24 Şubat 2011 Perşembe

Ey Kaddafi duy sesimi!

CHP Genel Başkanı Libya’nın diktatör lideri Muammer Kaddafi’ye hükümetin sert çıkmamasını eleştirdi ama kendisi başbakan olsa ne yapacağını söylemedi…

Bizi de aldı mı bir merak?

Kemal bey başbakan olsa Kaddafi’nin kulağını çekebilirdi mesela; “kerata Kaddafi, bak hımmm döverim ha!” diyebilirdi…

İstifa et!” derdi, Kaddafi de tıpış tıpış ederdi…

Sonra Kemal bey belki çıkıp, “Sen orada dur, şimdi geliyorum” diyerek tehdit edebilirdi…

Hakkımı helal etmiyorum” deyip küsebilirdi de…

Buradan serçe parmağını uzatamazsa da, görüntülü telefonla konuşup, “küs” diyebilirdi…

Yüreği yanan Kaddafi de “Tamam Kemal abi! Sen emret, ben tacı tahtı bırakayım, lafı mı olur” derdi…

Bütün bunlar hakkında ipucu vermedi, bizi hasta etti…

Hani “Benim adım Kemal, yaparım diyorsam yaparım” gibi şeyler de söylemedi…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı “Libya’ya sert çıkmıyorsun” diyerek eleştirdi…

Başbakan da bunun sorumsuzluk olacağını, orada yaşayan vatandaşlarımızın hayatını tehlikeye atamayacağını söyledi…

Çünkü Kaddafi, bildiğimiz liderlere benzemiyordu…

Alıştığımız diktatörlerden de farklıydı…

Hem psikopattı, hem zalimdi, hem diktatördü…

Yani hepsi bir arada, hepsi aynı kafadaydı…

Kemal bey “sert çıkılmasını” istiyordu ama kendisi başbakan olsa nasıl davranacağını da açıklamıyordu…

Bekâra karı boşamak kolay”dı belki…

Belki de muhalefetin sorumluluğu yok diye bol keseden atıyordu…

Belki de Libyalıları sokağa döken de başbakandı…

Kaddafi’nin psikopatlığından sorumlu olan da yine başbakanın ta kendisiydi…

O zaman bozduğunu düzeltmeliydi…

Kemal bey olsa düzeltirdi?

Derhal savaş ilan edebilirdi mesela, ölen asker ölsün tohumuna para mı saymış…

Orada yaşayan Türklerin hayatı tehlikeye girecekmiş, kimin umurunda?

Libya’nın yerini haritada bulamayacağı külliyen yalandı…

Başbakan da çok oluyor ama neymiş efendim seçimde sandığın yerini bulamamış, Libya’nın yerini mi bulacak?

Ondan kolay ne var google efendiye sorarsan ekranına boylu boyuna resmeder…

En azından başbakan söylediği an, korumalarından bir atlas isteyerek bakmıştır…

Yani şimdi Kemal bey Libya’nın yerini biliyor…

Katıldığı televizyon programında da gazeteciler hatırlattı; Kaddafi psikopat diye

Yani öyle sert çıkmadan, gözdağı vermeden anlayacak tipte ve tiyniyette birisi değil…

Kafası bozuldu mu Libya’yı da yakar, Karagümrük’ü de…

Yine de merak ettik, başbakan olsaydı ne yapacaktı diye?

Zor ihtimal demeyin canım, ama diyelim ki oldu…

Geçmişe sünger çekildi, halk, kıtlığı, yokluğu, baskıyı, zulmü unuttu ve CHP’yi iktidara getirdi…

Genel Başkan koltuğunda da (şimdilik) Kemal bey olduğuna göre Başbakan olması kaçınılmaz…

Libya’da halk, “demokrasi istiyoruz” diye ayaklandı…

Orada olay olursa Libya’da yaşayan 25 binden fazla insanımızın hayatı tehlikeye girecek…

O zaman Başbakan Kemal beyin bir şeyler yapması gerekir…

Ahmet Hakan Coşkun ve Yavuz Oğan da benim gibi merak etmiş olacak ki sordu;

-Siz başbakan olsanız ne yapardınız?

Başbakan Kemal bey cevap verdi:

-Bütün Ortadoğu halkları demokrasi istiyorlar. Özgürlük istiyorlar. Siz de demokrasiyi kendi ülkenize getirin, kadın erkek eşitliğini getirin. Yani biz bunu söyleyecektik.

