15 Nisan 2011 Cuma

İyi çocuklar kaybetti


12 Eylül’de halkoyuna sunularak kabul edilen referandumun olumlu yansımalarını hissetmeye başladık. Yasa çıkarmaktan çok, yasayı uygulamanın önemli olduğunu bilen bir ülke olarak, geldiğimiz sürecin önemini kavramak zorundayız.

Bugüne kadar yasalarda başörtüsü yasağı olmadığı halde, kendi kendine uydurulan bir yasak nedeniyle yıllardır genç kızlarımız eğitim hakkından mahrum kalmaktadır. Yasayı uygulama konumunun değişmesiyle yerini “kısmi” yasağa bıraktı. Kısaca “odun” kafalı olanlar halen yasakçı, “doğru düşünenler” ise özgürlükten yana tavır aldı…

Yıllardır dilediği gibi at oynatan “iyi çocuklar(!)”ın yaptıklarından habersizdik.

Bazen darbe yapıyordu bizim iyi çocuklar, bazen kargaşa çıkarıyordu, bazen bomba atıyor, bazen de attıkları bomba kendilerini havaya uçuruyordu…

Balyoz oluyorlardı, yumruk atıyorlardı, bazen mehtaba çıkıp “aykız” şarkısını söylüyor, bazen “sarıkız” olup sağa sola caka satıyorlardı…

Yaptıkları melanet ortaya çıkınca “iyi çocuklar” tavrına bürünüyor, onlara göre bütün kötü çocuklara hayat zehir ediliyordu…

Bazen yerden fışkıran silahlar başlarına iş açınca “boru bu boru” diye zekâmızı test etmeye bile kalkıyorlardı…

Sonra atılan imzanın ıslaklığı, kuruluğu önem taşıyordu…

Belki de yaşadığımız her şey bir “seminer notu”ndan ibaretti de biz farkında değildik…

Aşağılık planların adının ne olduğu öneli değildi, kim tarafından kaleme alınıp, planlandığı da önem taşımıyordu…

Bu millete karşı yapılan her şey hainlikle eşdeğerdi…

Kendilerini yasaların üstünde gören “derin” ve bir o kadar da “karanlık” odaklar, kimin iyi olup olmadığına karar verecek halde bulunuyorlardı…

Hepsi geçti…

İyi çocuklar cezaevine, kötü çocuklar ise özgür bir ülkede yaşamanın hazzına varmaya başlıyor…

Daha alınacak çok yol var, atılacak çok adım var…

Güzel adımlardan birisi 12 Eylül referandumuyla atıldı…

HSYK’nın yapısı değişti…

Artık görevini yapan hâkim ve savcılara “sen nasıl iddianame hazırlarsın” diyerek meslekten ihraç edilmeyecek…

Türkiye’de çok yürekli savcılar var, cesur hâkimler var…

Onların yüreği iğrenç ilişkileri çözmeye yetiyordu ama aşamayacakları yerler vardı…

Gelen bir telefon emriyle meslekten ihraç edilebileceklerini biliyorlardı…

Sırf görevlerini yaptıkları için görevinden olmayı göze alabiliyorlardı…

Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya bunlardan birisiydi…

İyi çocukların kötülüğünü araştırırken bazılarına göre “yanlış yere” toslamıştı…

Haddini bildirmek gerekiyordu…

“İşini yap dedik ama bu kadar da değil” denilerek görevden alınmış, perişan edilmiş, haddi bildirilmişti…

Hakkında korkunç iddialar bulunan bir başsavcının nasıl gözaltına alınacağını öğrenip, uygulamaya koyan Erzurum Özel Yetkili Cumhuriyet Savcısı Osman Şanal’a haddi bildirilmişti…

Ergenekon’a bulaşan, özel sorgu odaları oluşturan, masum insanları fişleyen, bazı evlere silah koyup, amacına ulaşmaya çalışan, kısaca görevini kötüye kullanmakla kalmayıp, hainlik yaptığı iddia edilen bir başsavcıyı gözaltına alması gerekiyordu…

