20 Ocak 2011 Perşembe

Rektöre “3Ç” Formülü Gerek

Adıyaman Üniversitesi, 2006 yılından sonra kurulan tüm üniversiteler içerisinde başlangıç ödeneğiyle zirveye oturmuş. Daha önce de harcamada, yatırımda, projede, makalede ve daha birçok alanda zirveye çıktığı duyurulmuştu…

Ne olmuş yani?

Sanki bu iyi bir şeymiş gibi bunun bir “onur” olduğunu söylüyor, Rektör Prof.Dr. Mustafa Gündüz…

Değil…

Asla bu iyi bir şey değil…

En azından Adıyaman’da bu iyi bir şey değildir…

Açıklayacağım…

Rektör Gündüz, aynı zamanda sosyolog, üstelik de yazar…

Yani toplumu en iyi tahlil edebilecek bilgi ve birikime sahip…

Gerçi Mehmet Altan da sosyologdu ama “Adıyaman’a üç kez geldim ve ilk kez bir kent hakkında analiz yapamadım” diyerek Adıyaman’ın farkını ortaya koyuyordu…

Adıyaman, kendine has bir kentti…

Çok özeldi…

Rektör Gündüz de 2006 yılından bu yana Adıyaman’da…

Önce Rektör Yardımcısıydı, sonra rektör oldu…

Adıyamanlıydı…

Orta halli bir aileye mensuptu…

Eğitimini çok zor şartlar altında tamamlamıştı.

Çok kardeşliydi, kalabalık bir ailesi vardı…

Bizden birisiydi yani…

Dolayısıyla da bizi iyi tahlil etmesi gerekirdi…

Gerçi dışarıda kalmıştı, hayata soldan bakmıştı…

Fatih Hilmioğlu gibi darbe heveslisi birisiyle çalışma şansızlığına erişmişti…

Hatta söz de vermişti; “gözünüz, gözümüz olacak” diye…

Sonra Hilmioğlu’nun ipliği pazara çıkınca belki her şeyi yeniden gözden geçirmesi gerektiğini anlamıştır…

Bütün bunlar Adıyaman’ı iyi analiz etmek için yeterliydi ama o yapamadı…

Sosyolog olmak, toplumu iyi tahlil edip, ona göre yol çizmeye yetmiyormuş…

(Belki ne demek istediğimi anlamak için Mizah Yazarımız Cenk Gülen’in “Mazeretim var vali bey” başlıklı yazısını okuyabilirsiniz. Bakınız; Güne Bakış Gazetesi 30 Kasım 2006)

Oysa sokaktan geçen ilk kişiye sorsaydı kendisine “” formülünden bahsedebilirdi…

O zaman 56 yıldır Adıyaman’ın niçin bir arpa boyu yol almadığını daha iyi anlardı…

Niçin kargaların kahvaltı etmediği bir zaman diliminde üniversiteye baskın yapıldığını da çözebilirdi…

Belki o zaman düne kadar etrafında pervane olanların, bugün neden uzaklaştığını da kavrardı…

Bütün bunları yapmadı/yapamadı…

Herkesin farklı bir rektör değerlendirmesi vardı…

Deyim yerindeyse herkesin rektörü kendisineydi…

Kimileri için solcuydu…

Kimilerine göre çok ideolojik davranıyordu…

Bazıları da sıkı bir AK Partili olduğunu iddia ediyordu…

Ama aynı zamanda ’den habersizdi…

Sıkıntılarının başı bu formülle ilgili bir bilgisinin olmamasından kaynaklıydı…

Daha düne kadar yanında olanların, birden bire sırt çevirmesinin nedenlerinden birisi de formülünün içersinde gizliydi…

Hep bir Ç eksik bırakılıyordu…

Üstelik de kötü örnek oluyordu rektör hoca…

İşte bu tahammül edilir gibi değildi…

İlla da ’nin tamamını yerine getirmesini beklediler…

Birisi eksik olunca olmuyordu…

Yap hep, ya hiç” zihniyetiyle bu kenti kalkındıranlar(!) vardı…

Onun için halen büyük bir köy görünümündeydik…

Onun için teşviklerde çağ atladığımız belirtilerek yerimiz belirleniyordu…

Onun için “en sorunsuz” kent biz oluyorduk, çünkü sorun bildirmeyi beceriksizlik olarak algılıyorduk…

