16 Aralık 2010 Perşembe

Altı Üstü İnsanız

Güne Bakış Gazetesi'nde "Altı Üstü İnsanız" söyleşi dizisinde Özgür Doğa'nın benimle yaptığı söyleşi...


Bu röportaj dizisini hazırlamamızdaki amacın; makam ve statülerimizin yani maske ve rollerimizin ötesindeki aslolan insan yanımızla karşılaşmak olduğunu söylemekle yetinerek, konuğumuzu kısaca sunup söyleşimize geçelim.

Naif Karabatak… Yazar… Gazeteci…

‘Çocukluğumda Bisikletimin Olmasını Çok İsterdim, Kısmet Olmadı’

Çocukluğunuzda çok isteyip de elinize geçmeyen, ne bileyim ayakkabı gibi, bir şey var mıydı? O günlere dair buradan yola çıkıp bir şeyler anlatır mısınız?

Bilyelerim, topacım, elimden kaçırılan şekerim, yutkunarak izlediğim güzellikler, çocukluk aşkım… hepsi bir yana elbette özellikle isteyip de alamadığım bir şeyim oldu. Çocukluğumda bisikletimin olmasını çok isterdim, kısmet olmadı.

Bizim zamanımızda Bisikletçi Ziya diye bir amca vardı, Sıratut Caddesi boyunca gidip gelmenin bedelini öderdik. O zamanlar bisiklet almak güçtü, herkes alamıyordu, bizim de babamızdan isteme şansımız yoktu. Hayali bile güzeldi ama bazen kendime ait kırmızı bir bisikletimin olduğunu düşlerdim, bazen rüyasını görürdüm. Bir elimde bez, bir elimde mintax’lı (bulaşık deterjanı) suyla her bir yerini gıcır gıcır ediyordum. Sonra bir çalımla biniyor, mahalledeki arkadaşlara hava atıyordum. O kadar da kötü değilim canım, samimi arkadaşlarımı da sırayla bindirip gezdiriyorum, hem de ücretsiz…

Çocuklukta içimde ukde kalan bu sevdayı, büyüdüğümde gerçeğe dönüştürdüm tabii. Askerlik dönüşü işe girip, ilk maaşımı aldığımda, çocukluğumda ulaşılmaz olan bisikletime de kavuşmuştum. Tabii insan büyüdüğünde bazı şeyleri de kendisine yakıştırmıyor. Çocukluğumda ulaşılmaz olan bisiklet sevdama, büyüdüğümde kavuştum ama kısa sürdü, yerini önce motosiklete, sonra arabaya bıraktı ve ben halen o sevdayı özlüyorum. Sahip olamamanın verdiği haz daha başkadır diye düşünüyorum. Sahip oldukların arttıkça, kıymet bilme de o oranda azalıyor.

Çocukluğunuzda ve ilk gençliğinizde futbolla aranız nasıldı? Barselonalı Mesi ya da o dönem kimse ünlü olan onun gibi olmak istediniz mi? O günler, o yıllar ve o günler ve o yıllara dair futbol topu düşlerinizi anlatır mısınız?

Futbolu hiç sevmedim, sevemedim. Daha çok o zamanki çocuk oyunlarımıza düşkünlüğüm vardı, çocukluğumu yaşayabildiğim kadarıyla. Çelik çomak, gırcik, yakar top, koşu yarışı, ağaçtan ağaca geçme; daha neler neler…

Ama Metin Oktay’ı, Cemil Turan’ı duymamak, hayran olmamak da mümkün değildi. Onlar gibi başarılı olmayı kim istemez?

Annenizin kılık kıyafeti, sözleri ya da davranışlarına, hısım akraba konu komşu ilişkilerine dair her aklınıza gelişinde sizde bir sıcaklık bırakan bir anınızı anlatır mısınız?

Hısım ve akrabalık, komşuluk ilişkilerinin hepsi zaten sıcaktı. İnsanların kendine ayıracağı zamandan çok, bir başkasına ayıracağı zamanları vardı. Teknolojinin insanları esir almadığı, bencilliğin bu kadar ayyuka çıkmadığı, paranın tek geçer akçe olmadığı bir zamandı veya biz öyle biliyorduk.

Kıt kanaat değilse de, orta halli bir ailenin çocuğuyum. Babam işçi, 9 nüfusa bakıyor ve uzun süren kiracılıktan sonra ev sahibi olmuş. Hali üzere harcamaları da kısıtlı ama sihirli kutu denen televizyon yeni çıkmış, bütün komşular sırayla almaya başlamışlar. Biz akşamları televizyon izlemeye komşulara giderdik, neredeyse 30–40 kişi bir odaya doluşur, o geceki programları izlerdik; çaylar, çerezler, meyveler de ev sahibine yük…

Hepimiz televizyon diye tutturmuşuz ama babam hiç oralı değil. Adamcağızın almaya gücü mü var?

Annem ise bizi kırmamak için, sanırım kendisi de çok istiyordu babamı sürekli sıkıştırsa da almıyordu. Sonunda Annem, hısımımız bir kadının da motive etmesiyle taksitle bir televizyonu evimize getirdi. Babam önce söylense de sonra sihirli kutunun cazibesine kapıldı, taksitlerini de paşa paşa ödedi!

‘Kendimce Karizmayı Çok Çizdirdiğim Zaman, İşte O Zamandı’

Çocukken ya da ilkgençliğinizde bu da mı başıma gelecekti, aman Allah’ım yerin dibine girdim, dediğiniz karşı cinse dair bir anınızı, kabul ediyorum zor bir soru ama anlatır mısınız?

O zamanlar “benimle çıkar mısın” ayakları yoktu, cafelerde bulup sarmaş dolaş oturma şansını da kimse elde edemezdi. Platonik aşklar daha revaçtaydı. Severdik birisini, dünyalar bizim olurdu. Bir bakışı, bir gülüşü, sıcak bir yaklaşımı, kendimizi farklı hissetmemiz için yeterliydi. Ama gençliğimde bu da mı başıma gelecekti diyeceğim bir şeyimin olduğunu hatırlamıyorum…

Çocukluğumda ise yerin dibine girdim tabii…

Henüz ilkokulun ilk zamanlarındaydım. Yani 7–8 yaşlarında. Komşu kızını ise deli gibi (deli gibi sevmek nasıl, onu da bilmiyorum ya!) seviyordum. Hep süslü (o zamanlar bana ‘çırtikli’ derlerdi), hep şık olmaya ve hep büyükmüş gibi davranmaya çalışıyordum. Şimdiki gibi istediğinde banyo yapma şansın yoktu tabii. Haftada bir gün, kazanlarda kaynatılan sıcak suyla annemiz bizi yıkıyordu.

