9 Aralık 2010 Perşembe

Eylem Yapacaklara Tavsiyeler…

Bugünlerde eylemlerle yatıp, protestolarla kalkıyoruz. Sonra yapılan eylemde atılan dayakların kaç şiddetinde olduğunu hesaplayıp, “düşük” olup olmadığını da tahlillerden anlıyoruz…

Kimi protestolarda eylemciler mağdur oluyor, kiminde de polisler, kiminde de katılımcılar…

Madem her yerde eylem yapılıyor, madem protestoların ardı arkası gelmiyor, o zaman bazı tüyolar vereyim de, sonra “hiç akıl veren olmadı ki” diyen çıkmasın…

Öncelikle, protesto girişiminin veya eyleminin her halükarda püskürtüleceği akıldan çıkarılmamalı…

Her eylemci ona göre tedbirini almalı. Bunun hükümetle, partiyle, pırtıyla alakası yok. Ortada yasal olmayan bir eylem varsa, yasayı uygulama konumunda olanların bunu püskürteceğini de hesap etmek gerekir.

Ancak, sorun nasıl püskürtüleceğinde yatar…

Her polis, kendi kültürüne, yaşam tarzına göre eylemleri değerlendirir. Kimi görev bilir, kimi öç alınacak mekân olarak görür. Herkes sırtında elbisesi, elinde silahı olunca kendisini bir şey sanacak değil ya. Elbise ve silahla değil, yasalarla görev yapacağını bilenler de olacaktır…

Yani işiniz biraz da şansa kalmış…

Sonuçta burası Türkiye, eylem yapanlar da bu ülkenin insanı, eylemi püskürtenler de. Siz farklılıklara nasıl bakıyorsanız, polislerden de aynı oranda bakanlar çıkacaktır. Yani aynaya bakarsanız, polisin sizler gibi olduğunu göreceksiniz; kimi iyi, kimi kötü, kimi beceriksiz, kimi becerikli ve kimi insancıl, kimi olabildiğince kaba…

Gelelim eylemlerde ve protestolarda kullanılacak malzemelere, dile getirilecek argümanlara…

Biraz yenilik getirin, ne o her eylemde, modası geçmiş beylik laflar, modası geçmiş dövizler. Hiç yenilikçi değilsiniz, bizim 1970’li yıllarda bıraktığımız gibisiniz…

Bunun için beste yapın, güfteniz olsun, farklı mekânlar, farklı motifler kullanın, yaratıcı olun canım…

Önce niyetinizi kendinize söyleyin. Aman sesli söylemeyin, bir duyan olur…

Yaramaz futbolcular gibi sakatlanma numarası yapacaksanız, bunu iyi oynayın. Antrenmanlarda bir arkadaşınız bu konuda size yardımcı olabilir. Hatta “hamileydim, düşük yaptım” gibi yeni metotlar da deneyebilirsiniz…

Sakın ama sakın üniversitelerin özgür düşünme ve düşüncesini ifade etme mekânları olarak algılamayın. Sizin gibi düşünmeyen konuşmacıları susturun, sizin gibi giyinmeyenleri atın dışarı gitsin…

Bunun için farklı yollar deneyin; Bırakın demokrasiyi, demokratlığı, sağcılığı, solculuğu. Bütün bunların laf olduğunu siz çok iyi biliyorsunuz, karşınızdakini konuşturmayacaksınız, hayat hakkı tanımayacaksınız, işte o kadar!

Sizden farklı düşüneni konuşturmadığınız gibi, arada sırada sizin gibi düşüneni de konuşturmayacaksınız ki, dostlar sizi pazarda görmüş olsun…

Protestoda kullanılacak malzemeler iyi seçilmeli, ülke ekonomisine ve muhatabınıza vereceği zayiat hesaplanmalı…

Yumurta atılacaksa, sayıyla mı atılacağı, ikişer, üçer mi atılacağı iyice analiz edilmeli, gerekirse bütün muhasebe bilgisiyle test edilmeli. Vatandaşın sofrasına koyamadığı yumurtaları her eylemde atarak, yoksulların boş yere yutkunmasına fırsat verilmemeli…

Bunun için daha az masraflı olsun diye “pamuk yumurta”yı öneriyorum…

Ama pamukları marketten almayın pahalı olur. İyisi mi girin pamuk tarlalarına, rüzgârın sağa sola savuşturduklarını doldurun torbalara, gidin eylem yerine…

Efendim, bu acıtmaz mı, illa acıtacak bir şey mi istiyorsunuz?

