6 Ocak 2011 Perşembe

O da serbest, bu da serbest, diğeri de serbest

1990 yılında cinayet işledi, üç yıl yattı, “Özal Affı”yla kurtuldu. Dört yıl sonra yeniden cinayet işledi, bu kez “Rahşan Affı” imdadına yetişti. 2004 yılında katliam yaptı, dün “CMK tahliyesi” ile dışarıya çıktı…

Yukarıdaki paragraf, dün CMK’nın 102’inci maddesi uyarınca on yılı aşan tutukluluk sebebiyle tahliye olan Ali Tamkoşar’ın, suç serüvenine kısaca bir bakıştı…

***

Aşağıdaki paragraf ise Durmuş Anuçin’le ilgili…

Beş cinayet, dört gasp ve bir tecavüz suçlamasıyla 2002 yılından beri tutuklu yargılanan Durmuş Anuçin’in dosyası da raflardan indirildi.

***

Ve sonrası…

Birçok “katil” şimdi serbest, birçok terör örgütü mensubu gökyüzünü görmenin keyfini yaşıyor, birçok kader mahkûmu da artık özgür…

Ve elbette eleştiriler…

Muhalefet, uzun süren davaların karara bağlanmaması nedeniyle 10 yıldır cezaevinde yatanların tahliye edilmesine sert tepki gösterdi…

Hem CHP, hem de MHP cenahından çok sert sözlerle hükümet eleştirildi…

Oysa ortada bir af yok, yasanın uygulanması var…

Bu kızgınlık niye” diye kendi kendisine soran da yok…

Yasa uygulanmayınca eleştirenler, yasa uygulanınca da eleştirmeye başlıyorsa bunda samimiyet aramak mümkün mü?

Türkiye’nin “hukuk devleti” olduğunu her fırsatta söyleyenler, “ne için yattığını” bile bilmeden 10 yıldır gün bile sayamayanların neler çektiğini bilme şansları var mı?

Kanunlar kişiye özel çıkmayacağına göre, yasanın uygulanmasıyla iyisi de faydalanacak, kötüsü de yararlanacaktır…

Bu da yasal bir uygulama değil mi?

Ama amaç üzüm yemek olmayınca veryansın etmek kolay…

Sıkıysa 10 yıldır neyle suçlandığını bile bilmeden içeride ömür tüketin de görün…

Özgürlük, sözlerle anlatılmayacak kadar önemlidir…

İnsanlar ekmeksiz yaşayabilir ama herkes esir yaşayamaz…

Suçlu, elbette cezasını çekmeli ama ortada kesinleşmiş bir ceza olmadan yıllarca hapiste çürümeye bırakmanın insanlıkla bağdaşır bir yanı olabilir mi?

Onu bir yana bırakın, bundan 10 gün önce söz birliği etmişçesine tüm siyasilerin ve birçok yaygın basının önde gelenlerinin dillerine doladığı “uzun tutukluluk” süresiydi…

Yargıtay’da karara bağlanmayan dosyaların mağdur ettiği mahkumlardı…

Yasa uygulanmayınca insan hak ve özgürlüklerini gündeme getirenler, yasa uygulandığındaysa “katiller serbest kaldı” diye feryat figan ediyor…

Toplum rahatsızmış…

Oysa bu toplum, adil yargılanmamanın olmamasından da rahatsız…

Bu toplum, iki dilim baklava çalanın yıllarca cezaevinde yatmasından da rahatsız…

Bu toplum darbe yapanların elini kolunu sallayarak, korumalarla, yüksek maaşlarla ve itibarlarıyla dışarıda olmasından da rahatsız…

Bu toplum, kendisine tuzak kuran “derin yapılanmaların” insanlık dışı girişimlerinden de rahatsız…

Ve bu toplum, “ben ayrıcalıklıyım” diye hâkim karşısına çıkmayan terör örgütü üyelerinden de rahatsız…

İnanın bu toplum, adaletin eşit dağıtılmamasından çok daha fazla rahatsız…

Gariban polis zoruyla savcılığa götürülürken, makamı ve mevkisini kullanarak “gelmiyorum” diye afra tafra yapanların hukuk tanınamazlığından da rahatsız….