Veya bu anlayıştaki insanları göreve getiriyorduk…

Adıyaman’da görev yapan ve bir elin parmak sayısını geçmeyecek başarılı bürokratları, yine bir o kadar başarılı sivil toplum kuruluşlarını bir yana bırakırsak, formülünü uygulayanların kimler olduğu da daha net anlaşılır…

Bu formül hayata geçsin diye destek bile alabilirsiniz…

Mesela kardeşiniz…

Sizin adınıza ’nin ’sini üstlenir…

Bir diğer Ç’yle de “susturma” operasyonu yaparsınız, bir kaşık bal misali…

Ve dibe vurmuş bir yönetim anlayışıyla hep zirvede kaldığınızı sanırsınız…

Yağlayanların yağlamasıyla oyalanır durursunuz…

Başkası yapınca oluyorsa, siz yapınca neden olmasın?

İyisi mi bir an önce formülünü iyi belleyin…

Yaşam tarzı haline getirin, üniversitede herkese bunu öğretin, hatta “zorunlu ders” olarak okutulması için girişimlerde bile bulunan…

Gerekirse bununla ilgili geniş bir makale yazın…

Ve işte o zaman sizde “şafak” atar, nerede yanlış yaptığınızı anlarsınız…

Neymiş, formülü…

Yazıyla da Üç Çe formülü…

Bilmem, o kadarını da siz bulun…

***

Kılçık

Ergenekon” Davasının tutuklu sanıklarından Mehmet Haberal’ın İstanbul Üniversitesi Kardiyoloji Enstitüsü’ndeki odasında polisler arama yapmış. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da buna tepki göstermiş; “Yoğun bakımdaki hastanın odasında arama yapılır mı?” diye…

Kemal bey ilk kez haklı(!)

Çünkü Mehmet Haberal çok “yoğun” birisi. Hiç yatmadığı cezaevinden hastaneye giderken de çok “yoğun”du, hastanedeki odasında da aşırı derecede “yoğun” bu kadar yoğunluk içersinde bir de polis araması, ne kadar ayıpppp…

Merak ediyorum, bir yatak, bir küçük dolap, bir mini buzdolabı ve bir televizyondan ibaret olması gereken hastane odasında 6.5 saat polisler ne aramışlar?

Yoksa hastane odası diye ofisine mi gitmişler. Bir şeyler yer değiştirmiş olmalı ki, bunu Kemal bey bile anlayamamış…

Naif Karabatak
21 Ocak 2011

19 Ocak 2011 Çarşamba

Yapıyorsanız tam yapın!

Hükümet, 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 darbelerinde mağdur olanlar için harekete geçti. İşkence gören, sakat kalan ve ölenler ile her türlü zarara uğrayanlara tazminat ödenecek ve özür belgesi verilecek, hapiste geçen sürelerin ise borçlanılması sağlanarak emekli edilecekler…

AK Parti, 12 Eylül referandumundan sonra ülkenin karanlık ve çirkin geçmişiyle yüzleşmek için ilk ciddi adımı attı.

Buna göre 1960 darbesi çok uzak olduğundan o zamanın mağdurlarına “özür belgesi” verilmesi, daha yakın bir geçmişteki kara lekemiz olan 1980 darbesinin mağdurlarına daha kapsamlı bir özür tasarlanıyor…

Bunlar, alınan hakların verilmesi, vatandaşlıktan çıkarılanların geri vatandaşlığa kabul edilmesi, işten atılanların işine iade edilerek emekli olmasının sağlanması, hapishanede geçen sürelerin borçlanılmasının yolunu açarak emekliye sevk edilmesi ve işkenceden zarar görenlere tazminat ödenmesi gibi çok önemli başlıkları kapsıyor…

Muhalefet partilerinin de bu tasarıya sıcak baktığı düşünüldüğünde, özellikle 12 Eylül 1980 darbecilerinin bu millete yaptığı zulmün çetelesi de tutulmuş olacak…

Düşman ülkesinin bile yapmadığı zulümler için özür dilenecek, tazminat ödenecek, yaşayanların onuru iade edilip, mağduriyetleri giderilecek, ölenlerin çocukları ve torunları da büyüklerinin itibarının iade edilmesine sevinecek…

Hepsi bu…

Küçümsediğimden demiyorum, bunu yapmanın, bunu yapacak konuma gelmenin ne kadar önemli olduğunun farkındayım…

Ama o zulmün mimarlarından halen hayatta olan Kenan Evren ve diğerlerinin onursuz bir iş yaptıkları resmi olarak söylenmediği sürece, diğerlerinin itibarı iade edilse ne olur, edilmezse ne olur?