Başsavcı ise bildiği bütün hukuk terimlerini bir yana bırakarak efeleniyordu…

Gözaltına alınmıştı ama mağdur edilen görevini yapan savcı olmuştu…

Şimdi her iki yürekli savcı da, görevden alan HSYK tarafından göreve iade ediliyor…

Görevden alan da HSYK’ydı, göreve iade edecek olan da…

Sadece “kanunu uygulama” anlayışları değişikti…

Birisi “iyi çocuklar”a toslayana kadar kanunu uygulayabiliyordu, bir diğeri “iyi çocuklar”ın ötesine geçebiliyordu…

Olması gerekeni yapabilecek bir yapıya bürünmüştü…

Halk, 12 Eylülde bu saçmalığa “dur” demişti…

Halen “sivil anayasa”nın neler yapabileceğine inanmayanlar, iki değerli savcının iade-i itibarına iyi baksın…

Bütün halk iyi çocukların kaybettiğini bir kez daha gördü…

İyiliğin birilerinin tekelinde olmadığını da anladı…

Türkiye darbe zihniyetlilerin anayasasıyla, seçim kanunuyla, saçma sapan içtüzüklerle, kanunun üstüne çıkan yönetmenliklerle, genelgelerle daha ne kadar yönetilmeyi bekliyor…

Darbe zihniyetlilerin tüm artıkları bu ülkeden temizlenmedikçe, karanlık güç odaklarının elleri kurumların üzerinden çekilmedikçe, ne bu ülkede demokrasi olabilir, ne de halkın dediği…

12 Haziran’da yapılacak seçim işte bunun için çok önemli…

Keşke aday listeleri de “halkın istediği” gibi olsaydı, demokratikleşme, aday belirlenmeyle başlansaydı…

Naif Karabatak
16 Nisan 2011

14 Nisan 2011 Perşembe

Hadiii çocuklar çalışalım!


Siyasi partilerin halkı okuyamadıklarına, kentlerin hassas noktalarını göremediklerine bir kez daha şahit olduk. 11 Nisan’da açıklanan milletvekili aday listesi yurdun birçok yerinde eleştiriliyor, bazı kentlerde ise bu eleştirinin dozu artarak devam ediyor…

Biz yeniden gelelim Adıyaman’a…

Hiç kimse kusura bakmasın, uzun zamandır Adıyaman’da “adı konmamış” bir kavga var…

Kâhta, Adıyaman, Besni ve Gölbaşı teşkilatları ile bu ilçelerden aday olarak meclise gidenler, seçilmişler, seçilmemişler arasında süregelen bir kavga, bir çekişme ve bir anlaşmazlık…

Adı ne olursa olsun “bir birini istemeyen” ve “bir birini çizmeye çalışan” siyasilerin gürültüsü arasında yapılmayan işler, aşılmayan sorunlar var…

Dünkü yazımda da belirttiğim gibi Adıyaman’ın dağ gibi biriken sorunları, hiç hatırlanmayan yatırımları, eksiklikleri ve açmazları var…

12 Haziran’da halk yeniden tercihini belirlemek için sandığa gidecek…

Antidemokratik şekilde belirlenen ve dayatılan aday listelerinden hangisini tercih edecekse, vatandaş o partiye oy verecek…

Kendi partisinin aday listesini beğenmezse ya oy verecek ya pikniğe gidecek ya da kendisine en yakın partiyi desteklemeye çalışacak…

İlk kez “çok kıymetli aday adaylarının yer aldığı” bir seçim süreci geçirdik.

