7 Nisan 2011 Perşembe

Anlamakta Güçlük Çekiyorum


Eskiden olsaydı gündeme “bomba” gibi düşerdi. Çünkü eskiden “balans ayarı” yapanlar da vardı, kulak çekenler de, ümüğünü sıkanlar da, yetmeyince darbe yapanlar da vardı…

Darbe yapılması da genellikle halkın hiç iktidara getirmediği bazı partilere yarardı, onlar da bir memurun konuşmasını büyüttükçe büyütür, “bu memur niye konuşuyor” diye sorma gereği duymazlardı…

Genel Kurmay Başkanlarında bir gelenek olmuş sanırım, “önceki başkan konuştu, ben konuşmazsam ayıp olur” falan diyorlar…

Eskiden savaş gemisine çıkıp açıklama yapanlar vardı, “anlayan anlardı” diye gözdağı da verilirdi…

Halkın parasıyla alınan savaş gemisinde, halka meydan okuyanlar vardı…

Tıpkı halkın vergileriyle alınan ve halkın huzurunu temin etmesi gereken tankların “balans ayarı” için yürütülmesi gibi…

Tanklar caddelerde yürütülürken, milli servet heba edilircesine asfaltın bozulmasına da kimse ses etmemişti…

Yol yapmayanların, yol yapanlara kastı mı vardı bilinmez…

Ancak bilinen halkın darbecilerden ve darbeci zihniyetinden nefret ettiğidir…

Bu nefreti de “12 Eylül darbecileri yargılansın” diye verdiği oylarda gizli…

Kime gözdağı veriyorlardı, kimin parasıyla alınan silahları kime doğrultuyorlardı anlamakta güçlük çekiyorum…

***

Genel Kurmay Başkanlığı, önceki gün sitesinden bir açıklama yaptı…

Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’ün bir başka göreve atanmasının hemen ardından gelen açıklamayı anlamakta güçlük çektim…

Açıklamanın ilk maddesinde “5-7 Mart 2003 tarihinde 1’inci Ordu Komutanlığında yapılan bir plan semineri ve bu seminerle ilişkilendirilmeye çalışılan ve bir darbe planı olduğu iddia edilen planla ilgili olarak başlatılan kovuşturma işlemi devam etmektedir.” denmiş…

İlk maddede darbe planlarını “seminer” diyerek meşrulaştırıyor…

Ama hemen ardından da “darbe planı olduğu iddia edilen” diyerek sadece seminer notu olduğu söyleniyor…

Sonra da “Hal böyle iken, Türk Silahlı Kuvvetlerinin görevli ve emekli 163 personelinin tutukluluk halinin devamını anlamakta güçlük çekilmektedir.” deniliyor…

***

Seminer, “Bir konu ile ilgili bilgi vermek ve bu bilgiler üzerinde tartışmak amacıyla birkaç yetkilinin yönetimi altında düzenlenen toplantı”lara deniyor…

Veya “Üniversitelerde öğretim elemanının yönetimi altında öğrencilerin yaptıkları araştırmalarla ilgili rapor hazırlama, tartışma biçiminde yürütülen grup çalışması.”nın bir adıdır seminer…

Seminerler, “gerçekleşebilecek” olgular üzerinde araştırma ve tartışmadır…

Yani hayal de olsa gerçekleşebileceği yönünde neler yapılacağına ilişkin değerlendirmeleri kapsar…

Oysa Ergenekon davasında, Fatih camisinin en kalabalık olduğu bir saatte bombalamanın “nasıl bir hayal” olduğunu anlamakta güçlük çekiyorum…

Deniz altına minicik öğrencileri doldurup bombayı patlatmanın “nasıl bir seminer” notu olabileceğini anlamakta güçlük çekiyorum…

Yerden fışkıran silahları, Gölcükte döşemenin altına saklanan belgeleri, el bombalarını, boru bu boru denen mühimmatı, adım adım işlenen darbe planlarını, fişlenecek insanları, sürgün edilip, tutuklanacakların listesini, yardım ve yataklık edeceklerin adlarının yer aldığı klasörleri anlamakta da güçlük çekiyorum…

