29 Aralık 2010 Çarşamba

Sen kalleşsin, sen nankörsün, sen vefasızsın…

Çok büyük umutlar bağlamıştık sana, çok büyük görevler vermiş, çok fazla şey yapacağını sanmıştık. Bu ümidimizi hiç yitirmedik, hep hayal kırıklığı yaşattın ama biz hep sende bir cevher var sandık, ama nafile…

Hatırlıyorum da küçüktüm, küçücüktüm. Belki daha iyi ile kötünün ne demek olduğunu bile bilmiyordum.

Sana ümit bağlamayı büyüklerimden öğrendim…

Sen gelince her şey çok farklı olacaktı…

Sen gelince, bütün iyilikler de birlikte gelecekti…

Sanki kocaman bir çantan var, sanki kocaman bir yürek taşıyordun, sanki bütün güzellikleri çıkınına koymuş geziyordun, tebessüm arayan her yerde…

Babam sana ümit bağlamıştı…

Sen gelince her şey çok daha başka olacaktı…

Belki aldığı maaşı bile arttırmaya gücün yeterdi, belki borçlarına çizik bile atabilirdin.

Sihirli bir gücün olup olmadığını hep merak ederdim ama hiçbir zaman da bekleneni vermediğini görünce sihrin büyüsüne kapılmadım…

Ama umutlandım…

Herkes gibi ben de umudumu hiç yitirmedim…

Fakirin ekmeği oldun, çoğu zaman…

Bazen ekmeğine katık ettiği bir baş kuru soğan, yanında başka bir şey yoksa da, bir kuru soğana tav ettiklerin vardı…

Gözyaşlarını senin dindireceğin söylendi, hep gözyaşı gördüm hayatım boyunca…

Savaşları ancak sen bitirebilirdin; boş yere hayatını kaybeden milyonları sen korur, gözyaşı dökenleri sen güldürebilirdin…

Kimse yetim kalmazdı, kimse yârsiz kalmaz, kimse evlat acısı çekmezdi…

Sen başkaydın…

Çok başkaydın…

Düzlüğe hep seninle çıktığımızı hayal ediyorduk, menzil sendin, varması gerekenlerse biz…

Rüya değildi, kâbus görmeyi hiç istemiyorduk ama hayali bile güzeldi.

Sen gelince her şey süt liman oluyordu…

İnsanlar daha hoşgörülü, daha sevecendi…

Herkes olabildiğince saygılı, olabildiğince kibardı…

İhlal edilen hak yoktu, boş yere mahpus damında ömür çürüten de olmayacaktı…

Sen gelince, her şey yerli yerine oturacaktı, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı…

Annem hayallerdi, babam derin umutlar bağlardı, kardeşlerimde hep bir ümit vardı. Komşularımız, akrabalarımız, tanıdığımız, tanımadığımız, yoldan geçen, yorulup konaklayan, hatta sağır sultan bile sana karşı bir başkaydı…

Sen nasıl bir şeydin öyle, nasıl herkesi büyülemiştin?

Her seferinde bütün iyi niyetleri suiistimal ettin…

Her seferinde hayal kırıklığı yaşattın…

Her seferinde koca bir hiç verdin umut bağlayanlara…

Ama hiç kimse senden umudunu kesmedi…

“Bu defa değilse, bir dahakine” diyerek seni başlara taç yaptılar/taç yapmaya devam ettik.

Giden ağamdı, gelen paşam…

Ağamın yapmadığını, paşam yapardı nasılsa

Ama ağam da sendin, paşam da…

Ve hep senden umduk, hayal ettiğimiz her şeyi…

Vermedin, pintilik ettin, çok cimri davrandın, bütün umutları boşa çıkardın…

Neden seni bu kadar severler ki, halen anlayamıyorum…

Sen kalleşsin, sen nankörsün, sen vefasızsın…

Ama yine de seni seviyoruz, her şeye rağmen, hiçbir şey vermemene rağmen…

Herkes sana gülüyor, tebessüm dolu gözlerle senden umut bekliyor…

Gülen her yüze, gülen bir çehreyle bakmıyorsun bile…

Zarar hanemiz doluyor, eskitiyorsun, yıpratıyorsun, çürütüyorsun, yok ediyorsun ama hiç umudu gerçeğe dönüştürmüyorsun…

Alıyorsun, vermeyi bilmiyorsun…

Verdiğin her şeyin de posasını çıkarıp bir kenara atıyorsun…

Sen dost musun, düşman mısın bir anlasam, en gür sesimle sana haddini bildireceğim ama onu bile bilmiyorum…

Yarın yine geleceksin…

2011 olarak hem de…

Her yıl adını değiştiriyorsun, kaç kimlikli, kaç yüzlüsün bilmiyorum…

Bu defa 2011 olarak umut bağlayacağız sana…

Her şey çok daha başka olacak senle…

Senden öncekiler de hiçbir şey vermedi, biliyorum, sen de vermeyeceksin, senden sonrakiler de…

Sen ne kalleş şeysin yeni yıl…

Naif Karabatak
30 Aralık 2010


28 Aralık 2010 Salı

Düşünürüm diyorsam, düşünürüm!