Bu her parti için böyleydi…

Ama listeler açıklandığında ise herkesi şok eden bir dayatmayla karşılaşıldı…

Zaten dayatmanın kendisi hoş değildi, şimdi partililer listeleri de hoş görmüyor…

Ama buna rağmen her parti yarıştan “zaferle” çıkmaya çalışacak…

Milletvekili adayları, listeye giremeyenler, teşkilatlar, partiye gönül verenler herkes çalışacak…

İsterseniz bakalım nasıl çalışacaklar…

AK Parti’den başlayalım…

AK Parti Kâhta’da müthiş bir sinir harbi yaşadı…

Dengir Mir Mehmet Fırat, seçim sürecinde Adıyaman’a gelecek; Kâhta’yı, Sincik’i, Gerger’i ve diğer ilçeler ile Adıyaman merkezi gezerek “hatırını kıramayacaklar”dan destek isteyecek…

“Hadiii çocuklar çalışalım!” diyecek ve herkes başlayacak canla başla çalışmaya…

Nevzat Bayhan İstanbul’dan kalkıp gelecek, Gerger, Kâhta, Sincik ve Adıyaman’da kapı kapı dolaşacak, nazı geçenlere yönelip, “Hadiii çocuklar çalışalım!” diyecek ve başlayacaklar canla başla çalışmaya…

Besni’de İbrahim Öztürk aynısını yapacak, Gölbaşı’nda Mahmut Göksu da aynısını yapacak…

Adıyaman’ın doğusu ve batısı harıl harıl çalışmaya başlayacak…

Sıra Adıyaman’a gelecek…

Önce Belediye Başkanı Necip Büyükaslan, teşkilatı ve tüm vatandaşları toplayarak, yaptığı hizmetleri anlatıp “Hadiii çocuklar çalışalım!” diyecek ve harıl harıl çalışmaya başlayacaklar…

Yaşar Güleş de teşkilatı toplayıp, “Hadiii çocuklar çalışalım!” diyecek…

“Her ilden bir kadın aday olacak” sözüne kanıp, “pozitif ayrımı” da ceplerine koyup, kadınların mecliste daha çok temsil edilmesi için aday adayı olan tüm kadın adaylar da “Hadiii çocuklar çalışalım!” diyerek bütün kadınlarla elbirliği edip çabalayacaklar…

Son gün, son ana kadar listede olan, daha sonra liste dışı kalan Ayla Pektaş da aynısını yapacak, gençleri, kadınları ve nazı geçenleri toplayıp “Hadiii çocuklar çalışalım!” diyecek ve başlayacaklar harıl harıl çalışmaya…

Temayülde ilk ona giren de, ilk yirmi içinde yer alanlar da destek olanlara gidip, “Hadiii çocuklar çalışalım!” diyecekler…

Hatta Adıyamanlı olmadığı halde, hayatında ilk kez gördüğü Adıyaman’dan aday adayı olan ve nasıl aldıysa 23 oyu kotarabilen Aynur Ayaz da “Hadiii çocuklar çalışalım!” diyecek ve kolları sıvayacaklar…

Belki de en büyük çabayı liste dışı kalan Fehmi Hüsrev Kutlu yapacak; Toplayacak tüm Adıyaman’ı “Hadiii çocuklar çalışalım!” diyecek…

Listenin beşinci sırasına yerleşen ve seçilmesi neredeyse imkânsız olan Şevket Gürsoy da hemşerilerini toplayıp “Hadiii çocuklar çalışalım!” diyecek ve başlayacaklar canla başla çalışmaya…

Sonra Mehmet Erdoğan, Besni’ye gidip, kendisine muhalefet edenler dâhil herkesi toplayıp “Hadiii çocuklar çalışalım!” diyecek ve başlayacaklar çalışmaya…

Listenin ilk sırasında yer alan seçilmesi garanti olan Ahmet Aydın da Kâhta’ya gidip “Hadiii çocuklar çalışalım!” diyecek ve Kâhta ayağa kalkacak…

Sonra listenin ikinci sırasında Mehmet Metiner, üçüncü sırasındaki Murtaza Yetiş de “Hadiii çocuklar çalışalım!” diyecek ve başlayacaklar çalışmaya…

Böylece AK Parti beş milletvekilini garantilemiş olacak…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da bir gerinip “amma da liste yapmışım ha!” diye sevinecek…

***

CHP boş durur mu?

