekti…

Bütün hepsini söyleyecekti…

İlla da “milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma” diyecek…

“Hukukun üstünlüğüne” inanarak bağlı kalacaktı…

Sonra o da diğerleri gibi “toplumun huzur ve refahı”ndan bahsedecek, “adalet anlayışı” içinde “herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması” nı kabullenip, “Anayasa'ya sadakatten” ayrılmayacaktı…

“Gel” derlerse gelecek, “gözaltına” aldıklarında paşa paşa gidecekti…

Sonra bütün bunlar için “büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine” diyerek ant içecekti…

Olmadı…

Halk bunu kabullenmedi…

Taban baskı yaptı, tavan yerinden oynadı…

Ve sonunda İlhan’ımız, Cihaner’imiz Denizli’den “kontenjandan” aday oldu…

CHP tabanın sesine kulak verdi, tavanı daha fazla çatırdatmadı…

Bunu da Gürsel Tekin açıkladı…

Gürsel Tekin, Erzincan eski başsavcısı İlhan Cihaner’in sürpriz bir biçimde son dakikada CHP Denizli milletvekili adayı yapılmasının perde arkasını Milliyet Gazetesi'nden Aslı Aydıntaşbaş’a anlattı, bütün ülke de “bizi ne kadar önemsiyor” diye çocuklar gibi sevindiler…

Hatta Cihaner’in nasıl aday gösterildiğine ilişkin bu tarihi açıklamayı, her yıl “bayram” olarak kutlamayı önerenler bile çıktı…

Gürsel Tekin, “Cihaner’i taban istedi” dedi…

Cihaner konusunda tabandan beklenmedik bir tepki dalgası gelmişti…

Önce uğultu halinde başlayan tepkiler, daha sonra artarak devam etmiş, dalga dalga yayılmış, bazen kısa dalgadan, bazen de orta dalgadan yayın yaparak, uzun dalgaya kadar yayın verebilmişti…

Sayısız e-mail almış Gürsel Tekin…

Kaç tane olduğunu sormayın, sayısız dedik ya, yani sıfır…

Sonra partililer aramış, “Cihaner neden yok” demişler…

Ve en belirleyici kriter de bu olmuş…

Tabanın sesinden çok partililerin sesi gür çıkmış…

Tekin kararını vermiş…

Süreç içerisinde Kemal beyin olmamasını dert etmeyin, Gürsel Tekin karar verince oluyormuş…

Sonra “İlhan Cihaner’i cep telefonundan” aramış, “yes” tuşuna basmış…

Cihaner, aday edilmediği için küsmemiş, CHP’ye nefer olmaya hazırmış…

“Bundan sonra da CHP’ye her anlamda katkı sunmaya hazırım” demiş…

O güne kadar CHP’ye ne gibi katkısı olduğunu ise eklemeyi unutmuşlar…

Mesela masum insanların evine silah koyulması gibi…

Mesela tek derdi çocuklarının Kur’an öğrenmesi olan ailelerin minik yavrularını derdest edilmesi gibi…

Mesela “özel” sorgu odalarında “çok özel” sorgular yapılması gibi…

Acaba CHP’ye bu ve buna benzer ne gibi katkıları olmuştur?

Sonra Gürsel Tekin ağzındaki baklayı çıkarmış, telefonun diğer ucuna doğru atıvermiş…

“Seni milletvekili yapmak istiyoruz” demiş…

Cihaner “şok” olmuş, şok edilen masumlar gibi…

Kabul etmiş tabii…

Milletvekilliği bu, boru değil ya…

Dokunulmazlık zırhı da var, yüksek maaşı da, emekliliği de…

Üstelik kodesten yırtacak…

Yargılama duracak ve adalet yerini(!) bulacak…

CHP ne iyi etmiş de tabanın sesine kulak vermiş…

İlhan’ımızı, Cihaner’imizi bize yeniden armağan etti…

Hem de “milletin vekili” olarak…

CHP bunu hep yapıyor…

88 yıldır milletin sesine kulak veriyor, taban ne derse onu yapıyor…

Mesela millet “ezanı Türkçeleştir” diyor, hemen yapıyor…

Tabandan “Kur’an’ı yasakla” diye tepki geliyor, yasaklamakla kalmıyor, tek harfi idam için geçerli sebep sayılıyor…

