31 Mart 2011 Perşembe

Sallandıracaksın üçünü beşini!


Birkaç gündür insanlar “idam”ı tartışıyor, hararetli şekilde. Halkın yüzde 80’ine yakını “sallandıracaksın” diyor. Sallandırınca her şeyin süt liman olacağı, hiç kimsenin suç işlemeyeceği, suç işlemek isteyenleri derin bir korku kaplayacağı belirtiliyor…

Kimi nasıl sallandıracaksın, hangi suç için sallandırmayı reva göreceksin, sadece sapık insanlar mı ipe gidecek, yoksa ipe un serer gibi insanları mı sereceksiniz, işte orası net değil…

Hep bir ağızdan, koro halinde “sallandıracaksın” naraları her bir yanımızı sarmış durumda; “Sallandıracaksın üçünü beşini, görecekler” diye de üstüne basanları duyuyoruz…

Sallandıracaksın ki, bir daha aynı haltı yiyen çıkmasın…

Hem sallandırınca bir daha suç işlemesi mümkün değil…

Aftan yararlanması da söz konusu değil…

Sadece son günlerde değil, çocukluğumdan bu yana aşina olduğum “sallandıracaksın” yollu çözümleri dinleyince “gözünü kan bürümüş” insanlar topluluğu aklıma geliyor ama değil…

Tarihimizin hiçbir döneminde barbarlık yok, vahşetten zevk alan, işkenceden haz duyan, sadist ruhlu bir millet olduğumuz söylenemez.

Horoz dövüştürmekten başka “kanlı” eylemler içerisinde girmemiş bir milletin, nasıl olur da her sorunda çözüm olarak “sallandıracaksın üçünü beşini” demesine şaşıyorum…

Hani pazaryerinde kurulan arenalarda boğalara vahşice mızrak saplamadık…

Eğlence olarak oluşturulan panayırlarda “ölümüne” dövüştürülen gladyatörlerimiz de olmadı…

Halkın en yoğun bulunduğu yerlerde ibret olsun diye giyotinle kafalar kesen bir millet de değiliz…

Buna rağmen de özellikle darbe dönemlerinde ülkemizde, en aşağılık, en vahşi ve en insanlık dışı işkencelerin insanlara uygulandığı da bir gerçek…

Sadece darbe dönemleri değil, “kafamız bozulduğunda” yapmayacağımız şey yok…

Bunun kültürle, eğitimle alakası da yok…

Bazen Etiler’de genç kızı testereyle doğrarız, bazen Mardin’in ücra yerinde onlarca kişiyi kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden gözümüz kırpmadan katledebiliriz…

Bazen eşimizi yolun ortasında 49 yerinden bıçaklarız, bazen evladımızı bir şarjör dolusu mermiyle delik deşik ederiz…

Bazen de öz kızımızı Kâhta’da diri diri çukura gömeriz…

Kimi zaman babamızı lime lime doğrar, kimi zaman annemizi kayalardan aşağı atarız…

Zaten hepimiz Osmanlı Tokadının şifa verdiğine inanırız, hem de kendi halkına…

“Kodu mu oturturuz” gıkını bile çıkaramaz…

Bunun içindir ki, sanığı “linç etmek” için birbirimize yemekten çekinmez, “o şerefsizi bize verin” diye bağırırız…

Hatta bunun için karakol basar, “hiç suçu olmayan polisleri öldürmeyi” bile göze alırız…

Bazı suçların cezasını adaletin veremeyeceğine inanırız ki, “nasılsa içeride şişlerler” diye “görev verdiklerimiz” bile vardır…

Sırf bu nedenle “töre” diye anılan çok önemli “kara kaplı” defterimiz mevcuttur, oturur aile içerisinde ipini çeker, yol ortasında kurşuna dizeriz, ibret olsun diye…

İşi öyle abartırız ki, tecavüz edilerek mağdur edildiği kız bile “öldürülmeyi hak edenler” listesindedir…

Cennetten çıkan dayağın ders verdiğine o kadar inanmışız ki, “falaka”yı icat ederek işkencecilere büyük bir armağan bırakmışız…