Eski İl Başkanı Av.Ali Murat Bilgiç, yeni il başkanı Zafer Ersoy’la birlikte tüm teşkilatı toplayıp “Hadiii çocuklar çalışalım!” diyecek ve canla başla çalışacaklar…

Şevket Köse de aynısını yapacak, listeye girenler de, girmeyenler de…

Ve CHP beş milletvekilini garantilemiş olacak…

***

MHP ise Besni’de doğan boşluğu doldurmak için uğraşacak ve el birliğiyle “Hadiii çocuklar çalışalım!” deyip, bir milletvekili çıkarmaya uğraşacaklar ama kazara beşini de götürecekler…

***

Sonra sıra BDP’de…

BDP’liler pikniğe gidebilir, üçtaş oynayabilir, çelik çomakla zaman geçirebilir, ip atlayıp, top koşturabilir. Hâsılı ne yaparsa yapsın bir adayları çantada keklik…

Beşi çıkaracaklar ama sadece bir bağımsız adayı destekliyorlar…

Kısaca anlayacağınız bir tek BDP’lilerin “Hadiii çocuklar çalışalım!” demeye ihtiyaçları yok…

Adıyaman’a hayırlı olsun…

Naif Karabatak
15 Nisan 2011

13 Nisan 2011 Çarşamba

AK Parti Adıyaman’ı Gözden Çıkardı


Bildiğiniz gibi genellikle ülke gündemini takip eden yazılar kaleme alıyorum ama siyaset de yerelden başlıyor. Bugün “aday listesi”nin Adıyaman ayağını değerlendirmek istiyorum.

Türkiye’nin birçok ilinde adaylara tepki var, ortaya çıkan liste beğenilmiyor, eleştiriler birbiri ardına geliyor…

Ya Adıyaman?

***

Seçim öncesi Adıyaman’da genel hava “bu vekiller çalışmıyor, değişmeli” şeklindeydi…

Bu algı belki doğruydu, belki yanlış, belki de kısmen doğruydu…

Bana göre ise vekillerin yasama yapmak için seçildiğidir, sorun atadıklarında ve proje üretemeyen kurumlardadır. Eğer illa vekiller suçlanacaksa “atananlara olan yakınlık” sorgulanıp, eleştirilmelidir. Yoksa proje üretildi de, vekiller “takipçisi” mi olmadı?

Kendi fikrimi geçersem, “çalışmıyor” diyenlerin geçerli sebepleri de vardı…

AK Parti hükümeti döneminde ülke genelinde 10 binlerle ifade edilen kilometrelerce duble yol yapılmıştı, Adıyaman’da ise 90 kilometreyi bile bulmayan duble yol bitirilememişti…

Tütüne Adıyaman’da kota konmuş, tütünün mağdur ettiği insanlar ise Adıyaman’da yaşam mücadelesi veriyordu…

Türkiye ileriye gidiyor, çağ atlıyor ama Adıyaman, bırakın adım adım ilerlemeyi, sürekli bir şekilde komşularıyla kıyasladığında geriye gidiyordu…

Eğitimde halen ikili eğitim yapmanın sancısını çekiyorduk…

Sağlıkta “40 yıllık” hastaneleri modernize etmenin ötesine gidemiyorduk…

Yatırımda “yeni” diyebileceğimiz hiçbir şey yoktu…

Adıyaman ucuz iş gücü cennetiydi, halen 250-300 liraya insanların çalıştırılmasını içimize sindiriyorduk…

Yoksulduk, yeşil kartlarımız bol, ekmeğimiz kıttı…

Bunun için de devlet “baba” oluyor yağımızı, şekerimizi, unumuzu veriyordu ve sobamıza konulan kömürle övünüyorduk…

Çünkü işsizlikte Türkiye ortalamasının çok üzerinde bir paya sahiptik…

Teşvikte sıralamamızın “yanlışlığını” herkes kabulleniyor ama “düzeltme” yönünde kimse etkili olamıyordu.