Halen “7’nci cumhurbaşkanı” gibi bir unvanla ucube resim yapmaya devam ediyorsa, lüks içersinde yaşıyorsa, emrine verilen korumalar göreve devam ediyorsa, onun yaptığının suç olduğu bilindiği halde, suçlu muamelesi görmüyorsa o zaman neden, kime, niçin iade-i itibar ediyorsunuz?

Kenan Evren, Nejat Tümer, Nurettin Ersin, Tahsin Şahinkaya, Sedat Celasun ve onların adına illerde, ilçelerde, köylerde, kasabalarda bu millete en aşağılık zulümleri yapanların itibarsızlığı iade edilmedikten sonra, iade-i itibarın niçin yapıldığı nasıl anlaşılacak?

Bu insanlardan yaşayanlar, o tarihteki haksız kazançlarıyla sefa sürerken, ölenler ise çocuklarına bıraktıkları kanlı servet ortada duruyorken, siz kime neyi iade ediyorsunuz…

Önce alacaksın, sonra, iade edeceksin…

Önce onları “suçlu” ilan edip, cezasını vermeyeceksen bile “suçlu” muamelesine tabii tutacaksın…

Haksız şekilde aldıkları unvanları söküp alacaksın…

Haksız edindikleri her türlü kazanımları tek tek sorgulayacaksın…

Ondan sonra onların mağdur ettiklerine dönüp, “özür” dileyeceksin, tazminat ödeyeceksin, itibarlarını iade edeceksin…

Yoksa ortada suçlu yoksa mağdurun olması beklenebilir mi?

İşkence yapan, haksız yere idam edip, adam öldürenler suçlu konuma düşmeden, mağdurlara ne diyeceksin…

Sen mağdur oldun, haksız yere işkence gördün, işinden oldun, yoksul düştün, perişan oldun. Bütün bunlar kendiliğinden oldu” deme şansınız var mı?

Böyle bir şey olamaz…

Ortada mağdur varsa suçlu da vardır…

Hadi suçlulara ceza çektirmiyorsunuz, “bu yaştan sonra onları mahpus damına gönderip ne kazanacağız” diye insanlıktan habersiz olanlara insanlık dersi veriyor olabilirsiniz…

Ben de istemem…

Kenan Evren’i cezaevine atsalar ne çıkar, idam etseler ne çıkar, sürüm sürüm süründürseler ne çıkar?

Ama o ve onun gibiler “cumhurbaşkanı” gibi bir unvanı taşıyamazlar…

Önünde “eski” olup olmaması bir şey değiştirmez…

Cumhurunun yıllarını çalan, özgürlüğünü elinden alan, işkence eden, öldüren, zulmeden, her türlü insanlık dışı davranışı reva gören birisine/birilerine ancak “suçlu” olarak bakılır, “cumhurbaşkanı” olarak değil…

Alın o unvanı elinden, ondan sonra onların mağdur ettiklerine dönüp, “cumhurbaşkanlığı koltuğuna haksız şekilde oturup, ülkeyi kan gölüne çeviren bu adamların yaptıklarından dolayı özür diliyoruz” deyin…

Yoksa da boş yere tasarı hazırlayıp, hesap kitap yapmaya kalkışmayın…

Yapıyorsanız tam yapın, bu ayıbı ülke olarak daha ne kadar taşımayı planlıyorsunuz?

Naif Karabatak
20 Ocak 2011

18 Ocak 2011 Salı

Suçlu ayağa kalk!

Gecenin bir yarısı kapı sert şekilde çalındı. Aslında bu çalınma değil, tekmelemeydi. Mahalleyi ayağa kaldıran gürültüyle uyanan ev halkı, telaşla kapıya yöneldi. Gece gelen haber kötü olurdu, gecenin bir yarısı hiç kimse hayır için kapıyı çalmaz, hele hele tekmelemeye kalkmazdı…

Ama bunlar tekmeliyordu, demek ki hayır için gelmemişlerdi, dost değillerdi…

Düşmanları da yoktu…

Karıncayı incitmezler, kimsenin tavuğuna “kışt” demek de akıllarına gelmezdi.

