18 Şubat 2011 Cuma

Ayı kadar saf, ayı kadar temiz…

Başlığa bakıp “yok daha neler” demeyin. Bu ifadeler bana ait değil, bir ilin valisine ait. Kastamonu’da bugünlerde ayının güzelliğinden, saflığından ve temizliğinden başka şey konuşulmuyor…

Ayının saflığına ve temizliğine geleceğim ama önce Kastamonu’yla ilgili anımı paylaşayım…

Kastamonulu bir asker arkadaşım vardı, Selami

Henüz acemi birliğindeyiz, askerliğin ilk günler. Daha “yazıcı” olarak aradan sıyrılmadığımdan her asker gibi sıkıntılı günler geçiriyoruz.

Havanın bir gram dahi aydınlanmadığı saatte “koğuş kalk” diye nezaketsiz şekilde koğuşa giren onbaşının kart sesiyle uyanmanın ne menem bir şey olduğunu anlamaya çalışıyoruz…

Onbaşı bu çok yüksek rütbeli(!) olduğundan “kalk” dediği andan itibaren iki dakika içersinde tam tekmil koğuşun önünde olacaksın…

Bunun için de hızlı olman gerek…

Yoksa başına gelebilecekleri kimse tahmin edemez…

Vatan borcu ya, ondan…

Neyse konumuz zaten vatan borcu değil, Kastamonu…

Kastamonulu asker arkadaşım da onbaşının aksine öyle bir ağır, öyle bir ağır ki anlatamam…

Dayak yiyeceği kesin, buna da benim içim elvermiyor…

2 dakikada yatağını düzeltecek, elbisesini giyinecek, eşofmanlarını yerleştirecek ve en kötüsü de botunu ayaklarına geçirecek.

Dünyada yapamaz…

Kastamonu aksanıyla konuşan asker arkadaşım her sabah “sarmayı.. sarmayı.. sarmayı” diyerek askerliğin kendisini sarmadığını söylerdi…

Dayak yemesin diye de bir dakika da hazırlandığım için kalan sürede de onun yatağını düzeltir, çabuk olması için sürekli başının etini yerdim…

Aradan 22 yıl geçtikten sonra yolum Kastamonu’ya düştü…

Bana kalbin kadar temiz olan bu sayfayı ayırdığın için”le başlayan hatıra defterinden aklımda kaldığı kadarıyla adresini biliyordum. Bir dükkâna girerek Kastamonu telefon rehberinden numarasını bulup aradım ve sonra da yarım saatte olsa görüşüp ayrıldık…

Sivillik sarmıştı…

Gazeteler de “taş düşebülü, ayı çıkabülü” tabelasını görünce asker arkadaşım aklıma geldi.

Kastamonu’nun gündeme gelmesi ise “ayı” nedeniyle…

Kastamonu Valisi Erdoğan Bektaş, Kastamonu’nun yeni sembolünü belirlemiş; ayı…

İtiraz edenlere de cevabı hazırmış; “Neden gocunuyorsunuz? Ayı kadar saf temiz, narin ve güzel bir hayvan var mı?

Acaba kanaryadan mı bahsediyor, bülbülü mü tarif ediyor diye yeniden baktım ama yok Vali Bektaş ayıdan bahsediyordu…

Ayı Yogi’den değil, bildiğimiz ayıdan…

Başkent Ankara'da Kastamonu Günleri”nin 7’incisi için kolları sıvayan Kastamonulular “sembolünüz ayıdır” dayatmasıyla karşılaşmış…

Hiç de hoş bir sembolü değil, üstelik her türlü yoruma da açık…

Ama vali ısrarlı…

Ayıyı da bir güzel tarif ediyor ki insanın kanı ısınıyor…

Meğer ne hoş, ne tatlı bir hayvanmış şu ayı denilen şey…

O zaman “ayı oğlu ayı” lafı neden hakarete giriyor?

Bir kentin ayıyla anılması ne kadar hoş, ne kadar kabul edilebilinir?