CHP Genel Başkanı Kemal Bey, sonunda bir bomba daha patlattı; meğersem tam donanımlı bir lidermiş de haberimiz yokmuş.

Efendim, biliyorsunuz ülkemizde “ne iş olsa yaparım abi!” diye iş arayanlar çoğunlukta ama onların anladığı “ne iş” genellikle vasfı olmayan iştir.

Yani eğitim gerektirmeyen, uzmanlık istemeyen, bilgi ve beceriye dayanmayan, kol kuvvetiyle yapılan ve sanatla alakası olmayan işler…

Doğrusu bir insan her şeyi bilemez…

Mesela hem ziraattan anlayıp, hem ticareti bilip, hem de mimari yönden başarılı olanların, üstüne üstlük iyi bağlama çalıp, çok güzel de konçerto icra etmesi düşünülemez.

Hadi diyelim sanat yönü iyi gelişmiş ama aynı kişinin, dış politika uzmanı olması da beklenemez…

Sanattan, siyasetten, spordan, resimden, müzikten, ekonomiden, mizahtan.. hasılı dünyada ne varsa anlamasını, yorumlamasını, üstüne üstlük aldığı tüm bu görevleri bihakkın yapmasını beklemek hayalden de öte bir şeydir…

Belki şizofren olanların böyle bir hayal gücü olabilir, gerisi ise sadece laf salatasından öteye gitmez…

***

Tanıdığım meşhur bir yalancı –pardon- tam donanımlı birisi vardı…

Üstelik de “azıcık” meslektaşım…

Meslektaşlığı da bir yalan üzerine kuruluydu…

Tıpkı diğer meslek erbaplarıyla meslektaş olduğu gibi…

Kısa süreli de olsa köşesine aldığı yazılar, aşırmaydı…

Yalan haberlerinin ardı arkası kesilmezdi…

Başbakanla görüşürdü, hem de senli benli…

Bakanlar onu aramak için sıraya girerdi…

Cumhurbaşkanını bile randevusuz arar, dilediği zaman görüşürdü…

Türkiye’nin en büyük gazetelerinde Genel Yayın Yönetmenliği yapmıştı ama hiç kimse onun adını künyede görmemişti…

Yazdığı –pardon aşırdığı- her yazı olay olurdu…

Derhal TBMM toplanır, gerekirse BM ve Nato olağanüstü gündemle üyelerine çağrı yapardı…

Yürürlükteki yasaların büyük bir çoğunluğu onun yazısına istinaden çıkmıştı.

Adını taşlara yazmışlardı, aldığı ödüllerin ardı arkası kesilmezdi…

Yılın en iyi yazarı oydu, en iyi gazetecisi o…

En başarılı kamu görevlisi de oydu, en başarılı ekonomisti de...

En iyi yönetmen, en iyi senarist, en iyi kurgu ondaydı…

STK’ları en iyi o yönetirdi, hibeleri en iyi o aşırırdı, -pardon- kullanırdı…

Bazen iyi bir şairdi, bazen iyi bir ressam…

Yılın televizyon programcısı ödülünü o almıştı, yılın radyo programcısı da oydu…

Hatta “yılın konuğu” ödülü bile onundu…

İyi bir çiftçiydi, iyi bir mimar, iyi bir mühendis, iyi bir teknoloji uzmanı…

Tarih konusunda müthiş bir bilgiye sahipti, tam donanımlı devlet hastanesinden daha işlevsel bir yapıdaydı…

Üstelik de yılın en yakışıklısıydı…

Mübarek, insan değil sanki bir melek…

Hani yaptıkları veya yaptığına inandıklarını sihir gücüyle yapmıyorsa, kesin bir kerameti vardı ki, kendinden menkul…

Bu kişi herkesle meslektaş olduğu gibi benle de ufaktan bir meslektaşlığı vardı; hani az da olsa yazı yazdı, araklama da olsa yazdı…

