14 Ocak 2011 Cuma

Hukuka aykırı düşünceler…

CHP genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’yla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın polemikleri devam ediyor. Ucube heykelden RTÜK yasasına, yoksulluktan başörtüsüne kadar her konuda birisi diğerinden aykırı sözler ediyor…

Kılıçdaroğlu’nu dinlediğinizde “Evet ya, böyle yasak yetkisi mi olur, başbakan 4. Murat mı?” diyesiniz geliyor…

Sonra bir bakıyorsunuz ki, RTÜK yasasında başbakana verilen “yayın yasağı” yetkisi, sadece olağanüstü dönemlerde ve sadece güvenlik gerekçesiyle…

Yani başbakan evinde oturup, beğenmediği programı yayından kaldırma yetkisinin olması söz konusu bile değil…

Ve tabii ki bu yasa tam17 yıldır orada duruyor, tam 17 yıldır hiçbir başbakan bu yetkiyi kullanmamış…

Çünkü olağanüstü durum olmamış…

Ama Kemal bey laf olsun torba dolsun diye üç beş kelam etmiş işte o kadar…

***

Sonra Kılıçdaroğlu Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine dayanarak 12 milyondan fazla yoksul olduğunu belirtip, yoksulluğu nasıl yendiklerini başbakana soruyor…

Haklı da, üstelik veriler TUİK’in…

Sağlam belge yani…

Merak ettim ben de baktım…

O rakam doğru…

Ama diğerlerinin hepsi yanlış…

Kılıçdaroğlu, yıllar itibariyle düşen yoksulluk yüzdesini değil, direkt olarak yoksul sayısını almış…

Oysa 8 yıldır bu oran düşüyor, rakam artsa da, ülkenin nüfusa oranıyla düşme var…

Ama elbette bu bir savunma mekanizması olmamalı, bu ülkenin insanları yoksul duruma düşmemeli, kimseye avuç açmamalı…

Gayri Safi Milli Hasıla’nın ya da kişi başına düşen milli gelirin, bir avuç elitin dışındaki insanlara da ulaşması lazım.

Ve bu görev hükümetindir.

Kılıçdaroğlu’nun rakamları yanlış olsa da, yoksulluğun bu ülkenin bir ayıbı olduğu gerçektir…

Kimi bir kuru ekmek bulamazken, bir gecede milyon dolarların yer değiştirmesini kimse kabullenemez…

***

Ve başörtüsü polemiği…

Dün CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na sorulan bir soru üzerine, “Bir başbakanın, hukukun üstünlüğüne inanıyorsa, hukukun gereğini her kişinin yapması gerektiğini hatırlatması lazım. Hukuka aykırı düşünceleri ileri sürmek doğru değil.” diye cevap vermiş…

Bu cevap başörtüsüyle ilgili başbakanın açıklaması üzerine sarf edilmiş…

Kılıçdaroğlu’nun sözleri arasında bir cümle dikkatimi çekti; “Hukuka aykırı düşünceleri ileri sürmek doğru değil

Nasıl yani?

Bir eylemin yasak olması farklı bir şey, aksini savunmak, yanlışlığını ortaya koymak farklı bir şeydir…

O zaman hak arama eylemleri boş, yolları yürümekle aşındıranlar da boşa adım atıyor…

Avazı çıktığı kadar özgürlük talebinde bulunan yığınlar da heybeye nefes tüketiyor…

Yasaların değişmesini isteyenler de boş yere konuşuyor, abesle iştigal ediyor…

Yasada ne varsa doğrudur…

Hukuk ne demişse kabuldür…

Yanlış yazılmış olamaz, yanlış karar veren bulunamaz…

Ne kadar komik bir yaklaşım…

Biz Türkiye’de yaşıyoruz…

Ve neyin nasıl olduğunu çok iyi biliyoruz…

Öncelikle yasalara uymak elzemdir, ancak değişmesini istemek suç değildir…

Hukuki kararlar eleştirilebilinir ama uyma zorunluluğu vardır…

Karara uyarsınız ama kararın yanlış olduğunu da bas bas bağırırsınız…

Belki ideolojik karar verilmiştir…

Belki yanlış hükmetmiştir…

Belki sanığa bir kastı olan hâkime denk gelinmiştir…

Belki de “bizden olan mahkeme” arayışına girenlerin aldırdığı bir karardır…

Olamaz mı, olmuyor mu?

