2 Mart 2011 Çarşamba

Prangalara sevdalanmak

Star Gazetesi Yazarı Sibel Eraslan, Timaş yayınlarından çıkacak yeni kitabı için Akşam Gazetesi’nde Gülay Altan’a konuşmuş. Güzel laflar da etmiş, “ne alaka” diyeceğimiz laflar da…

İlgimi çeken ise “Başörtülü kadın cipe binmesin” tavsiyesiydi…

Benim gibi çoğu insanın ilgisini çekeceğini bile bile söylediği kesin.

Çünkü laf olsun diye değil, üstüne basa basa söylenmiş bir söz…

Aslında “yeni kitabı çıkıyor” diyerek hoş görecektim ama her zaman hoşgörülü olmakta yetmiyor…

***

Sayın Eraslan, Gülay Altan’ın muhafazakârların modernleştiğiyle ilgili soruya verdiği cevapta “Demokratik deneyimlerin artmasının bu çeşitlilikte çok etkili olduğunu düşünüyorum. Baskı, dayatma azaldıkça, insanlar savunmadan çıkıp kendi sesimi nerede bulabilirim diye bir maceranın peşine düşebilir. Biz hayat macerasını yaşamadık çünkü üzerimize mermerler kapatılıyordu...” diyerek altına imza atacağım güzel sözler etmiş…

Ama hemen ardından, bazı başörtülü kadınların cipe binmesiyle ilgili soruya verdiği cevapta, lafı eğip bükmeden “Kendini Müslüman olarak tanıtan bir kadın sorumsuz bir şekilde para harcayamaz. Sorumsuz bir şekilde zenginliğin peşine düşemez. Hak, adalet, alınteri, helal lokma gibi kavramlar önemlidir ve vazgeçilmezdir. Lafı eğip bükmeden söylüyorum; türbanlı kadın cipe binmesin.

İlk bakışta güzel bir temenni, iyi bir tavsiye, dostane bir nasihat olarak algılanabilir…

Umarım öyledir…

Müslüman olanla Müslüman olmayanın veya dürüst olanla, dürüst olmayanın en belirgin özelliklerinden birisi “helal” kazancının olmasıdır…

Çalmayan, çırpmayan, başkasının malında gözü olmayan insanların kazandığını harcaması, edindiği maldan olmayanlara vermesi, yani yoksulu gözetmesi beklenir…

Helal kazanan, alın teri döken, emek harcayan, çilesini çeken, didinip duran ve tırnağıyla bir yerlere gelip, nereden geldiğini unutmayan insanların da ne yiyeceğini, ne giyineceğini, neye binip, nerelere gideceğini belirlemek de biraz değil, çokça insafsız değil mi?

Sayın Eraslan, bizim gibi üç kuruşa kalem oynatanlardan değil elbet…

Star Gazetesi’nden ne maaş alıyor bilmiyorum…

Bir birinden değerli kitaplarından bugüne dek ne kazandığından da haberim yok…

Ama verdiği emeğe göre hatırı sayılır bir geliri olduğuna da kuşku yok…

Onun başörtülü olması, kazandığı halde kendine “özel” yasaklar koymasını gerektirir mi?

Başörtülü ve dolayısıyla inanan bir yazar olmak, dinin emrettiğinin dışında yasaklar üretmeyi de beraberinde getirmez…

Başı açık bir kadının cipe binmesi yadırganmıyorsa, başı örtülü bir kadının cipe binmesi de yadırganmamalı.

Burada esas olan cipe binenin kıyafeti değil, onu hangi yollardan aldığıdır…

Çalarak mı almış, çırparak mı edinmiş, gayriahlâkî yollardan mı elde etmiş yoksa alnının teriyle mi kazanmış?

Elbette israf bütün dinlerde, bütün inançlarda ve genelde bütün toplumlarda hoş görülmez…

Ancak, sırf başörtülü olduğu için inancının dışında yasaklar üreterek, prangalara sevdalanmak da akıl kârı değil…

Milleti diyor diye prangalara sevdalanmak, bizim camianın aydınlarına nasıl yakışıyor anlamıyorum.

O zaman kadının sosyal hayatta yer alması da hoş görülmüyor…

12 Haziranda seçime gideceğiz, kadınların siyasete girmesini hoş görmeyen beyler(!) var…

İşsizliği bitirmek için çalışan kadınların eve dönmesini önerenler var. O zaman bütün kadınlar marş marş eve…

Olacak şey mi?