Adıyaman çıkmaz sokaktı, o zaman Nissibi köprüsü yapılmalıydı, kimse de “tık” yoktu, gereksizdi, pahalıydı, falandı, filandı…

Atatürk Barajına bir ilçemizi vermiş, onlarca köy ve mezramız gitmiş, üstüne de Atatürk Barajının nimetlerini eklemiştik, yine kimsede “tık” yoktu…

Çevre illerle bağlantılı olan bütün yollarımız “sorunlu”ydu, şehir içi yolların haliyse içler acısıydı…

Sümer Meydanı’nda ibaret bir “şehir merkezi” olan kentten ibarettik. 56 yıllık bir il, bu kadar büyümesine rağmen ikinci bir cazibe merkezi oluşturulamamıştı…

Sosyal ve kültürel yönden bir dokun, bin ah işit şeklinde yuvarlanıp gidiyorduk; ne kültür merkezimiz vardı, ne konferans salonlarımız, ne sinemamız, ne tiyatromuz, ne de başka alanlarımız…

Parklarımız iyi değildi, bahçelerimiz yoktu, piknik alanlarımız ise çöplüğün yanında kıvrılarak bulabildiğimiz yerlerdi…

Adıyaman’a gelenler elli yıllık otogara girerek notumuzu veriyordu…

Turizmde Malatya ile sürekli kavga ederdik ama Adıyaman olarak “çivi çakma” gibi bir girişimimiz olmamıştı. 40 yıl sonra Nemrut’un yolunu yapmakla övünüyorduk…

Perre Antik Kenti gün yüzüne çıkmıyor, Tuz Hanı ve Oturakçı Pazarıyla ilgili “ciddi” girişim yapılarak, sonuç alınmıyordu…

7 yıldır görevde olan belediyenin “gözle görülür” bir hizmeti yoktu, hizmet diye gösterilenlerin de önemi yoktu…

Bütün bunlar halkın AK Parti’ye, teşkilata, vekillere ve belediyeye tepki göstermesine neden oluyordu.

Buna rağmen de her seçimde, bir öncekinden daha çok oy alıyor, adeta “iyi ettiniz” deniyordu…

***

Ve geldik bu seçime…

AK Parti’den 77 aday adayı çıktı…

Hepsi kendi çapında çalıştı, çabaladı, masraf etti, umutlandı, ümit verildi…

Çoğunun kariyeri vardı, birikimi iyiydi, hizmet yapmış, hizmete devam etmek isteyenler vardı…

Hatta çoğu “söz” bile almış, “istifa et” diye telkinde bulunulmuştu…

Başbakanın “değişime gidiyoruz” sözüne kananlar, vekillerin “en az yarısı”nın değişeceğini düşünüyordu, tümden değişeceğini söyleyenler de vardı…

Liste açıklandı dört vekilden üçünün listede olduğu görüldü, listede olmayansa Fehmi Hüsrev Kutlu’ydu…

Sayın Kutlu, AK Parti il teşkilatının kurucusuydu, kurucu il başkanıydı ve sonra da iki dönem milletvekilliği yapmıştı…

Yukarıdan beri sıraladığım sorun ve eksiklikler için halk, “vekiller çalışmıyor” diyordu…

Sadece Sayın Kutlu liste dışı kaldığına göre suçlu bulunmuş, “ayağa kalk” denmiş ve üzeri çizilmişti…

“Oh olsun!” o zaman, madem bunca sorunun sebebi oydu, o zaman cezasını çekmeliydi…

Değişim dedikleriyse dört vekilden üçünü bırakıp, beşe tamamlayarak iki yeni aday almaktı…

Kadın aday sözü gerçekleşmemiş, “değişim” sözü hayata geçmemiş, halkın “çalışmıyorlar” sözünden sadece bir vekil etkilenmişti…

Elbette listede kalan üç vekil de tıpkı liste dışı kalan vekil kadar çalışmış, çabalamış ve bu kente hizmet etmek için gece gündüz uğraşmışlardı…