Kapı kırılırcasına çalmaya devam ediyordu, evin beyi yorganı üzerinden attı, üff hava ne soğuktu. Sırtına bir şeyler geçirip, yer yatağından doğruldu. Hanımının soran gözlerine ne cevap vereceğini bilemedi. Diğer odada yatan çocuklar da uyanmış, birbirlerine ne olduğunu sormaya başlamıştı…

Kapıyı açmaya yeltenen çocuklara babaları engel oldu, “ben açarım” diyerek, çocukların kapıya yaklaşmamasını tembihledi…

Ne olur ne olmazdı, bir şey olacaksa bari kendisine olsundu…

Kapıya yönelirken bir yandan da düşünüyordu. Kaygılıydı, korkuyordu ama belli etmemesi gerekiyordu…

Sonunda Mustafa amca elleri titreyerek de olsa kırılırcasına çalınan, tekmelenen ve sert sözlerle “açın kapıyı, açın kapıyı, yoksa kırkarım” diyenlere bir adım yaklaşmak için elini kapının sürgüsüne götürdü, paslanmış sürgüyü yerinden oynatarak kapıyı açtı…

Karşısında bir manga asker vardı…

İşte şimdi gerçekten korktu, gerçekten korktular…

Ne ola ki?

O zamanlar “hayırdır memur bey” ayaklarına yer yoktu.

İktidarın korku imparatorluğu yurdun dört bir yanına sarılmıştı.

Asker ve polis, halkın korkulu rüyası olmuştu.

Kimi ne zaman alacakları, hangi bahaneyle nereye götürecekleri, geri getirip getirmeyecekleri hiç belli değildi…

Mustafa amca daha ağzını açmamıştı ki, “bizimle gel” dediler, adını sorma gereği bile duymadılar…

Nereye, niçin, neden?” gibi soruları ne o sordu, ne ev halkından birisi…

Üstüme bir şey alabilir miyim” diyemeyen Mustafa amca, sırtına aldığı kırk yamalı ceketiyle, altındaki beyaz geceliğiyle askerlerin arasına girdi, iki kolunu yaklaştırdı, vurulan kelepçenin sesi gecenin karanlığını bir kez daha deldi…

Suçunun ne olduğunu bilmiyordu, nereye götürüldüğünden habersizdi, ne kadar evden uzakta kalacağından da en ufak bir bilgisi yoktu…

Götürüldü…

Karanlık ve sessiz bir gecede, iki eli kelepçelenerek, jandarmanın arasında ite kaka cezaevine tıkıldı…

Sorgu suale gerek yoktu…

7 ay yattı cezaevinde, bu arada suçunun ne olduğunu da öğrendi. Birisi ihbar etmişti…

***

Bu hikâye değil, gerçek. 1940’lı yıllarda dedemin bir tabaka tütün nedeniyle 7 mahpus damında yatırılmasıyla ilgili bana anlatılanlar…

Bu ve buna benzer gözaltı ve tutuklamalar, işkenceler, para cezaları yaygın şekilde o tarihlerde vardı…

Adıyaman gibi tütünü bol ve kaliteli olan tüm illerde durum aynıydı…

Saçma sapan bir kanun yüzünden binlerce insan boş yere mağdur edildi, para cezasını ödemeye gücü yetmeyenler aylarca, hatta yıllarca cezaevinde yatı.

Kendi ülkesinde, kendi insanına karşı yapılan zulümlerin en büyüğüydü bu…

Şimdi de aynı zulüm sahneye konuluyor…

Geçimini tütünden temin eden çiftçilerimize getirilen tütün kotası, onları bir anda yoksullaştırmıştı…

Sonra yabancı tütün şirketleri çiftçilerin ürünlerini almaya başladı…

Sonuçta tütün ekiciliğinin yasal olarak bir sakınca yoktu…

Çiftçiler, dilediğince tütünü ekebiliyordu…

Ama sıkı durun, yıl boyu ailece emek verip yetiştirdikleri tütünü satamıyorlardı…

Nasıl olur demeyin, tarlada üretimi serbest olan tütünün satışı yasaktı…

2008 yılında çıkan ve hiçbir mantıklı yönü bulunmayan bir kanun yüzünden, bir tabaka dahi yakalatan çiftçinin derhal tutuklanması gerekirdi.

