3 Aralık 2010 Cuma

Siyaset mi böyle, hayat mı?

CHP’nin eski Genel Başkanı Deniz Baykal ile CHP’nin eski Genel Sekreteri Önder Sav’ın “kurultay birlikteliği” konuşuluyor.

Kurultaylar ve krizler partisine dönüşen CHP’de “bu kadar da olmaz” dedirten birçok olay gördüğüm için, bu haberi de hiç yadırgamadım…

Taraf Gazetesi’nin haberine göre Yenimahalle Belediyesinde bir araya gelen, iki müstafi, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı kurultayda “ortak hareket etme” kararı aldığı iddia ediliyor.

Büyüklerimiz “Hayatın çok acımasız olduğunu” söylerlerdi.

Bu durumlar için de “etme bulma dünyası” derlerdi…

Sürece baktığımızda “bu ikisi asla bir daha bir araya gelmez” dediklerimizin, iki gün önceki ayak oyununu unutup, adeta “kanki” olduklarını görüp, hem şaşırıyor, hem de imreniyoruz…

Tabii ortada samimiyet varsa…

Değilse “ümüğünü sıkana” kadar arkasını kollayarak “ortak” olacaklar demektir…

Ne kadar arkanı kollayacaksın, ne kadar “beni sırtımdan hançerler” diye korkuyla yaşayacaksın?

CHP’deki böyle bir tablo…

Sadece kaset skandalıyla değil, tarihi boyunca hep krizler partisi olarak siyasi hayatımızda yer eden CHP’de, “günlük kriz” çizelgesi tutuluyor olmalı…

Kaset skandalından sonra, “arkanızdayız” mesajları verilerek, Deniz Baykal’ın tekrar koltuğa oturtulacağı söylenmişti…

Önder Sav, ekranlara çıkarak “kimse avucunu yalamasın” türü şeyler söylemiş, genel başkanlık hayalleri kuranlara, “oturun, oturduğunuz yerde” diye birilerine, özellikle de Kemal Kılıçdaroğlu’na mesaj yollamıştı, iadeli taahhütlü olarak… (YES ve NO tuşunu karıştırmadan)

Daha verdiği demeç, gazetelere yansımadan, “Baykal’ın geri dönmesi için imza toplamaya” başlamışlardı…

İmza toplama tamamlanmadan, bu defa “imza toplamama” kararı geldi…

Gerekçe, “genel başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu olsun”du…

Olsun, olsun, Allah hayırlı etsin de, ne oldu da iki saatte 180 derece dönüş yaptınız?

Özgür kararlara kim ne diyebilir…

Birkaç saat önce “avucunu yala” diye telli mektup yollayan Önder Sav, “Kemal beyin arkasındayız” diyerek destek verdi, eliyle genel başkan koltuğuna oturttu…

Sonra da “genel başkanlığı bana borçlusun ha!” diyerek Demokles’in kılıcı gibi Kemal beyin başının üzerinde dolandı…

Bu arada Deniz Baykal da hem il başkanlarına içerleniyor, hem Kemal Kılıçdaroğlu’na hem de tabii ki Önder Sav’a…

Gün oldu devran döndü…

Kemal bey, “korku imparatorluğu”nu yıkma kararı aldı…

Böylece “gölge” suçlamasından kurtulacak, genel başkan olacaktı…

İlk işi Önder Sav’ı, savmak oldu…

Bu defa Deniz Baykal, Kemal beye destek verdi; hak veriyordu, CHP köklü bir partiydi de falan filan…

“Kongre” bağırtıları yükseldi…

Bu yükselen bağırtı da elbette “Baykalcılar” ve “Sav”ılanlardan geliyordu…

Kongreye gidip gitmeyeceğine bir türlü karar veremeyen, her söylediğini iki dakika sonra değiştirmesine alışkın olduğumuz Kemal bey, sonunda kurultay tarihini açıkladı ve hareketlilik tekrar başladı…

Birkaç gün önce Kemal Kılıçdaroğlu’na destek veren Deniz Baykal, bu defa Önder Sav’ın yanında yer aldı…

Daha düne kadar köşe bucak kaçtığı Baykal’ın yanında da Önder Sav vardı…

Daha çok sayacağım ama kafam karıştı…

Kim nerede, kimi destekliyor, dün kimin yanındaydı, bugün kimin yanında, yarın kimle dirsek temasında bulunacak, bugün acımasızca eleştirdiğini yarın el üstünde tutacak mı diye…

Cumhuriyet Halk Partisine oy verenler de, yaşananları çözmek için –muhtemelen- benim gibi zorlanıyorlardır…

Öyle ki, “Bugün şundan olduğumuzu söylersek, yarın görevden alınırız” diye korkarak, açıkça fikrini ifade edemeyen il başkanları var, partililer var…

Kısaca söylemek gerekirse, CHP’de gün günü tutmuyor, kim kimle belli değil, kimin kimi desteklediği, kimin kime karşı çıktığı, çelme attığı, dans ettiği belli değil…

Bugün böyle, yarına Allah kerim deniyor olmalı…

Sahi bunun müsebbibi siyasetin acımasızlığı mı, hayatın çekilmezliği mi?