***

İsteyen ülkede adalet olduğuna inanabilir, isteyen kanunların herkese eşit uygulandığı hayallerine de kapılabilir ama toplumun büyük bir kesimi, “ayrıcalıklı” konumda bulunanları çok iyi biliyor…

Adalet dağıtırken, şahsi kin ve öfkelerini kararlara yansıtanların olduğu bir ülkede yaşıyoruz…

Kendimden biliyorum ve o nedenle -en azından- yaşadığım kentte adaletin hiç de sanıldığı kadar “eşit” dağıtılmadığına, bazılarının “tarafsız” olamadığına, bazılarının “objektif” kalamadığına, bazılarının da “saplantılarıyla” hareket ettiğine inanıyorum…

Ve böyle bir durumda “uzun tutukluluk” yaşayanların hepsini tümden suçlu görüp, “neden salıverildiler” demelerini anlayamıyorum…

Elindeki silahın gücüyle, makamın ağırlığıyla, yasanın verdiği dokunulmazlıkla, “bizden olan mahkeme” diye pusuya yatmakla adaletten kaçanların, kararı kesinleşmemiş ve on yıldır hiç yere tutuklu olanların salıvermesini eleştirmeleri çok kolay…

Mağdur olan kendileri olsaydı acaba aynı tepkiyi gösterirler miydi, çok merak ediyorum…

Naif Karabatak
7 Ocak 2011

Günah çıkarmayacaksan papazın yanında ne işin var?

Bugüne kadar benim yurdun herhangi bir yerindeki papazlarla ilgili sorunum hiç olmadı. Nasıl dua ettikleri, nasıl ibadet yaptıkları, haftalık vaazlarını hangi dilde yaptıklarıyla hiç ilgilenmedim…

Mesela kiliselerdeki oturma yerlerinin kaldırılıp, halı döşenmesini hiç düşünmedim…

Veya kilisenin her bir yanının minderlerle donatılması da aklıma gelmedi…

Kilise’de, Havra’da, Sinegog’ta nasıl ibadet ettikleri “bilgilenme” açısından ilgimi çektiyse de, ilgim bununla sınırlı kaldı.

Yoksa bu tür ibadet mekânlarında okunan ilahilerin dilinin değişmesi üzerine akıl yürütmeyi de düşünmedim…

Hafta boyunca eğer bir günaha karışan olursa, ruhunu arındırıp, kendisini daha iyi hissetmesi için papazın karşısında günah çıkanları ayıplamak da aklıma gelmedi…

O dine inananlar, o şekilde huzura eriyorsa derdi bana mı düşecek?

İncil’in, Tevrat’ın, Zebur’un hangi dilde yazıldığı, hangi aksanla okunduğu, nasıl yorumlandığı konusunda da değişiklik önerisi getirmek aklıma gelmedi…

Aklıma gelseydi, önce kendimi ayıplardım…

Beni ilgilendirmeyen, bana ait olmayan bir inanıştı…

Ama her ne kadar beni ilgilendirmezse de, bana ait olmazsa da, onların özgürce ibadetini yapması ilgi alanıma girmeli, gerekirse onların hak ve özgürlükleri için mücadele etmeliyim…

Bir kişi de olsa, bin kişi de, milyonlarca kişi de olsa değişen bir şey olmamalı…

***

Hayatım boyunca Kürtçe konuşmadım, konuşmayı da hiç istemem…

Ama ben konuşmuyorum veya bilmiyorum diye “Kürtçe yasaklanmalı arkadaş” diye afra tafra yapma hakkına sahip değilim.

Aksine, o dilin ve çok başka dillerin de özgürce kullanılmasını savunmak zorunluluktan öte, insanlık görevidir…

Bu nedenle “iki dil” tartışmasına da aynı çerçeveden bakıyorum…

Bir ülkede bir tek resmi dil olur ama birçok kullanılan dil bulunur…

Ülkemizdeki yabancılar “rahat etsin” diye onların dilinde tabela düzenlemek, nasıl ki insanlık göreviyse, Kürtçe veya bir başka dil için de aynısını istemek de insanlık görevidir…

Ve asla ne bölücülüktür, ne ayrılıkçılık…

Kim ne derse desin, kim nasıl düşünürse düşünsün, kim nasıl paranoya yakalanırsa yakalansın, bunun aksini savunmak, özgürlükleri ipotek altına almakla eşdeğerdir…

***

Temel hak ve özgürlükleri talep ederken sizi ilgilendirip ilgilendirmediğine bakmanız gerekmez. Bazı konularda “konumunuz gereği özgür olmanız, farklı kesimlerin de aynı özgürlüğü kullanıyor olduğu” manasına gelmez…