Vali beyin örneği de hazır; “Trabzon Temel heykeli yapıyor da biz neden ayı heykeli yapmayalım.

Sayın vali ne alaka?

Temel’le ayıyı nasıl aynı kefeye koyabiliyorsun?

Hani “Kastamonu’nun ayıları meşhur” diye düşünerek ayıyı sembolleştirebilirsin ama bunun nasıl bir çağrışım yapacağını tahmin edemiyor musun?

Belki vali bey haklı…

Bazı şehirlerin ve bazı siyasi partilerin ya da derneklerin amblemlerinde de hayvan figürü yer alır…

Mesela Sivas’ın Kangal ilçesinde, şehrin meydanına Kangal Köpeğinin heykeli vardır…

Ancak bu dayatmayla olmaz, halkın isteğiyle olur…

Sayın vali nasılsa Kastamonulu değil, “Kastamonu’nun ayıları meşhur” sözü kendisine hiç dokunmayacak…

Ama Kastamonulular bu sözden alınıyor…

Beni ne mi ilgilendiriyor?

Yahu en azından güzel Kastamonu lehçesiyle konuşan asker arkadaşım da “Kastamonu’nun ayısı meşhur” sözü yüzünden sıkıntıya düşmez…

Anlatabildim mi?

Naif Karabatak
18 Şubat 2011

16 Şubat 2011 Çarşamba

Avukatlık yetmedi, bizzat üye olacak

Sağa bakıyor yok, sola bakıyor yok, yoldan geçene soruyor yok. Sanki yer yarıldı içine girdi. Sahi aranızda Kemal beye yardımcı olacak kimse yok mu?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu üye olmak için Ergenekon’u arıyormuş. “Nerede” diye soruyor, “biri bana söylesin” diye feryat ediyor, “neredeyse gidip üye olacağım” diye de özlemini, hasretini belirtip, bütün arzusunu açığa vuruyor…

Merak ettim, Kemal bey bu kadar iştahla sosyal sorumluluğunu yerine getirmek için hangi derneğe üye olacak diye…

Nereye üye olacakmış Kemal Bey?

Terör örgütü olduğu iddiasıyla üyelerinin yargılandığı illegal bir örgüte…

Daha önce gönüllü avukatıydı, şimdiyse gönüllü üyesi olacakmış…

Hem de bir terör örgütü olduğu söylenen oluşuma…

Bu iddia doğruysa, yerden fışkıran silahlar bu ülke insanına dönmek için istiflenmişse, yer döşemesinin altına saklayacak kadar gizli belgelerdeki planlar insanımızı öldürmeye dönükse Kemal beyin işi zor…

Yok eğer Ergenekoncuların canı sıkılmış, film senaryosu yazmış ve başrolde de Kemal beyi oynatmaya niyetlenmişlerse o iş kolay…

Öyle sansın ki dizi film de rol alacak…

Ama Kemal bey illa da “üyelik” diye tutturmuş, “rol almak istiyorum” dememiş…

Açıkça terör örgütü olduğu iddia edilen bir oluşuma üye olmak istiyor…

Bunu da çok rahat söylüyor…

Sanki Dernekler Müdürlüğü’ne kayıtlı bir oluşumdan bahseder gibi söylüyor…

Ya da esnafların bir teşekkülünden bahseder tarzda konuşuyor…

Belki de büyük firmaların birlikteliğiyle oluşan sivil toplum örgütlerinden birisini söylüyor gibi şeyler ağzından kaçırıyor…

Kemal bey neye üye olmak istiyor?

Ayakkabıcılar Odası’na mı, Gazeteciler Cemiyeti’ne mi, Engelli Derneği’ne mi?

Yoksa Kanserle Mücadele eden derneklere mi, kadın hakları için didinen oluşumlara mı?

Neye üye olacak; İTO’ya mı, ATO’ya mı yoksa TÜSİAD’a mı?

İlla da üye olacağım” diye tutturduğu bir terör örgütü olduğuna göre PKK’ya üye olmak için de “PKK nerede?” diye sordu mu hatırlamıyorum…

Ya da “Hizbullah’a üye olmak istiyorum” diye bir düşüncesi var mı?

