10 Şubat 2011 Perşembe

Aptallık baki mi kalıyor ne?

Aziz Nesin, bu ülkede yaşayanların yüzde 60’ının aptal olduğunu söylemişti. Bunu söylerken “bir partiye oy verme” şeklinde değerlendirmesinin olduğunu düşünmüyorum.

Ama belki de “sola oy verenler akıllı, sağa oy verenler aptal” diye düşünmüş olabilir.

Sonuçta Aziz Nesin, bir mizah ustasıydı, söylediği sözü bazı aptalların ciddiye alacağından emindi…

Nitekim aptaldan çok ne var…

***

Müjdat Gezen’i bilir misiniz?

Hani aptal olmayan Müjdat Gezen’i…

Hani tiyatrocu, şair, yazar ve oyun yazarı…

Henüz 10 yaşındayken ilkokul piyesiyle sahne tozu yuttu…

O gün bugündür tiyatro ve sinemada birçok oyunda rol aldı…

Seveni de var, sevmeyeni…

Oyunculuğunu beğeneni de var, “berbat bir oyuncu” olduğunu söyleyeni de…

Ancak öyle veya böyle yaklaşık yarım asırlık bir sanat geçmişi olduğuna kuşku yok…

Kendine has bir oyuncu…

Sevecen bir tipi yok…

Ses rengi de oyunculuk için itici…

Oyunculuk becerisi de vasatın çok altında olmasına rağmen, zamanında içinde bulunduğu camianın fikirlerine göre hareket ettiğinden olmalı “başarılı” diye lanse edilmeye çalışılanlardan…

Bugüne kadar izlediğim hiçbir oyununu, hiçbir filmini beğendiğimi söyleyemem…

Ancak onun seveni çok ve asla “aptal” diye nitelenen kesimden olması mümkün değil…

Yani Aziz Nesin, yüzde 60’ı sayarken, “Müjdat Gezen müstesna” demiş olabilir…

O da bundan hareketle yüzde 60’ı belirlemeye kalkmış…

Hani kendisi aptal sınıfında değil ya…

O zaman kendisi gibi düşünmeyenlerin aptal olma ihtimali var…

Yani sola oy vermeyenler…

Toplamış aptal olmayan Müjdat Gezen…

Önce ülkenin nüfusunu hesaplamış, sonra AK Parti’ye verilen yüzde 50’ye yakın oyu karşılaştırmış…

Ve hemen fetvayı vermiş; AK Partiye oy verenler aptaldır diye…

Hani kendisi aptal olmadığından AK Parti’ye oy vermiyor ya, tuzu kuru yani…

Sözleri tepki çekmiş tabii…

Tıpkı Aysun Kayacı kızımız gibi aptal olmayan Müjdat Gezen de, toplumu siyasi tercihlerine göre yargılama hakkının kendisinde olduğunu sanmış…

Aptal olmadığından, halkın kime oy vermesi gerektiğini iyi biliyormuş…

Seçime de gerek yok…

Sandığa, ne lüzum var…

Önce çoban olmayan Aysun Kayacı’ya sorarız…

Sonra aptal olmayan Müjdat Gezen’e…

Hatta sormaya da gerek yok, onların işaret buyurduğu iktidara gelir, omuz silktikleri ise muhalefete düşer…

Muhalefetle zaman öldürmeye de gerek yok…

Çoban olmayan Aysun kızımız ile aptal olmayan Müjdat oğlumuzun işaret buyurdukları siyasi parti dışında kalanların hepsinin kapısına kilit vurulur, onların dediği ise Mısır’daki gibi 30 yıl boyunca paşa paşa iktidarda kalır….