O günü hiç yaşamasaydım keşke! Annem ısrar ederek, hatta zor ve baskıyla, diğer küçük kardeşlerim gibi beni de avluda, leğenin içinde yıkadı. Ben çırılçıplağım ve karşı evde de o yaşta sevdalandığım kişi var. Aman Allah’ım! Ya görürse? Ben gözümü kapatıyorum, dünyayı görmemek için, gözü açık olanların görmemesi için de her türlü cambazlığı yapıyorum ve tabii ki başıma ara sıra hamam tasını yiyorum…

Kendimce karizmayı fena çizdirdiğim zaman, işte o zamandı…

Babam benim için heykeli dikilecek adamdır, babam benim için… Babanız sizin için ne ifade ediyor? Çocukluğunuzdan anılarla besleyerek anlatır mısınız?

Babamı o zamanlar da çok severdim şimdi de. Dağ gibi adamdı babam benim için. Aldığı üç kuruş maaşla aybaşını getirmek için nasıl bir muhasebe bilgisine sahip olduğunu anlayamazdım, anlayamadım da. İhtiyaçlarımız bugünkü kadar değildi tabii. Ama buna rağmen de almak istediğimiz bütçe dışı bir şey olduğunda babam “bu sene idare senesi” diye geçiştirir, gelecek yıl alacağını söylerdi.

İdare senesinin hiç bittiğini hatırlamıyorum…

‘Adıyaman’ın her bir yanı meyve bahçeleriyle doluydu’       

Şu komşu amca beni eşek sudan gelinceye kadar… şu komşu teyze ben ağlarken gelip beni şöyle teselli… diyecek bir anınızı paylaşır mısınız?

Bizim zamanımızda komşu bahçelerden erik, kayısı gibi meyveleri çalmak yeni tabirle modaydı. Adıyaman’ın her bir yanı meyve bahçeleriyle doluydu. Biz de zaman zaman babamızın kızmasına rağmen, komşu bahçelere girer, ağaçlara tırmanır, cebimizi erik ve kayısıyla doldururduk. Tabii bahçe sahibi de her seferinde kovalardı bizi. Yakalarsa ne eder diye çok merak ederdim. Bu merakım korkudandı tabii. Bir gün yine erik hırsızlığındayız. Aldığımız beş on tane erik veya kayısı. Bahçe sahibin sesi, köpeğin havlamasıyla kaçma zamanı geldiğinin farkına vardık, ağaçtan inerken ayağım takıldığından geç kaldım, bahçeyi tam çıkarken okkalı bir sopa sırtıma indi ama şükür ki ikincisini yemeden bahçeden dışarıya kendimi atabilmiştim!...

Hiç unutur muyum be; gözüm yaşarıncaya, çatlayıncaya kadar gülmüştüm dediğiniz bir anınızı paylaşır mısınız?

Yeni evlenmiştim. Çok zor şartlar altında evlendiğimden öyle çamaşır makinası gibi beyaz eşya alacak param olmadı. Bir gün annem, komşunun eski bir makine sattığını söyledi. ‘Olur’ dedim ve makine eve geldi. Merdaneli bir makinaydı. Komşu kadınla pazarlığa tutuştuk, kaç lira istediğini sordum, ‘90 lira’ dedi. Dalgınlıktan 90’ı ilk anda algılayamadım, ne alakaysa 110 lira istiyor sandım. Serde pazarlık kuvvetli ya, on lira indireyim dedim ve “yüz liraya verirsen alırım” dedim.

Komşu kadın da, aradaki on lirayı anlamamış, “hayır olmaz” diye diretti, “90 liraya veririm” dedi. Ben ısrar ettim, “yüz liraya, veriyorsan ver” diye…

Bu pazarlık yaklaşık 10–15 dakika sürdü ve ne kimse beni, ne de onu uyarmadı…

Ama biliyor musun, ben o makineyi 100 liraya almayı başardım!

Halen ailede anlatır dururlar ve gülmekten karnımıza ağrı girer. Bu nasıl pazarlıktır halen çözemedim. Benim o anki dalgınlığımı anlarım ama pazarlığa şahit olanların hiç birisi mi bunun farkına varmaz, doğrusu onu anlayamadım. İlginçtir!…

‘Yetişirsem Kardeşim Kurtulacak’

Korkumdan… hala aklıma geldikçe tüylerim diken diken olur, dediğiniz bir gerilim hattına takılı anınızı paylaşır mısınız?

Olmaz mı, henüz 4 yaşında Uğur adında bir kardeşim vardı. Okuldan geldiğimde çok hasta olduğunu söylediler. Doktor “Çabuk Adana’ya götürün!” diye havale etmiş. Parasızlığın gözü kör olsun. Babam işyerinden borç bulmaya gitmiş; annem de tanıdığımız bir taksici vardı, onu bulup getirmemi söyledi. Çok uzak değildi, sanırım bin metre kadar uzaktaydı taksi durağı ama hava bir soğuk; bir yağmur, bir fırtına var ki sorma. O havada “Yetişirsem kardeşim kurtulacak” diye inanarak, koşturdum durdum. Durakta tanıdığımız şoför yoktu, şoförü aramak için yine koştum, yine ıslandım, soğuktan tir tir titresem de, “kardeşimi kurtaracağım” ümidi her şeyi bir yana bırakmama sebep oluyordu. Sonunda taksiyi buldum, kardeşim Adana’ya götürüldü. Menenjit hastalığına yakalanmıştı, kurtulamadı; bütün tatlılığıyla, bütün güzelliğiyle bizi bırakıp gitti. Mekânı cennet olsun. Ondan sonra olan kardeşimin adı da Uğur oldu, aileye yeniden uğur getirsin diye…

Sabah kalkar kalkmaz şunu yaparım, bir günüm eğer dışarı çıkmazsam böyle böyle geçer… demenizi istesem, şu kısmı bana kalsın deyip kalanını anlatır mısınız?

Bizim gibi yoğun yaşayanların arzuladığı şeyler vakit darlığından pek gerçekleşmez. Olunca da tadını çıkarırım. Evde kahvaltı etmenin keyfine varırım mesela. O keyfi yaşamak için hep hafta sonunu beklemek zorunda kalıyorum. Sonra yan gelip yatarım. Bazen eşim ve çocuklarımla sohbet ederim, belki oyun oynar, çocukluk yaparım. Eski günleri anmak için kaydedilmiş görüntüleri izler, çocukların bebekliklerinde yaptığı şaklabanlıklara ailecek güleriz. Belki fotoğraflara bakma şansımız olur, o günleri anar, birilerini çekiştiririz tatlı tatlı…

Sonuçta, bir arada olmanın mutluluğunu, bir şeyleri paylaşmanın hazzını yaşamak için önemli bir gün olarak görür ve öyle de yaşarım…

Annemle hep şunu paylaşmak istedim, dediğiniz bir şey var mı, ama olmadı… ya da, babam neden saçımı okşayıp hal hatır sormadı… gibi size dert olan bir şey var mı annenize, babanıza dair… Anlatır mısınız?