Yığınla oluyor…

Ve Kemal beye göre, bırakın yasal olup ama doğru olmayan yasaları değiştirmeyi, bırakın yanlış kararları değiştirmeyi, asla “hukuka aykırı” düşünce ileri sürmemek bile gerekirmiş…

Bu söz aynı zamanda CHP’nin “hükümet etme” anlayışının da bir yansıması; susun konuşmayın, düşünmeyin, araştırmayın, hak aramayın, sormayın, sorgulamayın…

Kemal beyin demokratlık bu kadar mı?

Naif Karabatak
14 Ocak 2011

12 Ocak 2011 Çarşamba

Hür Adam’a dair birkaç söz

Osmanlının yıkılışı ve cumhuriyetin kuruluşu sürecinde Türkiye, çok defa şekilden şekile sokuldu. İnsanımızın bütün bildikleri bir gecede unutturuldu, uğruna mücadele ettiği değerler de ayaklar altına alındı…

Yurdun dört bir yanı düşman askerlerinin işgaline açık haldeyken, onları canı ve kanı pahasına püskürtüp düşmanla savaşmasının karşılığı olarak dinine, inancına hakaret eden, yaşam tarzını değiştirmeye dönük baskıların olabileceği akıllarından geçmezdi…

Onların akıllarında geçmezdi ama daha kötüsü de oldu, idam edildiler, hapis yattılar, sürgüne gönderildiler, aç ve açıkta bırakıldılar…

İşte böyle bir dönemde o mukaddes değerler için savaş verenlerden birisi de Bediüzzaman Said Nursî’ydi…

Hem cephede düşmana karşı savaşıyor, hem askerlerin başında başarılı bir komutan profili çiziyor, hem de Kur’an-ı Kerimi tüm insanlığa anlatma yolunu seçiyordu. Risaleler adıyla kaleme aldığı nur belgeleri elden ele dolaşıyor, gönüller fethediyordu…

İnsanların kardeşliğini, inancını, özgürlüğünü ve barışı önemseyen mesajlarıyla toplumun önemli bir kesimini kucaklıyordu…

Aynı süreçte Anadolu düşman işgalinden kurtarılmış, genç Cumhuriyet’in temelleri atılır olmuştu…

Ancak, din, dil, ırk, etnik köken ve cinsiyet ayrımı yapılmadan, toplumun tüm kesiminin kanı ve canı pahasına katıldığı savaşlarla elde edilen vatan toprağı, kimilerine dar edilmeye başlandı…

Bir gecede cahil halk yığını oluşturdular, “Harf Devrimi” adı altında, Osmanlıca okuma ve yazma yasaklandı…

Sonra modernleşme adına yapılanlara karışmayan halka “böyle giyineceksin” diye dayatma yapılmaya başlandı…

Karşı çıkanları bekleyen de zindanlarda çürümek, ya da önce infaz sonra kararın verildiği İstiklal Mahkemelerinde yargılanmaktı…

Doğrusunu söylemek gerekirse mevcut yasalarla o dönemi yazmak, o dönemi eleştirmek, o dönemle ilgili film yapmak çok da kolay değil. Yaşananları birebir yansıttığında “cumhuriyet düşmanı” yaftasıyla yaftalanman işten bile değil. Oysa o zulümleri yapanlar, bu ülkeye en çok kötülüğü yapanlardı da…

Atatürk’ün ölümünden sonra iktidarı elinde bulunduranların zulmü, 1950 yılına kadar sürdü. Ezana karıştılar, Kur’an’a karıştılar, camilere karıştılar, “Allah” diyeni mürteci ilan edip, burnundan fitil fitil getirdiler…

Bu süreçte en çok çekenlerden birisi de Bediüzzaman Said Nursî’ydi…

Hayatının önemli bir bölümü sürgünlerde ve zindanlarda geçti…

Onunla birlikte bütün nur talebeleri de zulümden payını alanlar arasındaydı.