Yoksa siz de mi “acı var mı acı?” diye sorana “var abi, hem de çok acıyor, cız ettiler” diye cevap vermek istiyorsunuz…

O zaman pamuğun içersine nohut ve kuru fasulye gibi bakliyatlar koyun…

Sakın taş koymayın, bu çok ciddi suça girer…

Hem siz şu yumurta işinden de vazgeçin, görüntü olarak iğrenç. Adamın kafasından aşağıya süzülen sarı ve beyaz renkli sıvıyı her akşam çoluk çocuk seyretmek zorunda mıyız, hem yemek yiyemiyoruz canım…

Benden söylemesi çok banal olmaya başladı, nerede sizin yaratıcılığınız…

Hani yumurta atıyorsunuz, yanına salam, sosis gibi katıklar da atın da, omletimiz renklensin…

Çalıştırın saksıyı, yeni ve iştah açıcı protesto malzemeleri bulun…

Ama ne yaparsanız yapın, hiç kimseyi konuşturmayın, ağızlarına biber sürün, koli bantlarıyla bantlayın, iyisi mi biber gazı sıkın, nasılsa her tarafta biber gazı var…

Ayakkabı atın diye tavsiye edecektim, o da eskidi…

Bozuk parayı kim kaybetmiş ki, siz bulasınız…

Boşa attığınız her şey, hem masrafsız olsun, hem cezası hafif olsun…

Ama illa da herkes sussun, sadece siz konuşun…

Sizin borunuz ötsün, başkasının civcivi nefes bile almasın…

İyisi mi bu kadar gerginliğe gerek yok, kurun bir televizyon, borazancı siz olun, borunuzu öttürecekler çok olur…

Ben de “bir yenilik yapayım” diye kafa patlatmaktan kurtulurum…

***

Bahçeli Formülü

Dün MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “MHP iktidarı için” çok önemli formülünü dinledim, kendimden geçtim. Söyleyeyim de siz de kendinizden geçin…

Her ülkücü, MHP’ye hiç oy vermemiş, ilkokul arkadaşlarından 5 kişiyi, ortaokul arkadaşlarından 5 kişiyi, asker arkadaşlarından 5 kişiyi, mahalle arkadaşlarından 5 kişiyi, sokaktan ise 4 kişiyi (ya bu niye beş değil) bulup, MHP’ye oy vermeye ikna edecekmiş. Bunun toplamı 24 ediyormuş, 49 milyonu 24’e bölersek, hane sayısı çıkacakmış, her hane 24 oy getirecekmiş ve 19 milyon oyla MHP iktidar olacakmış.

Bakıyorum da Nasrettin Hoca’nın fıkrasındaki gibi “peşin oyları” gördünüz, gülüyorsunuz…

Naif Karabatak/CafeSiyaset.Com
10 Aralık 2010

8 Aralık 2010 Çarşamba

Bize CHP’yi anlatma!

CHP’nin çiçeği burnundaki Genel Sekreteri Süheyl Batum, dün Ankara Üniversitesi’nde öğrenciler tarafından protesto edilince, ağzına geleni söylemiş.

Ağzına gelen de “zavallı” olmuş, üstüne “faşistsiniz” diye destekli bir kelime daha eklemiş ve “Burada AK Partililer olsaydı çoktan dayak yemiştiniz” diye de eklemeyi unutmamış…

AK Partililer olsaydı dövdürürler miydi, dövdürmezler miydi bilemem. Sonuçta AK Partililerin avukatı da değilim, zorbalık yapan polisleri savunacak durumum da yok.

Ancak, Batum’u protesto eden öğrenciler, henüz ses telleri düzelmeden bu defa da TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’yu protesto etmişler, üstelik yumurta da atmışlar ama dayak falan da yememişler.

Hani Kuzu AK Partili ya…

***

Biz dönelim Süheyl Batum’a…,

Batum, öğrencilerin protestosundan çok etkilenmiş…

Kızmış, köpürmüş, öğrencileri fırçalamış, kalaylamış ve sonra da çok demokrat olduklarını söylemiş…

Şunu da eklemiş “Öğrencilere yapılan muameleye karşıyız. Hayatımızda hiç bir öğrenciyi dövdürmedik.”

“Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür” derler…

Ya Batum CHP’ye yeni geçtiğinden CHP’yi bilmiyor, ya da “dövme” veya “dayak” kısımlarını atlayarak CHP tarihini okuyor…

Birazdan bu “şanlı” tarihe değineceğim…

***

Öncelikle Ankara Üniversitesi’nde konuşmacıları protesto eden öğrencilere bir çift sözüm var; dinlemeyi bilmezseniz, sizi de kimse dinlemez…

Konuşmacıyı sevmezseniz, dinlemeyin, konuşmanın yapıldığı yerde olmanızın bir manası yok…

Doğrusu ise eleştirecekseniz de dinleyin, övecekseniz de…

Protesto etmek, her insanın temel hakkıdır ama “konuşturmamak” ve üstüne “hakaret” ederek susturmaya çalışmak ise hak ihlalidir.

Hakkımı alayım diye hak ihlali yapılmaz…

Üstelik de sizlere kendisini anlatmaya hazır birisine “yok sen anlatma” demek, en yumuşak ifadeyle kabalıktır, zorbalıktır…

Bunu AK Partililere yapsanız da, CHP’lilere yapsanız da değişen bir şey olmaz.

Her şeyden önce dinlemeyi bilmek gerek, hem de adam gibi…

***

CHP’ye dönüyoruz…

Hani Batum, “Hayatımızda hiç bir öğrenciyi dövdürmedik.” demesine…

CHP’nin bugüne kadar neden iktidar olmadığının altında yatan birçok neden var.

Halkla barışık olmaması, halkın dertleriyle dertlenmemesi, halka tepeden bakması ve daha çok…

Ama en önemli sebep, tarihindeki baskı ve zulüm değil mi?

Uzağa gitmeyelim, CHP’li Onur Öymen’in “Dersim”ini hatırlatalım…

“Dövmemişlerdi, kökten silmeye çalışmışlardı” diye savunacak mıyız?

“Çizme”yi bilir misiniz bilmem…

Hani filmi de yapılmıştı…

Ayağına giydiği çizmeyle ülkeye korku salanları…

Onlar AK Partilimiydi diye merak ediyorum…

Sonra hani şu cami meselesi…

Kemal bey karşı çıkmıştı…

Dedem ve babam yanlış biliyor olmalı ki, Kemal bey düzeltti…

Dedikodudur zahir, camileri buğday ambarı yapmalar/yakmalar, Türkçe ezan okutmalar, Kur’an-ı Kerimi yasaklamalar, “Allah” diyeni “irticacı” diye yaftalayanlar, sürüm sürüm süründürenler…

Kötü yönetim nedeniyle halkı perişan edip, aç ve sefil bırakıp, camileri buğdaylarla dolduranlar, daha sonra halkın buğdaylarını denize dökenler…

Bütün bunlar “yalan” tabii…

CHP’nin geçmişinde zulümden eser bulamazsınız…

Karneyle verilen ekmekler, her türlü otun katık edildiği zamanlar, neredeyse taş yiyecek bir halkın kara günleri, karartılmış geceler, aydınlanmayan gündüzler…

Önce asıp, sonra yargılama gibi, açık oy, gizli tasnif gibi…

Darbecilere şapka çıkarmak gibi şeyler de yok…

Batum, CHP’nin tarihini bilmeyebilir…

Peki zorbalık yapan polisleri AK Partiyle aynı kefeye koymasına ne demeli…

Türkiye’nin tarihinde ilk kez mi öğrenci döven polislerle karşılaşıyoruz, ülkenin kuruluşundan bu yana da AK Parti mi iktidar?

Zorba, her zaman ve her yerde zorbadır…

Benim düğünümü basan poliste zorbadır, İstanbul’da öğrencileri acımasızca döven poliste…

Ama bütün polisler zorba olmadığı gibi, dayak da sadece bu döneme has değildir…

Her protesto eden öğrenci haklı olamayacağı gibi, her müdahale eden polis de haklı olmayabilir…

Bu ince çizgiyi Batum’a biz mi öğretelim…

İyisi mi henüz çiçeği burnunda bir CHP’liyken kalkıp bize CHP’yi anlatmasın…

Çok istiyorsa, CHP’nin “şanlı” tarihine ufak ufak değinmeye başlayalım…

Mesela işkencelerden, idamlardan, katliamlardan, zamlardan, kıtlıktan, karnelerden, baskılardan, şiddetten ve darbelerden söz etmeye başlayalım…

Ama o zaman CHP’yi Batum bile kurtaramaz, demedi demeyin…

Naif Karabatak/CafeSiyaset.com
8 Aralık 2010

7 Aralık 2010 Salı

Bu bana yapılmaz…

Yok kardeşim yok, kaç gündür bakıyorum yok. Ya çok gizli bir yerde yazıyor ben göremiyorum, ya da bu işin içinde başka şey var, bakın bu sayfada da yok!