Sonra taban “camilerin ne işi var, ambar yap” diyor, CHP hiç zaman kaybetmeyip camileri ambar yapıyor, dolduruyor buğdayları, sonra da denize döküyor…

Taban bu, isteği eksik olmaz ki…

Bazen “hadi ne olursun kıtlık olsun” diyor, CHP ülkeyi kıtlığa mahkûm ediyor…

Halk “karne” istiyor, CHP bir parça ekmeği karneyle, torpille, rüşvetle veriyor…

Tabanın gönlü “kuyruk” çektiğinde bunu tavan olan partiye iletiyor ve CHP’de derhal ülkenin dört bir yanında şeker, mazot, benzin, gazyağı, tüpgaz, yağ, pirinç, un kuyruğuyla donatıyor…

İşte tabanın en son talebi “İsteriz de isteriz, Cihaner’imizi isteriz!” şeklindeydi ve CHP diğer Ergenekon sanıklarında olduğu gibi, yine halkın sesine kulak verdi ve İlhan’ımızı Cihaner’imizi Denizli’den milletvekili adayı yaptı…

Vatana, millete, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine ve dış temsilciliklerimize hayırlı ve de uğurlu olsun…

İyi ki varsın CHP!

Naif Karabatak
19 Nisan 2011

17 Nisan 2011 Pazar

Kemal Beyin Hayal Edemeyeceği Hedefler


AK Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, aylardır sır gibi sakladığı seçim beyannamesini nihayet açıkladı. Beyannamede “yoksullara 600 lira maaş vereceğiz” gibi, ya da daha önce alıştığımız “iki anahtar” vaadi, “yol, su, elektrik, telefon, internet, kanalizasyon” gibi çok gerilerde kalan hizmetlerin geleceğine ilişkin sözler yoktu.

Yatırım da yoktu, hayali paracıkların havada uçuşması da…

Başbakan, 2011’i değil, 2013’ü de değil, 2023’ü hedefleyerek ülkenin daha iyi yere gelmesi için komple yapılacak şeylerden bahsetmişti…

AK Partinin 2023 hedeflerine geleceğim ama önce ilk tepkiye bakalım…

***

CHP Genel Başkanı Kemal Bey “Programda galiba insan unutulmuş” demiş…

Hangi hizmetlerin kimler için olduğunu anlayacak kapasiteden yoksun olunca, insanlar için başka şeyler beklersiniz…

Kemal beyin televizyonlarda yayınlanan bir tanıtım reklamı var…

Başından sonuna “Ben” diye hitap eden bir anlatım…

“Ben Kürt Türk ayrımı yapmam, ben zengin fakir ayrımında bulunmam” diye hep “ben” odaklı bir tanıtım…

CHP’yi “ben”den ibaret sanınca, “Benim adım Kemal, yaparım diyorsam yaparım”dan öteye gitmiyor…

Hani AK Partiyi “tek adamlıkla” suçluyor ya…

CHP’de “ben” sorunu var galiba…

***

Neyse, hizmetlerin insan için olduğunu bilmeyen Kemal beyi bir yana bırakıp, AK Parti’nin 2023 hedeflerinin gerçekçi mi, hayalci mi, seçim vaadinden öteye gitmeyen şeyler mi diye bakalım…

Bir de bakalım odağında insan var mı?