İnanmazsınız ama çocukluğumda hep zengin olma hayalini kurdum. Kendim için değil; annem, babam ve kardeşlerim için. Hep nerden geldiğini bilmediğim bir çanta dolusu parayla, onların hayatını değiştirmeyi düşlerdim. Hep bir hazinem olurdu, bazen bir gece yarısı ayağıma takılan çanta, bazen hayatımda hiç oynamadığım şans oyunundan elde ettiğim, bazen aldığım bir ödül, bazen de armağan edilen paha biçilmez bir şeyle onların hayatını değiştirmeyi arzulardım. Olmadı tabii, olması da zaten mümkün değildi. Benimkisi çocukluk hayaliydi sadece...

“Tabii Ki Sezen Aksu’nun ‘Kaybolan Yıllar’ Şarkısı”

Kendinizi, kendinizden çok ama çok sıkılıp dar boğaza girdiğiniz vakitlerde, kimin yerine koyup ona dair düşler kurarsınız? Böyle bir düş kurarım ya da kurmam sana ne be adam demezseniz eğer anlatır mısınız?

Bu soru çocukluğum için değil sanırım. Şimdiye ait bir soru ve cevabı zor. Ama şunu söyleyeyim; çok sıkılıp darboğaza girdiğim vakit, sığındığım Yüce Yaratıcıdır. Açıldığımsa; eşim ve dost bildiğim birkaç kişi. Düş kurma dönemini geçtik, çocukluğumda yeterince kurmuştum…

Alice’in harikalar diyarı gibi benim de kendimi harika hissettiğim yer şurasıdır dediğiniz bir yer var mı? Ya da bir atmosfer? Anlatır mısınız?

Harikalar diyarı diye herkesten gizlediğim, köşe bucak sakladığım mekânlarım olmadı. Ama kendimi daha iyi hissedeceğim atmosfer tabii ki var. Birincisi çok sıkıldığımda, ferahlamak istediğimde, içimin huzur dolmasını arzuladığımda özellikle gittiğim bir türbe var. Sessizce, hiç kimseye söylemeden, adeta süzülürcesine akar giderim; duamı eder, çıkarım.

İkincisi ise; öyle durumlarda annem, babam ve kardeşlerimle birlikte olmayı, yeğenlerimle zaman geçirmeyi, eski günleri anıp kahkahalarla güldüğümüz anıları yinelemeyi severim.

Sonra, tabii ki tatil… Bazen “kaçacaksın buralardan” diye mırıldanırım, kaçacaksın ve her şeyi ardında bırakıp gideceksin, ne sana ulaşacak kimse olacak, ne senin ulaşacağın kimse kalacak ama bunun süresi asla uzun olmamalı; bu defa oradan kaçmak isterim…

Ne güzel şarkıdır o, alır beni nerelere götürür ah bir bilseniz, hele bir de şu sözleri dediğiniz bir şarkı var mı? Anlatır mısınız?

Tabii ki Sezen Aksu’nun ‘Kaybolan Yıllar’ şarkısı…

‘Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler, şimdi bana yeniden ister misin deseler, tek bir söz söylemeye hakkım yok’…

‘Çocukluğumda, Roman Ve Hikâyelerinden Dolayı Kahramanım Kemalettin Tuğcu’ydu’

Kaç defa okudum, hatırlamayacağım kadar çok… Kahramanı şu ya da bu beni derinden etkilemiştir dediğiniz bir roman var mı? Anlatır mısınız?

Çocukluğumda, roman ve hikâyelerinden dolayı kahramanım Kemalettin Tuğcu’ydu. Hep garipleri konu ederdi hikâyelerine, romanlarına. Romanın kahramanı, kötülerin eliyle yıllarca sersefil yaşardı ve hep sonunda iyi insanlara rastlar, dürüstlüğünün karşılığını alırdı.

Dağılan aile bulunup toparlanır, zor günlerden ders alınarak, kendisi gibi olanlara el uzatılırdı. Belki eski Türk filmlerinin konusuna çok benziyor ama ben hep Kemalettin Tuğcu’nun “garip” kahramanlarından birisi gibi oldum, öyle hissettim, öyle de yaşadım zaten.

Gençliğimden bu yana ise Balzac’ın ‘Vadideki Zambak’ı beni derinden etkilemiştir. Kitabın konusu elbette çok güzel olmasına güzel ama aslında beni etkileyen en çok tasvirlerdi. Bir yer, bir kişi, bir olay nasıl o kadar ayrıntılı, nasıl insanı kendisine çekercesine anlatılır, müthiş bir duygu. Sanki kitap okumuyor, sanki film seyretmiyor, bizzat yaşıyormuşçasına gerçek ve etkileyici…

Tabii ki Felix ve Henriette de Mortsauf’un ölüme kadar uzanan aşkı, Henriette’nin ahlakı; etkilenmemek ve unutmak mümkün mü?

Sizi çok etkileyen bir film ve o filmde geçen bir diyalog ya da başka bir şey var mı? Anlatır mısınız?

Film çok ama çocukluğumdan bu yana hafızamdan silinmeyen bir film varsa o da ‘Şampiyon’dur…

Filmi izlerken çok ağladığımı, çocuk oyuncudan çok etkilendiğimi, babasının çocuğunu kazanmak için verdiği mücadeleyi unutmamın mümkün olmadığını söyleyebilirim ama maalesef aklımda diyaloglar kalmadı.

İçim sıkılınca şu şiirin şu dizelerini mırıldanırken bulurum kendimi ya da alırım şu şiir kitabını baktım çok bunalıyorum şu şiirini okumaya başlarım dediğiniz bir şair var mı? Anlatır mısınız?

İlk gençliğimden bu yana her içim sıkıldığında, nedendir bilinmez ama Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Çile’ şiirindeki

“Bu nasıl bir dünya, hikâyesi zor;
Mekânı bir satıh, zamanı vehim.
Bütün bir kâinat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.”

dizelerini sadece içimden değil, kimi kez de mırıldanırım.

Kendinizi çok çaresiz olarak ne zaman hissettiniz, sana ne, bu da anlatılır mı demezseniz paylaşır mısınız?

İnsan, aslında çok çaresiz bir varlıktır. Onca böbürlenmesine, küçük dağları ben yarattım edasına rağmen; ufak bir hastalıkta, içinden çıkılmaz her sorunda ne kadar çaresiz olduğunu anlar ama sıkıntıdan kurtulup feraha erene kadardır bu düşünce…

Elinden kayıp giden sevdiklerini almaya gücün yetmez, gideni geri getiremezsin, mutlu günlerin için dünyaları ödesen yeniden yaşaman mümkün değil. Acizlik mi, elbette ki her insan gibi benim de acziyetim var ama bu yaşam biçimi olmamalı, zorlukların üstesinden gelecek iradeye sahip olmalıyız diye düşünüyorum.

‘Küçük Şeylerle Mutlu Olmayı Becermek Gerek’

Ne çok mutlu oldum, Abidin dediğiniz hiç oldu mu, paylaşır mısınız?