Genel Kurmay’ın açıklamasının üçüncü maddesinde “Devam eden yargı sürecine müdahale anlamına gelebilecek davranışlardan özellikle” kaçınıldığı belirtilmesine rağmen, ardından tutukluluk halinin devamını anlamakta güçlük çekildiği belirtilerek, bir önceki madde yalanlanıyor…

Genel Kurmay “biz seminer notu dedik işte, neden halen tutuklular” demeye getiriyor…

O zaman bu ülkede bütün adliyeleri yıkalım…

Mahkemeleri boşaltalım…

Hâkim, savcı ve avukatları da eve yollayalım…

Genel Kurmay ne derse o olsun…

Sanki bu ülkede adice darbe yapanlar olmamış, sanki adice darbe planları hazırlanmamış, sanki bu ülkede masum insanlar öldürülmemiş, hiç darbe girişimi olmamış, hiç kaos planları devreye konmamış gibi “biz seminer notu dedik ya, daha niye tutuklular” demeye getirilen bir açıklama talihsizliktir…

Sonuçta devletin bir memuru olan Genel Kurmay Başkanı, mahkemeyi tehdit edercesine açıklama yapamaz.

Yapılır ama bu mantığı anlamakta hep güçlük çektik, halen de çekiyoruz…

Naif Karabatak
8 Nisan 2011

6 Nisan 2011 Çarşamba

Yeni Trend; kel alaka sözler…


Gençlerde çok hoş bir trend var; kel alaka sözler. İlk duyduğumda benim de hoşuma gitti ama elbette gençler eğlenmek için yapıyor, birilerine mesaj vermek veya dünyayı kurtarmak için değil…

Bilmeyenler için anlatayım…

Farklı şey yapmak, zekâlarını çalıştırmak, bazen de hazır cevap olduklarını göstermek açısından bir biriyle hiç alakası olmayan karşılıklı konuşma yapıyorlar ve basıyorlar kahkahayı…

Mesela, birisi “Atalarımız ne demiş” diyerek başlıyor, diğeri “dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı” derken, bir başkası, “ayağını yorganına göre uzat” diye devam ediyor…

Birisi “parayı veren düdüğü çalar” diye hiç alakası olmayan bir sözü yapıştırırken, bir diğeri de, “bütün çekiçler, karşısındakini çivi görürmüş” diye felsefe yapar…

Öbürü geri kalır mı, “Alan memnun satan memnun; tellala halt etmek düşer.” der…

Ve böylece devam eder, gençler basarlar kahkahayı…

Elbette bu “hoşça vakit geçirme”den öte bir şey değil…

Gerçek hayatta bu tür sözleri bir birine cevap olarak vereceklere denecek en güzel cevap “kel alaka”dır…

Hani “Ben diyorum Çanakkale boğazı…” ile başlayan o meşhur söz de “cuk” diye oturur…

***

Geçenlerde İstanbul Film Festivalinin açılışı vardı…

Açılışta ömrünü sinema ve tiyatroya adayan, halkın gönlünde taht kuran, sağdan, soldan herkesin beğeniyle takip ettiği bir sim de vardı; Zeki Alaysa…

Bir an için mikrofonu eline alan hayran olduğum Zeki Alaysa, herkesi şok eden “kel alaka” sözler sarf etti…

Lütfi Kırdar Kongre Merkezinde yapılan 30. Uluslararası İstanbul film festivalinin açılış töreninde kısa bir konuşma yapan Zeki Alaysa “Emek sinemasının sahnesinde namaz kılınacaksa hiç açılmasın daha iyi” dedi…

Zeki Alasya’nın sözleri “namaza bakış açısı” dışında da ilginçti…

Konuyla hiç alakası yoktu, benzer bir laf eden olmamıştı, sinemanın sahnesinde “namaz kılmaya and içmiş” olan da hiç çıkmamıştı…

O zaman bu söz neyin nesiydi?