Hasbelkader bir köşeyi doldurduğunda da, dünya onun etrafında dönerdi…

***

Kemal bey de her konuda düşüncesi olduğunu söylüyor…

Her düşünceye saygım var…

Ama bizim her konuda bir düşüncesi olana ihtiyacımız yok…

Her soruna çözüm bulan iktidarlara ihtiyaç olduğu kesin…

Bu da bir kişi değil, ekip işidir…

Kemal beyin her konuda mutlaka bir düşüncesi varmış, olumlu mu, olumsuz mu onu söylemiyor…

Ama her konuda varmış yani…

Kemal bey şikâyetçi tabii…

Ya anlatamıyormuş, ya anlaşılmak istenmiyormuş…

Öyle söylüyor…

Yoksa her konuda düşüncesi varmış…

Yoksulluğu önleme konusunda müthiş fikirleri vardı, geçenlerde yazdım…

Yoksulluğu kökünden kazıyacaktı…

Kaynak mı, sorun değil…

Benim adım Kemal, parayı bulurum diyorsam bulurum” gibi önemli bir kaynağa sahipti…

Şimdi de “her konuda bir düşüncemiz var” diyor Kemal bey…

Benim adım Kemal, düşünürüm diyorsam, düşünürüm” demedi ama sanırım onu söylemeye çalıştı…

Biz anlayamadık herhalde…

Naif Karabatak
29 Aralık 2010

27 Aralık 2010 Pazartesi

Deliler boşansa ne olur?

Çocukluğumuzun vazgeçilmez komedi programlarının ilk sıralarında  “Olacak O Kadar Televizyonu” yer alıyordu.

Şimdilerde öyle mi?

Mizah, muhalif bir sanattır.

Karikatür de olsa, mizahi yazı da olsa, tiyatro gösterisi de olsa “halktan yana” aldığı tavırla gönüllerde taht kurar.

Hem güldüren, hem düşündüren ve iğneli bir şekilde verdiği mesajlarla, yanlış işleri farklı şekilde yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda düzeltilmesine de öncülük eder.

Bu açıdan bakılınca, mizah, ciddi yazılardan daha çok beğeni toplar, daha çok ilgi görür, daha çok seveni bulunur.

Ama mizah, amacından sapınca da, saçmalıkların bir biri ardına dizildiği bir yazı veya çirkin görüntüden öteye gitmez.

Olacak O Kadar Televizyonu, Levent Kırca’nın meslek hayatının sonunda saçmalamaya başladığının bir ifadesi olarak ekranlarda yer alıyor ama asla beğeni toplamıyor.

Eskiden “oh be! Yüreğimizi soğuttun” dedirten yaklaşımları, şimdiler de “hadi oradan” diyeceğimiz konuları gündeme getiriyor.

Eskiden halktan yana olan programlarıyla gönüllerde taht kurarken, şimdilerde çeteleri, mafyaları, terör örgütlerini aklamaya, halkın seçtiklerini karalamaya dönük bir propaganda malzemesi haline geldi…

Ama ucuzundan, ama basitinden…

Bu açıdan, uzun yıllar tiyatroya emek veren Levent Kırca’nın kariyerine acıyorum…

Bir sanatçının son demleri böyle olmamalıydı…

Ama insanlar düşünme yetisini kaybetmeye başlayınca, hayata ideolojik saplantılarla bakınca, üretme kabiliyetini de yitirince ortaya başka ürün koymasını da bekleyemiyorsunuz…

Ucuz mizah ancak bu kadar olur deyip geçiyorsunuz…

Ama geçmiyorum…

Olacak O Kadar’dan çok daha ucuz ve bir o kadar da seviyesiz başka oyunlar da var…

***

Aziz Nesin, bu ülkenin yetiştirdiği en büyük mizahçılardan birisidir.

Aykırı görüşleri, “yüzde bilmem kaçının aptal” olduğunu söylemesi, ideolojisi, dünya görüşü, inancı, onun sanatçı kişiliğine bir leke getirmezdi…

Yazdığı her eser, mizah kültürümüze önemli bir armağandır…

Ama tıpkı Aşk-ı Memnu gibi, tıpkı Yaprak Dökümü gibi veya Çalıkuşu gibi “yozlaştırılmış” eserler de ilk önce yazarına hakarettir.