Bakmayın kılığımıza kıyafetimize…

Ne zaman “vahşi” olacağımız hiç belli olmaz…

Her gün ihlal ettiğimiz trafik kuralını bir başkası ihlal ettiğinde nasıl da aslan kesiliriz, nasıl da saldırırız, nasıl da kuralları hatırlatırız…

Henüz annemiz bize ninni söylediğinde başlar vahşi yanımız…

Yaramazlık ettiğimizde öcülerin gelip bizi “ham” yapacağına inanmışız…

O nedenle yaramazlığımızı gizli gizli yapar, içimize biriktirir, bir başkası yapınca da “ham yapılması” gerektiğini haykırmaya başlarız.

“Tüh”, kendisi değil, öbürü yaptı diye bütün hıncımızı alırız…

Zaten annemiz kızınca “parça parça olan yavrummm” türü makamlı bağrışlarını unutmak mümkün mü?

O zaman “satırlara gelesin yavrum” türü sevgi gösterilerini de unutmuş olamazsınız…

Her türlü sapıklığı öven dizileri “hayranlıkla” izler, örnek alan sapıkları ise linç etmek için sıraya gireriz…

Polis işkence edince kıyameti koparır, polise ve halka işkence edenlere alkış tutarız…

Karakolda “kim vurduya” gidenler yüzünden eylemler yaparız, kendi yandaşlarının “kim vurduya” gönderdiklerine ses etmeyiz…

Hepimizin ölüsü şehittir, karşımızdaki leş…

***

Çok acayip bir millet olduğumuz kesin…

Ne istediğimizi bilmiyor, neyi önerdiğimizin farkına varmıyoruz…

Son günlerde bir biri ardına ortaya çıkarılan ve derhal tedavi edilmeleri gereken “sapık” insanların işlediği cinayetlere çözüm olarak, ülkemizde ceza yasasından çıkarılan “idam”ı tartışmaya başlıyoruz…

Sanki idam olduğunda bütün sapıklar darağacına gitmişmiş gibi davranıyoruz…

O darağacının İskilipli Atıf Hocayı aldığını unutuyoruz.

O dar ağacının Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını da götürdüğünü biliyoruz…

Ya Adnan Menderes, Fatih Rüştü Zorlu, Adnan Polatkan üçlüsünü…

Ya 12 Eylül’de idam edilen bütün masum insanları…

Soldan, sağdan idam edilen binlerce kişiyi unutmak mümkün olmadığı gibi İstiklal Mahkemelerinin önce infaz ettiği, sonra kararı imzaladığı yaklaşık bin 500 kişiyi unutmak da mümkün değil…

Bütün bunların içerisinde idam edilen “adi suçlu” dediklerimiz de var ama o kadar az ki, istatistiğe bile gerek yok.

Yani ülkede var olan idam cezası, hep birilerinin saltanatının sağlamlaştırılması için kullanılmış, karşıt görüşleri susturma amacı gütmüştür…

İdam bugün gelse yine aynısının olmayacağını kimse söyleyemez…

Adalet dağıtanlar, ideolojik saplantılarından kurtulmadıkça, kin, öfke ve garezlerini davaya yansıtmaktan kurtulmadıkça, güçlü olanın değil, haklı olanın tarafı tutulmadıkça, sırf siyasi görüşü nedeniyle insanlara “suçlu” gibi bakılmadıkça idam gibi kararlar, bazılarının iştahını arttırmaktan öteye gitmeyecektir…

Türkiye’de sanki çok adil bir yargılama varmış gibi, kanunlar herkese eşit uygulanıyormuş gibi idam isteyerek vahşetin önüne geçileceğini sananlar yanılıyor…

Halen ülkede darbe yapmak için her türlü adice yolu deneyenler “kahraman” olarak görülüyorsa, “milletvekili” yapılmak için sıraya giriliyorsa o zaman idam cezası da suçluya değil, masuma isteniyor demektir…

Boş verin idamı, siz önce adil bir yargılama isteyin. İnanın ona çok daha ihtiyacımız var…

Naif Karabatak
1 Nisan 2011