Başarı dördünündü, başarısızlık da yine dördünündü…

Kuşkusuz listeye giren iki yeni aday da birbirinden değerli…

Üç eski vekil, iki yeni vekil adayıyla seçime giden AK Parti’nin hedefi beş vekil çıkarmak…

Listeye tepki ne olur, küsenler, kaçanlar, saf değiştirenler, çalışmayanlar, burun kıvıranlar olur mu, olursa bunun oranı ne olur bilinmez

Bu elbette işin bir yönü, bir de farklı tarafı var…

O da AK Parti’nin BDP’nin desteklediği bağımsız aday ve CHP’nin listesine karşı nasıl tavır takınacağı…

Halk, “başarısız vekil gitti, oh olsun kurtulduk” deyip asılacak mı, teşkilatlardan “biz dışlandık” diyenler “bizle dalga mı geçiyorlar” deyip savsaklayacak mı?

İşte bütün mesele burada, sizce hangisi olacak?

Naif Karabatak
14 Nisan 2011

12 Nisan 2011 Salı

Adayları nasıl buldunuz?


Türkiye o kadar seçime kilitlenmiş ki, önceki gün listelerin açıklanmasından itibaren, en çok sorulan soru “listeyi nasıl buldunuz?” şeklinde oluyor. Öyle ki, selam faslını bile es geçip, “merhaba” yerine “adayları nasıl buldunuz?” sorusu geliyor…

Bakalım nasıl bulmuşlar?

-İnanın listeyi ben bulmadım, önüme kondu…

Partilerdeki depremin dineceğine inanıyorum.

Karmaşanın yerini çok kısa sürede daha sağlıklı bir değerlendirmeye bırakacağı açıktır.

Sonuçta bütün partiler “dayatma” bir liste yayınladı…

Yani kendi partinizi suçlarken, diğer partilerin de aynısını yaptığını unutmayın.

Bu da partilerdeki demokrasi eksikliğini gün yüzüne çıkarır.

Bir de “güç savaşı”nı, “dengeleri” ve “had bildirmeleri” hesaba katmak gerekiyor…

Onun dışında “şu listede olmalıydı, bunun listede ne işi var, ben neden girmedim, o neden girdi” gibi yakınmaların hiç gereği de yok, faydası da…

Ancak herkes birbirine “adayları nasıl buldunuz?” diye sormaya devam ediyor, bir süre daha edecek gibi gözüküyor.

Birkaç diyalog not aldım, sizlerle paylaşayım…

Bu notları parti genel başkanlarının da bilgisine sunuyorum, belki ne kadar dayatabildiklerini görebilirler…

***

-Listeyi nasıl buldun?

-İyi de, sıralama farklı olsaydı çok daha iyi olurdu. Mesela şu sıradaki şuraya, bu sıradaki buraya, öbür sıradaki oraya…

-Listeyi karman çorman ettin, bir de iyi diyorsun…

-İsimler iyi sıralama yanlış…

-Yine iyi ya isimleri de beğenmeseydin?

-Orası öyle ama biz bu sıralamadan zarar göreceğiz…

-Sonuç nasıl olur?

-Banko yapacağız banko…

-…

***

Listeyi nasıl buldun?

-Berbat, böylesine kötü bir listeyi kim yapar bilemiyorum…

-Genel başkanlar yapar, kaç sıfır olur?

-Kaçı, göçü yok, bu listeyle tökezleriz, falanca partinin falanca adayının acayip oyu var…

-Sen oy verecek misin?

-Vereceğim tabii başka partiye mi oy vereyim…

-…

***

-Listeyi nasıl buldun?

-Bari Kenan Evren’i de aday gösterselerdi, hani bunlar darbeye teşebbüsten yargılanıyor, o bizzat darbe yapmıştı, daha kariyerli yani…

-Yani Ergenekon sanıklarının aday edilmesinden rahatsızısın.

-Olmam mı, şimdi biz millete ne diyeceğiz?

-Onu bilemem, partine oy verecek misin?

