4 Şubat 2011 Cuma

“Anlayacaksın” dense de anlamaz…

Türkiye’de yaşanan demokratikleşme, birçok ülkede halkın gözünü açmasına sebep oldu. Bu nedenle de Tunus’ta başlayan, Mısır’da devam eden direnişlerin başka antidemokratik ülkelere de sıçramaması mümkün değil.

Halkı koyun gören, “30 yıl, 40 yıl” koltukta oturup keyif çatarken, onların ne istediğine bakmayan, özgürlüğünü önemsemeyen, adam yerine koymayan, insanca yaşayacağı bir hayat sunmayanları bir korku sarmaya başladı.

Halk, artık özgür olmak istiyor.

Fikirlerini özgürce ifade etmek, kendi gibi düşünenleri destekleyerek hükümetleri belirlemek istiyor.

Korkuyla yaşamamak, kim vurduya gitmemek, gasp edilen hakkını almak, geleceğe ümitle bakmak istiyor…

Darbelerle gelenlerin, darbelerle de gideceğinin bilincine varanlar, demokrasiye geçişle, demokratik bir idareyle daha refaha ereceklerine inanıyorlar…

Bir kötü yönetimi yıkıp, bir başka kötü yönetimle 30 yıldır idare edilmenin nasıl bir şey olduğunu, Türkiye gibi demokratikleşme de önemli adım atan ülkelere bakıp öğreniyorlar…

Derin yapılanmaların, terör örgütünden daha beter oluşumların halktan yana değil, halkın bizatihi en baş düşmanı olduklarını Türkiye’de yerden fışkıran silahlardan, iğrenç darbe planlarından, minicik yavruları bile havaya uçurmayı düşünecek kadar aşağılaşanlardan öğreniyorlar…

Mısır’da bir gurup gencin “yeter” diyerek başlattığı “e-posta” trafiği, milyonlarca insanı sokağa döktü ve Mübarek ne yapacağını şaşırdı…

Sonucun daha demokratik bir Mısır’a doğru gideceği açık gibi…

Tunus’ta yaşayanlar bunu anladı…

Mısır’da yaşayanlar da anlıyor…

Diğer dikta yönetimle idare edildiğini sanan ülkelerde yaşayanlar da…

Kendi ülkesindeki diktaya başkaldıranların ellerindeki afişler aslında her şeyi anlatıyor…

Buna rağmen de “örneğimiz Türkiye” diye deklare de ediyorlar…

Ama Türkiye’de birileri bunu bir türlü anlamıyor…

Halkı direnişe çağırıyorlar…

CHP ve MHP’yi anlamakta benim gibi bütün dünyanın da zorlandığına eminim…

Niçin direnişe çağırdıklarını izah etmekte zorlandıklarından, kendilerinin de anlamadığına eminim…

Anlamadıkları, bilmedikleri, farkında olmadıkları ve neye çağırdıklarını bilmedikleri bir şey için kameranın karşısına geçip, direniş çağrısı yapıyorlar…

Bir de silahlandırsalar bari…

Sonra da kalkıp, biz düşünce bazında dedik diye savunmaya geçiyorlar…

Neye karşı?

CHP’nin bu ülkede iktidarı elinde bulundurduğu dönemlerde yaptığı zulümlere karşı mı?

Halkın dini vecibelerini yerine getirmelerine engel olan baskıcı diktaya karşı mı?

Ayağına giydiği çizmeyle vatandaşı tekmeleyen CHP yönetimine karşı mı?

Ezanı Türkçeleştirerek, halkın ibadet özgürlüğüyle dalga geçen yönetime karşı mı?

Kur’an okuyanı hapse atan zulümlere karşı mı?

Önce asıp, sonra kararı yazılan masum insanlarımıza yapılan zulümlere karşı mı direniş yapılmalı?

Ne için direniş yapılmalı?

Bu ülkede bir kilo şeker, bir küçük tüp, bir avuç çay almak için günlerce kuyruk bekleten yönetimlere karşı mı direniş yapılmalı?

Sürekli peşinde ajanların gezdiği, CHP’li olmamanın suç sayıldığı dönemler için mi direniş yapılmalı?