Hak, eğer ihlal ediliyorsa, bir kişinin veya binlerce kişinin olması bir şey değiştirmez. Çakma değil, gerçek GandiAzınlık dediğiniz tek kişi de olsa, gerçek her zaman gerçektir” der…

Hak ve özgürlüklerin pazarlık konusu yapılmayacağı hep söylense de, kimi zaman pazarlık yapmadan alma şansı bulamayabiliyorsunuz. Tarih boyunca da verilen özgürlük mücadeleleri, bu pazarlığın hayata geçmesi içindir…

***

Bazen de, alınan hakların iade edilmesini isteyen aklı evveller çıkabiliyor…

Tıpkı CHP İzmir Milletvekili Selçuk Ayhan gibi…

Ayhan, ezanın Türkçe okunmasını arzuluyormuş…

Tıpkı tek parti diktatörlüğünde olduğu gibi…

60 yıl öncesinin özlemini çekiyormuş…

Ezan Türkçe okunsa sanki beş vakit namaz kılacak…

Sanki namazda okunan süreler Türkçe olsa başını secdeden kaldırmayacak…

Sanki Türkçe dua etme zorunlu hale gelse ellerini semadan indirmeyecek…

Kim bilir, belki de gerçekten indirmeyecek…

Ama şu an böyle bir sorunu olduğunu sanmıyorum…

O zaman onu ilgilendirmeyen bir konuda neden “yasak” istiyor…

Özgürlük istese anlayacağım, ama illa 60 yıl öncesinde olduğu gibi zorbalık istemenin ne manası var?

Ezan Türkçe de okunur, İngilizce de…

Ama ezan okuyan herkes, onun “özüne bağlı kalınması” gerektiğini iyi bilir…

Allah’la iletişime geçmek için başka dil öğrenmeye, konuşmaya gerek yok…

Her inanan bunu bilir ama her inanan da, ibadetlerin huşu içerisinde ve tüm dünyada aynı lisanla, emredildiği şekilde yapılacağını da bilir…

Sadece yasakçılar, neyi yasaklasam diye alakası olmayan konulara kafa yorar…

Sadece zorbalar, kime, hangi kesime, hangi kültüre, hangi dinin mensuplarına baskı yapsam diye düşünür…

Onlar düşünür ama halk da her zaman olduğu gibi onları tepetaklak sandığa gömer…

60 yıldır CHP’nin niçin iktidar olmadığını anlayamadıkları gibi, ibadetlerin de “bir dili” olması gerektiğini anlayamıyorlar…

Sahi ezan Türkçe olsa, ibadetler Türkçe yapılsa CHP İzmir Milletvekili Selçuk Ayhan, camiden çıkmayacak mı?

Naif Karabatak
6 Ocak 2011

4 Ocak 2011 Salı

Zenginin malı, züğürdün çenesini yorar

Atalarımız söylediği hiçbir sözü boş yere söylememiş. Tıpkı “zenginin malı, züğürdün çenesini yorar” da olduğu gibi. Gelin bugün biraz züğürtlük yapalım…

Türkiye’de sayısı az olan bir avuç “seçkin”i bir yana bırakırsanız, insanların tek eğlencesinin televizyon olduğuna kuşku yok. Kitap okumayı bir yana bırakıp, gazeteleri eline almayanların kanal kanal dolaşarak dizi bağımlısı olduğuna inanabilirsiniz. Bir zamanlar pembe diziler izlenirdi, yanaklar pembe hale gelene kadar. Hangi dizinin, hangi milletin örf ve âdetine uygun olduğu tartışıladursun, pembe dizilerdeki birçok sahne aile bireylerinin yanaklarını pespembe ederdi ama asla vazgeçilmezdi…

Pembe diziler kalmadı…

Şimdi o tür dizileri izlemek isteyenler için “pembe” kanallar var…

Yazının burasına kadar çok pembe söz ettik, her tarafı pespembeye boyadık…

Bu tür dizilerde bir doyuma ulaşılmış olmalı ki, farklı tarz denenmeye başlandı. Ucuz Brezilya dizilerindeki gibi sürüp giden yerli pembe diziler ekranlarda boy göstermeye başladı. Her televizyonun hit yaptığı dizilerin yanında, “maksat zaman doldursun” diye de diziler göründü…