İlla inançlı insanlara saldırmak mı gerekirdi, dam üstüne saksağan türü laf etmenin âlemi var mıydı?

Tepkiler gecikmedi…

Önceki gece katıldığı bir televizyon programında sözlerinin yanlış anlaşıldığını söyleyip çark etti…

Kendisinin de ibadet yaptığını, dinsiz birisi olmadığını falan filan söyledi…

İnançlı olup olmaması hiç önemli değil, inançlı olan veya olmayanlara karşı saygılı olmak önemlidir.

Üstelik de toplumun tüm kesimlerinde belli bir hayran kitlesi olan sanatçıların, “Dam sütünde saksağan” türü açıklamalarıyla inançlarına hakaret edilmesi akla yakın bir şey değildir.

Umarım, Alasya düşünme yetisini kaybetmeye başlamamıştır…

***

İkinci kel alaka ise Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’ten geldi…

Radikal Gazetesinin haberine göre, çete lideri İskender Çolak’ın düğününe gittiğini belirten Gökçek, twiteer mesajında “CHP'li ve Alevi olduğunu bildiğim halde nikâh kıydım” diye acayip bir cümle sarf etmiş…

Tıpkı Zeki Alaysa gibi konuyla hiç alakası olmayan, dam sütünde saksağan türü söz söylemiş ve herkesi şaşırtmış…

Konuyla ilgili görüşlerimi “naberler.com” sitesindeki yazımda okuyucularımla paylaşmıştım…

Burada yeniden yazma gereği duymuyorum ama şunu söyleyeyim, nikâh nasıl kıyılır, kimlere kıyılır, kimlere kıyılmaz şartlarının içersinde “CHP’li olup olmamak, Alevi olup olmamak” gibi şeyler yok, olması da mümkün değil…

O zaman ne nane yemeye alakasız sözlerle size olan sevgiyi yerle bir ediyorsunuz?

Yoksa gençler gibi yeni trende ayak uydurup, çok sempatik olduğunuzu mu sanıyorsunuz?

Naif Karabatak
7 Nisan 2011

5 Nisan 2011 Salı

Aile Sigortasına Farklı Bakış


12 Haziran seçimi yaklaştıkça siyasi partilerin “hit” diyebileceğimiz vaatleri de bir biri ardına ortaya dökülmeye başladı. Bu milletin her ne kadar vaatlere karnı yok olsa da “ya tutarsa” diye bir ümit taşıdıkları da bir gerçek.

Tek partili sistemde bir vaat yoktu, “istersen oy verme” diye bir kibarlık(!) vardı…

Çok partili (aslında iki partili) sisteme geçtiğimizde ise “tek parti zulmünün giderilmesi”ne yönelik vaatlerle iktidara gelindi…

İkiden fazla diyebileceğimiz, yani gerçekten çok partili sisteme geçtiğimizde ise “gerçekleştirilemeyecek vaatleri” bir biri ardına duymaya başladık…

Gün oldu ev verdiler, gün oldu araba, gün oldu maaşa bağladılar, gün oldu bekârları evlendirip, dulları kocasız bırakmadılar…

Bazen bir anahtar yetmedi “bacınız size iki anahtar verecek” dediler, eldeki anahtarlar da gitti…

Siyasi tarihimiz boyunca “vaat edilip gerçeğe dönen” doğru sözler ne yazık ki çok az.