Yoksa insanların “birisi duyar” diyerek sessizce düşünmekten bile korktuğu zamanlar için mi direniş yapılmalı?

Belki de 1960’da, 1980’de, 28 Şubat’ta, 27 Mayıs’ta yapılan bütün antidemokratik girişimlerde “zalimin yanında yer alan” siyasilere karşı mı?

Bu halk, daha iyi bir yaşam sürsün, daha demokratik bir ülkede yaşasın, her insan kendini özgürce ifade etsin, istediği dili konuşsun, istediği ezgiyi dillendirsin, istediği gibi giyinsin, istediğini yesin diyenlere karşı direnişi gösterecek olan, ancak ve ancak “iktidarımız gidiyor” diyen darbeciler ve darbeci şakşakçıları olabilir…

Eğer öyleyse o direnişi halka değil, kendinize öğütleyin…

Antidemokratik bir ülke isteyenler, haydi halka karşı direnişe…

Naif Karabatak
4 Şubat 2011

31 Ocak 2011 Pazartesi

Yazar olmak veya olmamak…

Posta Gazetesi Yazarı Candaş Tolga Işık, “Güneydoğu'da çanak anten terörü” başlıklı bir yazı yazdı, koca bir bölge insanını kendisine düşman etti. Dün Gersoyder’in öncülüğünde Posta Gazetesi’ne adeta posta kondu…

Bu yazıyla Candaş, ne Posta’ya, ne hükümete, ne muhalefete, ne de Doğu ve Güneydoğu’da yaşayan insanlara yandaş olamadı…

Olması da gerekmiyordu…

İnsaflı olsaydı, doğru bir değerlendirme yapsaydı yeterliydi…

Güneydoğu ve Doğu’da ahlaki yozlaşmayı kaleme almadan önce batıdaki yozlaşmanın ne hallere geldiğini açık yüreklilikle söyleseydi…

Meslektaşım, bir gün önce yazdığı yazıdan dolayı bir gün sonra içten bir özür diledi…

Ancak, bu özür, diğer yazının yaptığı hasarı gidermeye yeteceğini sanmam…

İnsanları uçkuruna düşkün, hayata cinsellikle bakan, ağzı salyalı bir şekilde sağa sola saldırmaya hazır sapık olarak göstermeye çalışmak insaf sınırlarıyla hiç bağdaşmıyor…

Yazıya gelmeden önce Candaş’a bir yandaş hatırlatma yapayım…

Çanak antenler, sadece doğu ve güneydoğu’da yok…

Çanak antenler, kablo TV olmayan her yerde var…

Sonra bu bölgede “striptiz” kulüpleri de yok, hem erkek, hem kadın striptiz…

Eşiyle veya sevgilisiyle birlikte gidilen bu tür yerlerde “canlı canlı” hatta “kanlı kanlı” toplu yapılan ve benim söylemeye utandığım melanetlerin yapıldığı mekânlardan yok…

Doğu ve Güneydoğu’da köşe başında durup müşteri bekleyen kadın-erkek fahişeler de yok…

Çıplaklar kampı da bu bölgede hiç olmadı, olması da mümkün değil…

Yine bu bölgenin neredeyse tamamına yakınında genelev de yok, benzeri mekânlar da…

Ahlaksızlık yok mu, elbette her yerde olacağı kadar bu bölgede de var…

***

Şimdi gelelim Candaş Tolga Işık’ın iddiasına…

Sayın Işık, öyle bir hayal kurmuş, kendince öyle bir fantezi üretmiş ki, akıllara zarar…

Güya evinin damında çanak anten bulunduran herkes “Roj TV” izleme bahanesiyle porno kanlarlı seyrediyormuş…

Sonra azıyormuş, ensest ilişki dâhil, her türlü sapıklığı yapıyormuş…

Bu iddia gülüp geçilecek bir iddia değil, çok can yakacak, çok insanı üzecek ve koca bir toplumu sapık olarak gösterecek bir iddia.

Öncelikle çanak antenle ilgili kısa bir bilgi vereyim, insanlar neden çanak anten takar, neden normal antenle TV izlemez?

Öncelikle bu bölgelerde kablolu TV yok.