İlki “ileri demokrasi”

Sanırım Kemal beye göre demokrasinin ilerisi insanlar için değil…

İkincisi “büyük ekonomi”

Bu da Kemal beye göre insanlar için olmayanından…

Üçüncüsü “güçlü toplum”

Toplumdan kopuk olduğuna göre Kemal Bey, toplumun içinde “insanı” görememiş olabilir veya “güçlü” ifadesinin manasını bilemeyebilir…

Dördüncüsü “yaşanabilir çevre ve yaşanabilir şehirler”

Bunda da “yaşayanlar insan” olamayacağından Kemal Bey insanları görememiş…

Beşincisi ve sonuncusu ise “lider ülke”

Bunda da ülkenin lider olmasından olumlu olumsuz etkileneceklerin insan olamayacağını düşünen Kemal Bey, insanın unutulduğunu söylemiş…

***

Bütün bunların gerçekleşmesi için alt başlıklar da var…

Anayasa değişecek, kısa, öz ama sivil ve özgürlükçü olacak, insan odaklı olacak…

Mesela hep şikâyetçi olduğumuz uzun yargılamalar sona erecek, yargılamaların hızlandırılması için tedbirler alınacak…

Kişi başına gelirin 25 bin dolara çıkması hedefleniyor…

Evlenenlerin yuva kurması için TOKİ aracılığıyla aylık 100 TL taksitle ev sahibi olmaları sağlanıyor. TOKİ’nin bugüne kadar yaptıklarıyla da bunun “hayal” olmadığı anlaşılıyor…

Kürt sorununun tarihe karışacağı söyleniyor. Demokratik açılım uygulanmaya başladıkça bu tür “ayrılıkçı” sorunların tümden biteceği zaten tahmin ediliyor…

AB’ye tam üyelik hedefinin devam edeceği söyleniyor. Bunun devam etmesi demek, daha ileri bir demokrasi demek, darbesiz, dayatmasız, karanlık güçlerden arınmış bir yönetim anlayışı da demektir.

Türk uçağı üretileceği de söyleniyor ki, bugüne kadar “olabileceği” ni gösteren çok gelişme var…

Dev hastaneler, ucuz konutlar ve daha neler neler…

İstanbul’a iki yeni kent kurularak, daha kolay yönetim anlayışı ortaya konuyor…

Peki, neden 2011 değil, 2012 değil, 2015 değil de 2023?

Yoksa AK Parti 2023’e kadar iktidarda mı kalacak?

Elbette bazılarında bu korku da var…

İktidarda kimin kalıp kalmaması çok önemli değil aslında…

Demokrasi rayına oturunca, kurum ve kuruluşlar görevini yapınca, “ülkenin sahibi benim” deyip, dilediği zaman müdahale edenler asli görevine dönünce, iktidarda kimin olması, sadece o dönem için “farklılık” deneceğimiz şeyleri uygulamasını sağlar…

Yani o zaman Kemal bey de iktidar da olsa (çok zor ya neyse) hiçbir şey değişmeyecek, her şey normal seyrinde devam edecek…

2023 ise Türkiye Cumhuriyet’inin kuruluşunun 100’üncü yıldönümü…

Atatürkçü ve laik olduğunu iki de bir söyleme gereği duyanlarca değil, gerçekten bu ülkeyi seven insanlarca cumhuriyetin 100’üncü yıldönümünde “muasır medeniyet” seviyesinin yakalanması arzulanıyor…

Üstelik bu arzu hayalden de öte bir şey…

Yeter ki, hedefinizde insan olsun, insan odaklı bir yönetim anlayışına sahip olun…

Ve hangi partili olursanız olun…

Yeter ki yaratılanı, yaratandan ötürü sevin…

Yapılmayacak hiçbir şey yoktur…

Bütün bunlar gerçekleşir mi bilinmez ama Kemal beyin hayal dahi edemeyeceğini kesinlikle söyleyebilirim…

O’nun hayalinde Silivri var; avukatı olduklarını nasıl aday edip, milletvekili seçtirerek dokunulmazlık zırhıyla kaplatacak…

Kemal bey bunları düşünüyor…

Naif Karabatak
18 Nisan 2011