Ankara Ekin Tiyatrosu, Aziz Nesin’in “Deliler Boşandı” adlı eserini Semih Çelenk’e yeniden düzenletmiş, Faruk Çelenk’in yönetiminde sahneye konmuş…

Güya güncellemişler…

Açıkça eserin ırzına geçmişler…

Cenk Gülen adıyla kaleme aldığım “Bir Delinin Not Defteri” mizah kitabının yazarı olarak, delilerin boşanması ilgimi çekti.

Ama ilgimin karşılığı ortada yoktu.

Ne inciler, ne inciler demeyeceğim ama ne kadar saçmalık varsa bir biri ardına dizmişler diye rahatlıkla söyleyebilirim.

Mizah, elbette muhaliftir…

Ama mizah, halka ve halkın beğenisine küfretmek değildir.

Mizah yapacağım diye terör örgütlerinin arkasına sığınıp, çeteleri ve mafyaları meşrulaştırmaya çalışmak, bu ülkenin insanına fayda değil, zarar getirir.

Hem kimin borusunu öttürmüş oluyorlar böylece?

Bugüne kadar mizaha konu olarak sert şekilde eleştirilen derin yapıların meşru olduğu mu söylenmeye çalışılıyor?

Darbeler cici miydi yani?

1960’da çok âlâ bir iş mi başardık?

Başbakanımızı asarak, bu ülkeye, bu millete ve bu insanlığa bir şeyler mi armağan ettik?

12 Eylül ne kadar da masumdu?

Bu ülkede yaşayanlara işgalci düşman askerlerinin bile yapmadığını reva görenleri baş tacı mı etmeliydik?

Ne yani, demokrasi, bu tür mizahçılara bir beden bol mu geliyor?

Bütün bunları kendi sığ dünyasında beğenenlere bir şey diyemem…

Ama bütün bunları, alakası olmadığı halde usta isimlerin arkasına sığınarak, onların eserlerinin ırzına geçerek yapılması tahammül edilir gibi değil.

Ekin Tiyatrosu da Aziz Nesin’in arkasına sığınarak, onun hatırasına hakaret ederek yapma yolunu seçmiş.

Kendisini sanatçı sanan, yönetmen olduğunu düşünen, tiyatro diye abuk sabuk konuşmaları bir biri ardına dizen Ekin Tiyatrosu, “sol” görüşüyle epey yerden “bir şey var” sanılarak “parsayı” toplayacağı davetler alıyor…

Onun “sol”dan aldığı davetler, sağduyulu her insanı da incitiyor…

Bu ülkede hangi partiye oy verirse versin, onlara hakaret etmek, saygısızlığın en dik alasıdır.

Elbette A veya B partisini beğenmeyebilirsiniz, elbette iktidarların icraatlarını “ti”ye alabilirsiniz, mizah unsuru bulduğunuz her fırsatı değerlendirme şansınız, hatta hakkınız var…

Ama hiç kimse, hangi parti olursa olsun, oy verdi, destek verdi diye enayi yerine koyma hakkına sahip değilsiniz.

Siz, delileri boşayarak mizahla muhalefet yaptığınızı sanıyorsunuz…

Ama delileri de boşasanız, akıllıları da evlendirseniz, sizin sığ düşüncelerinizle, ancak Balyoz Darbe Planı hazırlanır, onu ve onun altında imzası olanları da bizler iğrenerek takip ederiz…

Naif Karabatak
28 Aralık 2010




26 Aralık 2010 Pazar

İşte Sağduyulu Bir Ses

Bir süredir ülkemizde “iki dil” tartışması yaşanıyor. Daha doğrusu buna pek tartışma da denmez. “İstemezuk” diye feryat figan edenlerin bağırtısı denebilir. Hâlbuki Türkiye’de “iki dil” yok, “çok dil” var ve bu dillerin hepsi de kendisine hayat hakkı bulmalı.

BDP’lilerin “yerel yönetimlerde iki dil” isteğine “ülke bölünür” paranoyasıyla karşı çıkıldı, “bölünmez bütünlük”ten dem vuranlar, ülkenin elden gittiğini söyleyenler “kaygıyla” izleyenler, köşeden bakıp, tehdit için sahneye çıkanlar ve daha neler neler…

Ülkemizde Türkçe resmi dildir…

Bu anayasanın değiştirilemez hükmü arasında yer alır…

Ama buna rağmen, bu ülkede farklı diller, farklı lehçeler ve farklı kültür veya dinlere mensup insanlarımız yaşıyor…

Türkçe resmi dil olunca, dolayısıyla eğitimin dilinin Türkçe olduğu gerçeği de kendisini gösterir…

