21 Aralık 2010 Salı

Kürtçe konuşanlar “millet” değil mi?

Türkiye’de bazı kamu kurumları, kendilerini ülkenin sahibi sanma hastalığından bir türlü kendisini kurtaramıyor. Üstelik de bunu “kanuna bağlı” olduklarını deklare ederek yapıyorlar.

Acaba öyle mi?

Yasalara göre herkesin görev alanı bellidir.

Tapu Kadastro’da görev yapanlar, kentin gayrimenkulleri üzerinde, yasalar çerçevesinde yapılması gereken görevleri yaparlar. Hiçbir tapu kadastro çalışanı, hükümetin veya siyasilerin görev alanına karışmaz/karışma hakkı da yoktur.

Tıpkı Tapu Kadastro gibi, diğer kamu görevlileri de aynı şekilde yasaların verdiği yetkiyle, görev alanı çerçevesinde, bu halkın daha iyi yaşaması için hizmet görevini yerine getirir.

Emniyet Genel Müdürlüğü de böyle, Genel Kurmay Başkanlığı da…

Birilerinin elinde silah olunca, yasadan almadıkları yetkiyi kullanma haklarının doğduğunu sanması, en azından “sağlıklı” olmadıkları fikrini doğurur.

Bu hastalık 1960’lı yıllardan bu yana ne yazık ki var…

Tartışmalardan rahatsız olurlar…

Farklı fikirlerden endişe duyarlar…

En ufak aykırı seste “ülkenin bölünmesi”nden korkarlar…

Siyasileri “düşman” görürler…

Vatandaşı “potansiyel suçlu” olarak not ederler…

Kendileri dışındaki kamu görevlilerini de “suç işlemeye müsait” yapıda sanırlar…

Bir tek kendileri müstesnadır…

Çünkü bu devletin gerçek sahipleridir(!)…

Çünkü bu ülkede yaşayan herkese tahakküm etme yetkileri(!) vardır…

Çünkü 1960’da, 1980’de, 28 Şubat’ta düşman askerlerinin yapmadığını bu halka reva görmüşlerdir…

Bütün bunların darbe dönemlerinde kaldığını sanıyorsanız yanılıyorsunuz…

Aynı kafa yapısına sahip olanların, her dönemde nükseden hastalıkları da olacaktır.

Konuşmayın, derler…

Tartışmayın…

Lafını bile etmeyin…

Değişen yönetimlere rağmen, aynı yersiz kaygı ve korkuların olması anlaşılır gibi değil.

Kaldı ki, o korkuyu ve kaygıyı duyma konumunda ve görevinde de değiller…

Genel Kurmay Başkanları değişiyor, komuta kademesi yenileniyor, darbe planları havada uçuşuyor, suçlular adalet önüne çıkıyor ama halen kendisini bu ülkenin sahibi sanma hastalığı devam ediyor.

Son günlerde yerel yönetimlerde iki dil tartışması yapılıyor…

Yerel, dedikleri, insanların yaşamını sürdürdüğü yerler…

Yani bu milletin yaşadığı kentler, kurumlar, kuruluşlar…

Kim var oralarda, Türk var, Kürt var, Laz var, Çerkez var…

Yıllarca derdini anlatacağı kamu görevlisi aramış ama bulamamışlar…

Yol istemiş, su istemiş, okul istemiş, sağlık evi istemiş…

Türkçe bilmediği için kendi dilinde bunun ne kadar gerekli olduğunu anlatmaya çalışmış, horlanmış, itilimiş, susturulmuş…

Oysa Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “değiştirilemez” denen maddelerinden birisi “Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” şeklinde başlar…

Bu milletin içinde sadece Türkçe bilenler olamayacağına göre, her dili konuşan, farklı inanç ve kültüre sahip olanlar da bulunacaktır.

Devletin resmi dili farklıdır, resmi olmayan ve saygı göstereceği, konuşulmasını engelleme hakkının bulunmadığı diller de olacaktır.