30 yıl zulüm yetmezse, 50 yıla çıkarılır, 100 yıla uzatılır…

Buna karar verecek olan da elbette aptal olmayan Müjdat oğlumuzdur…

Haber Türk TV’de Balçiçek Palmir, aptal olmayan Müjdat Gezen’in sözlerinden dolayı pişman olup olmadığını sorgulamak için stüdyoya davet etmiş…

Aptal olmayan Müjdat Gezen’i, 73 milyonluk izleyici karşısına çıkarmış…

Yüzde altmışta ekran başındaymış, yüzde kırkta…

Balçiçek hanım sormuş, aptal olmayan Müjdat Gezen’e; “sözlerinizin arkasında mısınız?” diye…

Aptal olmayan Müjdat Gezen, aptal olanların izlediğini sandığı ekrana bakarak cevap vermiş; “sözlerim yanlış anlaşıldı, ben saf dedim” diye…

Sonra da “sözlerimin arkasındayım tabii” diyerek desteklemiş, önceki söylediklerini…

Kendisi aptal olmadığından, aptal olduğunu sandıklarının da “aptal” ile “saf”ın farkını anlamayacağını sanmış…

Ama “enayi” demeyi unutmuş…

Bazılarında aptallık baki kalıyor ya enayilik?

Naif Karabatak
11 Şubat 2011

Kemal beyin hedefi!

Son zamanlarda Çocuklar Duymasın adlı dizi de ilginç bir karakter yer almaya başladı. “Mandıra Filozofu” olarak tanıtılan, Haluk ve Meltem çiftinin dünürlerinin oğlunun “çalışma” ve “para” ile ilgili bildik bütün kalıpları tarumar eden diyalogları gündeme oturmaya başladı…

Çalışmanın gereksizliği, paranın hiçbir öneminin olmadığı, paranın aslında insanları esir eden bir madde olmaktan öte gitmediği, ne kadar kazanırsan kazan yiyeceğinin bir kap yemek olduğu, ne kadar ev alırsan al, bir tek evde oturacağını, bunun için de boş yere çabalamamak gerektiğini savunuyor…

Para için çalışmayacağını, topluma bir faydası varsa düşüneceğini söyleyen Mandıra Filozofu, “Devletler benden faydalanmak isterse düşünürüm” diyerek iş başvurusuna bakış açısını yansıtıyor…

Sabah kalkmanın ona göre olmadığını, biyolojik saatinin ne zaman uygun görürse o zaman uyanacağını, kümesteki birkaç tavuk ile bahçedeki ağaç ve sebzenin verdikleriyle karnını doyurabileceğini, olmazsa oltayı denize atacağını söyleyerek herkesi şaşkına çeviriyor…

Tatil yapmaya da ihtiyacı yok, zaten Bodrum’da yaşıyor…

Kendine göre doğal yumurta, doğal sebze ve taze balık yiyerek sağlıklı da besleniyor…

Emekli olmak için yıllarca didinmenin anlamsız olduğunu, bu nedenle emekli olmak gibi bir derdinin bulunmadığını söylüyor…

Kısaca Mandıra Filozofunun bir hedefi olmadığı belli…

Buna rağmen de kendince bir yol belirlemiş o yoldan gidiyor…

Yükselme, zengin olma, makam ve mevki gibi derdi de yok, parası da, cep telefonu da, kredi kartı da…

Ne kimseye borcu var, ne kimseden alacağı…

Dertsiz başıyla mutlu ve mesut yaşıyor ama annesi illa da iş diye tutturmuş…

***

Sonuçta bu bir dizi ve sonuçta diziye farklı bir renk katmak için uydurulmuş hayali bir karakter. (Gerçekte de böyle insanlarımız var ama)

Gerçekte ise insanların bir hedefi olmalı…

Belirlenmiş bir hedef varsa o zaman da hedefe varmak için çaba harcamalıdır…

Yoksa hedef haline getirdiğiniz, kuru kuruya hayalden öteye gitmez…

Ben milletvekili olacağım” diye bir hedef belirlemişseniz, bunun için çabalamanız gerekecek. Gönlünüzdeki partiyle iyi diyalog içersinde olacaksınız. İnsanların dertleriyle dertlenecek, mutluluklarını paylaşacaksınız…

Hiç kimseyi hor görmeyecek, herkesin inançlarına, geleneklerine, yaşam tarzına, diline, dinine, ırkına karışmayıp, aksine destek olacaksınız…

Bu adam da nerden çıktı” dememeleri için önceki başarılarını ortaya koyacaksın, “ben şunları yaptım, bunları da yapabilirim” diyeceksin…

