27 Ocak 2011 Perşembe

Yüzyılın anayasası

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nin kış oturumuna katılmak üzere Strasbourg'a giden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, uçakta gazetecilerin sorularını cevaplarken yüzyılın anayasasını da tarif etmiş.

Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın sorularına cevap veren Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yüzyılın anayasasını tarif edişine hayran kaldım.

Bir ülkede “yasakçı” olarak bildiğimiz, “soğuk yüz” olarak gördüğümüz, bazen “zorba”, bazen “baba” diye andığımız devletin başında bulunan birisinin, en demokrat siyasi partiden, en gelişmiş Avrupa ülkesinden, en titiz hak kuruluşlarından daha geniş, daha sarih düşünmesine sevinmemek mümkün mü?

Bugüne kadar savuna geldiğimiz, “hak” eylemi yapanların, “demokrasi” isteyenlerin, “demokratik” bir ülke arzulayanların yerine kendisini koyan sayın Gül, olması gereken anayasanın ipuçlarını vermiş…

Anayasanın kısa ve öz olması gerektiğini söyleyen Cumhurbaşkanı Gül, “Ne kadar detaylı olursa o kadar kısıtlama olur.” diyerek, eğip bükülen, lastik gibi sündürülen maddelerin çokluğuna da gönderme yapmış oluyor.

Ne denilecekse, farklı yoruma açık olmadan söylenmesi gerekir.

Kişilerin ideolojilerine, kültürüne, bilgi ve birikimine veya inancına göre yorumlama fırsatı vermemek gerek…

Sayın Gül, “Nasıl bazı ülkeler var ki 100 yıl önce yazılan anayasaları hâlâ ayakta ve ufak rötuşla gidiyor. Eğer o kadar detay olsaydı onlar da bugün böyle olmazdı...” diyerek bir gerçeği de önümüze seriyor.

Anayasa'da hangi maddeler değişsin?” sorusuna verdiği cevap çok açık.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Tek tek şunu değiştirelim, şunu değiştirmeyelim dediğimiz andan itibaren bu, işi çıkmaza sokuyor. Olacak işleri olmaz yapıyor.

Bugüne kadar yapılan gibi…

Değişmez” denilerek, “değişmesi dahi teklif edilemez” diye acayip bir engel konarak ve her değiştirdiğin yasayı da “o maddelere yamamaya çalışan Anayasa Mahkemesi gibi kurumlar oldukça bu ülkede “özgür  ve “sivil” bir anayasa yapmak pek mümkün değil.

Değiştirilemez” denen maddelere bugüne kadar kimse karışmadı, karışmayı akıl da etmedi.

Ancak buna rağmen, değiştirilmeye çalışılan alakasız maddeler de o maddeye yamanmaya çalışıldı, özgürlüklerin önünün açılması engellendi, demokratik bir anayasa beklentileri hep havada kaldı.

Metotta hata yaparsak esasta kaybediyoruz.” diyen Cumhurbaşkanı Gül, aslında “Anayasa Mahkemesi”nin de görevini doğru yapmadığını, gereksiz bir kurum olduğunu da söylemesi gerekir…

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yüzyılın anayasasıyla ilgili sözlerinin tamamını okumanızı isterim.

***

Halkının daha müreffeh bir ülkede, daha demokrat bir yönetim şekliyle huzurlu yaşaması için tüm siyasi partilerin yapması gerekeni söylüyor…

Ancak siyasi partilerin “o yaparsa olmaz” gibi çocukça kaprisleri nedeniyle, onlardan beklenen adım bir türlü atılmıyor…

Yasa yapma yetkisini elinde bulunduran bir meclisin üyeleri, antidemokratik bir şekilde engellenen değişikliklere bırakın ses çıkarmayı, destek olması acınacak bir durumdur…

Anayasa Mahkemesi’nin dışında, YÖK’ün özgürlük getiren kararlarını bile çocukların güleceği gerekçelerle engelleyen Danıştay’a bir siyasi parti lideri destek olup, yasağın devamını istiyorsa ve aynı anda kendisiyle çelişip, “bizim iktidarımızda başörtüsünü çözeriz” diyorsa ne diyeceksiniz?