Bu ülkede yaşayan yabancı uyruklu birisi derdini İngilizce anlatma hakkı olabiliyor da, bu ülkede yaşayan, bu ülkenin insanı olan, bu ülkenin gerçek sahiplerinin farklı dillerde konuşmasının önünde ne gibi bir engel olabilir, bu korku ve kaygı niye?

Hem kime ne?

Buna karar verecek konumunda olan TBMM var, onun yetki verdiği hükümet var, cumhurbaşkanı var…

***

Genel Kurmay Başkanlığı, birkaç gün önce bir basın açıklaması yaptı…

Açıklamanın bir bölümünde “Son günlerde ‘Dilimiz’ üzerinde kamuoyunun gündeminde yer alan birtakım tartışmaların, cumhuriyetimizin temel kuruluş felsefesini kökten değiştirecek bir noktaya doğru hızla götürülmeye çalışıldığı endişeyle izlenmektedir.” deniyor…

Burayı tam anlayamadım, yoksa kamuoyunun neyi tartışacağını belirleme hakkı Genel Kurmay’a mı ait. Biz ne yazacağımızı mı soracağız, siyasiler neyi konuşacağını önceden söyleyecekler mi?

Bu ne kadar komik bir durum…

Açıklamanın sonunda ise;“Türk Silahlı Kuvvetleri; Devletin, Anayasamızda yer alan, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi koruma görevi kapsamında; Ulus devlet, üniter devlet ve laik devletin korunmasında her zaman taraf olmuş ve olmaya devam edecektir.” deniyor…

Biz de tarafız ama kimseyi tehdit etmek aklımıza bile gelmiyor…

Biz de bu ülkede cumhuriyet hâkim olsun, üniter yapı bozulmasın, hatta en çok korktukları laiklik bile sürsün diyoruz ama bunu kimseyi tehdit etmeden yapıyoruz...

Siyasiler de bunun için uğraşıyor ama ne askeri, ne de polisi tehdit etmiyor…

Tehdit etmek için illa da vergilerimizle alınan silahlara sahip olunması mı gerekiyor?

O silahları bize tehdit olsun diye taşıdıklarını sanan varsa, gaflet ve delalet içerisinde olduklarının artık farkına varmalılar…
Naif Karabatak
22 Aralık 2010

20 Aralık 2010 Pazartesi

Her yer İstanbul Üniversitesi değil ya…

1923’den, 2003 yılına kadar Türkiye’de toplam 76 üniversite kurulmuştu. AK Parti hükümeti döneminde, bu sayıya iki daha eklenerek, 78 yeni üniversite kuruldu. İyi mi oldu, kötü mü oldu bu hep tartışıldı, tartışılacak da…

Aslında bu olaya bakış açısıyla yakından ilgili bir konu.

Yazının başında “1923’den 2003’e kadar” diye bir giriş yaptım. Elbette üniversite tarihin başlangıcı olarak “Cumhuriyet dönemi”ni esas alanların bir benzetmesine atıftı…

Oysa Türkiye’de üniversitelerin tarihi çok daha eskilere dayanıyor.

Medreseleri bir yana bırakırsanız, ilk ciddi üniversite 1863 yılında kurulan “Darülfünun”dur…

O tarihten bu yana üniversiteler, kendisinden bekleneni ne kadar karşıladı, hangi dönemde eğitime daha çok önem verdi, daha çok bilimsel çalışma yaptı bu da bakış açısına göre değişir.

Peki üniversitelerin, eğitimi ve bilimsel çalışmayı bir yana bırakarak “yasakçı” hatta “zorba” kimliğe büründüğü demler hangi demdir?

Bu da bakış açısına göre değişir. Çünkü öyle bir bakış açımız var ki, her dönem YÖK’ü eleştirenler, “YÖK bizden oldu” deyip, sahiplenmeye başlayabiliyorlar.

Veya daha önce “YÖK bizden” deyip eleştirmeyenler, bugün acımasızca YÖK’ü eleştirebiliyor.