Kısaca söylemek gerekirse siyaset zor iş…

Oy istediğin halka söverek, onların inançlarına hakaret ederek, onların yaşam tarzına müdahale ederek, onların özgürlüğünü kısıtlayarak, antidemokratik oluşumlara çanak tutarak, darbelerden medet umarak halktan oy istenmez…

O zaman sizin hedef olarak belirlediğiniz bir fanteziden öteye gitmiyor demektir…

***

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, nihayet ağzındaki baklayı çıkardı…

Daha önce “başarılı olamazsam giderim” demişti. Başarının “iktidar” olarak algılandığını görünce “oyumu arttırmazsam giderim” diye düzeltmek zorunda kaldı…

Ancak bu defa da “ne kadar arttırma” konusu gündeme geldi, “hangi seçime göre daha fazla oy” diye sorgulandı…

Kemal beyin bir hedefi vardı elbet…

O iktidar olmak istiyordu…

Yardımcısı ise halkın kendilerini iktidar etmediğini anladığından olmalı ki, orduya kafa tutuyordu; neden darbe yapmıyorsun, neden bizi koltuğa oturtmuyorsun diye…

Demokratik açılıma karşı çıkıyorlardı…

Sivil anayasaya hayır diyorlardı…

İnsanların ana dilini konuşmasının mümkün olamayacağını savunuyorlardı…

İnancı gereği başını örten kızların kıyafetlerini belirleme hakkının kendilerinde olduğunu sanıyorlardı…

Avrupa Birliği’ne karşı çıkıyorlardı…

Sivilleşmeden rahatsız olup, dikta yönetimlere övgüler diziyorlardı…

Ortadoğu’da halk özgürlük isterken, bizimkiler 1946 ruhunu yaşatmayı özlüyordu…

Sonra da iktidar olmak istiyorlardı…

Kemal bey nihayet hedefini açıkladı; yüzde 40 oy almak istediklerini söyledi…

Şu anda siyaset sahnesine yeni yeni çıkan insanlarımız da milletvekili olmak istiyor…

Bazıları da genel müdür…

Kimi de koltuğunu kaptırmamak…

Bazıları da sevdiği kişiyle hayatını birleştirmek istiyor…

Kimi insanlarımız da cenneti elde etme derdinde…

Bazıları da servetine servet katmak istiyor…

Bu tür hedefi olan herkes yan gelip yatarak bunu tasarlamıyor; önce hayal kuruyor, sonra hayali gerçeğe dönüştürmek için gece gündüz demeden çabalıyor…

Kemal bey ise “halka karşı durarak” yüzde kırk oy alacağını düşlüyor…

Hayal güzel şey ama değil mi?

Naif Karabatak
10 Şubat 2011

9 Şubat 2011 Çarşamba

Kimin kimi eleştireceği belirlenmeli!

Sonuçta beklenen oldu, CHP Genel Başkan Yardımcısı Prof.Dr. Süheyl Batum, her kesimden yediği fırçalara Genel Başkan fırçasını da ekletmeyi başardı…

Süheyl Batum, Zonguldak’ta ordunun darbe yapacak gücünün kalmadığından dem vurarak ağıt yakmıştı…

Koca bir askeri yıktılar.” diyordu, “Koca bir asker derken, meğer kağıttan kaplanmış o da.” diyerek, güvendiği askerlerin kaplan olduğunu söylüyor ama kağıttan diye de küçümsüyordu…

Biz bunu asker zannedermişiz. Meğer ABD içini oymuş oymuş o koca ağacı yıktılar. Şimdi CHP'yi yıkamadılar bir tek. Yıkmak istiyorlar” diyerek Türk Silahlı Kuvvetlerini Amerika’nın güdümünde göstermiş, darbe yapmadığı için eleştirmişti…

Bunu diyen Anayasa hukukçusuydu…

Koca bir unvanı daha vardı; hem profesördü, hem de doktor…

Anayasada kurum ve kuruluşların görevini en iyi bilmesi gerekenlerdendi…

Ordunun görevleri arasında “CHP iktidar olamayınca darbe yapmak” olmadığı gibi, hiçbir şartta darbe yapmak olmadığını da en iyi bilenlerdendi…