Kemal bey illa da bir terör örgütüne üye olmak istiyorsa dünya çapında nam salmışlara üye olsun, böylece şanını yedi düvel duyar…

Önce karar versin, “dinci” mi, “faşist” mi, “komünist” mi?

Aşırı sağ mı, aşırı sol mu?

İkisinin ortasında bir sağa kayıp, bir sola yalpa yapan mı?

İki ileri bir geri giden mi?

Sek sek sekerek, ara sıra bade dizerek gününü gün edenlerden mi?

İdeolojik mi, tamamen duygusal takılanlardan mı?

Hem kime göre terör örgütü?

İsrail’e göre ülkesini, namusunu korumaya çalışan Filistinliler terörist, Filistinlilere göre İsrail hükümeti hepten terörist…

PKK’lılar kendilerini terörist görmediği gibi, Ergenekoncular da terörist olmadıklarına inanıyor…

Hizbullahçılar “iyi bir şey” yaptıklarını düşünüyor olabilirler…

Hatta El Kaide’yi bile “terörist” görmeyenler var…

Kemal bey önce nasıl bir örgüte üye olmak istediğini söylemeli…

Eğer illa da adının “Ergenekon” olmasını özlüyorsa, yargı onun “Terör Örgütü” olduğuna inanmış ve bu şekilde dava sürüyor…

***

Bir an Kemal beye hak verelim, olabilir, o doğruyu görmüş, ona göre davranmış olabilir…

Yani bizim bildiğimiz her şey bir anda yanlış olabilir…

Şu anda tutuklu bulunan ve darbe yapmakla suçlananların hepsinin “suçsuz” olduğu tespit edilebilir…

Böyle bir örgütün kâğıt üzerinde olduğu da dava sonunda belirlenebilir…

Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da görevini “en iyi şekilde” yaptıkları belgelenen subay ve astsubaylar da olabilir…

PKK bağlantıları, mafya ilişkileri, beyaz kadın ticaretleri, uyuşturucu bağlantıları, para tuzakları, ihaleye karıştırdıkları fesatlar da aklanabilir…

Hatta “seminer notuydu” denilenler gerçekten seminer notu, “kağıt parçası” denenler de buruşturulup atılacak kağıt parçası olabilir, yerden çıkan silahlar da gerçekten “boru bunlar boru” dedirtecek sonuçlar çıkabilir…

Fatih Camini bombalamayı düşleyenler, denizaltında minicik yavrularımızı havaya uçurmayı hayalleyenler, Yunan jetlerini düşürüp, Türk askerinin üzerine atmaya çalışanlar, halkı kışkırtıp sokağa dökmeye heveslenenler, darbe yapıp, insanları stadyumlara doldurmayı hedefleyenler bir anda aklanabilir…

Bütün bunlar elbette olabilir…

Ve bütün bunlar olursa Kemal Beyin Ergenekon’a üye olmasında da bir sıkıntı olmaz…

Ama ya bütün bunlar doğruysa…

Ya gerçekten Ergenekon bir terör örgütüyse, tıpkı PKK gibi, tıpkı Hizbullah gibi…

Ya Ergenekoncu dediklerimiz bu milletin anasını ağlatmaya niyetlenen bir avuç eli kanlı teröristse…

O zaman Kemal bey yine üye olacak mı?

Terör örgütüne yardım ve yataklık yapacak mı?

En önemlisi de CHP gibi bir partinin genel başkanı, aynı zamanda terör örgütü üyesi olacak mı?

***

Tahrik ettin, tecavüz haktır!