Başardığım her şeyde, ürettiğim her yazı veya şiirde inanılmaz bir mutluluk yaşarım. Aynı mutluluğun sürekli olması için de çabam devam eder. Bunun dışında diyorsanız; evlendiğimde çok mutlu olmuştum, iki oğlum ve bir kızım olduğunda da...

Küçük şeylerle mutlu olmayı becermek gerek diye düşünüyorum. Mutlu olmak için illa da kocaman şeyler beklemenin âlemi yok.

Kendinizi en çok neye yakıştırırsınız, ne bileyim ben, anlatır mısınız?

Siyasi konularda yazı yazmayı hiç sevmiyorum ama hep siyasi yazılarla da okurların karşısına çıkmak zorunda kalıyorum. Belki de en büyük hayalim “kendi halinde bir yazar” olmaktır. Hani roman ve filmlerde sıkça tasvir edilir ya; küçük ve şirin bir kasabada, küçücük bahçesi olan bir evde, eşin ve çocuklarınla hayatını geçirirken, yazdığım roman ve hikâyelerin, dünyanın diğer ucundaki okurlara ulaşması ve onların hayatına bir güzellik katması…

Bu dünyaca tanınan bir yazar olmak, şan, şöhret isteği olarak anlaşılmasın; aksine tanınmayı hiç sevmeyen birisiyim. Yazmak, benim için yaşamakla eş değer olduğundan, ben yazayım, insanlar okusun ama beni de çok merak etmesinler diye düşlerim…

Sonuçta söyleyecek sözüm var, söylüyorum. Adımın ne önemi var, diye düşünenlerdenim.

Hoşunuza giden, kendinizi onları taktığınızda, giydiğinizde ya da baktığınızda iyi hissettiğiniz kıyafetleriniz, takılarınız ya da ona benzer eşyalarınız var mı? Anlatır mısınız?

İlla da şu diyemem ama hem spor kıyafeti, hem takım elbiseyi, hatta kravatı çok severim. Saatim ve yüzüğüm olmadan asla sokağa çıkmam ve hep bir künye takmak istemişimdir ama yüzüme karşı söylenen bir söz yüzünden künye sevdamı yıllar öncesinde bıraktım…

Aslında ben şu ülkenin şu kentinde aha da şu işi yapmalıydım dediğiniz oldu mu hiç? Olduysa anlatır mısınız?

“Ne iş olsa yaparım abi!” diyenlerden değilim ama birçok işi de yaptım, yaparım da. Sakinlik özlemim olsa da, hareketli yaşamdan vazgeçemiyorum. Adını bilmediğim gizemli bir kentte olmayı hep istemişimdir. Tarihi dokusuyla, doğal güzellikleriyle ve her türlü imkânlarıyla dopdolu bir kentte; yine hareketli bir yaşam arzularım.

‘Yağmurda Islanmayı Çok Seviyorum’

Yağmurda sokaklarda bir başına dolaşmaktan…  yazın deniz kenarında ateşin etrafında gitar çalıp şarkı söylemekten… baharda kır evinde olmaktan… ya da şunu yapmaktan etmekten hoşlanırım dediğiniz şey nedir? Anlatır mısınız?

Yağmurda ıslanmayı çok seviyorum, yani Allah’ın rahmetinden kaçanlardan değilim. Hayatım boyunca şemsiye kullanmamı saysam bir elin parmaklarını geçmez. Elime geçtiğinde; sabahın ilk ışıklarıyla deniz kenarında yürümeyi severim. Her bahar geldiğinde tatil aşkım depreşir ama her zaman bu gerçekleşmez, herkesin gittiği yer değil, benim keşfedeceğim yerlere gitmeyi isterim. Tek olmak için değil, yeni yerler keşfetmek için…

Takıntınız, uğurunuz, uğursuz bildiğiniz bir şey var mı? Kara kedi önünüzden geçse örneğin? Anlatır mısınız?

Takıntım yok, uğur ve uğursuzluklara inanmam. Kara kedi önümden geçti diye de dünyam yıkılmaz ama nedendir bilinmez, çocukluğumdan bu yana “salı günü tırnak kesilmez” diye diye beni de alıştırmışlar da haberim yok!

Felsefe kadar başınıza taş düşsün… olur mu, felsefe benim için… felsefe hayat için… düşünürken… insanlık… velhasıl velkelâm, felsefeyle uzaktan yakından, her neyse, ilişkiniz nedir? Varsa var olanı, yoksa yok olanı anlatır mısınız? Bir de, “Hiç” kavramı sizin için ne ifade ediyor?

Felsefe yapma, desem tam yeridir ama felsefe yapılması gerektiğinde de yapılıyor işte. Benim felsefeye bakışım ise hayatın anlamıdır, gerçeğe ulaşmadır. Bu dünya ile öbür dünya arasına kurulan köprünün dile gelmesidir. Yani bir hikmettir, bir asalettir, bir irfandır felsefe…

Diğer sorunuz “hiç”ti, o zaman hiç olanı niye cevaplayayım ki. Şaka tabii. Hiç, benim için farklı, senin için farklı anlamı olabilecek bir yokluktur. Bazen “önemsiz”, bazen “yok”, bazen “manasız”, bazen de “asla” anlamına gelir ama aslında bütün bunları bezgin bir şekilde ifade etme şeklidir hiç…

“Benim İçin Sadece ‘İyi Biliriz’ Demelerini İsterim”

İnsanlar sizi nasıl tanıyıp nasıl ansınlar istersiniz?

Bakın burası biraz karışık; doğrusu, tanınmayı hiç sevmediğimdir. Adımın öne çıkmasını da istemem. Kendi halinde bir yaşamı seçenlerdenim. Ama mesleğimiz de bunu götürmüyor. Her gün yazı yazıyorum, her gün sesimi uzaklara duyuruyorum.

Benim için sadece “iyi biliriz” demelerini isterim. Kötü bilecekleri hiçbir şeyin altında adımın olmaması en büyük dileğimdir…

 “Ben ölmek için yaşıyorum, ya siz?” cümlesinin size çağrıştırdıklarını bize anlatır mısınız? Ha bu arada; her şey için teşekkürler, sağolun, eyvallah! Dinliyorum, anlatınız!

Biz dünyaya direk kalmak için mi yaşıyoruz derdim ama demiyorum. Elbette her canlı bir gün ölecek; ben de, siz de, hırsıyla dünyayı yiyip bitirmek isteyenler de.

Gaiplerden gelen ses, öte dünyanın asıl mekân olduğunu bize öğretiyor, böyle iman etmemiz isteniyor. O zaman konaklamak için geldiğimiz bu yerde “daimi” olmadığımızın farkına varmalıyız. Böylece insanları incitmeyi, hak yemeyi, zulümleri… hasılı kötülükleri de her defasında yeniden düşünürüz. Hani hikâyedeki gibi, sıkça “Ölüm var padişahım!” diyenimin olmasını isterdim.