Bir şeye inanıyorsanız, inancınızın gereğini yapın…

Birileri bir şeyler yumurtlayacak diye değil, kaygın inancından kaynaklansın…

Bir diğer konu ise başörtülü kadınlara “cipe binmesin” tavsiyesinde bulunan sayın Eraslan’ın, aynı durumda olan inançlı erkeklere “cipe binmesin” tavsiyesinde bulunmamış olmasıdır…

İşte bu da bir başka yaman çelişki…

Sorun cipe kimin binmesinde değil, nasıl binmesindedir…

Bu ayrımı yaparken bile çifte standartlı olmamak gerekir…

Yine kadınları savunayım derken, erkekten yana tavır almak mı gerekir, doğrusu çok merak ediyorum…

Naif Karabatak
2 Mart 2010

1 Mart 2011 Salı

Erbakan da farklı olmadı…

85 yaşındaydı. Siyasetin “hocası”ydı. Hayatının yarısına yakınını siyasette geçirdi. 12 Eylül darbesini yaşadı, 28 Şubat’ın en acımasız yönü onu buldu. Siyasi yasaklı olarak geçen zamanlarda bile siyasetin tam ortasındaydı. Bir kez başbakanlık yaptı, vefat ettiğinde bile partinin başındaydı…

İnişli çıkışlı bir siyasi geçmişi olsa da, mizah konusu edilecek önemli laflar etse de, akıllarda kalan “kadayıfın altı kızardı” sözü, “gulu gulu dansı yapıyorlar” çıkışı, “bunlar fasa fiso” benzetmesi siyasi literatüre yerleşmiş laflardı…

42 yıllık siyasi geçmişinde çok kez barajın altında kaldı, çok kez önemli oy oranına ulaşamadı, birkaç kez koalisyon ortağı oldu, bir kez de koalisyonda başbakan olarak görev yaptı, 28 Şubat’ta antidemokratik bir şekilde iktidardan uzaklaşmak zorunda kaldı.

Siyasi hayata “Milli Görüş” kavramını yerleştiren merhum Erbakan, birçok önemli siyaset ve devlet adamı yetiştirdi.

Şu anda aktif görevde bulunan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti hükümetinin tamamına yakınının onun çizgisinden geldiği biliniyor.

Sadece bu değil tabii…

Anavatan döneminde de böyleydi…

Milli Nizam Partisiyle başlayan siyasi hayatında birçok parti geldi geçti.

En çok Milli Selamet Partisi (MSP) Genel Başkanı olarak görevde kaldı.

12 Eylül darbesinden sonra MSP yeniden açıldı, kapatıldı. Refah Partisi kuruldu, o da kapatıldı. Fazilet Partisi kuruldu, o da kapatılınca Saadet Partisi kuruldu.

Yasaklı olduğu dönemde bazen yerine Ahmet Tekdal baktı, bazen Recai Kutan, bazen de Numan Kurtulmuş…

En çok Numan Kurtulmuş’un yıldızı parlayınca parti ikiye bölündü, Milli Görüş çizgisine Has Parti de katıldı…

Saadet Partisinin bölünmesiyle en çok eleştiri aldığı bir süreci de yaşayan merhum Erbakan, bütün bunlara kulak tıkayarak “dimdik ayakta” olduklarını söyledi.

Partiyi aile partisine dönüştürmekle suçlandı, bugüne kadar kendisine karşı gelmemiş olanların diklenmesine tanıklık etti ama sağlığı artık elvermiyordu…

Yargıtay onun partisini hiç sevmedi…

Siyasiler ondan pek hoşlanmadı…

Darbeciler de hiç beğenmedi…

Halkın gönlünde de “oy alacak kadar” taht kuramadı…

İslam ülkeleri olarak bilinen ülkelerde büyük bir hayran kitlesi edindi ama bunu oya tahvil etmeyi başaramadı…

28 Şubat’ta çok zor günler geçirdi…

Bütün eleştirilere rağmen, o zamana göre büyük bir mücadele vererek, yapılmak istenen antidemokratik girişimlere engel oldu…

Keşke o döneme ait bütün gerçekler gün yüzüne çıksa da, kimin ne mal olduğu ortaya çıksa.

Öyle isterdim ki, Ergenekoncuların o zaman hangi görevde olduğunu da çok net anlardık.