Olsa dahi kırsal kesimde bunu sağlamak imkânsız…

Sonra belediyelerin desteğiyle sağlanan anten hizmeti de gelin mumu gibi. Hem kötü, hem de sürekli kesilir.

Dünyadan haberdar olmak isteyenlerin öncelikle evlerine taktıkları 60 cm ebadında Türksat kanallarını gösteren çanak antenlerdir.

İddia ederim, Sayın Işık, Güneydoğu’yu gezerken evlerde tek mi, çift mi çanak olduğuna dikkat etmemiştir…

Sonra diyelim, Türksat dışında Hotbird veya başka uydu kanallarını çeken anten daha takılmış…

Bütün bunları “Roj TV izlemek için” diye düşünmek, toplumu tanımamaktır. Herkes Roj TV izlemez, her izleyen de Roj TV’nin yaydığı fikri benimsemez…

Üstelik de herkes Kürtçe bilmez ve bu sayı hiç de azımsanacak gibi değil…

Sonra her çanağı olan porno kanalları izler diye de “genelleme” yapmak da toplumu tanımamak demektir…

Çanak hizmeti veren firmaların, çanak anten isteyenlerin kulağına fısıldadığı şey, o tür kanalların silinip silinmemesidir.

Genel olarak da herkes sildirir…

Peki, izleyen yok mu, tıpkı batıdaki gibi buralarda da var…

Başka neler izleniyor?

Bu bölgede Ortadoğu kanallarının ne kadar sıkça izlendiğini Sayın Işık’ın bilmemesi eksik bilginin ötesinde cehalettir…

Üstelik de Türksat dışında anten kullananların çoğunluğu Hotbird’e de çevrili değil…

***

Gelen tepkiler üzerine Sayın Işık hata yaptığını anlayıp özür dilemiş…

Ama bu özür, kendi halkını tanımama adına bir eksikliği gidermiyor…

Önce çanak antenlerin nerelerde, hangi bölgelerde olduğunu iyi araştırması gerekir…

Sonra bu bölgede yaşayanların sadece Kürtler olmadığını anlaması gerekiyor…

Ancak sayın Işık’a o kadar da haksızlık etmeyelim. Oranlama yanlış olsa da, bu bölgede yaşayanların yoksul olduğu, okuma oranının batıyla kıyaslarsak az olduğu, gazete satışının da batıyla kıyaslanırsa yetersiz kaldığı doğru…

Diğer bütün söyleyenler hem yalan, hem iftira, hem de koca bir milletin onur ve şerefine vurulan lekedir…

Yazar olmak, aklına esen her türlü fanteziyi çalakalem köşeye almak değildir…

Yazar olmanın sorumluluğu var, Sayın Işık’ın bunu öğrenmesi gerekiyor, yoksa da o kalemini bırakması…

Naif Karabatak
1 Şubat 2011

Angut Telefonun Ucunda…

Dağdaki çobanla seçkinlerin oyunun eşit olmadığını anlamıştık. Sağ olsun Aysun Kayacı kızımız bizi kendimize getirmişti.

Onların kanı kırmızıydı, dağdaki çobanın ki mavi.

Sadece fark, kanın renginde değildi elbet.

Sandıkta kullanılan oyun rengi de farklıydı, kalitesi de, etki alanı da.

Dağdaki çoban tek oy kullanmalı, ovadaki manken kızımızsa binlerce…

Hatta gerekirse dağdaki çobanın bir oyu da geri alınmalı, onu da manken kızımız kullanmalıydı…

Magazin basınının malzemesi olan Aysun kızımıza, birden bire acayip bir destek geldi. Koca koca profesörler sıraya girdi, Aysun kızımızın dehasını anlatmaya kelime bulmakta zorlandılar…

Hem Jean Jacques Rousseau, ta 1800’lü yıllarda söylemişti benzer sözleri…

Çoğunluğun verdiği kararların sakıncası ortaya çıkmış, demokrasi dediğimiz şeyin hiç de iyi bir şey olmadığını o zaman öğrenmiştik…

Şimdilerde yüzümüze söylenen gewrçek ise sadece hatırlatma, sadece bizim kim olduğumuzu söylemeden ibaret…