Yok, yok işte…

Çarşaf çarşaf Wikileaks Belgeleri yayınlanmaya devam ediyor. Hatta sitenin patronu Julian Assange, “kafamı bozmayın, çok daha gizlilerini yayınlarım” diye gözdağı bile veriyor…

Tehdit ediyor da diyebilirsiniz…

İnternete ulaşabilen, meraklı herkes gibi ben de belgeleri taradım…

Hani Ergenekon gibi herkesi aldı bir merak…

“Benim de ismim var mı?” kaygısı veya beklentisiyle, Milli Piyango’nun büyük ikramiye listesini inceler gibi inceleyenler türedi…

Liste bu…

Onlarca, yüzlerce, binlerce insanın ismi var…

Ne konuşmuşlar, ne yemişler, ne düşünmüşler, ne demişler, aslında ne demek istemişler…

Kimle çıkmış, kimle eğlenmiş, kime takılmış, kime asılmış hepsi…

Vatandaş hükümet için ne düşünüyor, asker ne planlıyor, bürokratlar neyin peşinde, hükümetin gizli niyeti ne?

Etnik kimlik, dil, lehçe kullanımı ve yasaklanmasının yanında, kişilerin kültür ve sanata bakışı bile sobelenmiş, pardon wikilenmiş…

İhale alanlar, ihale verenler, ihaleye fesat neyim karıştıranlar, aldığı ihaleyle gününü gün edenler…

Gazeteler, radyolar, televizyonlar, neler demiş, neler yapmış, neler planlamış…

Satılık yazarlar, kiralık kalemler, ihaleye çıkarılan kalem erbapları…

Bakanlar, başbakanlar, boş bakanlar, aval aval yan gelip yatanlar…

Vekiller, senatörler, hâkimler, savcılar, avukatlar…

Genel Başkanlar, Genel Sekreterler, Başkanlar, yardımcıları, reisler, oturan boğalar…

Ateşeler, elçiler, ata binip geri inen sürücüler…

Kimler yok ki…

Dünyanın birçok ülkesinde, özellikle de Türkiye’de her kesimden, her görüşten, her düşünceden insanla ilgili “küçücük” de olsa, “mini minnacık” da olsa bir değerlendirme var…

Ya konuşmuş, kendisini açığa vermiştir…

Ya konuşmamış, suskunluğuyla ne demek istediğini büyükelçiler, büyük bir öngörüyle anlamışlardır…

Ya da bizatihi, gizli gizli yapılan çalışmalarla elde edilen bilgilerdir…

Telefonlar dinlenmiş, e-mailler kontrol edilmiş, üzerine “er mektubu görülmüştür” yazılmamışsa da, bir çentik atılmıştır…

Fişlenenler, KDV dahil fiyatı belirtilenler, eğilimleri merak edilenler.. herkes ama herkes var…

Bir tek ben yokum…

***

Günlerdir çarşaf çarşaf listeleri inceliyorum, büyük ikramiye bana da çıkacak mı diye merak ediyorum…

Belki dünya çapında önemli bir şey yapmışımdır da benim bile haberim olmamıştır…

Belki ülkeleri sarsacak kadar önemli şeyler düşünmüşümdür, uyanıkken ve uyurken…

Ya da ne bileyim, kaleme aldığım bir yazım, canımız ciğerimiz ABD’mizin hoşuna gitmiştir veya gitmemiştir…

Belki İsrail’i çok memnun edecek veya çok kızdıracak yazı yazmışımdır…

Hiç değilse düşünmüşümdür…

Yok kardeşim yok, hiçbir şekilde benle ilgili tek satır, tek cümle, tek kelime yok…

Bari kod adı olarak ismimi bir yerde kullanaydınız…

Böylece “Kod Adı Naif Karabatak” diye fantastik takılma şansım olurdu…

Sonunda anladım tabii…

Bu Wikileaks beni kıskanıyor…

Yani Julian Assange’nin benle bir sorunu var…

Kardeşim, hiç üşenmiyorsun, o kadar uyduruk kıytırık bilgileri derliyorsun, yüzlerce adama taratıyorsun, siteye atıyorsun, beni niye es geçiyorsun?