Ama içindekini söyledi…

Hem demokrasiye güvenenleri incitti, hem orduyu incitti, hem de partisini zor durumda bıraktı…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Senin her tarafın anayasa hukukçusu olsa ne yazar?” diyerek aslında anayasadan bir tek kelime anlamadığını da orta yere sermiş oldu…

CHP Genel Başkanından da fırçayı yedi Süheyl Batum…

Ama Kemal bey bu, kendine has fırçasını atarken, bir başka gerçeği daha dilendirdi…

Orduyu kimin eleştirmesi gerektiğiyle ilgili ilginç bir detaydı bu…

Kemal bey, “eski genel başkanımızın da dediği gibi” diyerek CHP’de gelenek haline gelen bir uygulamadan söz etti…

Meğer CHP’de orduyu “Genel başkan katında” eleştirmek mubahmış…

Hiç kimsenin haddi değilmiş, “eleştireceksek biz eleştiririz” diye bir gelenek üretmişler…

O nedenle de Kemal bey “eleştirilecekse ben eleştiririm” deyip, dışarıdan gazel okuyanlara, haddini aşarak laf edenlere bir güzel fırça kayıyor…

CHP’de orduyu eleştirmek genel başkan uhdesindeymiş…

Böyle bir yetkileri varmış…

Bunu da şimdiye dek uygulamamışlar…

Demek ki 1960’da, 1980’de, 28 Şubat’ta, 27 Nisan’da gerek duyulmamış, hatta destek verilmiş…

CHP bir gelenekler partisi…

Kuralları ve kaidesi var…

Kimin kimi eleştireceği belli…

Mesela Süheyl Batum’un orduyu eleştirme gibi bir hakkı yok, haddi de değil zaten…

Umut Oran’ın eleştireceği kişi ve kurumlar belli…

Önder Sav’ın şimdi hiç kimseyi eleştirme hakkı yok…

Deniz Baykal’ın da böyle bir hakkı kalmadı…

Nesrin Baytok’un zaten olamaz…

Milletvekillerinin de neyi, nasıl, kimi, niye eleştireceği kurallara bağlanmış…

Birisi Tarım Bakanını eleştirir, bir diğeri Kültür Bakanını…

İlin belediye başkanını eleştirmek için genel başkanın onayı gerekir…

İktidar partisine mensup vekilleri eleştirmekle, muhalefete mensup diğer vekilleri eleştirmek de silsile yoluyla izne bağlı…

Polisleri veya toptan emniyeti eleştirmek de genel başkan uhdesinde olmalı…

Hani bir taraf ordu, bir taraf emniyet…

İki güvenlik gücünü eleştirme hakkı da “gücü elinde bulunduran” genel başkana ait olmalı…

Diğer partililerin sorma, soruşturma, eleştirme, konuşma veya görüş bildirme hakları kurallara bağlanmış; “Sen A kişisini eleştireceksin” diye dikte etmişler, bir diğerine de “sen B kurumunu eleştireceksin” diye adres göstermişler…

O nedenle CHP’de herkes haddini de biliyor, yerini de…

Arada sırada Süheyl Batum gibi haddini aşanlar da çıkıyor…

O ne yapsın…

Ergenekon sevdalısı…

Bütün sevdikleri cezaevinde…

Aşk acısı bu…

İktidar da olamıyorlar…

Bir yasa değişikliğiyle “darbe yapmak suç kapsamından çıksın” diyemiyorlar…

İktidar olsa bunun için çabalayacak ama halk CHP’yi iktidar da etmiyor.

O kızgınlıkla kameraların karşısında geçen Süheyl Batum, orduyu yasadışı iş yapmadı diye eleştiriyor…

Ordunun suç işlemesi gerektiğini söylüyor…

Nasıl hayal kırıklığına uğradığını belirtiyor…

Ve yiyor fırçayı…

Ah Batum ah!