Belki de ilk kez AK Parti döneminde vaat verilmedi. (AK Partili bazı belediyelerin bol keseden atıp, hiçbir şey yapmayanlarını bir kenara bırakıyoruz…)

12 Haziran seçimleri yaklaştıkça da vaatler bir biri ardına sıralanmaya başladı. Bolca vaatler içersinde “hit” denilecekler de var tabii. Partilerin hit vaadi öne çıkarılarak, diğer vaatlerde ardından sıralanıyor…

CHP’nin hit vaadi de; “Aile Sigortası”

Türkiye’nin Genel Sağlık Sigortasına geçtiği bir zamanda Aile Sigortası çok da anlam ifade etmezse de “Her aileye 600 lira maaş” çok cazip geliyor…

“Her aileye 600 lira” deyince memuru da ümitleniyor, işçisi de, çiftçisi de, köylüsü de, işsizi de, yoksulu da…

Aslında insanları ayakta tutan umutlarıdır, hayalleridir…

İnsanların hayalleriyle oynamak ise ihanetten de öte bir şeydir…

CHP ise kimsenin hayaliyle oynamıyor, 600 lira maaşı kesinlikle vereceğini söylüyor, kaynağını bile açıklıyor; “Benim adım Kemal, parayı bulurum diyorsam bulurum.”

Böylesine sağlam bir kaynak olunca da vatandaşın umudu depreşiyor, sıcak paranın hayalini kurmaya başlıyor…

Aynı partinin “Buzdolabı, çamaşır makinası, gıda maddesi, öğrenci ve kömür” yardımını eleştirmesini ise es geçiyor, görmemeye çalışıyoruz…

Çünkü AK Parti döneminde yoksullara yapılan yardımların tutarı 600’ü çok geçiyor…

Buna “evde bakım” ücretlerini, engellilere yapılan yardımları, kitap desteğini de ekleyince katbekat artıyor…

Ama sonuçta CHP’nin “trink” diyebileceğimiz yardımı söz konusu…

O zaman halkın umutlanmasını yabana atmamak gerekiyor…

Ayni yardım yerine nakdi yardım yapanlar, amacı dışında kullanmaya açık olsa da, özgürce kullanması yabana atılacak gibi değil…

Peki bütün bu yardımları farklı değerlendirmek mümkün değil mi?

***

Akşam Gazetesi’nden Burcu Bulut, Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimleri ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Zeynep Gambetti’yle benzer konuyu konuşmuş…

“Aile değerlerine geri dönüş - Yeni muhafazakarlık ile neoliberalizm arasındaki ilişki” başlıklı çalışması nedeniyle konuk edilen Gambetti’nin açıklamaları, partilerin dilini doğru okumaya götürüyor…

Yapılan vaatlerde bir görünen, bir de görünmeyen sebebi var ve asıl görünmeyen sebebi, o siyasi partinin gerçek niyetini orta yere koyuyor.

AK Parti Genel Başkanı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “üç çocuk” önerisiyle, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun 600 lira maaş vaadinin aynı yerde kesiştiğini söylemesi ilginç geldi. Gambertti’ye göre her ikisi de “kadının sosyal hayata katılmasını” engellemeye dönük…

AK Parti’nin önersinde ülke nüfusunu gençleştirme esas alınsa da, CHP’nin vaadinde “devlet maaş veriyor, çalışmana ne gerek var” deyip, kadının bağımsızlığının engellenmesinin olduğunu söylüyor…

İlginç olansa muhafazakâr olarak bilinen AK Parti’nin “Aileye dönüş” kavramını yerleştirmeye çalıştığını, buna rağmen de aynı partinin, işsizlik sigortası gibi kadınların istihdamında işverenlere kolaylık sağlayan uygulamalar getirdiğini, doğum izni süresini uzattığını, cinsel taciz konusunda önlemler aldığını hatırlatarak Kemalistlerden daha fazla kadına sahip çıkabildiğini söylüyor… (Kemalistler ne zaman kadına sahip çıkmıştı pek hatırlamadım ama olsun)

Üç çocuk önerisinin de birçok Avrupa ülkesinde telkin edildiğini hatırlatarak, nüfusun gençleşmesinin istendiğini, ancak bu uygulamanın da kadını eve kapatma amacı taşıyabileceğini söylüyor ama bir farkla “AK Parti kadını gerçekten eve kapatmak istemiyor ama bunlar eve kapanmaya yol açar. AK Parti, bir taraftan muhafazakâr, bir taraftan neoliberal, çok sinsi bir aktör. Bir taşla iki kuş vuruyor. İşte bu çelişkilerin görülmesi lazım.” diyor…

Peki CHP’nin 600 lira vaadi?