Selçuk Üniversitesi İlahiyat Bölüm Başkanı Prof. Orhan Çeker: “Sorunun odağında kadın var. Sen dekolte giyinirsen bu tür çirkinliklerle karşılaşman sürpriz olmaz. Tahrikten sonra sonucundan şikayet etmen makul değil.” diye ilginç bir cümle kullandı, dün hedef tahtasına oturdu…

Sayın Çeker’e sadece şunu söylemek istiyorum. “Ben baklavayı çok seviyorum. Cebimde de para yok, pastanenin önünden geçerken onu çalıp mideme indirmem helal mi?” diye…

Buna cevap verirse dekolteli kadınlara onun tecavüz etmesi de helaldir. Evet hocam cevap bekliyorum…

Naif Karabatak/RotaHaber.com
17 Şubat 2011


Öyleyse susturun gitsin!

Ülkemizde belli zamanlarda, belli yerlerden sahneye sürülen kaos oyunları vardır. Her seferinde oyuncuları değişse de, senaryosunda ufak tefek rötuşlar yapılsa da, başrol oyuncuları ile “kalleş artistleri” farklı olsa da, eski Türk filmleri gibi çok tanıdık, çok bildik oyunlardır, sahneye konan bu iğrenç oyunlar…

Genellikle birilerinin emeline ulaşması adına ortaya sürülen ve uygulamaya konulan plan sonucunda, kimin veya kimlerin öleceği, kimlerin zarar göreceği, ülkenin hangi yöne doğru kayacağı onların umurunda olmaz…

Tıpkı darbecilerin kendi iktidarları için koca ülkeyi kan gölüne çevirecek kadar vampirleştikleri gibi…

Star Gazetesi yazarı sevgili dostum Mehmet Metiner’e PKK’nın tertiplediği iddia edilen bir suikast senaryosu basında yer aldı…

Başarılı olmayan suikast girişiminden kimin nasıl bir çıkar sağlayacağı elbette merak konusu ama bugüne değin olanlardan kim ne çıkar sağladı ki?

Belki kaos isteyenler, o ortamı buldu…

Bazen de inançlı insanlara saldırmak isteyenler de bunu başardı…

Veya adresi yanlış göstermek için farklı terör örgütleri bir diğerinin adına kirli işler yaptı…

Kirli çamaşırlar şimdi ortaya çıkıyor, kendisini “derin” olarak gösteren terör örgütlerinin işlediği cinayetler PKK’ya mal edilirken, bazen de PKK kendi işlediği cinayeti “kardeş örgütü”nün üzerine atıyor…

Bu nedenle istendiği zaman gelen irticadan veya ülke huzura kavuşacakken gelen aydınların ölüm haberinden hep işkillendim…

Kubilay’la başlayan “iftira suikast” oyunu, halen devam ediyor…

Bazen farklı adlarla, bazen bizzat kendi imzalarıyla…

***

Mehmet Metiner, kimine göre “İslamcı” yazar, kimine göre ise “Kürtçü” yazar kategorisinde…

Buna rağmen de ne İslamcılara, ne de “Kürtçü” olduğunu iddia eden kişi veya guruplara yar olmamış bir isim…

Doğru değerlendirme yapanlara göre ise o demokrat bir yazar…

Kürtlerin de hakkını savunuyor, Türklerin de…

Hatta farklı din, mezhep ve etnik kimliklerin de hak savunuculuğuna soyunuyor. Herkesin inandığı gibi yaşamasını, fikirlerini özgürce ifade edebilmesini, yoksulluğun kökünün kazınmasını arzuluyor…

Sırf bu açıdan baktığında bile sayın Metiner’in söylediklerine Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan özellikle Kürt kökenli insanlarımızın karşı çıkmaması gerekiyor…

Ancak sorun, “onlar adına” ortaya çıktığını iddia edenlerde…

Bölge insanının yoksulluğuyla hayatiyetini devam ettiren PKK gibi örgütler, oranın zenginleşmesini isteyemez…

Çünkü herkesin kendisini özgürce ifade etmesi, yasadışı oluşumların işine gelmiyor…

Türkiye’nin demokratik açılımla başlayan hoşgörü ortamı, bu tür yapılanmaların sonunu getirir.