Sen bilmez misin CHP’de kimin hangi kurum veya kişiyi eleştirme gibi bir kuralları olduğunu…

CHP’de zaten zar zor duruyorsun…

Ağabeylerin seni hangi partilere genel başkan yapacaktı, nerelere düşünmüşleri…

Belki genel başkan olursan, darbeden sonra başbakan bile olacaktın…

O parti olmadı, bari CHP’yi sağlama alayım” dedin ama kuzum CHP’yi sana dar edecekler…

Onlar etmezse halk kendisi edecek…

Hiç merak etme…

Naif Karabatak
9 Şubat 2011

8 Şubat 2011 Salı

CHP’ye Batum yeter

Göreve geldiği günden bu yana partisinin temel görüşlerine taban tabana zıt açıklamalarıyla gündeme gelen, genel başkan ve diğer partililerin sözlerine ayar verme gereği duydukları Süheyl Batum, sanırım bu açıdan CHP’ye yeter…

Öyle ki, CHP’nin başka hiç kimseyle, bir başka siyasetçiyle, bir başka STK’yla veya ezeli rakipleriyle uğraşmasına gerek yok…
Süheyl Batum konuşsun, Kemal Kılıçdaroğlu düzeltsin…

O konuşsun, Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran düzeltsin…

Süheyl Batum konuşsun, Türk Silahlı Kuvvetleri düzeltsin…

Yani sadece parti içinde değil, Batum’un konuşmalarını TSK’da düzeltmeye başladı…

Nasıl düzeltmesin ki, Batum, ordunun darbe yapacak gücünün kalmadığından dem vurarak ağıt yakıyor…

Koca bir askeri yıktılar.” diyor, devam eden soruşturmalarla ilgili…

Koca bir asker derken, meğer kağıttan kaplanmış o da.” diyerek, güvendiği askerlerin kaplan olduğunu söylüyor ama kağıttan diye de küçümsüyor…

Biz bunu asker zannedermişiz. Meğer ABD içini oymuş oymuş o koca ağacı yıktılar. Şimdi CHP'yi yıkamadılar bir tek. Yıkmak istiyorlar” diyor…

Cevap gecikmiyor:

Kendi görüşleri doğrultusunda kamuoyu oluşturmak isteyen siyasilerin, Türk Silahlı Kuvvetleriyle ilgili söylemlerinde daha özenli olmaları ve asker üzerinden siyaset yapmamaları beklenmektedir.”

Elbette…

Ama CHP bunu zaten hep yapıyor…

Batum’un da dediği gibi Cumhuriyet mitinglerinde bunu çok denediler…

Ordu Göreve” diye pankart tutuşturdular çocuklardan oluşan profesörlerin eline…

Onlar halkın oylarıyla iktidara gelemeyeceklerini biliyorlardı…

Batum da bunu çok iyi biliyor…

O kadar iyi biliyor ki, “biz halkın oyuyla iktidar olmak istiyoruz” deyip, bunun olmayacağını iyi bildiğinden, askerin yasalar çerçevesinde görevini yapmasından da rahatsızlığını belirttikten sonra bu defa amigolardan medet umuyor…

Hani Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, bugüne kadar yapılan en büyük stadı Galatasaray camiasına hediye etmişti de, üstüne bir de protesto yemişti…

Batum, bu protestodan acayip bir zevk almış…

Aynı şekilde protestoların devam etmesini istiyormuş…

Halkı isyana teşvik ediyormuş…

Islık çalın” diyor, 30 bin kişi birden ıslık çalarsa hükümet de gidermiş…

Öyle söylüyor CHP’li profesör olan Süheyl Batum…

Hesap kitap yamayı da bilmiyor olmalı…

AK Parti’nin 30 bin oyu yok…

AK Parti’nin yüzde 50’ye yaklaşan bir oy potansiyeli var.

Yani bu ülkede her iki kişiden birisinin AK Partiye oy verme gibi bir gerçekle karşı karşıya…

30 bin kişiyi bulacaklar, belki avuçlarına üç beş kuruş da tutuşturacaklar, sonra hadi “ıslık çalın” diyecekler…

Ve böylece yüzde elli oy veren kitle, “ıslık sesi çok geldi, o zaman CHP’ye oy verelim” diye sandığa koşacaklar…