Çok mu gördün…

Benim de wikilenmem gerekmez miydi?

Hiç mi ABD’yi üzmedim, hiç mi İsrail’i kızdırmadım?

Yaptım, itiraf ediyorum…

Açık açık söylüyorum işte…

O zaman Wikileaks denen belgeler içinde tek satır da olsa neden benim adım yok…

Yoksa tehdit edip, “gizli belgeleri de açıklarım” dediğin belgede mi benim adım var?!

Ne olur açıkla, haydi açıkla, hemen açıkla, şimdi açıkla…

Ama gözaltına alındın, nasıl açıklayacaksın, çok merak ediyorum.

***

(Şaka yaptığımı sanmayın. Bugünlerde en çok sorulan “Wikielaks’a sen de takıldın mı?” sorusudur.

İnanmayan, sağına soluna baksın.

Ben sadece yazıya döktüm, dillendirenlere, fısıldaşanlara, “adım çıkar” korkusu taşıyanlara bakın…)

***
İğrendim…

Dün basında yer alan bir habere göre, Kill Bill filminin başrol oyuncusu Uma Thurman, New York Friars Kulüp’te düzenlenen “Tarantino’ya Saygı” gecesine katılmış. Thurman, burada çok sevdiği arkadaşı Tarantino’ya jest(!) yapmış…

Jesti ise ayakkabısını çıkararak, içersine doldurduğu şampanyayı içirmekmiş…

Basın, ballandıra ballandıra bunun bir jest olduğunu işlemiş…

Bense iğrendim…

Yoksa çok mu geri kafalıyım?

Naif Karabatak/CafeSiyaset.com
8 Aralık 2010

6 Aralık 2010 Pazartesi

Seni Öldürmeye Gelen…

İsrail, iki ezeli düşmanının insani yaklaşımıyla şok üstüne şok yaşadı. Bu İsrail’in tutumunda “olumlu” bir değişim yapar mı zaman gösterecek, ama olmalı…

İsrail’in kuzeyinde, ülkenin en büyük üçüncü şehri Hayfa etrafında bulunan ve ülkenin can damarlarından biri olarak bilinen dağlık Karmel bölgesinde geçen perşembe günü başlayan yangın, verdiği zayiatın yanında “insanlık dersiyle” de önemli bir örnek olarak tarihteki yerini alacağına kuşku duymuyorum.

İsrail, ya da aslında İsrailli yöneticilerin insanlık dışı davranışları, Filistinlilere yönelik vicdanları sızlatan saldırıları, yüreğinde en ufak merhamet izi taşıyanları derinden sarmaktaydı…

En son, yükü insani yardım olan Mavi Marmara gemisine yönelik saldırısıyla da tüm dünyanın tepkisini çekmiş ama buna rağmen “yanlış yaptık” demekten hep kaçınmışlardı…

Uzun yıllardır işgal ettikleri Filistin topraklarında, Filistinlileri adeta açık cezaevine mahkûm eden İsrailli yöneticiler, her türlü arabuluculuğa da kapıları kapatmıştı.

ABD’nin şımarık çocuğu olmaya alışmış rolü çok güzel oynayan İsrail, “dediğim dedik, çaldığım düdük” tavrından hiç vazgeçmedi…

İsrail’de geçen hafta başlayan yangın, İsrailli yöneticilerin hiç bilmediği veya unuttuğu bir hasletle karşılaşmalarına sebep oldu…

“One Minute” çıkışıyla başlayan Türkiye-İsrail gerginliği, Mavi Marmara saldırısıyla had safhaya çıkmış, düzelmesi mümkün olmayan yola girmişti.

Askerlerinin veya askere emir verenin yanlış yaptığını kabullenmeyip, özür dileyip, tazminat ödemeye yanaşmayan İsrailli yöneticiler, birden bire Türkiye’den zor gününde destek görmenin şaşkınlığını yaşadı.