“Aile sigortası kadınların kamusal hayata katılımını artıracak bir önlem gibi durmuyor. Daha çok yoksullukla ilgili bir önlem. Aile sigortası kadının çalışmasına engel bile olabilir. Çünkü eşi diyecek ki 'zaten devletten para geliyor, çalışmana ne gerek var?' Oysa ki kadının çalışması sadece ekonomik açıdan değil, bağımsızlaşmasını sağlamak açısından da önemli. Aile sigortası kadınları eve tıkmanın başka bir yolu olabilir.”

Kısaca söylemek gerekirse, siyasi partilerin “gerçekleşir veya gerçekleşmez” vaatleri, onların gerçek zihniyetlerini ortaya koyması açısından da dikkate değer.

CHP Aile Sigortasıyla kadınlardan oy almak istiyor ama aslında kadınları eve kapatarak, onları sosyal hayattan tümden çekecek bir uygulamaya da yol açmış oluyor.

Bunu illa bilerek değil, bazen bilmeden de yapabiliyor. Tıpkı diğer partilerin de benzer vaatleri gibi…

Naif Karabatak
6 Nisan 2011

4 Nisan 2011 Pazartesi

“Top”lu okuyalım, “Topsuz” kesmiyor…


Hayatında tek sayfa kitap okumamışların bile aşka geldiği bir dönem yaşıyoruz. Herkes okuyor, hem de sesli, hem bağıra çağıra, hem de gırtlaklarını yırtarcasına…

Okudukları henüz yayınlanmamış bir kitap taslağı…

Ergenekon davasından yargılanan ve iddia edildiği gibi “görevleri kaos” ortamı sağlamak olanlardan birisinin kaleme aldığı ve henüz yayımlamadığı “İmam’ın Ordusu” kitap, mahkemece “sakıncalı” bulunduğundan el konuldu…

Mahkeme kararına saygıda kusur etmeyenler, birden bire mahkeme kararını eleştirmeye başladılar…

Bugüne kadar fikir özgürlüğü için kılını kıpırdatmayanlar kitap taslağını kamuoyuna yaymak için sosyal paylaşım sitelerini kullandılar…

Doğrusu gözüm yaşardı, duygulandım…

Keşke bütün kitaplar, bütün köşe yazıları, bütün haberler için de aynı duyarlılığı gösterseler…

***

Tarihte ilk olduğunu sanmıyorum ama henüz yayınlanmamış bir kitap yasaklanınca eleştiriler de bir biri ardına geldi…

Aslında eleştiriler de haklı yön de var, haksız yön de…

Kendi adıma her türlü kitabın özgürce yayım ve dağıtımının yapılmasından yanayım.

Bu konuda çekincelerim sadece ve sadece inançlara ve özel hayata karşı girişimde bulunmasıdır…

İmamın Ordusu, dünyanın dört bir yanına Türkçe eğitimi götüren, insanları Türkçeyle tanıştıran Fetullah Gülen hocaefendi ve onu sevenler kastediliyor…

Fetullah Gülen’in hedef seçilmesi ise Ergenekon davasının Fetullah Gülen cemaatince ortaya çıkarıldı iddiası…

Burada bir yanılgı var…

Ergenekon Davası bir ihbarla ortaya çıkmışsa ve bu ihbarı yapan da “Fetullahçı” diye tabir edilenler arasındaysa gıcık olmalarında haklı yönleri var…

Ancak, onların “gıcık” olması, ortaya çıkan pislikleri temizlemeye yetmiyor…

Bir katili ihbar etmek kadar doğal bir vatandaşlık görevidir ki, ortaya atılan iddialar bir katili değil, toplumun tümünü mağdur etmeye yönelik bir terör örgütünün ortaya çıkarılmasına dönük.