Kaddafi de “emrin olur Kemal bey, biz insanları insan gibi görmüyoruz, sizin hatırınıza bunların üstüne kadın-erkek eşitliği de getiririz” diye cevap vereceğini umuyor olmalı…

Sahi CHP 12 Haziran’a bu kafayla mı gidecek?

Kendi insanının tepesine bomba atacak kadar gözü dönmüş katil bir idareciye “Kadın erkek eşitliği getirin” diye söylediğinde, onun bütün siniri geçip, kuzuya mı dönüşecek?

Yoksulluğu önleyecek. Bunun için kaynağı da hazır; “Benim adım Kemal, bulurum diyorsam bulurum.”

Eğitimi de çözecek, ne de olsa onun adı Kemal…

Sağlıkta zaten sorun çok yok ama olanı da çözecek, çünkü onun adı Kemal…

Kürt sorunu yoktu değil mi (pardon ilk kez Van’da bahsetti) o zaman onu da çözer, nasıl mı onun adı Kemal…

Darbeleri önleme gibi derdi zaten yok, o nedenle “Onun adı Kemal” demeye gerek yok…

Sıra geldi dış politikaya…

Halkı aşağılayan, horlayan, sefil hale getiren ve en ufak başkaldırıda da ayaklananların üzerine bomba yağdıran ülkelerin liderlerini arayıp, “kadın-erkek eşitliği sağlayın” denecek.

O da uyacak…

Nasıl uymasın, onun adı Kemal…

Naif Karabatak/RotaHaber
25 Şubat 2011


23 Şubat 2011 Çarşamba

Adaletsiz verginin kutlaması…


"
Türkiye’de ilginç gün ve haftalar var. Bu günlerde bazen ağlanacak halimize güleriz, bazen gülünecek halimize ağlar dururuz. Bir de hep kutlarız, neyi kutluyorsak?

Bazen şehitler gününde, şehitlerimizi anacakken, “kutlama” yapıldığını söyleyenler çıkar, bazen kanser gibi çağın hastalığı için “kutlama” yapıldığından bahsederler…

Her haftaya onlarca önemli olayın düştüğü bir ülkede anmayla, kutlama veya farkındalık oluşturmayı birbirine karıştırır dururuz…

***

Tıpkı Vergi Haftası etkinlikleri gibi…

Vergi Haftası’nın kutlandığını söylerler, bir sevinç, bir sevinç ki sormayın…

Neredeyse “çocuklar gibi şen” olacaktık ama bir baktık ki, kazık kadar adam olmuşuz…

Vazgeçtik hemencecik, ağır abi rolüyle vergi haftasını kutluyoruz…

Niye?

Adaletsiz vergi veriyoruz diye…

Vergi kaçıranlar baş tacı ediliyor diye…

Vergi vermeyenlerin, ödemediği vergiyi de garip gurabadan alıyorlar diye…

Kazanmadığımız üç kuruşun iki kuruşu zorla alınıyor diye…

Nasıl kutlamayalım, nasıl zil takıp oynamayalım…

Vergilendirilmiş kazanç hep kutsal oluyor, vergi vermeyenlerin kazancı ise binlerle katlanıyor…

Vergisini veren küçük esnaf belini doğrultamıyor, vergiyi kaçıran büyük kazanç sahipleri ise gerek siyasi arenada, gerek sivil toplum örgütlerinde ve gerekse iş dünyasında bir caka satıyor ki, çalımından geçilmez…

Vergisini veren dürüst vatandaştır…

Bir zamanlar en dürüstümüz de Manukyan’dı…

Siz varın gerisini hesap edin…

***

Geçen gün bir esnafın yanındaydım…

Ayakkabıcı…

Ayakkabı tamir ediyor, bazen de isteyen olursa ayakkabı yapıp satıyor…

Günlük kazancı dillere destan, neredeyse yok hükmünde…

Birisi ayakkabı tamir ediyor, bir lira, iki lira” diyordu ayakkabıcı boynunu bükerek…

Bu sayı üçü beşi geçmiyor…

2010 yılının vergisi için belgeleri düzeltiyordu, muhasebeye verecek…

Gider için fatura biriktirmek aklına gelmemiş, muhasebeci de illa “fiş kes” demiş…

Ayakkabıcı kara kara düşünüyordu, “ne kazandım ki, ne keseyim

Ne yaptı bilmiyorum ama kazancına göre yüklü bir vergi ödemek zorunda kaldığı kesin…

***

Abartısız yirmi yıldır yemek yediğim bir lokanta var…

Allah işini daha çok etsin, iğne atsan yere düşmez…

Geçen gün şikâyet etti; “deftere tabii ettiler” diye…

Nasıl yani” diye şaşkınlığımı belirttim, “sen daha deftere tabii değil misin

Değilmiş, götürüymüş…

Yani neredeyse hiç kazanmıyormuş…

Tıpkı ayakkabıcı gibi…

Güler misin, ağlar mısın?