Türk Hava Kurumu’na ait iki uçak, İsrail’i bombalamaya değil, yangına su serpmeye gidiyordu…

İki uçak, yangının başladığı ormanlık alana su serperken, başka yerler de ıslanıyordu…

Sular, gerilen ilişkilere, katılaşan yüreklere de serpiliyordu…

Türkiye’den giden yardımın şaşkınlığını yaşayan İsrailliler, birden bire Filistin’den gelen destekle şok üstüne şok yaşamaya başladılar…

Bir tarafta, kadın demeden, çocuk demeden, sorumsuzca ve insanlık dışı saldırıya maruz kalan Filistinliler vardı…

Öz yurdunda garip olanlar…

Özgürce yaşayacakları ülkelerinde, hapis hayatı reva görülenler…

Diğer yanda ise “siz adam öldürmeyi iyi bilirsiniz” diye bütün diplomatik ilişkilerin dışında tepki gösteren Türkiye…

Gazze’ye insani yardım götüren Mavi Marmara’nın yolcularının çoğunluğunun vatanı olan Türkiye…

Yüreğinde insanlıktan eser olan her İsrailli vatandaşın gözünü yaşartacak bu iki yardım, İsrailli yöneticileri de kendisine getirdi…

Elbette İsrail’de çıkan yangına sadece Türkiye ve Filistin yardım etmedi. Yaklaşık 20 ülke, farklı şekilde yardımlarını ulaştırarak, tarihinin en büyük yangınında onları yalnız bırakmadı…

Ama iki ülkenin ki çok manidardı…

Hiç beklemedikleri, asla ummadıkları, belki hayal dahi edemedikleri bir yardımdı…

Haksız saldırısı ve katliamı için bir özrü bile çok gördükleri zamanın hemen ertesinde gelen böyle bir yardım, kendilerini yeniden sorgulamaya itti.

“Biz hep doğru yaparız, biz hep haklıyız, herkes bize düşman, biz de herkese” mantığının ne kadar yanlış olduğunu anladılar mı bilmiyorum ama bu iki desteğin onları hayli sarstığından eminim…

İsrail, gelişmiş teknolojisiyle, silah ve asker gücüyle hep övünür. Buna karşın, kendi ülkesinde, “bir yangını söndüremiyorsunuz” eleştirisiyle karşılaştı.

Netenyahu, “En gelişmiş ülke olabilirsiniz. Dünyadaki en gelişmiş orduya ve teknolojiye de sahip olabilirsiniz. Ancak bu tip felaketler uluslararası işbirliği gerektirir.” diyerek, gelen yardımlara duydukları ihtiyacı özetledi…

Aslında yapılanlar sadece “yardım” değildi, beraberinde insanlık dersi vardı…

Yüreklere merhamet serpiştiriyor…

Minik yavruların ve onların annelerinin gözyaşını taşıyordu…

Tıpkı Hazreti Ömer’in, Peygamberimizi öldürmeye giderken dirildiği gibi, yürekleri sarsıyor, şaşırtıyor, aydınlatıyordu…

Her iki ülkenin insanları da, bu yardımlarla “seni öldürmeye gelen, sen de dirilsin” mesajını çok güzel yerine getirmişlerdi…

Şimdi aynı insanlık, İsrailli yöneticilerden bekleniyor…

Karşılık beklentisinden değil, yanından bile geçmeyi unuttukları güzel hasletlerin hatırına…

Naif Karabatak/CafeSiyaset.com

7 Aralık 2010

5 Aralık 2010 Pazar

Wiki, “teğet” mi geçiyor?

Bu böyle olmayacak, ortaya sürülen belgeler bir türlü hedefini bulmuyor, bir türlü istenen sonucu vermiyor. Bir arıza var, bir eksiklik söz konusu ama çözemiyorum.

Bir hafta oldu ama kuru gürültüden öte bir şey olmuyor…

Asıl belgelerin henüz bir kısmı piyasaya sürüldü dense de, perşembenin gelişi çarşambadan belli olmalıydı…

Cumayı bekleyip de ne yapacağız, Perşembe olduysa, yarın da cumadır deyip geçeriz…

İlla da cumayı bulmak için ıssız adaya gitmeye gerek var mı?

Wikileaks Belgeleri, şimdiye kadar birçok devleti yıkmalı, hükümetleri alaşağı etmeli, muhalefetin yüzünü güldürmeliydi…

Ama olmuyor…

Soğuk rüzgârlar yerine, sıcak mesajlarla “dert etmeyin” diye teselli edip, sırtı sıvazlananlar bile var.