Tıpkı dedemin tutuklanması gibi…

Sonra bu miktar 50 kilo ile sınırlandırıldı…

Satmak için değil, bulundurmak için…

Sanki silah bulunduruluyor ya, “taşıma” ve “bulundurma” ruhsatı alınsın…

1940 yılındaki gibi kaba kuvvetle, zulümle, ite kalka değilse bile yine 50 kilodan fazla yakalatan çiftçileri bekleyen son 5 bin 700 lira para cezası…

Bu idari ceza elbet, diğeri de hâkimin takdiri…

Suçu, ektiği tütünü pazarlamak…

Böyle saçmalık nerede var diye çok düşünüyorum ama bir türlü bulamıyorum.

Vardı, o tür ülkeler çoktan yıkıldı…

Vardı, o zamanki hükümetler bir daha iktidar olamadı…

Sebebiyse böylesine saçma sapan yasaklardı, baskılardı, zulümlerdi…

Naif Karabatak
19 Ocak 2011

17 Ocak 2011 Pazartesi

Adaletteki çarpıklıklar…

Belki her meslekte, her kurumda, her kuruluşta “çarpık” diye nitelenen uygulama vardır. Deveye sorup, “nerem doğru ki” cevabını almaya gerek yok. Kiminde az, kiminde çok. Kimi kuruluşun çarpıklığı insan hayatını doğrudan ilgilendirir, kiminin çarpıklığı da hiç önemsenmez.

Adaletin çarpıklığı ise insanların özgürlüğüne sebep olur, adalete olan güveni zedeler, adil yargılamanın olmadığı korkusu yayar…

Ceza kanunlarını ne kadar düzeltirseniz düzeltin, mutlaka bir ayağı aksak bırakılıyor…

Yasaları ne kadar iyi yaparsanız yapın, uygulayıcıların vicdanına kalan kısımda sorunlar ortaya çıkıyor…

Ortaya çıkan ses kayıtları, bizden olan olmayan mahkeme arayışları, Yargıtay’ın “bozma mı istersiniz, onama mı?” talepli üyeleri, bütün bunları gündemime almayacağım…

Çok daha başka…

***

Gazetelerin iç sayfalarında neredeyse bir parmak kalınlığında yer işgal eden bir haberle ilgili birkaç kelam etmek istiyorum…

Antalya’da bir kadın, marketten bebek maması çalarken yakalanmış ve tutuklanmış…

Bir mama fiyatının ne kadar olduğunu tahmin etmek zor değil…

Yapılan suçtur elbet…

Hırsızlığın çoğu azı olmaz…

Bunu herkes bilir ama “çalacaksan büyük çal” diye de öğütler verilir.

Büyük çalanlara dokunulmayacağı kanısının yaygın olması nedendir diye sormak lazım…

Ama insanları “çalmaya” iten sebeplerin de iyi araştırılması gerekir…

Marketten mama çalan kadın elbette suçlu…

Ama tek suçlu o kadınsa, atın zindanlara çürüsün dursun…

11 aylık bebeğine mama çalan kadının, ne kadar zor durumda olabileceğini tahmin etmek zor değil…

Eşi, gelir durumu, ev ve eşya durumu hakkında detaylı bilgi verilmediğinden, kısacık haberden yorum çıkarmaya çalışalım…

Muhtemeldir ki ya eşi yok, varsa da çalışmıyor…

Yine muhtemeldir ki, bir ekmeğe muhtaç halde bir aile söz konusu…

Devletin Ana Çocuk Sağlığı Merkezlerinde ücretsiz mama verdiğinden de bihaber bir kadındır karşımızdaki…

Öyle bir kadının, bir annenin çocuğunun açlığına, ağlamasına, sızlamasına ne kadar dayanabileceği de herkesin malumudur…

Belki ülkemizde en kolay siyaset, yoksulluk edebiyatı yapmaktır…

Nasılsa işsiz çok, nasılsa fakir çok, nasılsa üç kuruşa akşama kadar çalışan insan sayısı da çok…

O zaman yaparsın fakirlik edebiyatı, kaparsın oyları ve sonrasında o, fakir kalmaya, sense makamın sefasını sürmeye başlarsın…

Türkiye’de bu hep böyle oldu…

AK Parti iktidarında Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları aracılığıyla yapılan yardımlar arttırıldığında, bunun oy için olduğunu söyleyenlerin, bu ülkenin insanlarının bugüne kadar aç ve açıkta bırakıldığından haberlerinin olmadığı anlaşılıyor…

Neden buzdolabı verdiğini sorgulayanların, neden makarna ve et ikram edildiğini deşenlerin, insanların nasıl yaşadığından haberleri olmadığı kesin…

Sırça köşklerde yoksulluk edebiyatı yapmak çok hoş oluyor…

Karnı tok ve sırtı pekken ne güzel de konuşuluyor…

Oysa bu ülkenin hatırı sayılır bir kesimi bir parça ekmeğe muhtaç, bebeğine içireceği bir paket mamaya muhtaç…

Yoksulluğun belini kırmak, elbette istihdamla olur ama istihdamı sağlanamayacak yoksulların ve dar gelirlilerin sayısı yabana atılacak kadar mı?