Ve o dönem hiçbir zaman olduğu gibi anlatılmadı/anlatılacak gibi de gözükmüyor…

Sinemalarda vizyona giren “Hür Adam” filmi, o döneme dair küçük bir pencere aralamanın diğer adı da…

Mehmet Tanrıseven’in yazıp yönettiği Hür Adam’da, pencereyi tam açmamak için o kadar uğraş verilmiş ki, o kaygıyla aralamayı bile unutmuşlar dense yeridir.

Film hakkında söyleyecek çok şey var…

Üstat Bediüzzaman Said Nursî adına yapılan ve o dönemi gözler önüne sermeyi amaçlayan, onun hayatından önemli kesitlerin yer aldığı film, beklentilerin ne kadarını karşıladığını tahmin etmek zor değil.

Elbette çok güzel mesajlar var, elbette o dönemi birazcık daha anlamamıza katkı sağlayan kareler var, hepsi o kadar…

Said Nursi’yi canlandıran Mürşit Ağa Bağ, rolünün hakkını verenlerden. Ancak onun talebesi olanlar için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. Henüz tiyatroya yeni başlayan oyuncuların bile onlardan daha inandırıcı rol yapacaklarına inanıyorum.

Halbuki büyük bir beklentisi olan filmin, büyük bir bütçesinin de olması gerekirdi.

Bediüzzaman Said Nursî’nin kişiliğini, görüşlerini, yaşam felsefesini, perdeye aktarmak, işin içine o duyguları serpiştirmek ve hele hele çok nazik bir döneme ait gerçekleri yansıtmak elbette kolay değil, bunu kabul ediyorum…

Ama bunu batılılar çok daha güzel yapıyor…

Halen Çağrı’ya benzer bir film yapılmamasının esas nedeni de sanırım bu…

Bütün bunlara rağmen, film, bir döneme ışık tutması açısından kayda değer.

Bediüzzaman Said Nursî’yi bir nebze tanımak için de mutlaka izlenmesi gereken bir film…

***

Yönetmen Mehmet Tanrıseven’e iki sorum olacak…

Said Nursi’nin iki diyalogu özellikle perdeye yansıtılmış. Hatta birisi fragmanda da kullanılmış. Bu iki sözün Said Nursi’ye ait olduğunu ispatlayabilir mi?

Hangisi mi?

Birincisi; Şeyh Said isyanının olmaması için verdiği öğüt arasında geçen “Bu milleti bugüne kadar Türkler yönetti, bundan sonra da Türkler yönetecek” lafı ki, bu çok ırkçı bir yaklaşım. Eğer öyleyse Kürt veya Çerkez olan bütün milletvekillerini, bakanları, bürokratları görevden almak gerekir…

İkincisi ise filmin en sonunda…

Said Nursi, zindan hayatından kurtulduğunda talebelerinin öç alabileceği endişesiyle “Öcümü almaya kalkışmayın” diye öğüt vermeye başlıyor ve devam ediyor; “Bana zulmedenler Türk değildi. Hiç birisi Türk değildi. Çünkü Türkler zulüm yapmaz.

Bu sözün hiçbir geçerli yanı yok. Zulüm yapmak için bir ırka ait olmak veya olmamak gerekmiyor. Zulmün ırkı da olmaz, dili de olmaz, dini de olmaz…

Kürtler zulüm yapabileceği gibi Türkler de zulüm yapar, İngilizleri veya Almanları da zulüm yaparken görebiliriz.

Kısaca; zulüm yapan zalimdir.

İnsanların hangi ırktan, hangi dinden olduğuna, hangi dili konuştuğuna bakılarak zalim olup olmadığına karar verilmez, zulüm yapıp yapmadığına bakılır…

Bu iki diyalogun gerçekliği konusunda şüphem var.

O birikimdeki önemli şahsiyetin zalimi tarif edememesi veya bir ırkı diğerinden üstün tutuyor olmasını düşünemiyorum…

Naif Karabatak
13 Ocak 2011

Ne ödül aldık, ne ödül!

Bir Delinin Not Defteri'nin Yazarı Cenk Gülen'in kaleminden


Sevgili okurlarım, uzun bir dünya turuna çıktığımdan yazılarıma bir süre ara vermiştim. Dünya turu tamam, şimdi sıra gördüklerimi yazmada. Hani yediğim içtiğim bana kalsın, bari neler gördümse sizle paylaşayım. Neler görmedim ki?