Sadece bana değil tabii. Özellikle her siyasinin, her seçilmişin, her makam ve koltuk sahibinin de kulağına “Ölüm var padişahım!” diyen birisinin olmasını isterim…

Yazının başında çocuktuk, şimdi büyüdük ve ölümü bile düşünür olduk, ne uzun bir söyleşi bu…

Sorular zordu, cevabını vermek hiç de kolay değildi ama keyif aldım, ben de teşekkür ediyorum.

Gidecek ama nasıl?

Geçen gün bir taziyede karşılaştığım birkaç CHP’li dostum, “bugünlerde bizi yazmıyorsun” diye içerlendiler(!) Ben de, “yarını bekleyin” diye önceki gün yazdığım “CHP’de kaç bininci kurultay” yazımı söyledim.

Elbette onların içerlenmesi bana takılmak içindi…

Ama CHP’yi yazmamak ne mümkün…

Bir gün ara verdim, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, yeni malzemeyi uzatıverdi, bırakır mıyım aldım…

İsterseniz önce bir fıkra anlatayım…

***

Nasrettin Hoca, yeni elbiselerini giyinip, eşeğiyle köyde tur atıyormuş…

Bir çalım, bir çalım ki sormayın.

Hani üzerindeki kaftan da yeni, köylülere göstermesi gerekiyor.

Köy meydanına geldiğinde, nasıl olduysa oldu, eşeğin azizliğine uğramış olsa gerek ki,  dengesini kaybederek yere düştü.

Bütün çalımı boşa gitmekle kalmadı, moda deyimle de karizmayı çizdirdi…

Üstelik de sinir bozucu bir şekilde kahkahalarla gülen köylüsüne ne diyecek?

Düştüğü yerden doğrulan Nasrettin Hoca, sağını solunu silkelerken bir yandan da kahkahayla gülen köylüsüne cevap yetiştirir;

-Ne gülersin be adam! Düşmesem de inecektim zaten, diye…

***

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, göreve geldiğinden bu yana bir ileri, iki geri yapmayı alışkanlık edindi…

Hem söyledikleri sözü geri almayla ünlendi, hem de “giderim ha!” tavrı…

Şu kadar oy almazsam giderim” dedi, sonra düzeltti, “yeterli oy almazsam giderim.”

Bu “yeterli” kısmının kime göre yeterli olduğunu söylemedi…


Mesela barajı geçmek yeterli miydi, dereden geçmek mi yeterli, çıpırda boğulmak mı?

Tek başına iktidar olacak oy almak mı, yüzde ellinin üzerine çıkmak mı?

Yoksa bir önceki seçimden bir puan fazla almak mı?

Bütün bunlar belli değil elbet, seçim sonucunda ne gelirse “halkımız bize burayı layık gördü” mü diyecek, yoksa “ben bundan fazla bekliyordum” deyip istifa mı edecek?

Yoksa ayağını kaydırmak için pusu kuranların iteklemesini mi bekleyecek?

Bir defa değil, iki defa değil, neredeyse her ortamda “şu kadar oy almazsam” deyip, istifa sinyalleri veriyor.

Bu sinyaller de, şebekelerde arızaya sebep oluyor.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun gitmesini isteyenler, “o kadar oy alamayız” diye teselli buluyor…

Gitmesini istemeyenler ise “bu oy hayal, kesin gider” diye üzülüyorlar…

Bazıları da iyi niyetinden “yüzde elli” hesapları kuruyor, iddialı bir şekilde…

Kılıçdaoğlu da iddialı…

Daha önce iktidar hayali kuran Kılıçdaroğlu, şimdilik bundan vazgeçmiş gibi görünüyor.

Şimdilerde “Eğer bu seçimde oylar artmazsa çeker giderim. Koltuk hırsım yok. Ben genel başkan olmasam da, genel başkan olan kişiye tam olarak desteğimi gösteririm” diyor…

Yani CHP’yi iktidara götürecek oy oranını değil, Baykal’ın aldığından fazlasını kendisi için hedef belirlemiş…

Ama hangi Baykal’ın?

Barajı zar zor geçen mi, ana muhalefete yetecek oy alan Baykal’ın mı?

Kısaca 2002 mi hedefte, 2007 mi?

Orası belli değil ama Fatih Altaylı’ya konuşan Kılıçdaroğlu, “oylarımız artmazsa giderim” sözünden sonra “iktidarı” da lütfen ağzından çıkarmış…

Bir başka deyişle, CHP’nin bir önceki oyundan fazla alacak…

Sonra da iktidar olacak…

O zaman CHP’nin en az yüzde 48 oy alması gerekiyor…

Hani AK Parti’yi de geçsin diye…

Kanımca Kemal Kılıçdaroğlu, genel başkanlık koltuğunda çok oturmayacağını nihayet anladı.

Deniz Baykal’ın diskalifiyesi, Önder Sav’ın savsaklanması, kurultayda çarşaf liste kavgası, korku imparatorluğunun yıkılması, bütün bunlar koltuğu sağlamlaştırmaya yetmiyor…

Kemal bey gideceğini biliyor ama nasıl gidecek ona kendisinin karar vermesini istiyor…

Hiç değilse öyle görünsün diye çabalıyor…

Tıpkı Nasrettin Hoca gibi…

Zaten düşmese de inecekti…


Naif Karabatak
17 Aralık 2010

Öcalan-Özkök el ele!

Zaman Gazetesi Yazarı Hüseyin Gülerce, geçen hafta bir kafede İmralı Sakini Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla çay içip sohbet etti…

Ve kıyamet koptu…

Gülerce’nin Fethullah Gülen’e olan yakınlığını bilenler, onu “temsilcisi” gibi gösterip, “Gülen Cemaati ile PKK işbirliği yapıyor” veya “görüşüyor” diye haberler yapıldı, yorumların ardı arkası kesilmedi.

Televizyonların en hararetli tartışma programlarında Gülen cemaati ve PKK ilişkisi veya işbirliği vardı…

Sonunda Hüseyin Gülerce,hata ettiğini” belirten bir yazı kaleme aldı.

Hata etmişti, çünkü bu ülkede terörün bitmesini istemeyen, terörden nemalanların olduğunu unutuvermişti…

Hata etmişti, çok ama çok hatalar etmişti…

Bir gazetecinin, bir yazarın herkesle ve herkesimle görüşüp, konuşabileceğini biliyordu ama Öcalan’ın avukatlarıyla değildi…

Çok hata yapmıştı, demokratik açılım süreciyle başlayan özellikle Güneydoğu’da yaşayanlara verilen haklar, ya da bir başka deyişle, verilmesi gereken haklardan rahatsızlık duyanların olabileceğini unutmuştu…

O zaman çeksindi cezasını…

Bunun için özür diliyordu Gülerce, ironi yaparak…

Ve aslında bu yorumu yapanların ne kadar demokrat olduğunu da ortaya yere koyuyordu, ne kadar ikiyüzlü olduklarını, ne kadar riyakârlıkla iç içe bulunduklarını…