Yaparlar mı yaparlar…

Cumhuriyet mitinglerinde de aynısını yapmışlardı…

Öğrencileri notlarla tehdit etmişlerdi mesela…

Bugün Ergenekoncu oldukları ortaya serilen bazı rektörler otobüs tutmuştu…

Parasını babasının cebinden vermişlerdi…

Öğrencileri tehdit etmişlerdi; ya miting, ya kırık not…

Hesapları tutmadı…

Parayla taşınan kalabalıktan yürekli bir ses çıkmadı…

Çünkü çoğu isteksizdi…

Çoğu da henüz çocuk denecek yaşta profesör olmuşlardı…

Cübbelerinden de utanmamış, “Ordu göreve” demişlerdi. Halbuki ordu asli görevindeydi zaten…

Onların “görev”den kastıysa “darbe”ydi…

Yani orduyu kötü emellerine alet etmek istiyorlardı…

Böylece AK Partiden kurtulabilirlerdi…

Belki darbe yapan darbecibaşı da “halk sizi iktidar etmiyor, hadi biraz oyalanın” diye iktidarı CHP’ye teslim edecekti…

Hayal güzel bir şey…

Süheyl Batum gibi yatacaksın yatağa, başını yastığa koyacaksın, sonra da olmadık rüyalar görüp, olmadık fantezilerin içinde cebelleşeceksin…

Sonra da bu fantezileri yorumlamak, tevil etmek, orasını burasını bükmek diğer partililere kalacak…

CHP’nin AK Partiyle uğraşmasına hiç ihtiyacı yok.

İnanın Süheyl Batum CHP’nin tümüne yeter de artar bile…

Naif Karabatak
8 Şubat 2011

6 Şubat 2011 Pazar

Bir rol modelin gidişi

Bazıları insan büyüdükçe muhafazakâr kimliği daha çok ön plana çıkıyor diyerek “tutuculuğu” eleştirir. Bazıları “çağdaş” olmayı, kimin elinin kimin cebinde olduğunun anlaşılmadığı yaşam tarzlarına ait olduğunu sanır. Belki her ikisi de yanlış, belki her ikisi de bir nebze doğru…

Bizim zamanımızda” diye başlayan her anlatıma karşı bir gıcıklığımızın olduğu gerçeği, “bizim zamanlarımızın” kötü olduğu anlamı taşımaz…

Hangi zamanda olduğunuzdan çok, nasıl yaşadığınızdır asıl önemli olan…

Hoşgörü, tahammül, karşındaki insana saygı, yaşam tarzını kabullenme, dilini, dilini, derisinin rengini, kıyafetini, oturduğu evi, takındığı tavrı.. bütün bunların zamanla, zeminle hiçbir alakası yoktur.

Alaka kurulacaksa önyargılar ve dayatma üzerine kurulmalı…

Hiç kimse bir başkasını kendi önyargıları, kendi yaşam tarzı ve kendi beğenisi üzerine mahkûm etme hakkına sahip değildir/olmamalıdır da…

Ekranların kıpır kıpır sunucularından Defne Joy Foster, geçtiğimiz hafta bir arkadaşının evinde ölü bulundu. Ölüm nedeni henüz belli olmazsa da, aşırı alkollü bulunduğu, astım hastası olduğu söylendi…

İzlemediğim için dans yarışmasındaki performansını bilmiyorum ama bildiğim iyi bir sunucu, kıpır kıpır bir genç kızdı…

Televizyonun sihri, gençlerin rol modellerini de çeşitlendirdi. Ancak bütün çeşitliliğe rağmen, benzer yaşam tarzına sahip insanlardan oluştuğu gerçeğidir.

Bizden olmayan, kimin elinin kimin cebinde olduğu pek anlaşılmayan, bir gecelik beraberliklerin aşk olarak sunulduğu, ihanetlerin kol gezdiği, magazinlik yaşam tarzlarının kabule zorlandığı bir dayatmadan öte bir şey değildi…

Aynı ortamda bulunup, aynı havayı teneffüs edip, aynı yaşam tarzını savuna gelenlerin birden birbirinde düştüğünü görmek çok ilginç geldi bana…

Ben farklıyım” diye sürekli seksi yazılar yazan, pornoya varan esprileri köşesine alan, aldatma ve hileleri mizah diye yansıtan Hıncal Uluç, Defne Joy Foster’in “bir bekâr evinde” ölü bulunması üzerine bir anda “muhafazakâr” kimliğine büründü. O kimliği şimdiye dek nerede sakladığı da pek anlaşılmadı…