Dizi bağımlıları kanaldan kanala atlarken, kendi hısım akrabasından daha çok dizidekilerin hısımlıklarını öğrendi, diyaloglarını ezberledi, onlarla üzüldü, onlarla sevindi…

Her hafta “tam önemli yerinde, en heyecanlı anında” kesilen dizilerin devamı iple çekilir oldu…

Bir dizi bitti, bir başkası başladı. Bir o kanaldaki, bir bu kanaldaki derken, yayın süresinin uzamasıyla da bir diziyle geceyi heba edenlerin sayısı artmaya başladı…

Bazılarının da kasası dolmaya…

İşte zenginin malının züğürdün çenesini yorması da burada başlıyor…

Türkiye’de asgari ücret net 629 lira…

Bunun için koca bir ay çalışman gerekiyor. Eğitimin, sağlığın, giyimin, mutfak masrafın, ulaşım paran ve tatil için yapacağın(!) harcama bu miktara dâhil…

Asgari ücret dışında kalanlar ise daha şanslı…

Emekliyseniz birkaç yüz lira daha fazla alma şansınız var.

Çalışıyorsanız da muhtemelen bin lira ile 2 bin lira arasında değişen bir maaş alacak işiniz varsa halinize şükredersiniz. Ya bir de yıllarca emek verip doktor olduysanız, döneridir, kuşbaşısıdır derken maaşı katlamanız mümkün. Milletin vekili olduysanız da on asgari ücretlinin alacağı paraya eşdeğer bir maaşa sahip olabilirsiniz…

Peki, bir dizi oyuncusunun aldığı maaşa sahip olma şansınız var mı?

Hani her gece televizyonun karşısına geçip, siz izlediğiniz için reyting alan ve siz izlediğiniz için reklam pastası büyüyen, siz izlediğiniz için de cepleri dolan dizi oyuncularından bahsediyorum…

Uzatıp uzatıp cılkı çıkartılan diziler. Adını verdikleri klasik hale gelen eserlerin ırzına geçen diziler…

Sizlerin besleyip büyüttüğü ama size hiçbir şey vermediği dizilerde rol alan oyuncular da, sizin aldığınız üç kuruşun bazen sömürüsünü yapıp, bazen dalga geçip yüz binlerce lirayı cebe indiriyorlar…

Ay sonunu getiremeyenlerin, kart borcunu ödeyemeyenlerin, evin taksitini denkleştiremeyenlerin ve çocuğuna harçlık veremeyenlerin kendi hallerine çare bulma yerine, dizi oyuncularının zor anları için gözyaşı döküyorlar…

Birçoğunu tenzih ederim ama sizin döktüğünüz gözyaşı, onların kazanç hanesine yazılıyor, size bir artısı olmadan…

Elbette bir emek harcanıyor, elbette oyunculuk ortaya konuyor, elbette bir sanat icra ediliyor ve elbette piyasa şartına göre bir ücret alıyorlar, bunu da hak ediyorlar…

Ne mi alıyorlar?

Çok değil, dizi başına 15 ile 60 bin liracık…

Ayda dört dizi olunca da, aylık ücretleri 60 ile 240 bin lira arasında değişiyor. Yanlış değil, tam 240 bin lira. Yıllık 2 milyon 880 bin lira…

Belki ünlü bir futbolcuyla eş değer veya daha az. Ama bir asgari ücretliyle kıyaslama yapma şansı bile yok…

Sabahın ilk ışıklarıyla tekstil atölyesinde ilmik atan bir kızın, akşam saatlerine kadar süren yorgunluğunun ederi ile kıyaslamak mümkün değil. Ama o genç kız, hayalini dahi kuramayacağı ücret alan oyuncuların dizideki hallerine ağıt yakıyor…

Beren Saat dizi başına 30 bin lirasını cebine indiriyor…

Tuba Büyüküstün de aynı rakamı kazanıyor…

Cansu Dere 15 bin, Özgü Namal 20 bin, Kıvanç Tatlıtuğ 30 bin,  Nehir Erdoğan, Nejat İşler ve Bülent İnal ise 25 bin…

Daha büyük paralar alanlar da var…

Mesela Kenan İmirzalıoğlu, dizi başına 45 bin lira alıyor. Necati Şaşmaz ise hepsinden daha fazla, tam 60 bin lira…

Dizi oyuncularının maaşı böyle, dizi seyredenlerin maaşı ise malum…

Onlar hak ettiklerini alıyorlar, ya izleyenler?