YÖK’ün, ülkenin ve eğitimin sırtında bir YÜK olduğunu hep söyledik, söylemeye de devam ediyoruz. Onun başındaki kişinin” sizden” veya “bizden” olması, sadece yöntem farklılığını doğurur, YÖK’ün YÜK olduğu gerçeğini değiştirmez.

Kendi bakış açımı da bir yana bırakarak, darbe dönemlerinde darbecilere selam duran üniversite yönetimlerinin olduğu bir ülkede “özgür üniversite”den bahsetmek ne kadar doğrudur?

Bu ülkede “Ordu göreve” diye pankart açan akademisyenler varsa, o ülkedeki üniversitelerin hukuk bilgisinden, özgürlük ve demokratlık anlayışlarından ne kadar söz edebilirsiniz?

Bu ülkede “sivil anayasa” için en çok çaba sarf etmesi, ortaya doküman koyması gereken üniversitelerin, darbe anayasası savunuculuğuna geçtiklerini görmek, anayasadan ne anladıklarının göstergesi değil midir?

Siyasi kaplaşmaların, bölücülüğün, kavgaların, protestoların, eylemlerin merkezi haline getirilmeye çalışılan, eğitim hariç, her türlü eylemin “masum” gösterildiği/gösterilmeye çalışıldığı üniversitelerin sayısı az olsa ne olur, çok olsa ne olur?

***

AK Parti, “her ilde bir üniversite” diyerek çıktığı yolda, verdiği sözü tuttu.

Ama açılan üniversitelerin “tabela” üniversitesi olacağı da söylendi, halen de söyleniyor…

Eleştirilerde “kısmen” haklılık payı olsa da, uygulama “tümden” kötü değil…

Kimi üniversite, kendisinden beklenenden daha çok varlık gösterdi, bazı üniversiteler de beceriksiz yöneticiler yüzünden “tabela”dan öteye gidemedi.

Ama genelleme yapınca da, kendi ilinde bulunan üniversitede okumanın ayrıcalığını yaşayanların olduğu bir gerçek.

Ve yine tahmin edilenden çok daha fazla varlık gösteren üniversitelerin olduğu da bir gerçek…

***

Güne soldan bakan bir site var; adı sol…

İki gün önce “Böyle üniversiteleri ancak AKP açar!” başlığıyla “ayrıntılı” bir değerlendirmeyle yeni açılan üniversiteleri masaya yatırmış…

Ayrıntılı” dediğime bakmayın, birçok üniversiteden bahsetmiş ama tamamına yakını “dedikodudan” öteye gitmeyen, tezlerini güçlendirmek için uç örnekleri öne çıkaran bir değerlendirme…

Onlar gibi güne tek taraftan bakanlardan değilim. Gerekirse soldan, gerekirse de sağdan bakmayı bilirim.

Türkiye’de “üniversite” deyince “İstanbul Üniversitesi”ni baz alanlar, yeni açılan üniversitelerin başarısını değerlendirme şansını bulamazlar.

İstanbul’daki bir ilköğretim okuluyla, Hakkari’deki bir ilköğretim okulunun arasındaki fark neyse, İzmir’deki bir üniversiteyle Adıyaman’daki bir üniversite arasındaki fark da ancak o kadardır.

Öyle ki, bazen SBS birincisi, beğenmediğiniz o kentlerdeki ilköğretim okulunda okuyanlar arasından çıkar…

Bazen de üniversite sınavlarında en başarılı olanlar, “mahrum” diye bilinen kentlerde eğitim görenler arasından çıkar…

Kısaca, üniversitenin nerede olduğu çok önemli değil; kimlerin, nasıl yönettiği, eğitimin nasıl verildiği, öğrencilerin derse ne kadar eğilimli oldukları, ne kadar özgür olunabildiği, ne kadar demokrasi kültürüne sahip olduğuyla ve çok daha başka önemli kavramlarla yakından ilişkilidir.