Üstelik, tüm halkı mağdur ederken, koca bir ülkeyi de tarumar etmeye dönük haince bir çabanın ortaya dökülmesi, oynanan oyunların gün yüzüne çıkması, adice planların deşifre edilmesidir…

Şimdi bütün bunlar ortadayken, suçluyu değil, suçu ortaya çıkardığını iddia ettiklerini suçlamak insafla bağdaşmıyor…

Yine aynı oyunun bir parçası olarak kaleme alınan ve koca bir cemaate atılan iftiralardan oluşan kitap taslağını “fikir özgürlüğü” diye savunmak nasıl bir şey anlayamıyorum.

O zaman “darbe günlükleri” de savunulmalı, tıpkı avukatlığını yapanların savunduğu gibi…

O zaman “ıslak imza yok” diye kıvırmanın anlamı yok, erkekçe ortaya çıkıp, “bu melanetleri biz yazdık” desinler…

Darbe planlarının hepsine özgürlük isteyelim, sonuçta “kötü” de olsa bir fikir ortaya atmış, bir kısmı eyleme dönüşmüşse de, bir kısmı dönüşmemiş…

Bütün bunları zaten savunuyorlar…

Şimdi de henüz basılmamış kitap taslağının toplatılması kararına meydan okuyorlar…

Bu meydan okumayı da “toplu okuma” haline dönüştürüyorlar…

Beş on kişi bir meydanda toplanıyor, facebook çıktısı zırvaları sesli şekilde okuyorlar…

Hayret okuma da biliyorlar…

Önce sazı birisi eline alıp, ilk sayfayı okuyor, nefesi tükenince diğer “toplu” kişi sazı alıp döktürüyor…

Sonra diğeri, sonra diğeri…

Sesli şekilde okuyorlar, bağıra çağıra, avazı çıktığı kadar, nefesi yettiği kadar, takati elverdiği kadar…

Çok komik ama gördüğümde yerlere yatasım geldi…

Ama onlar “toplu” halde okuma seansları düzenlemeye devam ediyorlar, topsuz kesmiyor demek ki…

Denileni anlıyorlar mı, onu da bilmiyorum…

Ancak tek bildiğim, bugüne kadar fikir özgürlüğü için kılını kıpırdatmayanların “toplu” şekilde okuma seansları düzenlediği…

Yakında ruh çağırmaya da başlarlar…

Ey Ergenekoncu, geldinse üç kere vur, “top”lu olsun, topsuz kesmiyor…

Naif Karabatak
5 Nisan 2011

3 Nisan 2011 Pazar

Kâğıttan Profesörün Anlayışı

Bir kadının herhangi bir kıyafetini neden giyindiğini tartışmak cehalet değilse, kasıtlı bir saptırmadan öte bir şey değildir.

Bir erkeğin takım elbiseyi neden giyindiğini tartışmayanlar,

Gömleği niçin tercih ettiğini sorgulamayanlar,

Ayakkabının tipini ve rengini gündeme almayanların, söz konusu kadın olduğunda “niyet okuma”dan öte kesin karara varmalarının nedenini anlamakta zorlanıyorum…

Kâğıttan profesör olan CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum, son balonunu da uçurarak, başörtüsü takan kızlarımızın, üniversitelerde “inançları gereği” takmalarını kabul edemeyeceğini, moda için takmaları halinde mümkün olabileceğini söylemiş…

Bir insan profesör olmak için kaç yıl eğitim alır tam bilmek mümkün değilse de, 20 yıla yakın dirsek çürütmesi gerektiği açıktır…

Ama ya yirminin üstüne bir yirmiyi daha boş yere geçirmişse ne olur?