İsterseniz gezi notlarımı sonraya bırakıp, “ödüle boğulan televizyon” haberini sizlerle paylaşayım…

***

Sevgili seyirciler, televizyonumuz acayip ödül aldı. Ödüle doyduk, hatta boğulduk, hatta öldük, hatta bittik, üstelik de eridik, tuz olduk, buz olduk… Az sonra…

Az sonra acayip bir ödül haberimiz var, sakın kaçırmayın, tutun ipin ucunu bir yere götürmeyin…

Televizyonumuz ödüle doydu, üstüne iki kasa maden suyunu boca ettik ama hiç fayda etmedi, az sonra…

Öyle acayip ödül ki, bunu tarif etmeye kelime bulamıyoruz. Bakın, Türkçe sözlüke bakıyoruz, imla kılavuzuna da göz atıyoruz, hatta belki demokratikleşmenin bir yansımasıdır diye Kürtçe sözlüğe bile göz ucuyla bakıp, hemen gözümüzü çeviriyoruz ama nafile, hani nerde kaldı bizim kafile…

Evet! İşte beklediğiniz an bu an…

Dem, bu dem…

Bizim gibi bir televizyon bile ödül aldı ya artık gam yemeyiz…

Efendim, gelelim doyduğumuz, boğulduğumuz ödüllere…

Her şeyin “en”i bizde, boyu başkasında…

Tıpkı davulun bizde olup, tokmağın çok kişide olduğu gibi…

Nasıl şaka yaptık ama…

Gördünüz mü ne kadar esprili adamım değil mi sayın seyirciler…

Zaten aldığımız ödüllerin birisi “En esprili sunucu” ödülüydü ki, bu bizzat bana, bizzat şahsıma, bizzat kendi kendimeydi…

Sonra “en yağcı haber” programı da bizde…

Biliyorsunuz önce yıkıyoruz, sonra çitileyip, kurumaya bırakıyoruz ama bir türlü kurumuyor o kadar yağ nerede kurusun?

En yandaş ödülünü de biz aldık, hem candaş, hem yandaş, hem de karındaş…

En iyi görüntü bizde, en iyi ses de bizde…

Nefesi en çok çıkan, avazı çıktığı kadar bağıran ödülünü de biz aldık…

Unutmayalım, her dönem bir başkasına yalakalık ödülü de bizde…

Biz paramızı biliriz, patronun kim olduğu önemli değil…

Biz borazanız, borazancı öt dediğinde öteriz…

Siz yine de ötene değil, öttürene bakın…

Ama ödülü alan da ötenlerdir, ne haber?

Evet sayın seyirciler, baylar, bayanlar, merdivenden kayıp gidenler, biz neler aldık neler, ödülleri topladık, hepsini bir çuvala koyup, aha da buraya istif ettik…

Evet sayın seyirciler bir telefon bağlantımız var…

Buyurun çok sayın seyircimiz, ödüllerden dolayı bizi kutlayacak mısınız?

-Kutlayacağım da bu ödülleri nereden aldınız, kendi kendinize ödül vermiş olmayasınız?

Evet sayın seyirciler, hatlarda bir problem oldu, Adana çık aradan. Kaldığımız yerden devam ediyoruz, nerde kalmıştık, ödüle doymuş, hatta boğulmuştuk. Tıkınana kadar ödül, çatlayana kadar ödül, patlayana kadar ödül almıştık…

Bunu biz hep yapıyoruz, kimse bizi takmayınca, biz kendi kendimize ödül veriyoruz, alın size ödül…

Yani alın bize ödül, verin bize ödül, nerde ödül, hani ödül, bak patron biz ödül aldık, duyduk duymadık demeyin biz ödül aldık, yani ödül aldık, hemen ödül aldık, şimdi ödül aldık, yani ödül aldık…

Biz neymişiz be abiler!