Sahi kim, kimin haline üzülmeli, kim ağıt yakmalı?

Naif Karabatak
5 Aralık 2010

3 Ocak 2011 Pazartesi

Kemal beyden mektup var!

CHP Genel Başkanı Kemal beyin 81 ilde, 81 kadına gönderdiği mektubu okuyunca, ne yalan söyleyeyim, ilk tepkim; “Kemal bey 81 oy daha fazla alacak” oldu. Bu da kesin değildi ama “Koskoca genel başkan erinmemiş mektup yazmış, bir oyu mu esirgeyelim canım” diyen kadınlarımız çıkardı…

Eğer sandıkta “81 oy fazla” çıkarsa, Kemal bey “bakın oyumu arttırdım, o zaman istifa etmeyeceğim” diyebilir…

Az bir oy oranı değil 81 oy…

Yüzde 81 değil ama olsun, 81 oyu almak da kolay değil…

Peki 81 “seçilmiş” kadınımız nasıl belirlenmişti, onlara ne denmişti?

73 milyonluk ülkede 81 kişi seçip, en önemli propagandanı bu isimler üzerinde yapacaksanız, kılı kırk yarmışsınız demektir…

Yani kadına gidecek diye, bir erkeğe mektup yazmak olmaz…

Veya ülkemizde sık görülen Dursun, Deniz, Yüksel gibi isimleri “aa bu da kadın” deyip mektup yollayamazsın…

Yollarsan komik duruma düşersin…

Kemal bey bunu da düşünmüş…

Hani her konuda bir düşüncesi olduğunu söylüyordu ya…

İsim karışıklığı yapıp, baltayı kütüğe vurmamak için mektupta cinsiyet çağrıştıracak en ufak bir ibareden kaçınmış…

Mesela “ana” olduğunu söylememiş…

Annelikle ilgili, ev hanımlığıyla, mutfakla, yemekle, temizlikle ömür çürütülmesinden, saçını süpürge etmesinden bahsedilmemiş…

Ne olur ne olmaz diyerek, mektubu esnek bir şekilde kaleme almış veya aldırmış…

Ama buna rağmen de ailenin hangi bireyine hitaben yazıldığı kesinlik kazanmamakla birlikte mektubun üzerindeki isim, kadın ismi…

Her ne kadar mektuba “Değerli kardeşim” ifadesiyle başlasa da, “Sana yazdım çünkü ailenin toplayanı bir arada tutanı sensin” diye bir başka ifadeyle katmerleştirmiş…

Mektubun başından sonuna kadar kadına mı, erkeğe mi yazıldığı belli değil…

Aileyi “toplayan” veya “bir arada tutan” kim açıklanmamış…

Sadece mektubun üzerinde isim var…

Kemal bey her şeyi düşünüyormuş…

Her konuda bir fikri varmış…

Benim adım Kemal!” dediğinde Süpermen gibi olağanüstü güçlerle donanıyormuş…

Hani bir zamanlar “neno.. neno.. şazbatt!” diyen bir uzaylı dizisi vardı…

Bu sihirli cümleyi söyledi mi, her bir şeyi başarabiliyordu…

Kemal bey de öyle olmalı…

Ama bu defa tutmamış…

Taziye evine “mektup” yazmış ama taziye dileklerini iletmeyi unutmuş…

Taziyeden haberi bile yokmuş…

İki çocuğunu birden kaybeden Malatyalı Kaya ailesi, dünyaları başına yıkılmış bir şekilde feryat figan eylerlerken, “Kemal beyden mektup var” diye güle oynaya gelen misafirlere şaşırmışlar…

CHP’nin Malatya Kadın Kolları Başkanı Gülen Karaduman, “Bakın genel başkanımız sizi düşündü, mektup bile yazdı” diyerek soluğu Kaya ailesinde almış…

İki gözü iki çeşme ağlayan Kaya ailesi, “Genel başkan bize taziye dileklerini iletiyor” diye düşünmüş olmalılar…

Onlar düşünmüş ama ne Kemal bey, ne de Malatya CHP teşkilatı düşünememiş…

Demek ki birileri “neno.. neno.. şazbatt!” demeyi unutuvermiş…

CHP’lilerin bu “tuhaf” ziyareti, Malatya’da günün konusu olmuş…

Neyse biz Kemal beyin ve Malatyalı CHP’li kadınların gafını bir yana bırakıp, mektuba geçelim…