Darbe zihniyetlilerinin, ezanı Türkçeleştirmek için uğraşanların, Kur’an’a düşman olanların, “Allah” diyeni hain görenlerin hıyanetini daha iyi anlardık…

İşte o tarihten tam 14 yıl sonra, bir 28 Şubat arifesinde kaybettik, Prof.Dr. Necmettin Erbakan’ı…

Kendimi bildiğimden 2002 yılına kadar gönül verdiğim bir siyasi çizginin lideriydi Sayın Erbakan

Birçok mitingine, genel ve çok özel olarak düzenlenen toplantılarına katıldım. Onu yakından gördüm, çok önemli konuşmalarına tanıklık ettim…

Ve o şimdi yok…

Bugüne kadar verilen kıymetlere inat, öldükten sonra anlaşılmayacak mesaj verenlerin ardı arkası kesilmedi…

Onun ilim adamlığından, siyasetteki öneminden, devlet adamlığından dem vuranların ikiyüzlülüğünü de bu vesileyle öğrenmiş olduk…

Yaşarken yapmadıklarını, demediklerini bırakmayanların, öldükten sonra “badem gözlü” muamelesine çok alışkındık…

Merhum Necmettin Erbakan’da da bu değişmedi…

Birbiri ardına verilen mesajların içeriğine bakınca ne kadar yavan, ne kadar riyakâr ve ne kadar “desinler” diye verilmiş olduğu kendini gösteriyor…

Bugün Fatih Cami’nde yüz binlerce insan onun için saf tutacak, yurdun dört bir yanında milyonlarca insan da gıyaben saf tutup cenaze namazı kılacaklar…

Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun…

Ne yapalım, biz de böyleyiz işte; kıymet bilmek için illa ölmesini bekledik durduk…

Naif Karabatak
1 Mart 2011

27 Şubat 2011 Pazar

14 yıl önce, 14 yıl sonra

28 Şubat 1997’de halkın seçtiği bir iktidara karşı Milli Güvenlik Kurulu, güya bir balans ayarı yaptı, ayarı bozuk bir şekilde…

Gerekçeler vardı elbet ama hepsi düzmece, hepsi yalan, hepsi iftiraydı ve hepsi kurgudan ibaretti…

Bunu o zaman da biliyorduk ama daha sonraları süreci hazırlayan ortamın tamamen bir kurgu olduğunu çok daha net anlamaya başladık.

Dün, o dönemin mağdurlarından ve o dönemde başbakan olarak görev yapan Prof:Dr. Necmettin Erbakan’ı kaybettik. Bir gün daha yaşasaydı, o zulüm günlerini bir kez daha hatırlayacak, bir kez daha kahredeceği isimlere kahredecekti…

Şimdi o yok ama darbecilere her zaman kahredecek bizim gibi insanlar hep vardı, var olmaya da devam edecek, yaptıklarının, yapmaya çalıştıklarının vatan hainliğinin dışında alçakça ve kalleşçe bir girişim olduğunu haykırmaya devam edeceğiz.

Geçen yıl o dönemim aktörlerinden birisi olan sahte şeyh Ali Kalkancı’nın fabrikasında çok sayıda uyuşturucu ele geçmişti.

Ali Kalkancı gibi akşamcı birisinin şeyh olmasının tek değildi, Müslüm Gündüz vardı, koynundaki Fadime Şahin, sonrasında Emine Kalkancı. Podyumdan fırlamış olan Fadime Şahin, sonra podyumdaki yerini almakta gecikmedi.

Şimdi o dönemin kurgu olduğunu bildiğimize göre o dönemde aktör olarak görev alanların tamamının vatan hainliğinden yargılanması gerekir. Halen bunun yapılmamış olması, yürütülmeye çalışılan demokratik ortama da zarar veriyor.

Hem aktör olan, hem filmi yönetenlerin tamamının vatan hainliği suçlamasıyla yargılanması, bundan sonraki demokratikleşme açısından, demokrasinin korunması ve cumhuriyete sahip çıkılması açısından elzemdir.

O dönemde Genel Kurmay Başkanlığı yapan, kurulda görev alan, o saçma sapan bildirinin altına imza atan her kişi vatan hainliği suçlamasıyla yargılanmalı, hukuk son kararını vermelidir.

O döneme bakınca, nedense o ana kadar görmediğimiz acayip kılıklı insanların başkentin göbeğinde arz-ı endam ettiğini, nerden nüksetmişse birilerinin irtica hastalığına yakalandığını, o güne kadar adı sanı duyulmamış kişilerin birden bire İslami kesimde otoriteymiş gibi lanse edildiğini, asker-medya-bürokrasi üçgeninde ülkenin başına çorap örüldüğü görülecektir. Aslında buradaki asker, medya ve bürokrasinin çoğunluğunun şimdilerde Ergenekoncu oldukları daha net anlaşılıyor.