Baskı, zulüm, işkence, hak ihlali, yoksulluk, işsizlik, aşsızlık ve her türlü mağduriyet, “başkaldırı”nın gerekçesi olarak sunulur…

Böylece örgütlerine insan bulmakta zorlanmazlar…

Aksini savunanı ise düşman görürler…

Sayın Metiner, Demokratik Açılımla başlayan süreci en güzel özetleyenlerden birisi.

Hem iyi özetleyen, hem de bunu birebir içine sindirerek yaşayan aydınlarımızdan birisi…

İşte o zaman da ne Ergenekon camiasına, ne de PKK camiasına kendisini sevdirmesi mümkün değil…

Niyet doğru olsa, yani PKK’nın “Kürt sorunu” gibi bir derdi olup, çare bulmak istese, zaten demokratik açılım, bütün bunların çözümüne adım adım katkı sunacak önemli bir proje…

Eksiklikleri giderip, içini doldurmak da her zaman mümkün.

Nitekim Sayın Metiner de diğer demokrat yazarlar gibi herkesin kendini özgürce ifade edebileceği, dilinden, dininde, kıyafetinden ve yaşam tarzından dolayı ayıplanmayacağı, horlanmayacağı bir ülke özlüyor…

Böyle bir ülkede kaos arzulayanların yeri olabilir mi?

PKK’nın Sayın Metiner için “ölüm emri” verdiğine veya “suikast” planladığına inanmak istemiyorum.

Çünkü fikirler, karşıt fikirlerle çürütülür…

Eğer fikirler, ortadan kaldırmayla çürütülseydi, bugüne kadar bütün zulümlere rağmen halen tazeliğini koruyan hiçbir fikir yeryüzünde kalmazdı…

Üstelik de işin en kolayı, en korkak şekli tartışma yerine kavgayı seçmektir…

Ya da görüşlerine karşı bir görüşün yoksa “öyleyse susturun gitsin” kolaycılığına kaçmaktır…

Bu çözüm, tarihin hiçbir döneminde kabul görmediği gibi bundan sonra da görmesi mümkün değildir…

Hem hiç kimse unutmasın, Sayın Metiner’in de dediği gibi “Onursuz, korkak bir hayat sürmektense ölmek evladır.

Ve bu her zaman böyledir…

Naif Karabatak/RotaHaber.com
16 Şubat 2011



15 Şubat 2011 Salı

Avukat Kemal Bey AYM Yolunda…

Meşhur “Avukat Temel” fıkrasını bilirsiniz. Bilmiyorsanız merak etmeyin, anlatacağım. Efendim temel, hukuk fakültesini bitirdikten sonra çiçeği burnunda bir avukat olarak bürosunu açmış.

Ofisini açtığı semtte henüz tanınmadığından olmalı işleri pekiyi değilmiş. Derken bir gün kapı çalınmış, sekreter kapıyı açmaya giderken o da telefonu alıp, “çok meşgul” numarası yapmaya başlamış:

-Siz hiç merak etmeyin o iş tamam. Bugüne kadar aldığım hiçbir davayı kaybetmedim. Evet efendim, siz hiç merak etmeyin kardeşinizi kurtaracağız…

Konuşma birkaç dakika daha bu minval üzere devam etmiş…

Sonunda kapıda bekleyen adama dönmüş:

-Kusura bakmayın, gördüğünüz gibi çok yoğunum, sizin dava neydi?

-Benim davam yok avukat bey, Telekom’dan geliyorum, telefonunuzu bağlayacaktım…

***

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, parti içindeki korku imparatorluğunu yıkması, parti içinde sözünün dinlenmesine yetmedi. Farklı bir yol bulunmalıydı. Eski defterleri karıştırdı, gözüne bir türkü ilişti; “Ankara’nın yolları taştan, beni sen çıkardın baştan” diye başlayıp gidiyordu…

Söz yazarı halefi olan Ergenekon Avukatı Deniz Baykal’dı…

Gerçi o sözlerini değiştirmişti ama o kadar da kadı oğlunda da olurdu…

Şöyle söylüyordu Deniz Baykal; “AYM’nin yolları taştan, CHP çıkardı beni baştan” diyerek koltuğunun altına aldığı dosyayla bir koşu Anayasa Mahkemesine gidiyor, sonra da AYM’ye gözdağı verircesine açıklama yapıyordu…