Bu siyasi partilerle, bu anlayışla, bu yaklaşımla nasıl bir anayasa yapılabilir, yasaklardan ne kadar uzaklaşılır, ne kadar özgür bir ülkede yaşayabiliriz?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun söylemesi gerekenleri bir ülkede cumhurbaşkanı söylemeye başlıyorsa, o parti misyonunu tamamlamış demektir…

Halkın istediği yasal değişiklikleri yapmamak için köşe bucak kaçan ve adında “cumhuriyet” gibi “halk” gibi kavramları barındıran bir partinin anayasayı sivilleştirme, özgürleştirme gibi bir sorumluluk alması beklenebilir mi?

Ne acı ki, hep alıştığımızın aksine, yasakçı olması gerekenler özgürlükçü oluyor, özgürlük istemesi gerekenlerse yasaktan yana tavır alıyor…

Ve bu siyasi düşünceyle halkın partisi olduklarını söyleyebiliyorlar…

***

Not: Elbette MHP bunun dışında değil. Ancak, Bahçeli’nin “demokratikleşme” gibi bir kaygısı hiç olmadığından not etmeye gerek bile duymadım…

Naif Karabatak
27 Ocak 2011

25 Ocak 2011 Salı

Ver oradan bir kilo çimento!

Kemal bey son günlerde yine çok konuşulacak özlü sözler söylemeye başladı. Alt alta da yazsak, yan yana da dizsek, onun siyasi dehasını çözmeye gücümüzün yeteceğini sanmıyorum.

Kemal bey öyle özlü sözler söylüyor ki, bugüne dek bu söz nasıl söylenmemiş diye insan şaşıyor…

Şimdiye kadar neredeydi, neden bu ülkeyi kendisinden, dehasından, bilgisinden, birikiminden mahrum bıraktı?

Bu ülkeye, bu ülkenin insanlarına bu yapılır mı?

Neyse olan olmuş.

Biz ileriye bakalım, gericiliğin âlemi yok…

Bugünden onun sözlerini alalım, geleceğe ışık tutalım…

İşlerimizi o sözlere göre bir düzene oturtalım…

Hayatımızı şekillendirecek olağanüstü sözlerle kendimizden geçelim…

Bugün siyaset yapan, yarın siyaset yapacak, bin yıl sonra bile siyaseti belirleyecek insanlar için bu sözler başvuru kitapçığı haline gelmeli…

Hatta bırakın kitapçığı, “ana kitap” olmalı, “baba kitap” denmeli…

İsterseniz kemal beyin son incilerini buraya alayım…

***

Danıştay 8. Dairesinin, Akademik Personel ve Lisans Üstü Eğitim Giriş Sınavı (ALES)’yla ilgili aldığı hiçbir mantıklı açıklaması olmayan, hukuki veya akli gerekçeye dayanmayan, kargaları bile gülmekten öldüren, komik, ideolojik, yasakçı, ayrımcı ve haksız başörtüsü kararına tek destek CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ndan geldi…

Bir gün sonra ise “Başörtüsünü CHP iktidarı çözer” dedi. “Nasıl” diye soranlara, “Çözeriz diyorsak çözeriz” dedi.

Hani onun adı Kemal ya…

İktidarda çözme arzusunda olduğu başörtüsünü, muhalefetteyken çözülmesini istemiyordu…

Bunun için de dünyanın tek yasakçısı olarak kendisi kalsa “çözülmesin” diye diretecekti…

Bu bir şey değil tabii, Kemal beyin iki de bir döndüğü sözlerine alıştık, önemsemiyoruz bile…

Ama “çimento”yu önemsiyoruz…

Hani şu inşaatlarda kullanılanından…

Biriketi, tuğlayı, fayansı, karoyu, mozaiği yapıştıran çimento…

Hani kum ve suyun karışımıyla oluşan harcın en önemli maddesi…

O fazla olunca harç iyi olmaz…

O az olunca da inşaatlar çöker…

Müteahhitleri malzemeden çaldı diye suçlayanların demirden sonra en çok söz ettiği madde…

Bu nedenle çimento çok önemli…

Olmazsa olmazımız…

İnsan sağlığı için çok gerekli…

Hatta ülkenin milli gelirinin heba olmaması için de yeterince ve doğru kullanılması lazım…

Kemal bey de “çimento” olduğunu söylüyor…

Ben bu ülkenin çimentosuyum” diyor…

Kum ve suyun kim ve kimler olduğuna değinmiyor…

Mozaik olarak görülen farklı fikir ve görüşlere tahammülsüzlüğünden neyi yapıştıracağını da anlatmıyor…