Bütün bunlar biliniyor…

Bütün bunları önce yasalara bakıp, sonra vicdani değerlendirme yapan adli merciler de biliyor…

Ve bütün ülke de biliyor ki, ne yazık ki deveyi amuduyla götürenlere hiçbir şey olmuyor…

Tefeciler aramızda geziyor, mafya bozuntularından ürkülüyor, rüşvet alanlar baş tacı ediliyor, makamının arkasına sığınarak halkı söğüşleyenlere selam duruluyor…

Bugüne kadar ülkeyi soyup soğana çeviren, oturdukları evlerin ederiyle binlerce insan ev sahibi olabilecekken “nereden buldun” diye sormayı bile ayıp sayılan bir ülkede yaşıyoruz…

Ve bizim gücümüz baklava çalan sabiye yetiyor…

Gücümüz aç bebeğine mama ulaştırmaya çalışan anneye yetiyor…

Halktan aldığı yetkiyi kendisi ve ailesiyle, yandaşlarıyla birlikte kötüye kullananlara ise ses edilmiyor…

Bilmiyorlar mı, duymuyorlar mı?

Sokağa çıkıp üç kişiye sorsalar çok daha “doğru” cevap alacaklarına kuşku duymuyorum…

Ama bazılarına dokunmayan/dokunamayanların olduğu bir ülkede yaşıyoruz…

Ülkeyi kan gölüne çevirmek isteyenlerin yargılanmasını önlemek için canını dişine takanların, bebeğine mama kavuşturmak için onurunu ayaklar altına alarak marketten mama çalan kadın için de yapmalarını bekliyorum…

Suçlu elbette cezasını çekmeli…

Ama sorun bazılarının nasıl muaf tutulduğudur…

Naif Karabatak
18 Ocak 2011

16 Ocak 2011 Pazar

Nerede yaşamak istersiniz?

Damdan düşer gibi bir soru olsa da, bazen bu soruyla karşılaştığımızda ilk verdiğimiz cevabın “sakin bir sahil kasabası” olacağına kuşku yok. Sakinlik tamam, kasaba tamam ama sahil kasabası denmesinin esas nedenlerinden birisi “doğal güzellik” ile “sosyal hayat” nedeniyle olduğunu düşünüyorum.

Ama sahiden nerede yaşamak istersiniz?

Bu tür araştırmalarda farklı parametreler kullanılır. Mesela ekonomi. O kentte ucuz ve bol çeşit alışveriş imkânı var mı, insanların maddi durumu nasıl, evleri var mı, araç sayısı yeterli mi, satın alma gücü müsait mi, elektrik tüketimi, su kullanımı, fiziki altyapı gibi daha birçok kriterle o kentin ekonomisi belirlenir…

Sonra o kentin eğitim durumu irdelenir…

Okul öncesi eğitim, ilköğretim, ortaöğretim ve üniversitede öğrenci başına düşen öğretmen sayısı, okuryazarlık oranı, okul ve derslik sayısı gibi. Hatta buna sınav maratonuna giren çocuklarımızın başarısı da eklenir…

Sağlık alanında ise kişi başına düşen doktor ve yatak kapasitesi, o kentin sağlık durumunu gösteren en önemli göstergelerin başında gelir. Elbette tıbbi donanım, ambulans, tetkik ve tahliller de eklenmeli…

Belki de bir kentte yaşamak için dikkat edilen en önemli kriter güvenliktir. İnsanlar her şeyden önce huzur ister. Bunun için de o kentteki suç oranını hesaba katmak gerekir. Güvenlik deyince binaların sağlamlığı da dikkate alınır, fay hattında mı, deprem olduğunda can kaybı ne oranda olur diye düşünmek gerekir. Yani kaça yapıya ne kadar göz yumuluyor, sağlamlık ne kadar önemseniyor gibi…