Ama asla üniversitenin mekânıyla ilgili değildir.

Yasakçıysanız, İstanbul’daki üniversite de beş para etmez, Muş’taki üniversite de…

Özgürseniz, ufkunuz da açıksa, eğitim gibi bir derdiniz, bilimsel çalışma gibi bir arzunuz da varsa, o üniversite bugün değilse, yarın mutlaka “iyi üniversite” konumuna yükselecektir.

Doğu ve Güneydoğu’da bulunan okullarda ders görmemiş olanların, eğitimde gelinen noktayı ve her ile açılan üniversiteleri de “doğru” veya “tarafsız” değerlendirmesi mümkün değildir.

Ancak, güne soldan başladıkları gibi, hayata da soldan bakarlar…

Sağda da güzel şeyler oluyor, dönüp bir bakın yeter…

Naif Karabatak/CafeSiyaset.com
21 Aralık 2010

19 Aralık 2010 Pazar

CHP Kürsüsünde Tayyip Erdoğan Çakması

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 7 aydır görevde ama kaçıncı kurultayda konuştuğunu ben bile unuttum ama olsun, o konuşacak, CHP şekillenecek. O konuşacak, delegeler birilerini çizecek. O konuşacak ve biz CHP’nin gerçek yüzünü göreceğiz.

Yine öyle oldu…

Delegeler, Kemal beyin prens ve prenseslerinden bazılarını çizdi…

Gürsel Tekin bunlardan birisiydi…

Sonra her konuşmasıyla bu ülkede yaşayan herkesi inciden Nur Serter’i de delegeler çizmişti…

Bir şekilde CHP’li delegeler, partiye ayar vermişti…

Kemal bey henüz delegenin ne diyeceğini bilmeden çıktı kürsüye…

Kendince çok güzel bir konuşma hazırlamıştı…

Hatta zaman zaman Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı “Fırat'ın doğusu da batısı da bizim. Berivan da Hakan da bizim. Rojin de Agop da bizim. Ferhat ile Şirin de Mem u Zin de bizim. Bütün toplumu kucaklayacağız. Biz Türkiye Cumhuriyeti'nin yurttaşlarıyız. Bizi kimse ayıramaz.” diye taklit bile etti.

Ama birisi çakmaydı, bir diğeri aslı.

Birisi demokratikleşmeyi uyguluyordu, birisi “karşı çıktığı” halde, demokratikleşmeden bahsediyordu…

Birisi sivil anayasa için çabalıyor, hatta halkoyuna bile sunuyordu, bir diğeri “hayır” oyu vererek, “sivil anayasa” istediğini söylüyordu…

Birisi yoksulu gözetiyor, bir diğeri “verilen yardım kesilsin” diye uğraşıp, sonra da “asgari ücret” vereceğini söylüyordu…

Parayı mı nerden bulacak; “Ben bulurum diyorsam, bulurum” gibi bir kaynağı vardı Kemal beyin…

Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’nın garip gurabaya verdiği yardımları eleştiren, Yeşil Kartın bile “oy” için verildiğini savunan Kemal bey, kalkmış yoksullara asgari ücret tutarında maaş vereceğini söylüyor…

Kaynağı da müthiş…

Bu kaynakla bırakın Türkiye’yi dünya bile idare edilir…

Ben parayı bulurum diyorsam, bulurum” gibi bir kaynağı var Kemal beyin…

Ekonomiden sorumlu devlet bakanlığının, maliye bakanlığının nasıl yönetileceğini anladık; “ben parayı bulurum diyorsam, bulurum modeli…”

Sadece çakma Erdoğan’lık, sadece çakma demokratlık, sadece çakma yoksul babası dışında da şeyler söyledi Kemal bey…

Aslında çok güzel şeyler de söyledi CHP genel Başkanı kemal Kılıçdaroğlu…

Altına imza atacağım şeyler de…

Hatta ayakta alkışlayacaklarım da…

Ama söylediği yer, söylediği partinin sicili bu konuda pek parlak değildi…

Kurultay da bile bir ileri, bir geri gitti.