Kemal bey “Değerli kardeşim yeni bir yıla giriyoruz.” diye başlamış mektubuna. Zaten Kemal bey söylemezse kadınlar yeni yıla girdiklerinin farkında olmayacaklar…

Bu mektupla 2011’in sana ve ailene iyilikler getirmesini diliyorum.” diye devam etmiş Kemal bey. Yani demesi o ki, “bu mektup gelmezse, sana iyilik miyilik yok

Sonra “Sana yazdım çünkü ailenin toplayanı bir arada tutanı sensin.” diye gaz vermiş…

Ve bu minval üzere devam etmiş…

Zurnanın zırt dediği yer ise propaganda bölümü…

İktidara geldiğimizde başlatacağımız aile sigortası kapsamında, doğrudan sana yapılacak aylık ödemeyle umutlarının, hayallerinin gerçekleşmesine kısmen de olsa destek olacağımızı umuyorum.”

Vayyyy!

Rüşvete bak!

Hani buzdolabına, iki kilo makarnaya tav olanlar vardı?

Hani AK Parti oylarını böyle topluyordu, ne oldu?

AK Parti hükümetinin verdiği Yeşil Kart, kömür, gıda, ev eşyası, öğrenci parası, kitap, defter, kırtasiye ve kıyafet yardımını eleştirirken, bütün bunları kapsayan, belki de daha fazla gelen bir ödemeyle oy toplamaya mı çalışılıyorsunuz?

Elbette insanımız bütün bunlara layık.

Balık tutmayı öğretseniz daha iyi olur ama madem “istihdam” konusunda düşünceniz, projeniz, planınız yok…

O zaman ne diye AK Parti’nin yaptığının farklı bir şekliyle oy toplamaya çalışıyorsunuz?

Hem de bunu o kadar titizlikle(!) yapıyorsunuz ki, iki evladını kaybeden yüreği dağlanmış anaya “müjde” diye ulaştırıyorsunuz…
Naif Karabatak
4 Ocak 2010

2 Ocak 2011 Pazar

Apaçiler Gözaltına Alınınca…

Apaçi, Apaçi halkından, ya da doğru deyimle kabilesinden olanlara denir. Apaçiler, yüzyıllardır huzur içerisinde yaşadıkları topraklarının istilasıyla karşılaşınca, yurtlarını korumak için onurlu bir şekilde savaş vermişlerdir. Genel kabul gören bir fikri savunurken, “Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok” diye bir tabir kullanırız. Bu tabirin altında yatan acılardan bahsetmeye bile gerek duymayız…

Genelde Kızılderililer, özelde ise Apaçiler vahşidir, ilkeldir, kavgacıdır, dövüşçüdür, saldırgandır ve kötü olan her şeydir…

Orada yaşayan yerliler olduğunu bile bile Amerika’yı keşfettiklerini böbürlenerek aktaran Avrupalılar, istila ettikleri topraklarda yüz binlerce “Kızılderili” diye küçümsenen insanları katletmişlerdi…

Oysa Kızılderililer, ilkel bir şekilde kurulmuş kabilelerinde çok mutluydular…

Kendilerine has gelenekleri vardı, kültürleri yüzyıllardır aynı özenle devam ettiriliyordu.

Onlar da seviyordu, onlar da üzülüyor, onlar da evlenip çoluk çocuğa karışıyorlardı…

Çoğunlukla çiftçilik yapıyor, kendi ürünleriyle besleniyor, hayatlarını idame ettiriyorlardı…

Hastalanınca büyücüleri vardı, eğitim almak için büyüklerinin öğütleri yeterliydi…

Saygıda kusur etmek söz konusu bile değildi, müthiş denecek bir bağlılık vardı…

Paraları yoktu, parayla alacakları bir şey de söz konusu değildi.

Ta ki “beyaz” ırkla tanışana kadar…

İlk tanışma ilginç gelmişti belki…

Farklı bir deri renginde insanların olduğunu da görmüşlerdi..