Ama bir şeyi bilmiyordu Sayın Gülerce

Hürriyet Gazetesi Yazarı Ertuğrul Öztürk’ün de aynı avukatlarla görüşeceğini…

Ve bilmiyordu, onun görüşmesinin alkışlanacağını…

***

Dün Hürriyet Gazetesindeki köşesinde bunu anlattı Ertuğrul Özkök…

İmralı’da maçı kim kazanıyor” başlığıyla verilen köşe yazısının ilk girişi “Dün Abdullah Öcalan’ın avukatları ziyaretime geldi” şeklindeydi…

Sayın Gülerce, yüzlerce kişinin kahvaltı ettiği bir cafede, üç kişiyle görüşmüştü…

Sayın Özkök’ün görüşmesi farklıydı…

Avukatlar Özkök’ü ziyaret etmişti…

O zaman bunda çok daha fena bir işbirliği sezilebilirdi…

Avukatlar anlatmış, Özkök de İmralı’yı köşesine taşımıştı…

İmralı sakininin, orada nasıl kaldığı, ne yaptığı, gününü nasıl geçirdiği gibi ince detaylara yer vermişti…

Avukatları neyi anlatmışsa köşesine taşımıştı…

Belki de “taşı” dediklerini taşımış, diğerlerini “yazılmamak” kaydıyla dinleyivermiştir…

Belki o da görüşlerini paylaşmış, terör sorununun nasıl çözüleceğinden bahsetmiştir.

Belki de ülkenin hayrına çok şey söylemiştir…

Anaların ağlamamasından bahsetmiştir, tıpkı Sayın Gülerce gibi…

Ya da “silahlı çözümün zamanının geçtiğini” söylemiştir, tıpkı Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir gibi…

Kan dursun artık” diye şehit ailelerinin isyanlarını dile getirmiş, boş yere hayatını kaybeden gencecik insanlarıdan bahsetmiştir.

Yani sayın Özkök de, tıpkı benim gibi, tıpkı sizin gibi, tıpkı Hüseyin Gülerce gibi huzurlu ve daha özgür bir ülkede yaşama isteğimizi aktarmıştır…

Hatta bunun için üzerine düşen bir görev varsa onu da yapacağını söylemiştir.

Adının tarihe altın harflerle yazılmasını kim istemez…

Terör belasından ülkeyi kurtardı, belki de on binlerce genci de kurtarmış oldu” diye anılmayı kim istemez…

Bütün bunları sayın Özkök’ün söylediğinden eminim…

Bu ülkede yaşayan ve bu ülkeyi ve insanı seven herkesin söylemesi gerekenleri söylemiştir…

Tıpkı Hüseyin Gülerce gibi…

Ama sayın Gülerce’yi Fetullah Gülen’e yakınlığı nedeniyle linç etmek isteyenler, sayın Özkök için tek laf etmediler…

Bir laf edilsin diye ben köşeme aldım sanmayın, riyakârlığın, çifte standardın bu kadarına da pes demek için aldım.

Onlar gibi yapıp, “Öcalan-Özkök el ele” der, kenara çekilirdim ama bu hiç de ahlaki olmazdı…

Söyleyecek sözüm varsa, söyleyecek imkânım da bulunuyorsa neden bunu değerlendirmeyeyim…

Belki akan kan durur…

Birileri rahatsız olur, ellerindeki terör kozu gider ama olsun…

Naif Karabatak
16 Aralık 2010


14 Aralık 2010 Salı

CHP’de kaç bininci kurultay?

CHP’lileri yine bir heyecan sarmıştı. Gerçi henüz çarşaf mı, torba mı, zarf mı, rulo mu olacağı belli değildi ama olsun, CHP bir kez daha kurultaya gidiyor, bir kez daha yenileniyor, bir kez daha partiye “taze kan” geliyordu ve bir kez daha sosyal demokratlar şaha kalkıyordu.

Ve derken mevcut genel başkan alkışlarla kürsüye geldi.

-Sevgili partililer, sevgili delegeler, bir türlü sevgili olamayan genel başkan adayları ve tabii ki yandaş ve de Candaş medya mensupları. CHP’nin 9 bin 999’uncu kurultayına hoş geldiniz!!!

Bir alkış koptu ki, kızılca kıyamet. Söylediğinde bir şey yoktu ama olsun, genel başkanı motive etmek lazımdı, çok ihtiyacı vardı çook…

Devam etti genel başkan…

-Sevgili arkadaşlar, nihayet CHP sol bir parti oldu. Nihayet solda birliği sağladık. Genel başkan adayı arkadaşlarımla da kafa kafaya verdik ve çarşaf listede anlaşık…

-Ne çarşafı kardeşim, blok listede anlaştık…

-Hayır, oyunbozanlık etmeyin, zarf listede anlaştık…

-Yok yanlışınız var. Biz aslında açık oy gizli tasnif yapmalıyız, hani atalarımızdan öyle gördük, kemiklerini sızlatmayalım icabında…

-Sayın adaylar, sayın adaylar lütfen sakin olun ve kendinize gelin, kafamın tasını tarağını ve bilumum güzellik malzemelerini de attırmayın. Biz sizle konuştuk, çarşaf listede hemfikir olmadık mı?

-Hayır, o senin fikrindi.

-Evet, rakibim olsa da arkadaşıma katılıyorum, o senin fikrindi.

-Ben de katıldım gitti…

-Ben de katılsam mı, dur eski genel başkanıma sorayım, evet katılıyormuşum…

-Arkadaşlar, bakın bütün basın bizi izliyor, televizyonu açık vatandaşların da gözü kulağı bizde, yamukluk yapmayın. Hani konsensüs sağlamıştık, hani uzlaşmıştık…

-O ikisi de aynı şey bir kere. Neyse sen uzlaşmayı, kendi fikrini kabul ettirme olarak algılıyorsun.

-Evet, haklısın ama zaten biz hep “uzlaşma”yı partimizin fikri üzerine anlaşma şeklinde yorumlamıyor muyuz, bu bizim geleneğimiz değil mi?

-Nereden oluyormuş?

-Hatırlayın, bundan 50-60 yıl önce AK Parti döneminde de “uzlaşalım” diyorduk ama “kendi fikrimizde” uzlaşıyı istiyorduk…

-Ama hep halktan darbe yiyorduk.

-Halk bizim halk, döver de, sever de…

-Ama partileri dövmemeleri lazım, dövünce sandığın dibine gömülüyoruz.

-Dersi, -pardon- kurultayı yine kaynatmayın, gelin 9 bin 999’uncu kurultayımızı tamamlayalım. Beyaz, hem de pirüpak beyaz, bembeyaz bir sayfa açalım, yolumuza kaldığımız yerden devam edelim.. Evet, çarşaf liste diyenler…

-Ben demiyorum kardeşim, nasıl olsa haftaya 10 bininci kurultayımızı yapacağız. O zaman deriz.