Hakkını yemeyelim, bazı üyeler de “şu taşlı yoldan Baykal gelse de, biz de yasayı çizsek” diye avucunu ovuşturarak tempo tutuyordu…

Kemal bey, korku imparatorluğunu yıktı, parçaladı, eğdi, büktü, buruşturdu ve çöpe attı ama uzantıları partide dal budak salmıştı bir kere…

Kendi elleriyle partiye getirdikleri de sıkıntı olmaya başlamıştı…

Ne o, Süheyl Batum çıkıp orduyu eleştiriyordu.

Bilmiyor muydu ki, orduyu eleştirme hakkı sadece genel başkanın hakkıydı…

Darbe istemesine bir şey dediği yoktu…

Zaten Ergenekon’un gönüllü avukatıydı…

Baykal’ın aksine bunu göksünü gere gerek Süheyl Batum’un demesine bir şey demiyordu…

Hoşuna da gidiyordu Kemal beyin…

Zaten işler kırıktı, bari bu şekilde avukatlık yapmış da oluyordu, tıpkı Temel gibi…

Zaten CHP hep darbe isterdi…

Bugüne kadar halk onları iktidar yapmayınca, “birisi darbe yapsa da, bize iktidar yolu gözükse” diye hayal bile kuranlar vardı…

Kemal bey bazen sert çıkıyor, “sus” diyordu ama nutku tutulup yerine oturan yoktu…

O zaman halefinin çizdiği yoldan devam etmesi gerekiyordu…

Zaten Deniz Baykal da Süheyl Batum’un darbe yapmayan ordu için sarf ettiği “Kâğıttan Kaplan” sözlerine sert çıkmış, “yeni CHP’ye eski CHP lazım” gibi pek anlaşılmayan sözler etmişti…

Gerçi bazı fesat basın “Deniz Baykal dönüyor” diye yorumlar yaptı ama Kemal bey bu yorumları pek dikkate almadı…

Sözleri dikkate aldı ama…

Baykal gibi “Ergenekon Avukatı” olmuştu, şimdi yine onun gibi soluğu Anayasa Mahkemesi’nde almalıydı…

TBMM’nin anayasa değiştirme hakkı tümden elinden gitmeliydi…

Yasaları ancak ve ancak darbeciler değişebilirdi…

Halkın faydasına da olsa, bunu kimseye anlatamazlarsa da, “siviller yasa yaptı” dedirtemezdi…

Yasayı darbeciler yapardı…

TBMM kim oluyordu?

Hem Yargıtay’ın ve Danıştay’ın işi yükünü azaltmak TBMM’ye mi kalmıştı?

Ne kadar ayıp!

Şimdi bunu nasıl anlatacaklardı?

Darbeyle yapamadıklarını, yargı baskısıyla yaptırmaya nasıl güçleri yetecekti?

İki de bir “bizden olan mahkeme” arayışına mı gireceklerdi?

Zaten mevcut sayıda kafaları karışıyordu…

Olmazdı/olamazdı…

Zaten iki ileri bir geri sözleriyle çizilen karizmasına Süheyl Batum’un yetki gaspı da eklenince tümden tarumar olma yolundaydı…

Hem bu gidişle bütün darbeciler kodesi boylayacaktı…

Omzundaki kalabalığa bakmadan iğrenç emelleri olmakla suçlananlar bir bir yakalanıyor, adaletin kollarına atılıyorlardı…

Bu ülkede “dokunulamaz” diye düşünenlere dokunmak, CHP’ye zarar verirdi…

O zaman “iş yükü” de olsa yargı reformunu iptal etmeliydiler…

Halka anlatamamak sorun değil…

Halefi üniversite öğrencilerinin 50 liralık, 100 liralık bursunu bile iptal ettirmemiş miydi?