***

2010 yılının son ayında bir işyeri açan adam, “defter masrafı ödemeyeyim” diye düşünerek, 2011’de maliyeye kayıt olmayı düşünmüş…

Neredeyse orayı yol eden maliye görevlisi, saat başı gelerek tutanak tutmuş, mecburen kayıt olmuş…

Rahat yüzü görebilir mi?

Görememiş, 20 gün için 200 lira defter ücreti ödemiş...

Memurun verdiği vergiyi, işçiden mecburen kesileni saymıyorum…

Bu ülkede vergiyi daha çok kazanan, daha çok ödemek zorunda kalmadığı müddetçe, vergi de yoksul esnaftan alınmaya devam ettikçe, verginin kutsallığı laftan öteye gitmez…

Az kazanan az, çok kazanan çok ödemeli ki, adil bir vergi sistemi olsun…

Yine fahiş vergi oranları aşağı çekilmeli ki, vergi vermemek için kırk takla atanların sayısı azalsın…

Maliyeci, gücünün yettiğinden almaya devam ettiği müddetçe ne vergi kutsal olur, ne de vergiden alınan pay, ülkenin, insanlığın hayrına döner…

Vergilendirilmiş kazancın kutsal olabilmesi için, vergilerin adil olması gerekir…

Adil olmayan bir uygulamanın neresi kutsal olur, işte orasını hiç anlamıyorum…

Bir diğer anlamadığım da her yıl şubat ayının son haftasında ne kutlanıyor?

Bizi yine soydular” diyen esnaf, kalkıp göbek atıyor, onun kutlaması mı yapılıyor?

Tam bir komedi…

Naif Karabatak/RotaHaber.com
23 Şubat 2011

21 Şubat 2011 Pazartesi

Libya çok kolay olmayacak

Tunus’ta başlayıp, Mısır’a sıçrayan, oradan birçok Ortadoğu ülkesinde hissedilen, son olarak da Libya’yı etkisi altına alan halkın özgürlük talebi, hiç ara vermeden devam edecek gibi gözüküyor.

Ancak, Tunus’ta başlayıp, Mısır’a sirayet ettiğinde, niye yalan söyleyeyim, en korktuğum Libya’ydı…

Libya Lideri Muammer Kaddafi, henüz ben beş yaşındayken, yani bundan tam 42 yıl önce darbeyle iktidara gelmiş bir isimdi…

42 yıl boyunca kendisi her türlü imkâna sahip olduğu halde, halkının perişan olmasına göz yumdu…

Bir gün dediğiyle bir diğer gün dediği asla bir birini tutmadı…

Darbeyle işbaşına geldiği zaman İslam ilkelerine dayandırılan ve Yeşil Kitap’la açıklana “Yeşil Sosyalizmi” hayata geçireceğini söylediğinde bazı saflar “İslam” lafzına takılarak bir sevinç duymuşlardı…

Bir sevinç duyan diğer kesim ise “Sosyalistler”di…

Bu nedenle Kaddafi’nin siyasi çizgisini açıklamak çok kolay değil…

Bazen İslam’a yakın, bazen sosyalizme, bazen Türkiye dostu, bazen Türkiye’nin en büyük düşmanı…

Bir Amerika düşmanı, bir diğer gün Amerika’nın en iyi dostu…

Görevde olmasını Amerika’nın kendisini tanımasına borçlu…

Darbe yaptığı halde iktidarı ele geçirememişti…

ABD, tavrını Kaddafi’den yana koyunca Libya’nın neredeyse tek hâkimi oldu…

Önce etrafa mavi boncuk dağıttı…

Doğrusu sözleri heyecan uyandırıyordu ama hiç hayata geçmiyordu. Kuru gürültüden öteye geçen bir icraatını pek hatırlamıyorum.