Cenk Gülen
13 Ocak 2011

11 Ocak 2011 Salı

Memleket aşkıyla doluyum, dopdoluyum…

Aşkın birçok çeşidine tanıklık ettik. Henüz ilkokul sıralarında yaşımıza başımıza bakmadan âşık olduk mesela. Büyüdük, geçmiş aşklarımıza sünger çekip yeniden âşık olduk. Ülkemin her vatandaşı vatan aşkıyla dolup taşardı, cepheden cepheye koşmak için yaratılmış gibiydik. O yüzden de bir Türk dünyaya bedeldi, onun için her Türk asker doğardı. Onun içindir ki, Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktu, “saldırın” emrini bekliyordu, yedi düvele haddini bildirmek için…

Lafı kaynattım sanmayın, konuya dönüyorum…

Nerde kalmıştık, aşkta…

Aşk” deyince illa karşı cins aşkını düşünmeyin; ilahi olanı da var, şeytani olanı da, iki arada bir derede kalanı da…

Mesela para aşkı vardır bazılarında. Bazılarında da makam aşkı kavurur, kor gibi. Öyle bir aşk ki, makam için her bir şeyini feda edenler vardır.

Sonra meslek aşkı vardır; bu aşk, insanı mesleğin en iyisini yapmaya götürür…

Sanat aşkı vardır, spor aşkı vardır, vardır ha vardır…

Bir de memleket aşkı var, “vatan aşkı”ndan farklı olarak…

Memleket aşkının çoğunluğunu siyasilerde görürsünüz. Kimi gerçekten memleket aşkıyla doludur, kimi “doldurduklarını gizlemek için” memleket aşkıyla alalamıştır…

Bugünlerde her bir yanda aşk var. Her taraf aşk kokuyor…

Siyasi parti koridorlarında özgeçmişler havada uçuşuyor, ilan-ı aşk ediyorlar…

Yanlış anlamayın, memleket aşkı depreşenlerden bahsediyorum…

Kahve köşesinde oturup vatan kurtarma yerine, elini taşın altına koyup, kendisini feda ederek milletin vekili olmak isteyenler var. Bir de tabii ki bunu “memleket aşkı”yla yaptığını söyleyenler…

Konumuz işte bu “söyleyenler”le ilgili. Diğerlerine saygımız sonsuz…

Bir aşkın nasıl doğduğunu hep merak ederim. Hani alımlı, çalımlı, bir o kadar da nefes kesici güzellikte olan peri kızına âşık olanları anlarım…

Aşk denen o kalleş ok, yerinde durmamış, saplanıvermiştir kalbine…

Peki, “memleket aşkı”na yıldırım şeklinde tutulanlar nasıl tutuluyor?

Hiç merak ettiniz mi, ben ettim.

Bir Delinin Not Defterinin Yazarı Cenk Gülen’e sordum, o da cevapladı…

***

(Yazının bundan sonrası Mizah Yazarımız Cenk Gülen’in “Nereden çıktı bu memleket aşkı?” başlıklı yazısından alıntıdır.)

***

Özetlersek, Cenk Gülen, arkadaşının memleket aşkının nasıl depreştiğini sorar, o da cevaplar…

- Efendim, akşam televizyona bakıyordum, ceviz kabuğundan ibaret konukları izliyordum ki, melihullede kalmışım, uyandığımda yasal olarak yayınlanması gereken programlar vardı, hani kimsenin izlemediği saatte sağlık, trafik programları var ya ondan işte...

-Ya sen konuya gel.

-Konu burada başlıyor ya, efendim uyanır uyanmaz kendimde bir farklılık sezdim, kalbim pır pır atıyor, gözlerim fıldır fıldır dönüyor, heyecandan yerimde duramıyordum. Bir aşk, bir şevk gelmişti yüreğime, anlatması imkânsız.

-Bir kıza mı âşık oldun, sen evliydin ama…

-Yok canım ne kızı, sözümü kesmede dinle... Efendim içim, aslında bütün vücudum memleket aşkıyla yanar tutuşur hale gelmişti. Oysa ben memleketimi o kadar seven birisi olduğum söylenemezdi. Halkıma ve memleketime birden bire âşık olmuş, hatta bu aşk karasevdaya dönüşmüştü bile, kim bilir belki de platonikti.

-İlginç, birden bire oldu yani, hiç duygusallık falan (başparmağımla işaret parmağımı bir birine sürttüm) yok değil mi?

-Yok ya, benim öyle menfaatte gözüm neyim yok. Derken hanımı uyandırdım.

-Kalk hanım kalk! Ben âşık oldum.

-Gözün kör olmayasıca herif, gül gibi karın var ve sen bu yaşta gidip elin şıllıklarına âşık olursun ha, bir de iyi halt etmiş gibi beni uyandırıyor.