Ergenekon avukatlığı pek yakışmıştı. Şimdi sırada “AYM’nin yolları taştan, Baykal sen çıkardın beni baştan” şarkısını söylemeye sıra gelmişti…

Hey gidi günler hey” diye torunlarına anlatacağı “iyi” işler olmalı değil mi ama?

Tek sorun, torunlarının “iyi” şeylere “kötü” gözle bakacak bilgi ve birikime sahip olabilmeleridir ki, artık o da şanslarına…

Naif Karabatak/RotaHaber.com
15 Şubat 2011

13 Şubat 2011 Pazar

Şafak Operasyonu ve Haberal’ın Vurgunu

Yaşlı adam eczaneye girerek elindeki reçeteyi eczacı kalfasına uzatmış; “Evladım şu ilaçları ver bakalım” demiş ve beklemiş. Kalfa reçeteyi alarak ilaçları raflardan indirmiş, barkodunu okutarak kaydetmek için bilgisayarın başına geçmiş. Yeni sistemde, kullanım şekline göre bitmemiş ilaç, SGK tarafından onaylanmıyor. Yaşlı amcanın da bir ilacı onaylanmamış.

-Amca bu ilacın onaylanmadı…

-Neden?

-Elinde varmış…

-Yok, oğlum bak elim bomboş.

-Öyle değil amca evde varmış.

-Kim söyledi?

-Bak bilgisayar biliyor…

-Bu makine mi biliyor?

-Hükümet biliyor amca, evinde ilacın kaldığını kontrol ediyor.

- Şimdi bu hükümet benim evi mi kontrol ediyor. İlacımın kaç tane kalıp kalmadığına mı bakıyor?

-Evet, amcacığım, maalesef bu ilacı veremeyeceğim.

-Peki, o hükümet, evdeki ilacı görüyor da, evde peynirin bittiğini bilmiyor mu, zeytinin olmadığından haberi yok mu, eve hiç et girmediğini de mi görmemiş. Cebimde beş kuruş kalmadığından da mı haberi yok?

-Amcacığım hükümet ilaçları kontrol ediyor…

-Yani işine geleni görüyor, gelmeyeni görmüyor…

***

Bu yaşanmış olayı sevgili dostum Tekin Şahin anlatmıştı. Aslında birilerinin istediğini gördüğünü, istemediğini ise görmediğini yaşayarak biliyoruz. Bu bazen hükümet oluyor, bazen yargı, bazen polis, bazen asker, bazen belediye, bazen de diğer kurumlar. Kısaca herkes işine geleni görüyor, işine gelmeyeni ise kulak ardı ediyor. Veya işine geldiğine basıyor cezayı, işine gelmediğini ise adeta ödüllendiriyor.

***

Gelelim bugünkü yazımıza…

Profesör Doktor Mehmet Haberal, Başkent Üniversitesi ve meşhur Başkent Hastanesi’nin sahibi. O aynı zamanda Ergenekon sanığı. Davanın tutuklu sanıklardan olmasına rağmen de 21 aydır “hasta(!)” olduğundan “yoğun bakım(!)” ünitesi olarak adlandırılan lüks bir odada kalıyordu, şimdi başka bir hastaneye nakledildi…

Gariban vatandaş, haksızlığa uğramış da olsa, hasbelkader bir suç işlemiş de olsa cezaevinde gökyüzüne hasret yaşıyor.

Haberal, üniversitesi, hastanesi ve şirketleri olduğu halde “kıt kanaat(!)” geçinen birisi. Mahkemede “maaşın ne kadar?” sorusuna “on bin lira” diye cevap vermiş…

Savcılık bu yalanı yutmamış, araştırmış…

Bu maaşla geçinilmez tabii. Asgari ücret bile bu paradan fazla olmalı(!)