Bugüne kadar CHP’de parti içi demokrasinin olmadığını itiraf ederek, CHP’ye parti içi demokrasi getireceğini söyledi…

Bir başka söyleyişle de, CHP’nin geçmişini kabul etmedi, yeni CHP ortaya koyacağını söyledi…

Ama hemen geri vitesi atmakta gecikmedi.

Tüzüğü göreceksiniz; nasıl ki çok partili rejimi getiren bir CHP varsa, parti içi demokrasiyi getiren, çağdaş bir tüzükle yeni CHP olacak” dedi…

Çok partili rejimi getirenin CHP olduğunu söyledi…

Yani eski CHP’ye sıkı sıkı sarılarak, yeni CHP’yi kuracağını söyledi…

Çok partili rejim dediği, “açık oy, gizli tasnif” mi acaba, onu söylemedi…

Hani önce çok partili hayata geçmek için Ali Fethi Okyay’a “git parti kur” denen, sonra da halktan teveccüh gördüğü anlaşılınca kapatma yolunu seçen CHP’den mi bahsediyor diye çok merak ettim.

Yoksa Adana’da Abdülkadir Kemali (Öğütçü) Bey tarafından 29 Eylül 1930’da kurulan Ahali Cumhuriyet Fırkası’ndan mı bahsediyor.

Hani Bakanlar kurulu tarafından “sakıncalı” görülüp kapatılan parti…

Belki de Edirne’de Mühendis Kâzım Bey tarafından kurulmak istenen “Türk Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisi”nin bakanlar kurulunca kuruluşunu “sakıncalı” görerek engellemesi CHP’nin çok partili rejime geçişidir…

Belki de bu korkuyla ta 1945’e kadar “hiçbir partiye izin” vermeyen de CHP değildir…

CHP genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, elbette bunlarla kalmadı, daha çok şeyler söyledi…

Mesela altına imza atacağım şeyler…

Tam tamına 41 maddede sıralanan çok güzel sözler verdi…

Hak ve özgürlükleri genişleten ve güvence altına alan bir Anayasanın hayata geçirileceğini söyledi. Henüz 12 Eylül’de yapılan halk oylamasına hayır derken…

Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin kaldırılacağından bahsetti, “askerin işine karışmayın” derken…

Medyanın özgür ve bağımsız olacağını söyledi, yasakları savunurken…

Faili meçhul cinayetler aydınlatılarak, devletin içindeki çetelerin ortaya çıkarılacağını söyledi, Ergenekon’a sahiplenirken…

YÖK’ün kaldırılacağını söyledi, yıllarca YÖK’e sahip çıkarken…

Aile sigortası getirilerek sosyal devletin güçlendirileceğini, yoksulluğun tarihe gömüleceğini söyledi, hükümetin yaptığı sosyal yardımlara karşı çıkarken…

Siyasi Partiler Yasasının demokratikleştirileceğini, lider sultasına son verileceğini söyledi, daha geçen ay CHP’de yaptığı operasyonun izleri sürerken…

Çok şey söyledi.

Mesela üreticinin baş tacı olduğu bir ekonomik düzenin kurulacağını söylerken, çalışanın, yani emek verenin veya tüketenin ne olacağını söylemedi.

Bir ileri gitti, bir geri…

Kemal bey, demokratlıktan söz ediyordu ama ne partinin geçmişi buna müsaitti, ne de 7 aylık icraatı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan gibi olmak istiyordu…

Ama “çakma” görüntüsünü de sözleri ve icraatlarıyla bizzat kendisi veriyordu…

Eski CHP’yi elinin tersiyle itiyordu ama hemen eski CHP’yi sahiplenip, yeni CHP kuracağını söylüyordu…

Kısacası Kemal bey çok şey söylüyordu ama hiçbir şey anlatamıyordu…

Naif Karabatak/CafeSiyaset.com
20 Aralık 2010