Öte yandan da “bir dil bilen bir insan, iki dil bilen iki insan” özdeyişine uygun olarak, farklı dillerde eğitim ve öğretim görülür…

Bütün okullarımızda yabancı dil teşvik edilir…

Evrensel dil haline gelen İngilizceyi öğrenmek, artık bir ihtiyaç ve bir ayrıcalıktır…

Fransızca da böyle, Almanca da…

Hatta o kadar güçlüğe katlanıp Çince ve Japonca öğrenenler bile var…

Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerimi daha iyi anlamak için Arapça öğrenenler de var…

Hâsılı dünyanın birçok ülkesinde konuşulan dilleri konuşmak, onların kültürünü öğrenmek, onların yaşam tarzı hakkında bilgi sahibi olmak, onların kaynaklarından dünyaya bakmak için bin bir zahmete katlanıp yabancı dil öğrenenler var…

Bunların birçoğu elbette özel kurslarla elde edilen kazanımlar…

Ama devlet okullarında da var…

Mesela sadece İngilizce eğitim veren okullarımız var; “resmi dilimiz Türkçe’dir” gerçeğine rağmen…

Fransızca eğitim alan öğrencilerimiz var, Almanca eğitim veren okullarımız var…

Bu dilleri ve bundan başka dilleri istemek, ülkeyi bölmez…

Ayrılıkçılık çıkarmaz…

Resmi dilimiz Türkçedir” diye başlayan Anayasa maddeleri hatırlanmaz…

Söz konusu Kürtçe olunca kıyamet kopar…

Ne oluyor, “bu ülke, insanların konuşma şekline göre inşa edilip, konuşma şekline göre yıkılıyor mu?”

Demokrasimiz, her dil olduğunda tehlike arz etmiyor da, onlarca dile Kürtçe eklenince mi tehlike çanları çalıyor?

Cumhuriyetin temel nizamı, onlarca dilden etkilenmiyor da, Kürtçe’den olabildiğince etkilenip, sağa sola mı yalpalıyor?

Laikliği hiçbir dil tehlikeye atmıyor da, Kürtçe mi paramparça ediyor?

Ne oluyor, bu korku, bu kaygı, bu anlaşılmaz tutum ve tepki neden?

Bu ülkede insanlar “Türkçe esas olmak şartıyla”, istediği dilde eğitimi almalı, istediği dilde konuşmalı, istediği dilde yayınları serbestçe çıkarabilmelidir.

İngilizce yayın yapan gazeteler, bu ülkenin köküne dinamit suyu dökmüyorsa, Kürtçe yayın yapan gazetelerin dökmesini düşünmek iyi niyetle nasıl bağdaşır?

Oysa bu ülkenin kanunları var…

İngilizce yayın yapan da, Türkçe yayın yapan da, hatta Kürtçe yayın yapan da suç işleyince hukukun kuralları geçerli hale gelir.

Önemli olan hangi dilde yayın yaptığınız, hangi dili konuştuğunuz, hangi dilde şarkı okuduğunuz değildir.

Önemli olan o dillerde neler anlattığınızdır…

Ve anlatılan suç ise bu ülkenin de yasaları var.

Sağlıklı tartışma yerine kavgayı sevdiğimizden olmalı ki, her kafadan bir ses çıkıyor ama hiç kimse “yahu anadil, en temel hak değil mi?” diye sormuyor veya kabullenmiyor.

Elbette bunu dillendiren yazarlarımız, siyasetçilerimiz var ama gürültü arasında kaybolup gidiyor.

Has Parti genel Başkanı Prof.Dr. Numan Kurtulmuş da bunlardan birisi.

Sağduyulu bir ses veren sayın Kurtulmuş, “Türkiye'nin resmi dili Türçedir. Türkçe dışında başka bir resmi dilin kullanılması Türkiye'nin menfaatine uygun değildir, doğru değildir. Resmi dil Türkçe olmak şartıyla bu topraklardaki her yurttaşın kendi ana dilini, etnik kültürünü öğrenmesi, bunları öğrenmek için her türlü imkâna sahip olması, ana dilin konuşulması önündeki tüm engellerin kaldırılmasından yanayız. Bu çerçevede eğitim dili Türkçe olmak şartıyla, Kürtçe ve diğer dillerin seçmeli ders olarak okutulması, hatta sadece ders olarak değil, kültürlerin ve folklorik birikimlerin seçmeli ders olarak okutulmasının hiçbir mahsur teşkil etmediği kanaatindeyiz.

Ne olur, bütün bunlar olsa kıyamet mi kopar?

Naif Karabatak
27 Aralık 2010