-Yapmayın arkadaşlar, bakın mizah dergilerine konu olduk, komedi programları hep bizden bahsediyor. Cenk Gülen ve Naif Karabatak gibi mizah yazarları da bizi köşesine taşıyor, yapmayın, etmeyin, 10 bininci kurultayı bize göstermeyin…

-Bana ne, bana ne, ben oynamıyorum, ya torba liste, ya yeni bir kurultay…

-Yahu yeni kurultaya ne gerek var, aha da işte kurultay, ne diyecekseniz burada deyin.

-Tamam işte ben torba liste diyorum…

-Hay başına torba geçe emi! Torbadan liste mi olur? Tamam kabul. Çarşaf listeyi torbaya koyalım olsun bitsin.

-Tamam yahu kabul ediyorum, hani torba var ya ondan…

-Hayır ben kabullenemem, böylesi bir ihanete göz yumamam, içerideki düşmanlara partimizi yedirtmem, korku imparatorluğuna son!

-Yahu ne korkusu, ne imparatorluğu, kurultaya gidiyoruz cenge değil.

-Olsun, ben rulo liste istiyorum…

-Tamam ya senin de dediğin olsun. Çarşaf listeyi önce rulo yapar, sonra torbaya koyarız…

-Peki benim dediğim ne olacak, yoksa siz beni beğenmiyor musunuz?

-Pardon, sen ne demiştin sayın adayımız…

-Ben de zarf liste demiştim…

-Tamam be, tamam. Senin de dediğin olsun.

-Nasıl olacak?

-Şimdi şöyle olacak, önce çarşaf liste yapacağız, onu rulo şeklinde kıvıracağız, sonra onu zarfa koyacağız, zarfı da torbaya…

-Hay aklınla bin yaşa, sende acayip sosyal demokrat bir hava sezdim…

-Haklısın aday arkadaşım, hepimizin dediği oldu…

***

-Çaylarrrrr…

-Çaycı aradan çık, kurultaya geçeceğiz, hepimizin ortak iradesi sandığa yansıyacak…

-Yahu siz bu kadar uğraşıyorsunuz ama yine sandığa girecek olan çarşaf liste, sadece kılıfı değişik.

-Olur mu, hepimizin dediği oldu.

-Şimdi “nah oldu” diyeceğim, burayı sansürlerler, o nedenle öyle demiyorum.

-Ne diyorsun ya…

-Şimdi önce çarşaf liste alınacak, liste rulo edilecek, zarfa konulacak ve torbaya atılacak, sandıktan çıkan ne olacak?

-Ne olacak?

-Çarşaf liste…

-Çaycı haklı arkadaş! Biz kurultay istiyoruz, haftaya yeni bir kurultay yapalım…

-Yapalım yahu yapalım! 50 yıldır kurultay yapıyoruz zaten, başka ne yapıyoruz ki…

Naif Karabatak
15 Aralık 2010

Devlerle Kapışan Merinos


Anadolu Kaplanlarının önemli temsilcilerinden birisi hiç kuşkusuz ki Merinos Halı’dır. Ancak bugünlerde Merinos Halı’nın üzerinde “Medya Bulutları” dolaşıyor.

Adeta bir linçe tabii tutulan Merinos, yıpranıyor mu, yıpratılıyor mu?

Bütün bunlar sadece haberlere bakarak karar vermek zor.

Daha önce Merinos’u ve Erdemoğlu ailesini az da olsa tanımak gerek diye düşünüyorum.

İsterseniz anladığımız kadarını anlatalım…

Dışarıdan gazel okumanın çok kolay olduğunu biliriz ama Merinos’u Gaziantep’te, Adıyaman’da, Besni’de, Gölbaşı’nda ve daha birçok Anadolu kentinde sormak lazım…

Yoldan geçerken, hiç abartısız, kim olursa olsun, ilk karşılaştığınız kişiye “Merinos”u, yani “Erdemoğlu ailesini” sorduğunuzda alacağınız cevabın menfi olacağını hiç ama hiç sanmıyorum.

Hayırseverliğiyle hep gündemde olan bir ailenin, “dine savaş açıyor” gibi yansıtılması, öncelikle insaf ölçüleriyle hiç bağdaşmıyor…

Ama ortada da korkunç denecek bir iddia var…

İddiayı ilk önce Akit gazetesi ortaya attı…

Cami Halısı da satan Merinos’un, işçilerine “Cuma Namazı” dâhil, “namaz yasağı” koyduğu iddia ediliyordu…

Hani vakit namazları mescitte kılınır ama Cuma Namazı, toplu olarak kılınması gereken bir ibadet. Vakit namazları, tezgâhın hemen yanında da eda edilebilir ama “Cuma namazı” farklı…

Öncelikle bu inanç ve ibadet özgürlüğüne aykırı olduğu gibi, insan haklarına da aykırıdır.

Haberin balon olma ihtimali çok daha fazla ama neden?

Çamur atılınca izi kalan haber, yaygın basının ve özellikle de dini hassasiyeti olan internet sitelerinin en birinci haberi olup çıktı…

Peki gerçekte böyle bir şey var mı, yalan mı, atılan iğrenç bir iftira mı, yoksa “inanç düşmanı” bir yönetim mi hâkim Merinos’ta…

Merinos, ürettiği halı ve ev dekorasyon malzemelerinin yanında, özellikle eğitime yaptığı katkılarla tanınıyor.

Besni’de birbiri ardına yapılan okulların yanı sıra inşaatına başlanan Eğitim Fakültesi’yle de adından söz ettiriyor, çok sayıda hayır dua alıyor…

Elbette eğitime yatırım yapmak, “namaza” izin vermek anlamına gelmez…

Başka yönleri var mı diye baktım…

Merinos Halı, camiler için de tek tip halı üretiyor…

Besni’deki camilerin neredeyse tamamı da bu halılarla döşeli…

Ve bu halıların tamamı da Merinos’un hediyesi…

Yani ücretsiz veriliyor…

Camiyi sevmeyen bir firmanın, camiye halı bağışlaması pek mümkün gözükmüyor…

İşletmelerine eleman alırken, en önemli şartın “Besnili olmak” gibi bir memleket sevdasıyla da dolu olan bir aile…

Kalifiye elemanın dışında, tüm çalışanlarının Besnili olması için çaba harcayan birisi…

Bir başka deyişle “Cuma namazına dahi izin vermediği” iddia edilen Erdemoğlu’nun yanında çalışanların tamamına yakını hemşerisi…

Akrabası, eşi, dostu ve yakını…

“Namaz kılmayacaksın!” diye bir emir vermek, ahlaki açıdan kabul edilemez olduğundan, her işveren bunu diyemez…

Peki kendi hemşerisine, hısımına, akrabasına, birlikte büyüdüğü, aynı havayı soluduğu, aynı özlemi çektiği, aynı kente aşık olduğu insanlara yapan olur mu?