Hem dağdaki çoban yönetimden ne anlardı, ne tahsili vardı, ne Amerikalarda ihtisası…

Oy oy Emine’m şarkısıyla bu iş olmazdı tabii…

Herkesin oy çekerinin farklı olduğunu öğrenmiştik. Şimdi de dağdaki çobanın angut olduğunu öğrendik…

Hatta bırakın dağdaki çobanı, Anadolu’nun tümü angut doluydu…

Kimin angut olup olmadığına karar verecek kadar eğitim almışlardı…

Angutluk yapa yapa büyüdüklerinden, angutu ta uzaktan tanıma şansları vardı…

Onlar ne derse doğruydu, angut diyenin angut olma ihtimali de vardı ama onlar seçkin sınıftandı…

Bu ülkenin gerçek sahibi onlardı…

İstedikleri hükümet olmalı, istemedikleri seçime bile girmemeliydi…

Ama işlerini bozanlar vardı…

Milletin ta kendisi, her zaman kendisini seçkin sananların oyununu bozuyordu…

Angutluk yapan çoktu…

CHP’yi iktidar etmiyordu bir türlü…

Nerden buluyorsa her defasında AK Parti’yi iktidar ediyordu…

Hâlbuki ne güzel darbe yapıyorlardı…

Ne güzel “atama”yla ülkeyi yönetiyorlardı…

Canları istediğinde çok partili sisteme geçip, canları istediğindeyse muhtırayla ayar veriyorlardı ince ince…

Keyifler yerindeydi…

İstedikleri zaman irtica geliyordu, istemediklerinde ise irticayı tatile yolluyorlardı…

Tankları yürüttürürlerdi Sincan’da, sesi gelirdi fincanda…

Bazen sanal muhtıra verirlerdi, bazen de muhtıranın oturaklısını yaparlardı, oturak âlemleri gibi…

İyi postal yalar, postal yalayan medyayla da içli dışlı olurlardı…

Ergenekon gibi terör örgütü olduğu iddia edilen oluşumlarla pek sıkı fıkı, can ciğer kuzu sarması olabilirlerdi…

Hani zaten bir konuşan onlardı, diğer herkesin konuşma hakkı yoktu…

Hukuku iyi bilirlerdi…

Parasına göre “onama” veya “bozma” kararını hemencecik uygulama şansları vardı…

İstediği dosyayı bir dakikada karara bağlama becerisine sahiplerdi, istemediğini ise on yıl bekletip, “teröristleri salıverdiler” diye yaygarayı bile koparırlardı…

Her şeyi çok güzel götürüyorlardı…

Ülkeyi babasının çiftliği gibi kullanmayı alışkanlık haline getirmişlerdi…

Kendileri bu ülkenin gerçek sahibi, diğerleri sömürülmeye hazır yığınlardı…

Birden her şey tersyüz oldu…

Angut” diye küçümsedikleri, bütün pis ve iğrenç oyunlarını bozacak hükümetleri işbaşına getirdi…

Balyoz vuramadılar, eldiveni giyemediler…

Sarıkızla mehtapta yürüyemedi, Aykızla denize açılamadılar…

Çok derin adamlardı ama bu defa derinlere dalıp boğulma riskiyle karşılaştılar…

Çok beyefendi adamlardı cezaevinde ömür tüketmemek için “bizden olan mahkeme” bulup, hastanede “yoğun bakıma” alındılar…

O kadar yoğunlardı ki, polis 6.5 saat boyunca bir küçücük fıçıcık, içi dolu turşucuk gibi odada arama yaptı ama bitiremedi…

Kemal bey tepki gösterdi, “yoğun bakıma öyle girilir mi”ydi?

Girilmezdi tabii…

Önce gerekli tedbirleri alıp, Haberal’ın her şeyi zulalamasına müsaade edilmeliydi…

Haberallar, Hilmioğlular rahat bırakılmalı, angutlar işine bakmalıydı…

Biz onlara angut diyorduk ama bir baktık ki angut olan bizmişiz…

Öyle söylüyor telefonun ucundaki adam…

Kendisinin angut olduğunu unutarak hem de…

Naif Karabatak
31 Ocak 2011