-Yok hanım, durum bildiğin gibi değil, benimki karı-kız aşkı değil.

-Vıyşşş, demek sende kuşum Aydın’ı seyrede seyrede sapıttın ha.

-Yok ya öylede değil, benim aşkım vatan, millet, Beytüşşebap, nerede kaldı bizim bir buçuk acılı kebap.

-Anlamadım.

-Yani benim aşkım memleket aşkı.

-Seveyim senin aşkını. Çok gördük onu, hep memleket aşkıyla yanıp tutuşanların aşkı nedense şişkin hesap, kat, yat, birde kot pantolon çıktı, hortum hortum götürdüler, bir türlü doymadılar bir daha, bir daha götürdü, iliğimizi sömürdüler.

-Benimki gerçek, ben siyasete gireceğim.

-Allah, Allah, ne tesadüf, hiç birisi “benimki yalan” demedi, sende demiyorsun.

-Biricik aşkım, haklısın ama uyandığımda bir de baktım ki memleket aşkıyla kavrulmuşum.

-İşte böyle Cenk, memleket aşkım böyle başladı, şimdi de yanar kavrulur oldum.

-Evet, öyle başladı, sen seçime girdin, seni destekledik. Hatta seni başkan bilene yaptık ama nedense bu aşkın, bu onulmaz sevdan Trabya’da bir kat, Alanya’da bir yat, Mersin’de bir iş merkezi, Bursa’da bir han, Ankara’da bir hamam ve hesabını senin bile bilmediğin kabarık rakamlar şekline dönüşüverdi nasıl olduysa.

-Ya o kadarda değil, hani maaşım yüksekti ya ondan.

-Doğru, yoksa “sen harama el uzatacak adam değilsin” diyeceğim ama içim elvermiyor.

-Sen o işi karıştırma Cenk, ben yeniden memleketime hizmet etmem lazım.

-Ya senin işin mi yok, bak yükünü tuttun, yedi sülalene yetecek malın var. Hizmetse hizmet geliyor ve bir şekilde gelmeye de devam edecek.

-Olur mu Cenk, sen siyaseti bilmezsin, eğer hizmet yapılacaksa onu ben yapmalıyım. Başkasının yaptığı asla hizmet değildir.

-Neden, sen yiyemediğin için mi?

-Yav deliye dert yanılmazmış, amma da açık sözlüsün ha! eh biraz öyle.

-Biraz değil, tamamı öyle…
Naif Karabatak
12 Ocak 2011

10 Ocak 2011 Pazartesi

Tarih, benim dediğimdir

Türkiye’de bir anda oluşan gündemlere çok alıştık. İlginç olansa oluşan bu gündemlere, neredeyse toplumun tüm kesiminin “ortak tepki” verebiliyor olması. Bu bazen güzel, bazen de “tek tip” veya “tek ses” olmanın kısırlığını yansıtır.

Asla bir arada bulunamayacakların bile, aynı olayda, çok benzeşen tepki koyması insanın kafasını karıştırıyor ama hep oluyor…

Son bombamız “Muhteşem Yüzyıl” dizisine gösterilen tepki…

Öncelikle diziyi izlemediğimi ve diğer diziler gibi Muhteşem Yüzyıl dizisini de “zaman öldürme”den öteye gitmeyeceği için izlemeye niyetimin olmadığını belirterek başlayacağım…

Gelelim diziye yapılan eleştirilere…

***

Eleştirileri iki kategoride ele almak mümkün…

Birincisi, tarihi bilginin yanlışlığı üzerine kurulu, tarihler tutmuyormuş…

İkincisi ise çok büyük ulviyet yüklemeyi marifet bildiğimiz padişahların “asla yanlış içersinde olamayacağı” üzerine kurulu…

Bunun ikisi de kocaman bir yalan…

Eğer tarihi bilginin yanlışlığı, bu kadar tepki çeken bir durumsa, o zaman okullarda çocuklarımıza okutulan bütün tarih kitaplarının yakılması için ayaklanmak gerekir…

Eğer tarihi bilgide bir eksiklik, kayma varsa, o zaman Cüneyt Arkın’ın bütün “Kara Murat” ve “Malkoçoğlu” serilerini yakıp, yıkmak gerekir…