Kâğıttan profesör olur…

Hiçbir şeyi analiz edemeyen, insanları tanımayan, değer yargılarını bilmeyen, insanların hak ve hürriyetlerinden habersiz, bomboş bir adam ortaya çıkar…

Yani Süheyl Batum…

Bir balon uçurmuş, güya bilimsel laf etmiş…

Ama o balonun şişinmesinin bir iğneye rastlayana kadar olduğunu söyleyen atalarımızın sözünü unutmuş…

Bırakın bilimsel yaklaşmayı, hiçbir mantıklı yönü olmayan, ilkokul çağındaki çocuğun bile “bana saçmalamış derler” korkusuyla söyleyemeyeceği bomboş bir laf…

Laf ola beri gele…

Laf olan geri gele…

Her zaman söylüyorum, erkeklere soramadıkları bir şeyi kadınlara sorma hakkını kendilerinde olduğunu sananlar ilkeldir, kabadır…

Erkeklerin kıyafetlerini belirleme hakkının kendilerinde olmadığını bilenlerin, kadınların kıyafetini belirlemeye çalışmaları ilkelliktir, kabalıktır…

Bir genç kıza, bir kadına “şunu giyeceksin” demek, kabalıktan da öte bir şeydir…

Hele hele tek amacı eğitim hayatını sürdürmek olan genç kızlara “dininiz gereği olmaz!” diyerek, güya yol gösterme adına “moda için takın tamam” demek nasıl bir anlayıştır?

Doğrusu bilmiyorum…

Ama şunu biliyorum ki, Türkiye’de başörtüsü için bir uzlaşma zemini yakalamışken, en katı yasakçıların bile hoşgörü içerisine girmişken, ilkel çağlardaki gibi farklı bir yasakçı olarak ortaya çıkan CHP’li Süheyl Batum’un amacı başka…

Sözlerinin başörtüsü takan kızlarımıza bir faydası olamaz…

CHP’de başörtüsü takan kadın ve kızlarımıza da olamaz, analarımıza, bacılarımıza da olamaz…

12 Haziran seçimleri öncesi bu tür beyanın CHP’ye de bir katkısı olamaz…

Toplumun tüm kesiminden oy isteyen, başörtüsü sorununu çözme için “yapıcı” mesajların yayınlandığı CHP’ye de yaramaz…

Bu açıklama Kemal beyin koltuğunu da güçlendirmez, Baykal’ın gelişini de hızlandırmaz…

Başörtüsüyle uğraşmak, Ergenekon davasının olumlu, olumsuz sürmesini de etkilemez…

Hani Batum Ergenekon’un avukatı, belki sürece katkı sağlar mı diye bir düşüncede olabilir ama katkısı olmayacağını söyleyebilirim…

Ama birilerine katkısı olacağı kesin…

Özellikle “oyunu düşürmek için” uğraş verdikleri bir partiye çok yarayacak…

Niye yalan söyleyeyim, bu açıklama AK Parti’nin biraz daha fazla oy almasını sağlar o kadar…

Yani CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum, yine halkın inançlarıyla uğraşarak, özgürlük alanını kısıtlamaya çalışarak, yasakçı zihniyetini öne çıkararak, baskıcı bir parti oldukları gerçeğini ortaya koyarak AK Parti’nin ekmeğine yağ sürüyor…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yerinde olsam, sırf bu açıklama için bile olsa Süheyl Batum’a ödül verirdim…

Kolay değil, AK Partililerin yapamadığı desteği, bu tür yasakçı zihniyetliler yapıyor…

Bu halkın CHP’ye neden oy vermekten çekindiği de ortaya çıkmaya başlıyor…

CHP iktidara gelecek, biz ezanın Türkçe okunduğu, Kur’an okumanın yasak olduğu, kıtlıkların ve yoklukların olduğu döneme döneceğiz…

Değilse o zaman Süheyl Batum ne saçmalıyor?

Not: Dün www.gazeteadiyaman.com’da bir anons gördüm; “Rüşvetin Kod Adı Şırınga” diye. İlginç bir başlığı ve ilginç bir içeriği var… Merakla bekliyorum…

Naif Karabatak
4 Nisan 2011