Bu ülkenin mozaiği dediğimiz, Türkler, Kürtler, Lazlar, Çerkezler, hatta farklı din ve mezhebe mensup olanların hak ve hukukuna sıra geldiğinde kılını kıpırdatmayan Kemal bey, ülkenin çimentosu olduğunu söylüyor…

Çimento olunacaksa, bir şeyleri bir arada tutma görevi göreceğini de bilmeli…

Bir tozdan ibaret olan çimentonun tek başına bir görevi olmayacağı açıktır…

Ben çimentoyum” deyip vitrinde kalmanın âlemi yok…

Çimentoysan eğer, senden bekleneni vermen gerekir…

Bu ülkenin başı açık kadınlarını da, başı örtülü kadınlarını da, sakalı olanı da, kel duranı da, çıplak ayaklıyı da, omuzu kalabalığı da bir görmen, kaynaştırman, hak ve hukukunu savunman gerekir…

Birisini bir diğerinden üstün tutmaya başlıyorsan, çimento olsan ne yazar, kum olsan ne yazar?

Kemal beyin içi boş sözleri sadece bunlar değil ki…

Sadece bunlar olsa “boş bulunmuş söylemiş” deyip geçeceğiz…

Koca bir muhalefet partisinin genel başkanı, iktidara talip olduğunu söylüyor…

Ve ettiği lafların içini dolduracak hiçbir mantıklı cümle kuramıyor…

Erzurum’a kar yağmamasını AK Partinin bereketsizliğine bağlama gibi müthiş bir meteorolojik bilgi ve birikime sahip olduğunu da göstermişti…

Yakında yağmurun şiddetini, rüzgârın yönünü, poyrazın sesini, med ve cezir olaylarının aksamasını, depremleri ve artçı sarsıntıları da bir şekilde AK Partiye bağlamanın yolunu bulur…

Hatta Kemal beye tüyo vereyim, Mecnun Leyla’ya kavuşamadıysa, Ferhat, uğruna dağları deldiği Şirin’i saramadıysa, Leyla bir özge can olamadıysa bütün bunların sorumlusu AK Parti’dir…

Çimento mu dediniz, siz yine de oradan bir kilo çimento verin…

Kemal bey kaynatacak bir şey bulur nasılsa…

Naif Karabatak
25 Ocak 2011-01-25


23 Ocak 2011 Pazar

Ucubelik tartışmalar…

Türkiye’de eleştirinin sınırlarının olduğu pek olduğu söylenemez. Her şeyi kolaylıkla eleştirebilirsiniz. Bunların başında siyaset gelir, spor gelir, sanat gelir…

Her siyasi lideri, her bürokratı, her sivil toplum örgütünü eleştirme hakkını, dileyen kendisinde bulabilir. Yeter ki eleştiriler ölçülü ve insaflı olsun…

Sanatı da yeterince eleştirme şansına sahipsiniz…

Bir sinema filmini beğenmeye bilirsiniz; görüntüsünü, ses kalitesini, oyuncularını, kurgusunu, senaryosunu, repliklerini yerden yere vurma şansınız vardır…

Filmin iyi yönetilmediğini de söyleyip, yönetmeni yerden yere vurma şansınız da var…

Tiyatro için de bu geçerli…

Hele hele diziler için…

Bir diziyi “toplum yapımıza” uymuyordan tutun da, çarpık ilişkileri alenileştirdiği ne kadar, hatta esere sadık kalınmadığı veya tarihi gerçekleri çarpıttığı için acımasızca eleştirme hakkınız var…

Sadece eleştirmekle kalmaz, kampanyalar düzenleyip, diziyi hedef tahtasına bile oturtabilirsiniz…

RTÜK’ü faks, telefon ve e-posta yağmuruna tutarak dizinin cezalandırılmasını bile sağlayabilirsiniz…

Müzik için de bütün bunlar geçerli…

Zıpçıktı pop şarkıcılarından tutun da, müziğin berbatlığından, sözlerin acayipliğinden bahsedip, büyük emek verilen bir kaseti yerden yere vurma şansınız var…