Sanmıyorum…

Belki de Merhum Mehmet Erdemoğlu’ndan sonra göreve gelen İbrahim Erdemoğlu’nun gözünü hırs bürümüş, bir saniye bile işçiler boş kalmasın diye “ha bire çalışacaksınız” demiştir, diye düşünmek lazım…

Bu da pek mantıklı değil…

***

O zaman geriye kalıyor devler savaşı…

Son yıllarda başarı trendi hızla yükselen Merinos Halı, “büyük” firmaların korkulu rüyası olmaya başladı…

Bu haberle Merinos’a büyük bir darbe vurulmaya, başarı trendini tersine çevirmeye çalışıyorlar gibi bir izlenim hâkim…

Erdemoğlu ailesi öyle iddialı ki, “bunu ispat etsinler, şirketimi bırakmaya razıyım” diyecek kadar hem de…

Hadi diyelim bu doğru değil, Erdemoğlu ailesini yakından tanıyan ve içinde dini hassasiyeti çok olan yaklaşık 40 sivil toplum örgütünün destek mesajı ne ola?

Ne olacak, Merinos, devlerle kapışmaya başladı…

Sorunun can damarı işte bu savaşta…

Ve bu savaşa malzeme üreten çirkin haberlerde, yorumlarda…

Çok zor değil, fabrikalara gitmenize de gerek yok, gözünüzü boyayabilirler(!)

İyisi mi gelin Besni’ye, ilk karşılaştığınız kişiye sorun…

Nasılsa ya annesi, ya babası, ya kardeşi, ya da çok yakını Merinos çalışanıdır ve ne kadar zulüm(!) yapıldığını iyi bilirler…

Çamur atmak kolay da, sahi bu çok iğrenç değil mi, daha yumuşağı kurtarmaz mı?
Naif Karabatak/CafeSİyaset.com
14 Aralık 2010

12 Aralık 2010 Pazar

Türksün, “Çiş” Edemezsin!

Bir okul ve okulda bir sınıf, sınıfta öğretmen ve öğrenciler var. Öğrencilerin bir kısmı Alman, bir kısmı Türk vatandaşı. Dersin konusu ise “İnsan Hakları”, dersi veren ise bu konuda eğitim alan ve aldığı eğitimi öğrencilere aktaran bir öğretmen…

Dersin adı “İnsan Hakları” olunca, o derste ve o dersi veren kişinin hak ihlali yapabileceğini, insanları kimliklerine, kıyafetlerine, dinine, mezhebine göre değerlendirme yapacağını aklınıza bile getirmezsiniz.

En demokrattan daha demokrat olmalı, çünkü bu işin kitabını yazmadıysa bile içinde yazılanları sular seller gibi okumuş.

O kadar okumuş ki, bugün kalkıp onun dersini verecek bir konuma gelebiliyor…

Ama ırkçılık, aynı zamanda bir hastalıktır da…

Irkçılık, insanı içten içe kemiren, onu insanlıktan çıkaran bir takıntıdan başka bir şey değildir.

Nitekim deminden beri insan hakları konusunda duyarlı olmasını beklediğimiz öğretmenimiz, birden bire ırkçı kimliğiyle karşımıza geçiyor…

Almanya’da…

Aşağı Saksonya eyaletinde…

İnsan Hakları dersi verdiği bir sınıfta…

Henüz 9’uncu sınıf, yani bir başka tabirle de lise bir öğrencisiyle yaşadığı bir diyalogda ortaya çıkıyor…

Doğru ama yalan, dersten kaçmak için ama değil, fark eden bir şey yok, kız öğrenci “Tuvalete gitmek istiyorum” demiş…

Öğretmenin ise normal şartlarda iki hakkı var, ya öğrencinin tuvalete gitmesine izin verecek “çabuk gel” de diye tembihleyecek…

Ya da “Dersin sonunu bekle” deyip, o öğrencinin kıvranmasına razı olacak…

Öğretmen ikincisini tercih ediyor ama bununla kalmıyor…

Öğrencinin dersin adının da etkisiyle “tuvalete gitme hakkım var” demesine sinirleniyor…

Çünkü “hak” diye karşısına çıkan öğrenci aynı zamanda Türk…

Alman vatandaşının da çişi gelebilir, Türk vatandaşının da…

Ama öğretmen buna inanmıyor…

“Türk olduğu”nu söylüyor, “burada” yani Almanya’da “haklarının bulunmadığı”nı belirterek, tuvalet izni vermiyor…

İddia böyle…

Sadece iddia değil elbet, okul yönetimi bu suçlamayı kabul edip, öğrenciden ve ailesinden özür dilemiş…

Öğretmen hakkında da soruşturma başlatmış…

***

Irkçı öğretmenin sürüm sürüm süründürülmesini, burnundan fitil fitil getirilmesini isteyen birisi değilim.

Irkçılığın insanı ne hallere getirebileceğini örneklendirmek için köşeme aldım.

Dikkat ederseniz, kişilerin tahsili, makamı, gördüğü eğitim, verdiği ders, onun insanlara bakış açısını değiştirmeye yetmiyor…

Kültür çok farklı bir şey…

Bir de tabii ki insanın kendi anlayışı, sahip olduğu değerler…

Sözde insan hakları dersi veriyor ama insanlıktan bihaber…

Irkçılık kanına öyle işlemiş ki, kendi ırkından başkasının bir hakkı olabileceğini kavrama gücü de yok.

Sonra öyle bir ırkçı ki, bunu çişe kadar indirgeyebiliyor…

Öyle bir ırkçı ki, aldığı bütün eğitime, okuduğu bütün kitaplara inat, insan haklarını ihlal ederek, bu dersi verebileceğini sanıyor…

Tıpkı kendisini demokrat sananlar gibi…

Ülke olarak böyle düşünen, böyle yaşayanlara karşı bir aşinalığımız da var…

Gerek siyasiler, gerek bürokratlar ve gerekse “aydın” diye geçinen çok yazar aynı düşüncede…

Olayın bir Alman ve bir Türk arasında geçmesi, sadece bu iki ırk veya etnik kimlik veya din arasında geçtiğini anlatmaz…

Ülkenizde yaşayan farklı kimliklere bakış açınız da çok önemli…

Farklı din ve mezheplere nasıl yaklaştığınız, sizin hakkınız bildiğiniz şeyleri, bir başkasına ne kadar reva gördüğünüzle ilintili bir şeydir bu…

İster karşınızdaki Türk olsun, ister Kürt, ister Laz, ister Çerkez, sizin sahip olduğunuz tüm, ama hiç ayırmadan tüm haklara sahip olması fikrinde misiniz?

Yine karşınızdaki hangi dinden olursa olsun, size tanınan ve tanınması istenen özgürlük alanını, karşınızda bulunan ve belki de hiç sevmediğiniz bir dine mensup olana da tanınması gerektiğine inanıyor, bunun için bir çaba içerisine giriyor musunuz?

Değilse, sizin o ırkçı, kafatasçı, faşist öğretmenden bir farkınız kalır mı?

Yoksa siz de o öğretmen gibi “Sen Türksün, çiş edemesin” diyenlerden misiniz?

Naif Karabatak/CafeSiyaset.com
13 Aralık 2010