Aynı kesimin saçma sapan ve uyduruk bir tarihi bilgiyle 81 yıldır dinimize, inancımıza, insanımıza hakaret eden, her yıl düzenlenen törenlerde inanan insanları rencide edici açıklamaların yer aldığı Kubilay olayına bu kadar tepki göstermedi…

Oysa herkes biliyor ki, Kubilay’ı katledenlerin dinle, imanla bir alakası olmadığı gibi, özellikle güdülen ayyaşlar eliyle yapılan bir katliamdı…

Sadece bu değil tabi…

Çok değil, henüz yeni sayılan Ata Demirer’in başrolde oynadığı Osmanlı Cumhuriyeti filmine böyle bir eleştirinin getirildiğini ne duydum, ne okudum…

Bugüne kadar gelip yorulmaya ne gerek var?

Direklerarası diye yutturulmaya çalışılan yaşam tarzı kime aitti acaba?

Sonra tiyatrolar, filmler, diziler,  kitaplar ve elbette “Yalan söyleyen” tarih kitapları…

Bütün bunlara tepki gösterilmiyorken, ticari kaygıyla yapılan bir diziye neden bu kadar tepki gösteriliyor anlayamıyorum.

Sonuçta bu bir bakış açısıdır…

Senaristin bir döneme nasıl baktığı ve nasıl algıladığıyla doğrudan ilintili bir durumdur…

O öyle kaleme alır, bir başkası başka türlü…

Tıpkı darbe dönemlerinin farklı şekillerde anlatıldığı gibi…

Kimine göre darbeler çok cicidir, her yemekten sonra mutlaka yenmelidir…

Kimine göre ise bırakın dostu, düşmana tavsiye edilmeyecek kadar adice bir şeydir…

Bana göre de her türlü adiliğin yaşandığı çirkin bir dönemdir…

Hatırlayın…

Gece Yarısı Ekspresi adlı bir film vardı…

Yıllarca ülkemizde gösterimi yasaklanmıştı…

Sebebi ülkemizi kötülüyordu…

Hapishanelerde işkence olduğunu perdeye yansıtıyordu…

Nasıl da celalleniyorduk…

Nasıl da tepki gösteriyorduk…

Oysa söylenen her şey gerçekti…

Türkiye yeni yeni işkencelerden kurtulmaya başlıyor…

Yeni yeni o dönemlerde yaşanan insanlık dışı muameleleri öğreniyoruz…

Ama bazılarına göre de o işkencelerin hepsi, hak edene yapılmıştı…

Bu bakış açısıyla alakalı olduğu gibi, aslında içinde barındırdığın insanlık kırıntılarının dozajıyla da ilgili…

Muhteşem Yüzyıl’ın Osmanlı dönemini tıpkısının aynısı veya bir belgesel tarzında yansıtma gibi bir misyonunun olduğunu sanmıyorum…

Elbette özlenen “doğru” yansıtmaktır…

Tartışılması gerekense kime göre doğru?

Abdulhamid’i “kızıl sultan” belleyenlerin mi, onun büyük bir devlet adamı olduğuna inanların mı?

Enver Paşa’nın hain olduğumu gösterilmeli, iyi bir komutan olduğu mu yansıtılmalı?

Kime göre tarih yazılacak, kime göre bu tarihler senaryolaştırılıp dizi veya filme çekilecek?

Bu tepkilerin asıl niyeti, “tarih, benim dediğimdir” tepkisinin klasik bir örneği…

Ama öbürünün dediği de sonuçta bir tarihtir…

Aslında bir başka merakım daha var…

Osmanlı Padişahlarının zevk-ü sefa içerisinde gösterilmesine tepki gösterenler, Osmanlı’nın neden çöküş dönemine doğru hızla yuvarlandığını biliyorlar mı?

Veya “yalan söyleyen” her tarihi bilgiye aynı tepkiyi gösteriyorlar mı?