Mahalle dedikodularından öteye gitmeyen, “diplomat” diye geçinenlerin ispiyonları, pardon raporları ve çok sığ düşüncelerini okuma şansı bulduk…

Hani nerde gerçek belgeler…

Böyle belge mi olur Allah aşkına…

Elin adamını boş ver, biz kendi ülkemize bakalım…

***

Belge dediğin kodu mu oturtur…

Sendelersin, yüzün gözün kan içinde kalır, moraran gözün, patlayacak hale gelen dudağınla adeta bir zobiye dönersin…

Belge, öyle bir sarsar, öyle bir silkeler, öyle bir ezber bozar ki, muhataplarının feleği şaşar…

Ama olmuyor…

Bakın, halen AK Parti iktidarda ve oylarında düşüş de gözlenmiyor…

Böyle belge de olmaz, böyle wiki de işe yaramaz…

“Wiki” dediğin, bakanları kuru yapraklar gibi her bir yana savurmamalı, toptan götürmeliydi…

Bırakın toptan düşüşlerini, sonbahar yaprakları gibi savrulanlar da olmadı…

Hükümet, “daha fazla dayanamıyorum” diye değil, “pat” diye, “küt” diye düşmeliydi…

Sesi gelmeliydi…

Sandıkta olmadı, darbe teşebbüsleri hayata geçmedi, her gelen seçimde oyunu düşürmeyip arttırdı…

Bütün ümitler wikideydi o da olmadı…

Ne olacak bu AK Parti’nin hali, nasıl alaşağı edilecek?

Hani AK Partiyi anladık, nasılsa iktidar partisi.

Devletin bütün imkânlarını wikilenmemek, wikiden etkilenmemek için kullanıyor olabilir…

AK Parti bu, ne yapacağı belli olmaz ki.

Kim bilir, “cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kalelerini zaptetmiş, bütün tersanelerine girmiş” de olabilir…

Ama buna rağmen wikilendiğinde (yani sobelendiğinde) her şeyin süt liman olması gerekirdi…

Olmadı, tühh! Bunu da kaybettik…

***

Peki CHP’ye ne demeli?

“Wiki” dediğin, şimdiye Kemal Kılıçdaroğlu’nun götürmeli, Önder Sav’ı başa geçirmeliydi…

Kaset maset dinlemeyip, Deniz Baykal koltuğuna yeniden oturmalı, Önder Sav’la bir çekişmesi söz konusu olsa bile, atılacak yazı tura ile birisi genel başkan, diğeri de genel sekreterliğe rıza göstermeliydi…

Wiki, CHP’yi de sarıp sarmalamadı, alaşağı etmedi…

Birleş(me)me adına yapılan bütün görüşmeler tamamlanamadı, Baykal-Kılıçdaroğlu-Sav üçlüsü bir türlü üç silahşorları oynayamadı…

Daha yanlarına DSP’yi alacaklardı, binde bilmem kaç sıfırlı partiyi…

Onla barajı aşıp, tek başına iktidar olacaklardı…

Ne güzel hayaller kurmuştum; wiki, bütün hayalimi boşa çıkardı…

Yine kurultayı bekleyeceğiz…

***

MHP’de de wikilenmede deprem olmadı, artçı sarsıntılarla zemini kaymadı…

“Devlet’in başına Devlet” gelmedi; bahçeli partiyle yetinmek zorunda kaldılar.

Hani ne teras yapıldı, ne kaçak kat çıkıldı?

Bazen esti, bazen gürledi, bazen köpürdü, bazen Amerika yerine AK Partiye destek de verdi ama wikinin ne faydası oldu, ne de zararı…

Kimse wikiyi takmıyordu, MHP mi takacaktı?

***

Yazarlar yazıyor, çizerler çiziyor, gazeteciler belge peşinde koşuyordu…

Sabahın köründe başlayan belge avı, gecenin bir yarısına kadar devam ediyor ama belgeler bir türlü etkisini göstermiyordu…

Prospektüslerde sorun olmalıydı, yan tesirleri bile işe yaramıyordu…

Galiba bu wiki de Türkiye’yi teğet geçecek?

Naif Karabatak/CafeSiyaset.Com
6 Aralık 2010