Sonra anladılar ki, “konuk” olarak gelmemişlerdi beyaz adamlar…

Konaklamaya gelmişlerdi, hem de oranın sahiplerini öldürerek…

Adamlığın derinin renginde olmadığını bir kez daha kavramışlardı…

Topraklarını korumak için savaştılar, namuslarını korumak için savaştılar, mallarını korumak için savaştılar, onurlarını korumak için de savaştılar…

Onlar savaştıkça, beyaz adamlar çok daha zalim oldu, çok daha acımasız silahlar kullanarak toplu katliamlar yaptılar…


Ne acı ki, tarihe “vahşi” olarak geçmesi gereken beyaz adamlar, kendilerini aklayıp, onurlu bir şekilde savaşan Kızılderilileri ve özel olarak da Apaçileri “vahşi” olarak yansıttılar…

Son balık öldüğünde, son nehir kuruduğunda, son ağaç kesildiğinde beyaz adam paranın yenmediğini anlayacak!” diyordu Kızılderililer…

Para yenmiyordu ama parayla yenen şeyler alınıyordu…

Ve para, insanın onurunu da, şerefini de, haysiyetini de birlikte yiyip, yutuyordu…

Kızılderililer ise paranın satın alamadığı değerlere sahipti…

Hürriyet Gazetesi’nde “33 Apaçi Gözaltında” başlıklı haberi okuyunca aklıma bunlar geldi.

Gelelim haberle ilgili olan konuya…

***

2010 yılını eskitip, bir kenara atarken, 2011’e “merhaba” diyen gençler, İstanbul’un çeşitli semtlerinde “çılgınca” eğleniyorlardı…

Her yerde binlerce genç kız ve genç erkek vardı…

Her kalabalıkta olabileceği gibi o kalabalıkta da “kapkaççı” da vardı, “tacizci” de, “ne olur beni taciz edin” diyenler de…

Konumuz “ne olur beni taciz edin” diyenler değil, tacizciler…

Sayısı 33 civarındaydı…

Eskiden bu tiplere “maganda” derlerdi…

Doğudan gitmişlerdi, medeni değillerdi, kabalardı ve tacize meyillilerdi…

Ama kaderin garip cilvesi işte…

Tacizciliğin “bölge”yle alakasının olmadığını sonradan öğrendiler…

Adamlığın bölgeyle alakası olmadığını bir kez daha öğrendiler…

Nişantaşı’nda da tacizci vardı, Etilerde de…

Maganda değildi üstelik…

O zaman yeni isim bulmak gerekirdi…

Oldukça modern giyimli, künyeli, boyunlarında kolye, bileklerinde lüks saatler vardı. Saçları da jöleli olan bu gençler, içtikleri lüks sigara ve içkilerle de kendilerinin “zengin” sınıfından veya “paralı” olduklarını belli ederler…

Markaya düşkün oldukları gibi, karakter olarak da bir markaya(!) sahiplerdir…

Hem racon kesecek kadar delikanlılardı, hem light denecek kadar da metroseksüel…

Belki de iki arada bir derede kalan bu gençlerin bir başka özelliği de tacizcilikti…

Hani bulunmaz Bursa kumaşına sahip olduklarını sandıklarından, laf attıkları veya sıkıştırdıkları genç kızların kendilerinden başkasına bakamayacağını sanırlar…

Yılbaşı gecesi de aynısı oldu…

On binlerce gencin eğlendiği çeşitli semtlerde genç kızları rahatsız edenler vardı…

Bunlara “Apaçi” deniyormuş…

Ne alakaysa…

Apaçiler, hayatları boyunca yurtları için, malları için, namusları için ve onurları için savaş vermişlerdi…

Bu çakma Apaçiler ise bir başkasını rahatsız edecek ve iğrenç söz ve eylemlerde bulunmaktan öte bir başarıları söz konusu değildi…

Şimdiye dek bu tür magandalara Apaçi dendiğini bilmiyordum, Hürriyet Gazetesi bana öğretti, üzüldüm…

Bir şeye daha üzüldüm…

Televizyonların ana haber bültenlerinde rahatsız edildiğini söyleyen genç kızların kıyafetlerini görünce de üzüldüm.

Elbette hiçbir genç kız “gelin beni taciz edin” demez.

Ancak, iğne atsan yere düşmeyecek derecedeki kalabalığa gireceğini bilenlerin kıyafetini de ona göre ayarlaması gerekir diye düşünüyorum, yoksa yanılıyor muyum?

Yani ila da polis sizi korumamalı, önce siz de kendinizi korumalısınız…

Naif Karabatak
3 Ocak 2011