-Bir de falanca partinin ekmeğine yağ mı süreyim, tabii ki vereceğim…

-…

***

-Listeyi nasıl buldun?

-Berbat! Kardeşim balyoz sanıklarının bizim partide ne işi var. Üstelik adam hayatında bizim görüşümüzün zerresine sahip olmamış. Ismarlama ve dayatma…

-Çok kızgınsın…

-Olmam mı, bu şekilde barajın altında bile kalabiliriz, halk bir daha dersimizi verirse ne yaparız?

-O zaman sen oy da vermezsin…

-Yok ya vermez olur muyum, listeyi beğenmedik ama parti bizim…

-…

***

-Sahi siz listeyi nasıl buldunuz?

-Benim adayım listeye girememiş, çok kötü bir liste ortaya çıkarmışlar…

-Neden giremedi acaba?

-Neden olacak, falancaların baskısı olmuş, filancalarla da kavga sürünce ortaya böyle bir liste çıktı…

-Oy vermeyi düşünüyor musun, yoksa başka partiyi mi destekleyeceksin?

-Öyle şey olur mu, biz falanca partinin ekmeğine yağ sürmeyiz arkadaş…

-…

***

-Listeyi nasıl buldunuz?

-Bu listeyle halktan nasıl oy isteriz bilemiyorum yani?

-Çok mu kötü?

-Olmaz mı, vatandaş bize hesap sormaz mı, neden bu var, neden bu yok, neden diğeri girmedi diye…

-Sorar değil mi?

-Sorar ama ne cevap vereceğiz?

-O zaman partine oy da vermezsin…

-Listeyi beğenmedim ama oy vereceğim, mecburen vereceğiz…

-…

***

Bir de liderlerin adayları dayattığı söylenir…

Neymiş efendim, partilerde demokrasi yokmuş…

Liderlerin aday dayattığı yok, girenlerin girmeyenlerden artısı da yok. Sorun “nabza göre şerbet” vermekte yatıyor…

Tek sıkıntı liste açıklandığında şerbetin dozajının kaçması…

Sindirmek çok kolay, birkaç gün geçsin, siyasi dönemin 12 Haziran’a odaklanacağını göreceksiniz…

Tıpkı yıllardır olduğu gibi…

Naif Karabatak
13 Nisan 2011

10 Nisan 2011 Pazar

Tercihimi adaylar belirleyecek


Kayahan’ın o güzel şarkısında, nakarat halinde tekrarlanan bir dörtlük var; “Demek yine bana hüsran, Bana yine hasret var, Yine bana esmer günler düştü eyvah, Yine bana hüsran bana yine hasret var, Yine bana sensiz günler düştü.”

İşte o dem, bu dem…

Türkiye’de ne kadar “demokrasi” derseniz deyin, siyasi partiler içersinde Demokrasinin “D”sinin bile hâkim olmadığını görebilirsiniz.

Hiç ayrım yapmadan, tüm partiler için bunu rahatlıkla söylüyorum…

Halk olarak da siyasi partilerden çok geri kalır yanı olmayanlarımız var…

Buna rağmen de yılardır farklı seçimlerde oy kullanıyor, tercihimizi belirliyoruz. Bazen darbe dönemlerinde dayatılanı destekliyor, bazen özgür ortamlarda dayatmaya rıza gösteriyoruz.

Oysa biz ne başımıza çoban seçiyoruz, ne de güdülecek koyunlarız.

Biz, bu ülkeye ve insanlara hizmet edecekleri belirliyoruz.