Ve elbette kent hayatı değerlendirmenin önemli bir bölümünü teşkil eder. İnsanlar köyde yaşamıyorsa o zaman şehirli gibi yaşamak nasıl ona bakmak gerekir. Bir kentte neler olmalı. Mesela spor yapılabilecek tesislerin nüfusa oranla ne kadar kapasitesinin olduğu, lisanslı sporcu sayısı, araç başına düşen kaza sayısı, ormanlık alanların kente oranı, hava kalitesi, alışveriş merkezlerinin sayısı ve büyüklüğü…

Ve kentli olmanın en önemlilerinden bir başka kriter; kültür sanat…

Tiyatro ve koltuk kapasitesi, seyircisinin nüfusa oranı, sinema ve koltuk kapasitesi, seyirci sayısının nüfusa oranı, Opera, bale koltuk kapasitesi, seyirci sayısının nüfusa oranı, kütüphane ve kitap sayısı, gazete satış miktarı, müze ve ziyaretçi sayısı gibi…

Elbette daha birçok kriter var…

Ama bugüne kadar “Türkiye'nin en yaşanabilir illeri listesi”ni belirleyenler, bu ve buna benzer kriterleri uygun görmüşler…

Bu bile yeterli…

Bana göre o kentin inancına ve inanca saygıya dönük kriterler de eklenmeli. Mesela cami ve cemaat kapasitesi, kilise sayısı, cemevi gibi dini ve kültürel amaçla kullanılan mekânların sayısı da önemli…

Farklı fikirlere ne kadar tahammül edildiği, eleştiriye açık siyasi ve yöneticilerin varlığı da aslında kayda değer bir kriter olmalı.

***

12 Haziran’da milletvekilliği genel seçimleri var…

Adaylar, kentin sorunlarını orta yere koyarak kendi çözüm önerileriyle halktan oy bekleyecekler…

Yaşadığınız kenti bu kriterlere göre bir sıralamaya koyun desem, nasıl bir liste çıkar hiç merak ettiniz mi?

Bakmayın siz yerel yöneticilerin balon verilerine…

Çalıştık, çabaladık, kenti kalkındırdık, ilkleri biz başardık” gibi içi boş lafların bir geçerliliğinin olmadığını hepimiz biliyoruz.

İnsan, içinde yaşadığı kentin nasıl olduğunu bilir…

Buna göre de başka illerle kıyaslayıp, yöneticilerin becerikli olup olmadığına karar verebilir…

Uzun yıllardır TUİK, 34 kriterle Türkiye’nin en yaşanabilir illerini sıralıyor. Bu yıl da CNBC-e Bussines dergisi hazırlamış…

Araştırmada esas alınan kriterler üzerinden “yaşanabilir iller” sıralamasının ilk başında Ankara, sonunda ise Ağrı var…

Sadece iki kentin neden başta ve sonda olduğunu söyleyeyim, gerisini siz kendi yaşadığınız ile göre değerlendirme yapın.

Ankara’nın ilk başta olmasının nedeni; Başkent ekonomi, sağlık ve eğitim altyapısı en gelişmiş il. Sanatla ilgili aktivitelerde ikinci sırada. Ekonomik olarak güçlü, araç yoğunluğu İstanbul'dan daha yüksek. Kişi başına düşen kamu yatırımında İstanbul ile başa baş, mevduatta İstanbul'un önünde. Hava kalitesi orta düzeyde, trafiği İstanbul'dan kötü durumda. Suç oranı çok yüksek değil.

Ağrı’nın en sonda olmasının nedeni ise; Eğitim altyapısı en kötü şehir. Ekonomi parametresinden bakıldığında sondan bir önceki sırada. Üniversite mezunu oranının da en düşük olduğu il. Her 47 yetişkinden ancak biri üniversite bitirebilmiş. Okur-yazar oranı en düşük il de Ağrı. En iyi iki özelliği, işsizlik oranının düşüklüğü ve ucuzluk.

Kriter bunlar, aday adayları, milletvekilleri, vali, belediye başkanı, il genel meclis üyeleri ve sivil toplum kuruluşlarının sözlerinden önce siz nerede ve nasıl yaşıyorsunuz?

Alın elinize kalem ve kâğıdı, nerede yaşanır siz tespit edin, çok zor değil inanın…

Naif Karabatak
17 Ocak 2011