Hep dış güçlerin adamları tarafından yönetilen Arap ülkeleri için bir mavi boncuk ortaya atıp, Arap birliği için çalışacağını söyledi…

Bu sözü hiç hayata geçmedi…

Irkçılığa karşı en büyük mücadeleyi yapacağını söylerdi…

Oysa aynı anda petrol şirketlerini ulusallaştırdı, azınlıkların mal varlığına el koydu…

Sömürgeciliğe karşı çıkacağını söyleyen Kaddafi, 42 yıllık iktidarı boyunca hep kendi halkını sömürdü, onların sefalet içersinde yaşamasına göz yumdu…

Bir bedevi gibi yaşadığını söyledi ama bir kral gibi sefahat sürdü…

Bir Müslüman gibi yaşadığını söyledi, Rusya’ya en yakın liderlerden birisi olarak sosyalizm için çalıştı…

Sosyalist olacağını söyledi, yeri geldiğinde en büyük başkaldırıyı kendisi yaptı…

Tutarsız, dengesiz, ilkesiz bir siyasi çizgisinin yanında şefkat ve merhametten uzak, zalimce bir yönetimle diktatörlüğün tüm verilerini elinde bulunduran bir isimdi…

Bütün bunları bir araya getirdiğinde Libya Lideri’nin sağlıklı olduğuna karar vermek pek kolay olmuyor…

Bazen çok zeki birisi olabiliyor…

Bazen bir şizofren gibi davranabiliyor…

Bazen çok cesur çıkışlar yaparak ezber bozabiliyor…

Bazen de bir zırdelinin söylemeyeceği laflar ederek insanları şaşırtıyor…

Bütün bunlara 42 yıl boyunca tanık olanlar ise onun bir öyle bir böyle olmasına hiç şaşırmıyor…

Tıpkı şimdi şaşırmadığı gibi…

Tunus’ta başlayan ve Mısır’a sıçrayan özgürlük hareketinin, tüm Ortadoğu’yu kaplayacağı tahmin ediliyordu…

Ancak, bu hareketin Libya’ya sıçrama olasılığı korkutuyordu…

Çünkü Libya lideri, her şeyden önce her diktatör gibi zalimdi…

Sol yanında taş gibi bir yürek taşıdığına kuşku duymuyorum…

Hem diktatör, hem zalim, hem de tutarsız ve dengesizseniz işte sizden korkulur…

Kaddafi’den bu nedenle çok korkuyorum…

Kendi insanını gözünü kırpmadan, minik yavrulara acımadan katledebilecek kadar dengeden yoksun birisi.

Geçen salıdan bu yana Libya’da ayağa kalkan halk, bazen kendisinden bekleneni, bazen de kendisinden beklenmeyecek kadar tutarsız davranışlar sergiliyor.

Sırf devletle çalıştı diye işletmeleri talan etmeler, sırf iş aldı diye yabancı işadamlarını mağdur etmeler tasvip edilecek davranış değil.

Buna karşılık, yüzlerce ölüye rağmen, hızını hiç düşürmeyen tempoda devam eden protestolar ise takdire şayan.

Dün birçok devlet kuruluşu ele geçirildi, birçoğu kullanılmaz hale getirildi. Hatta bir ara Kaddafi’nin ülke dışına kaçtığı bile söylendi ama ben bunun çok kolay olacağını sanmıyorum.

Diğer diktatörlerin ajanları vardı, besledikleri vardı, ondan nemalananlar vardı ama Kaddafi’nin bütün bunların yanında paralı askerleri var…

Her ülke elbet bir gün demokrasiyle tanışacak, insan hak ve özgürlükleri tesis edilecek, insanlar hiç çekinmeden kendilerini rahatlıkla ifade edebilecekler.

Anacak, yönetimi hem diktatör, hem zalim, hem de psikopat olan ülkelerde bu çok da kolay olmayacak.

Umarım Libya beni yanıltır ve Kaddafi, 42 yıllık diktatörlüğünün yeterli olduğunu düşünerek çekip gider…

Giderken de bütün belalarını da alıp gider…

Naif Karabatak/RotaHaber.com
22 Şubat 2011


20 Şubat 2011 Pazar

Van’da Denizi Görebilmek…

CHP’li dostlarım “Naif Karabatak yine CHP’yi eleştiriyor” demesinler. Bu defa Kemal beye övgüler dizeceğim. Başıma saksı falan düşmedi, övülmesi gerektiği yerde övmeyi de bilenlerdenim…

Kemal bey son günlerde hesap hatasıyla gündeme geldi…

Yediyle dördü toplayan Kemal Kılıçdaroğlu, nasıl oluyorsa 12 sonucunu buluyordu…

Hem maliyeciydi…

Uzmandı…

Muhasebe bilgisi yüksekti…

SSK Genel Müdürlüğü yapmıştı, yani bürokrattı…

Ama 7+4 onun muhasebe bilgisine göre “eşittir 12 ediyordu…

Sonra Nasrettin Hoca’nın eşeğe ters binmesine benzer bir eylemi vardı…

Kemal bey de yürüyen merdivene ters biniyordu…

Önce yürümeyen merdiven, Kemal beyi görünce yürümeye başlayınca hafif bir kaza atlatıyordu…