Seçtiklerimiz, bizden üstün oldukları için değil, hizmete talip oldukları için görev alabiliyorlar…

Görev verilenlerin de “daha iyi hizmet” etmek için bir diğerinden farkının olup olmadığı önem kazanıyor, sadece o kadar…

***

Bugün 11 Nisan, yani adayların açıklanacağı gün…

Bu sürece kadar birçok “nabız” yoklandı, birçokları da bu nabzın “yanlış atması” için didindi durdu…

Ortada atan bir nabız yok, attırılmaya çalışılan sanal bir nabız var…

***

Sürece bakalım isterseniz…

Önce saçma sapan bir temayül yoklaması ortaya çıktı…

Düşüncesi güzel, uygulaması felaket bir temayül…

“Benim dediğim olacak” diye “güçlerinin devamını” sağlamaya çalışanlar, “hırslarına” uyanlar, “iradelerine ipotek koydukları” kişilerin avucuna çentiklenmiş liste tutuşturmuşlardı…

Ve “senin iraden olamaz, ben ne dersem o olur” diyerek “kendi temayülünü” belirlemişlerdi…

Ortaya çıkan irade, halkın veya teşkilatların iradesi değildi, birilerinin iradesinin sandığa yansıtılmasıydı…

***

Sonra ortaya “çok gizli anket” çalışması çıktı…

O kadar gizliydi ki, sağır sultan bile duymuştu…

Duymakla kalmayan sağır sultanlar, “anket formunun fotokopiyle çoğaltılarak farklı isimlerin öne çıkarıldığını” da maalesef görmüştü…

Bu ikisi de siyasi partilerin yöre insanının nabzını ölçmeye dönük bir çalışmaydı…

Doğrusu düşüncesi çok güzeldi ama uygulaması hiç de öyle olmadı…

Dolayısıyla da iki nabız ölçme, “çöpe atılacak sonuçlar” doğurdu…

Her iki yoklamadan da kimin ne kadar oy aldığı, ne kadar destekçisi olduğu veya olmadığının hiçbir önemi yok…

Çünkü başından sonuna kadar “dayatmanın gerçeğe dönüşmesi”nden öte bir şey değildi…

***

Şimdi ise siyasi partiler “adayımız bu, haydi oy verin” diyecekler…

Siyasi partisine, liderine, program ve tüzüğüne göre yönünü belirleyenler ise “dikte edilen liste”ye oy vermek için 12 Haziran’da sandığa gidecekler…

***

Hayatım boyunca her türlü dayatmaya karşı oldum…

Dikte edilenlere de sempatiyle bakamadım…

Bu konuda ne saplantım var, ne ideolojik kaygım…

Özgürlüğüne çok düşkün birisi olarak, oyumu da özgürce kullanmayı isteyenlerdenim…

Bu yazıyı özellikle bugün yazdım, henüz listeler belirlenmeden…

Önüme konulan listeyi beğenirsem oy veririm, beğenmezsem iki tercihim var; Ya “bana yakın başka parti”nin listesini incelerim, ya da sandığa gitmeyip, evde dinlenirim…

Siyasi partiyi beğenmek, liderini, kadrolarını, programını ve tüzüğünü benimsemek, dayatılanı kabul etmek manasına gelmez…

Hiç kimse dayatılana oy vermek, dikte edileni desteklemek zorunda değil…

Doğrusu birçokları gibi tercihimi siyasi partiler belirlemeyecek…

Liderler oyumun rengine hükmedemeyecek…

“Zorla nabız ölçülmesini” sağlayanlar, irademe ipotek koyamayacak…

Borusunu öttürmek isteyenler yanımdan bile geçemeyecek…

Halkın iradesine ipotek koyduğunu sananlar hayal kırıklığına uğrayacak…

Ve ben, hiç kimsenin etkisi altında kalmadan, listeyi inceleyip, nasıl oy kullanacağıma karar vereceğim…

4 yıl daha “elim kırılaydı” diye bir yakınmam olmayacak…

İyi yaparlarsa “desteklemiş” olacağım, kötü yaparlarsa da “bir daha asla tercih etmeyeceğim”i anlayacağım…

Dayatılana değil, dilediğime oy verdiğim için içim huzur dolacak, kazansa da, kaybetse de “doğru bildiğimi” yapmış olmanın rahatlığını yaşayacağım…

Sizin anlayacağınız “yine bana hüsran, bana yine hasret var” şarkısını, 12 Haziran için söylemeyeceğim…

Naif Karabatak
11 Nisan 2011