Uluç, “Su testisi suyolunda kırılır” deyince “aynı yaşam tarzını” benimseyenlerin hedef tahtası olmakta gecikmedi. Üstelik de kendisine rol modeli olarak alan gençlerin de hedef tahtasına bir anda oturdu…

Açık yüreklilikle ve önyargısız bir şekilde okuduğunuzda Hıncal Uluç’un yazısının tek bir kelimesinin “yanlış” olmadığını anlayabilirsiniz. Sadece söyleyen yanlış diyebilirsiniz…

Sayın Uluç, kendisini Defne’nin eşi İlker Yasin’in yerine koymuş, empati yaparak “başka evde, bekar evinde” ölmesini, “alkollü” olarak hayatının sona ermesini kaleme almış ve büründüğü muhafazakâr kimlikle bu tür bir yaşam tarzının yanlış olduğunu söylüyor…

Bir anda okları Hıncal Uluç’a çevirenler ise “kendi yaşam tarzı”nı koruma adına saldırmaya başlıyor…

Birisi ölüp gidenin yaşam tarzını sorguluyor, bir diğerleri kalanın yaşam tarzını veya düşüncesini acımasızca eleştiriyor…

Ekranda kıpır kıpır olan bir sanatçının sadece sanat adına yaptıklarının değil, yaşam tarzlarının da rol modele girdiğini bu şekilde öğrenmiş olduk…

Şimdi bütün gençlik, “ölünün arkasından konuşulmayacağını” haykırıyor…

Sonra evli ve bir çocuk sahibi olduğu halde, barda alkol alıp, ilk defa o gece tanıştığı kişinin evinde ölü bulunmasının “kendi yaşam tarzı” olduğu için saygı duyulmasını istiyor…

Aynı kişilerin başörtülü okumak isteyen kızlarımız için “durun, ne yapıyorsunuz bu onun yaşam tarzı” diye savunmaya geçmiyor…

YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, bütün çabasının herkesin kendini ifade edebileceği bir ortam olduğunu söylediği halde, Danıştay’ın hiçbir akli ve yasal gerekçeye dayanmayan yasağı savunulmaya geçiliyor…

Hür Adam filminde Bediüzzaman Said Nursi’nin Atatürk’ün yanında ayak ayaküstüne atması eleştiriliyor…

Muhteşem Yüzyıl’da “harem”i ayıplıyor, atalarımıza saygısızlık edildiğinden dem vuruyoruz…

Kürtlerin kendi dilini konuşup konuşmamasının kararını Kürtlere değil, Türklere bırakıyoruz ve sonuç da “yasak! Olmaz/olamaz”dan başkası olmuyor…

Ramazan ayında bütün ülke “Direklerarası” oluyor, İftar Çadırlarıyla donatılıyor, ekranlar “niyetli” oluyor…

Yılbaşında ise çam ağaçlarıyla süslü kentimizde Noel Babayı bekliyoruz…

CHP’nin eski Genel Başkanı Deniz Baykal’ın “yasak aşkı”nı deşifre etmek için gardıroba kamera yerleştiriyoruz, bayan milletvekilinin her bir yanını tüm âleme gösteriyoruz…

Sonra Sibel Kekili’nin eski yaptıklarını anlayışla karşılıyor, Gamze Özçelik’i aklamak için uğraşıyoruz…

Sonra Çocuklar Duymasın’da iki rol modelin kaçamağını acımasızca eleştirip, bir süre sonra ekrana dönmelerini içimize sindirebiliyoruz, üstelik de destekliyoruz…

Bütün bu tartışmaların bizim kimin arkasından konuştuğumuzu değil, aslında ne kadar ikiyüzlü olduğumuzu göstermesi açısından dikkate değerdir.

Bizim sorunumuz ne biliyor musunuz?

Aslında cumhuriyetin kuruluşundan itibaren başlayan batılılaşma ile muhafazakârlığımızın asla bir birinin yerine geçememesidir…

Bazen birisi öne çıkıyor, bazen diğeri…

Ve biz ki arada bir derede demokrat olacağımızı sanıyoruz…

Daha çok bekleriz…

Naif Karabatak
7 Şubat 2010