Naif Karabatak
11 Ocak 2011

9 Ocak 2011 Pazar

Kültür TPAO’ya, Turizm Emniyete Emanet

Kültür, tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü veya bir başka deyişle de bir topluma veya halk topluluğuna özgü düşünce ve sanat eserlerinin bütününe denir…

Bir kentin, bir ülkenin kültürü her ne kadar bir kurumun uhdesine verilmeyecek kadar önemliyse de, genellikle bu işi organize edip, zenginlikleri gün yüzüne çıkarak kurumlarda vardır…

Tıpkı turizm gibi…

Turizm de, bir kentin ve o ülkenin tarihten günümüze kadar ulaşan tarihi ve doğal güzelliklerinin sergilenmesi ve bundan kazanç elde edilmesine yönelik bir eylem biçimidir. Ya da tam tarifiyle “Bir ülkeye veya bir bölgeye turist çekmek için alınan ekonomik, kültürel, teknik önlemlerin, yapılan çalışmaların tümü.”dür…

Türkiye’de her ikisi de bir bakanlığın uhdesinde; Kültür ve Turizm Bakanlığı. İllerde ise Kültür ve Turizm İl Müdürlükleri…

Bunun yanında illerde o kentin tarihi ve kültürünü yaşatmak, gelecek nesillere aktarmak için valilikler, belediyeler, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları çok etkin rol oynarlar.

Aslında, “sosyal etkinlik” kapsamına giren bu tür girişimler, her kurumun, her kuruluşun ve her işletmenin misyonları arasında da yer alır…

Uygulama ise tam bir fecaat…

Bundan birkaç yıl önce Adıyaman Emniyet Müdürlüğünün koridorlarını Adıyaman’ın tarihi ve turistik yerlerini konu eden kabartma figürler süsledi…

Aslında “soğuk” olan emniyetin, sıcak koridorları, turizm açısından kayda değer bir ayrıntıydı.

Üstelik de bu işin emniyetle uzaktan yakından alakası yoktu. Henüz İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün koridorları bu tür figürlerle süslenmemişti…

Halen de süslenmemiş…

Bunu dönemin Emniyet Müdürü Mustafa Sağlam’a söylediğimde, “aman gündeme getirmeyin ” diye çekincesini belli etmişti.

***

Türkiye Petrolleri A.O. üç yıldır Adıyaman’da “Şiir, Öykü ve Resim” yarışması düzenliyor…

Son etkinliği ise bölgedeki tüm illeri kapsadı…

Dün Adıyaman TPAO Bölge Müdürlüğü’nde,  yoğun katılımla o yarışmanın ödül dağıtım töreni vardı…

Aslında kendisinden beklenen ama “mecbur” olmadığı bir etkinliğe imza atması çok önemliydi…

TPAO mecbur değildi ama mecbur olan kurumların kılının kıpırdamadığını görünce, insan hem kültür adına, hem turizm adına, hem de sosyal sorumluluk adına üzülmüyor değil…

Ufak tefek etkinlikleri bir yana bırakırsak, bu kentte ne valiliğin, ne belediyenin, ne başka kurumun, hatta hatta ne de basınla iştigal eden STK’ların bu tür kültürel yarışmalara imza attıklarına tanıklık etmedik.

Ettiklerimiz, ya dışlandı, ya da çok küçük çaplı kaldığından önemsenmedi…

Bazıları da kendileri pişirdi, kendileri de yedi…

Bazıları, o güzelim eserleri ehliyetsiz jurilere verdi, onların asla anlayamayacağı eserleri değerlendirmesini bekledi, o tür yarışmalara da eser sahipleri itibar bile etmedi…

Çünkü öncelikle, eseri inceleyecek olanların, eserden anlaması gerekir…

Yani yazı yazmayı bilmiyorsa da, bari yazı okuyacak kapasitesi olsun…

TPAO Bölge Müdürlüğü’nün 9 ili kapsayan “Bir Hayalim Var Benim” yarışması, bu açıdan dört dörtlük denebilecek bir yapıdaydı…

Hem jurisi, hem konuları, hem katılımın çerçevesi, hem de ortaya konan eserlere verilen ödül, “işte böyle olur” dedirten cinstendi…

Ama bunun acı tarafı da var…

Eğer bu kentte kültürümüzü TPAO’ya, turizmimizi de Emniyete bırakmışsak, vay halimize…

Bu yakınmam, onların iyi yapmadığı için değil, “en son yapması gereken” kurumlara işin kalması nedeniyledir…

İşi yapması gerekenler sahi ne yapıyor?

Naif Karabatak
10 Ocak 2010