İnilen bölümden çıkmaya çalışmış, merdiven yürüyünce de zor anlar yaşamıştı…

Bereket yürüyen merdiven kapatıldı da Kemal Bey daha fazla mağdur olmadı…

Sosyal paylaşım sitelerinde farklı yorumlar yapılsa da her insanın başına gelebilecek bir kaza türüydü…

İyi ki dönen kapıyla bir sorun yaşamamış…

***

Konumuz bunlar değil elbet…

Konumuz Van’da deniz görmek

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Van’da “Siyasette Başarı Stratejisi” çalışması için gittiği Van’da “Denizi ilk kez burada gördüm” demiş…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da bu sözünü eleştirerek, “Van gölü ne zaman deniz oldu” diye sormuş…

İşte burada başbakana katılmıyorum…

Önemli olan burnunun dibindeki denizi görmek değil, denize hasret haldeyken görebilmek…

Denizden mahrum olmayanlar deniz sevgisini anlayamazlar…

Çocukluğumda Ebuzer El Gaffari çayında yüzerdik. Adıyaman tabiriyle “çimerdik”.

Küçücük bir çaydı, ama bize deniz gibi gelirdi…

Adıyaman’da deniz mi vardı, halen deniz mi var?

Rahmetli Dursun Çavuş, siyasete girmeye niyetlenince “Oyunuzu bana verirseniz Adıyaman’a deniz getireceğim” demişti de kimse inanmamıştı…

Denizi kolundan tutup getiren olmadı ama Adıyaman’ın üç tarafını sularla çeviren Atatürk Barajı sayesinde Adıyamanlıların deniz özlemi giderildi…

Ne yazık ki, bugüne kadar hiç iyi yöneticilerimiz olmadığından, üç tarafı suyla çevrili kentin ne sahili oldu, ne sahil şeridi, ne de sudan faydalanma…

Yönetemeyenlerin yönetimindeki kentte Atatürk Barajı’nın yönetimi Şanlıurfa’ya emanet edildi…

Sudan elde edilecek gelir ise balıkçıların marifetine kaldı…

Su sporları dışında Atatürk Barajı’ndan -elektrik hariç- bir fayda sağlanamadı…

Suya hasret yaşayan koca bir kentin insanlarına suyun etrafı yasak edildi…

Belki ben şanslıydım, denizi ilk kez İstanbul’da görmüş, sonra tüm kıyı şeridini gezmiştim…

Ama Adıyamanlının çoğu denizi ilk kez Adıyaman’da gördü. Tıpkı doğu ve Güneydoğuda yaşayanların denizi ilk kez Van’da ve Adıyaman’da gördüğü gibi…

Bu nedenle deniz olmayan kentlerde yaşayanlar, deniz üzerine yazılan şiirleri çok daha farklı okur…

Meltemin esintisi yüzümüzü farklı okşar…

Martılar bize daha yakın, daha hoş görünür…

Med Cezirin ne olduğunu bilmezsek de, “gel-git”in siyasi yansımasından haberdarız…

Karabatakların denizde gelin gibi süzülmesini bilmiyorsak da, en azından soyadım olduğundan bir sempati duyduğuma, bir yakınlık hissettiğime emin olabilirsiniz…

Her gün denizi görüp, her gün denizi kirleten, her gün denizin ırzına geçen, denizi girilmez hale getirenlere karşı, deniz görmeyenlerin deniz sevgisini anlamak zordur…

Tuncelili Kemal Kıçıdaroğlu da, denizi ilk kez Van’da görmüş…

Uçsuz bucaksız mavi suların göl olup olmaması kimin umurunda?

Deniz işte, Vanlıları yıllardır suya hasret olmaktan kurtarıyor ya, yetmez mi?

Deniz dediğiniz ne ki, yüzülür, balık tutulur, sandala binilir, uçsuz bucaksız maviyle kendinden geçilir…

Denizi gören görüyor zaten, önemli olan gölü denize çevirebilmektir…

Kemal bey bunu yapamıyor ama hiç değilse denize olan hasretini dillendiriyor.

Bu yetmez mi?

Naif Karabatak/RotaHaber.com
21 Şubat 2011