Meğer Haberal sadece Başkent Üniversitesinden aylık 60 bin liracık alıyormuş…

Ne ki, bu da yetmez…

Grup yöneticisi olduğu şirketlerden 30 bin liracık maaşı da cebe indiriyormuş…

Suç değil ya adamın malı mülkü var, kira gelirlerinden de 22 bin liracık olmak üzere her ay hesabına giren para tam tamına 112 bin liracıkmış…

Buna yetinmemiş, bu kadarla doymamış. Vakıf Üniversiteleri yönetmeliğine göre üniversiteyi kuran Haberal veya diğer şahıslara üniversite üzerinden kaynak aktarılması da yasak ticaret yapması da…

Buna rağmen de Başkent Üniversitesi'nde kurulan birçok şirketin sahibi ve yöneticisi olan Haberal, bir şirketler aracılığıyla hiçbir ihale olmaksızın Başkent Üniversitesi'nin ihtiyaçlarını kendi şirketleri üzerinden karşılıyormuş…

İddia böyle. Haberal ayrıca üniversiteye devletçe tahsis edilen arazilerde de bu şirketlere faaliyette bulunması için yer açmış. Sadece Kalif İnşaat’a 2,5 milyon TL ödemiş. Başkent Radyo Televizyonu için üniversite kaynaklarından 22 milyon lira aktarmış…

Miktarları gördünüz mü; 2.5 milyon liracık ve 22 milyon liracık…

Haberal’ın aylık geliri olan 112 milyoncuk bütün bunların dışında, yani çerez parası…

Bu milyonlar eski parayla trilyon demek…

Yani neredeyse bir kalemde uçurulduğu iddia edilenler o kadar…

Daha öncesiyle ilgili bir bilgi aktarılmamış…

Haberal, üniversiteyi babasının çiftliği gibi kullanmakla kalmamış, yasaları hiçe sayarak bütün alımları da “al gülüm ver gülüm”e bile gerek duymadan kendi kendisinden almış…

Merhum Başbakanlardan Bülent Ecevit’in yolu Başkent Hastanesi’ne düştüğünde neredeyse oradan canlı çıkmayacaktı. Son anda eşi Rahşan Ecevit fark edince apar topar devlet hastanesine kaldırılan Merhum Ecevit, “tedavi edilirken ölmekten” kurtulmuştu…

Ergenekon iddianamesindeki suçlamalar da bütün bunların dışında…

***

Bütün bunları alt alta toplayıp, Adıyaman’da kargaların henüz kahvaltı etmediği bir zaman diliminde önemli bir kurumumuza yapılan “Şafak Operasyonu”na göz atmak aklıma geldi…

11 bin 500 liraya çiçek almışlar, ihalede bir ibare yanlış yazılmış, ya bilgi eksikliğinden ya da iş yoğunluğundan birkaç iş yanlış olmuş…

Menfaat temini değil, işlem yanlışlığı…

Bu ve buna benzer iddialar…

Buna rağmen de Mehmet Haberal’ın, milyonlarca liralık yolsuzluğuna rağmen kimsenin aklına “şafak” baskını yapmak gelmemiş. Ergenekon sanığı olunca diğer kirli çamaşırları da ortaya dökülüvermiş. Mahkemeye yalan beyanda bulunarak, maaşını eksik göstermiş ama nasılsa hastanedeki odasından cezaevine doğru bir yol bulunamamış…

Adıyaman’da ise bir kurumun çevresini güzelleştirme adına aldıkları çiçek tohumları veya bir ibarenin yanlış yazılması sorumlularının soluğu cezaevinde almalarına sebep olmuş…

Hukuk her kentte farklı işliyor. Onlarca polisin saldırısına uğrayan, düğünü basılan kişi olarak ben de “hayatımda gördüğüm en saygısız, en kaba, en ilkel” polislerden dolayı mağdur olduğum halde “polistir, özgürce mağdur eder” diye düşünen ve hukuktan hiç ama hiç anlamayan birisi tarafından mahkûm edildim…

Çok ilginç bir ülkede yaşıyoruz.  İsterseniz yazının başına aldığım fıkrayı bir kez daha okuyun…

Belki o zaman Mehmet Haberal’ı Adıyaman Üniversitesi’ne rektör olarak atarız, olur biter…

Naif Karabatak
12 Şubat 2011