Televizyon programları da bu eleştiriden kolayca nasiplenebilir…

Sunucu kötüdür, konuklar berbattır, ses düzeni fecaattir, konusu itibariyle topluma kötü örnek oluyordur, milli değerlerimizi aşağılıyordur veya aile yapısını bozmaya yöneliktir…

Kitapları eleştirmek de çok kolay…

Aylarca, yıllarca emek verilerek okuyucuya ulaştırılan bir kitabı, iki saniyede yerden yere vurmak kadar kolay ne olabilir ki…

Hatta şu yazdığım yazıyı da bir saniyede yerden yere vurma şansınız olduğu gibi, buruşturup çöpe atma hakkınız da var…

Sporu eleştirmek de çok kolay…

Şikeden girersiniz, kötü oyun kurmadan çıkarsınız, yetmezse teknik direktörün basiretsizliğinden, oyuncuların beceriksizliğinden dem vurabilirsiniz…

Spora siyaset karıştıranlara kızar, sporcuların siyaset yapmasını da eleştirirsiniz…

Bütün bunları elbette eleştirme hakkı da vardır, beğenme hakkı da…

Sonuçta sanatta, siyasette, spor da bir beğenidir…

Renkler ve zevkler tartışılmaz” diyenler, bu nedenle her türlü eleştiriyi bu bağlamda değerlendirerek saygı gösterir…

Birisi arabesk müziğini sever, bir diğeri arabeskin avam müziği olduğunu söyler…

Kimisi rock müziğini sever, kimisi rap müziğini…

Kimi halk müziği hayranıdır, kimisi sanat müziğinden vazgeçmez…

Her birisi de diğer müziği beğenmediği gibi, dinlemeye tahammül edemeyenler de vardır…

Buna rağmen de eleştirilerin olmasına kimse bir şey demez…

Modayı bile eleştirebilirsiniz. Kılı kırk yaran, iğneyle kuyu kazan, farklılık olsun diye takipçilerini avlamaya dönük ilginç kıyafetleri yerden yere vurma şansınız var…

***

Ama Türkiye’de üç şeyi eleştiremezsiniz…

Birisi resimdir, biri heykel, bir diğeri de operadır…

Tıpkı diğer sanat kollarında olduğu gibi, insanların bir resme veya bir heykele bakış açıları vardır…

Güzellik göreceli bir kavramdır…

Leyla’yı görenler, Mecnun’un “bu kız için nasıl deli divane olduğuna” bir anlam veremezler…

Mecnun ise Leyla’ya tüm dünyanın deli divane âşık olamamasına şaşar…

Resim ve heykel de böyledir aslında…

Kimisi, bir başkasının hiçbir anlam yükleyemediği resmi saatlerce anlatabilir…

Bir diğerinin “taş yığını” olarak algılayacağı bir heykelin neler anlattığını günlerce anlatabilir…

Kısaca, birisine çok güzel gelen bir heykel, bir diğerine ucube görünebilir…

Ama bunu dillendiremez…

Operada aynıdır…

Kimisi “bu adam niye bağırıyor” diye düşündüğü bir eseri, bir diğeri tarihsel sürecinden başlayarak size saatlerce anlatabilir…

Diğer sanat dallarını açıkça eleştirme hakkınız vardır…

Ancak bu üçünü sesli olarak eleştirme hakkını hiç kimseye vermezler…

Çünkü bu üçünü “çağdaşlık” olarak yorumlayanların asıl gayesi, yaptıkları ucubeleri “sanat” diye yutturup, milyonlar kazandıklarındandır…

Eğer beş para etmez bir eseri önüne gelen eleştirmeye başlarsa, hiç acımdan milyonlar verip, evin en mutena köşesine koyan sonradan görme zenginleri nerede bulacaklar?

Kars’ta yapılan ve “ucube” olarak eleştirilen heykele bir kez değil, on kez daha baksanız, kimisi “ucube” demeye devam edecek, kimisi de yere göğe sığdıramayacaktır…

Diğer sanat kollarında olduğu gibi bu üç sanat dalı da, tapu olmaktan çıkıp, eleştiriye tahammüllü hale gelmedikçe “böyle sanatın içine tükürenler” eksik olmayacaktır…

Ve ucubeyse, ucube olduğu rahatlıkla söylenmelidir.

Tıpkı Kars’taki heykelin taş yığınından öteye gitmediği gibi…

Naif Karabatak
24 Ocak 2011