Kemal bey de bu örgüte üye olmak için can atıyor…

Ergenekon Terör Örgütü, o dönemde Refah-Yol hükümetini yıkmak için adice bir senaryoya imza atmış, hiçbir suçu olmayan on binlerce masum vatandaş mağdur olmuştu. Halkın seçtiği bir hükümet ayak oyunuyla alaşağı edilmiş, komik suçlamalarla insanlara zulmedilmişti.

Bunun altında imzası olan her kişi elbette vatan hainiydi, elbette alçaktı, elbette gözü dönmüştü…

O nedenle 28 Şubat mantığını ve 28 Şubat kararlarını savunmanın, vatan hainliğiyle eşdeğer olduğuna inananlardanım.

***

Necmettin Erbakan: Mağdur Başbakan…

28 Şubatçıların sahneye koyduğu iğrenç oyun sonucunda alaşağı edilen ve o tarihte Refah Partisi Genel Başkanı ve Başbakan olan Prof.Dr. Necmettin Erbakan, dün hakkın rahmetine kavuştu.

Peki bu sürece destek olan veya süreçte aktör olarak rol alanlar ne yapıyor?

Süleyman Demirel, Mesut Yılmaz ev Tansu Çiller’i siyaset gibi tarih sahnesinden de silerek halk cezalarını verdi.

İyisi mi biz diğerlerine, aktörlere bakalım…

Fadime Şahin: 28 Şubatın yıldızıydı, -hakkını yemeyelim- güzeldi, alımlıydı. 28 Şubatı tetikleyen isimdi. Şimdi parasını o günlerin şöhretinden ve güzelliğinden kazanıyor.

Ali Kalkancı: Sürecin en renkli kişiliklerindendi. Çarpık ilişkileriyle birlikte tarikat liderliği ortalığa saçıldı. Şimdi uyuşturucuyla gündemde…

Çevik Bir: Genelkurmay 2. Başkanı Bir, 28 Şubat’ın baş aktörlerindendi. Post modern “Evren”liğe soyunan Bir, birinci adam olmak isterken, sonuncu adam oldu. Önce Genelkurmay Başkanlığı beklentisi boşa çıktı, ardından Cumhurbaşkanlığı hayalleri suya düştü. Ülkenin 10 yılın kaderini o meşhur balans ayarları ile tayin edecekti, oysa şimdi onu hatırlayan ve kaale alan bir tek kimse yok.

Erol Özkasnak: Genelkurmay Genel Sekreteriydi, Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanına kafa tutacak kadar dangalak birisiydi. Kariyer basamaklarını hızlı çıkması beklenirken o sadece terfi alabildi. Sahneden kulise indi. Emekli olduğunda medya onu unuttu. Flaşların büyüsü tükendi, bir köşeye fırlatılmış değersiz bir eşya gibi ömrünün sonunu bekliyor.

Hikmet Uluğbay: 55. Hükümetin Milli Eğitim Bakanıydı. Yani MGK kararlarını hayata geçirme onun göreviydi. 28 Şubattan sadece iki yıl sonra ruhsatlı silahıyla intihar teşebbüsünde bulundu, dili parçalandı ancak mucizevî bir şekilde kurtuldu.

***

Elbette “vatan hainliğinden yargılansın” dediğim sadece bu isimler değil. O dönemi ve sonrasındaki değerlendirmeleri hatırlayanlar iyi bilir ki, o filmin sahneye konulması için uğraş veren görünür, görünmez aktörler vardı.

O zaman görünmeyen aktörler, şimdi Ergenekon’dan yargılanıyor, görünenlerin bir kısmına halk cezasını sandıkta tokat gibi verdi, bir kısmı köşesinde kaldı, bir kısmının halen utanmadan sesi çıkıyor.

Bu ülke bizim için önem taşıyorsa, demokrasiye ve cumhuriyete sahiplenme adına kendisini bir şey sanan dangalakların vatan hainliğinden yargılanmasını sağlamak gerekiyor.

Yoksa da zamanı geldiğinde başka aktörlerle yeni filmleri sahnede görebiliriz.

Sarıkız, Aykız, Balyoz, Eldiven.. bütün bunlar da adice bir girişimdi ve şimdi sanıklar adalet önünde hesap veriyor…

Bazıları da bu sanıklardan vekil çıkarma derdinde…

Naif Karabatak
28 Şubat 2011