Yoksa CHP’yi “babasının partisi” sananların bilek güreşi mi?

***

Kendinle Barışık Olabilmek

“Gerçeklere göz kapatılan dünyada, günlük olayları gözleri hiç görmeyen birisi aktarsa nasıl olur” diye düşünen oldu mu diye belki de kendi kendimize çok sorduk. Bu sorunun cevabını Kanal 24 ve tabii ki “Yeni Haber Spikeri” Metin Şentürk verdi…

Olurmuş…

Madem birçoğumuz gerçekleri görmemek için gözümüzü kapatıyoruz, madem birileri ısrarla gerçekleri görmüyor veya yanlış değerlendirmelerle herkese dudak ısırtıyor, o zaman gözleri görmeyen birisi de pekâlâ haber sunabilir…

İşin bu boyutu bir yana, insanın kendisiyle barışık olmasının tadı bir başka oluyor…

“Ay çok kilo aldım” diye komplekse giren, “çirkinim” diye yas tutan, “konuşma bozukluğum var” diye tek kelime laf etmeyenlere karşılık, Metin Şentürk gibi kendisiyle barışık insanlarla sohbetin tadı bile başka oluyor…

Pazartesi’nden itibaren Kanal 24’te “Benim Gözümle” diye haber sunacak olan Metin Şentürk’ü tebrik ediyorum, hem de yürekten…

Naif Karabatak/CafeSiyaset.com
3 Aralık 2010

1 Aralık 2010 Çarşamba

O İçimizdeki Çürük!

Dün ilginç bir haber gözüme çarptı ve bende şafak attı. Haberin konusuyla, bende çağrıştırdığı mana bir birine tamamen zıt gibi gözükse de, bir benzerlik buldum işte.

Sizlerle paylaşmak istiyorum.

Bursa'da 13 yaşındaki kardeşi M.A.’nın “ilk ilişkisini yaşaması” için travesti (neden ilk ilişki normal olarak kadınla değil de, travestiyle orayı bir türlü çözemedim) ile anlaşan, evden çıkarken polise yakalanan 22 yaşındaki Mehmet Orhan A. (bakın ellerde ne ağabeyler var görüyorsunuz değil mi?) ile ‘Nazar’ kod adlı travesti, 28 yaşındaki Seyhan Aydoğan'ın yargılanmasına Bursa 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlanmış.

Yargılamada haklarında 18 yıla kadar hapis cezası istenen travesti Aydoğan, ilişki için anlaştıklarını, ancak bunun 13 yaşındaki çocuğun heyecanından gerçekleştirmediklerini söyleyerek hapis cezasından paçayı sıyırmış…

Ağabey(!) de ifadesinde “kardeşimi çok seviyorum, ona ilk cinsel deneyimini yaşatmak istedim” demiş.

Ne vefakâr, ne cömert bir kardeş görüyorsunuz ya…

Ellerde daha ne kardeşler, ne ağabeyler var, gelin de görün…

Yargılama devam etse de, “ilişki olmadı” ifadesi, kendisini ve ağabeyi kurtarmış…

Bu nasıl adalet pek anlamadım ama olsun, konumuz bu değil…

***

Konumuz, Bursa’da bulunan ve kısa adı Gökkuşağı Derneği olan Travestileri Lezbiyenleri Transseksüelleri Eşcinselleri Koruma Yardımlaşma Kültür ve Etkinlikleri Geliştirme Derneği Başkanı Öykü Evren’in olayı kınaması…

Evren, bu olayın, aynı mahkemede yargılanan Hüseyin Üzmez davası ile aynı olduğunu belirterek, “Üzmez kız çocuğuna cinsel istismarda bulundu, bu arkadaşımız ise erkek çocuğuna. ‘Nazar’ takma adlı travesti arkadaşımızın yaptığı bu davranışın kabul edilir bir yanı yok. O içimizdeki bir çürük. Biz her ne kadar ekmeğimizi fuhuş ile kazansak da bunu yaşı küçük çocuklarla gerçekleştirmiyoruz.”

“O içimizdeki çürük” lafına çok takıldım…

Bu sözün “yeterli” olmadığını Öykü Evren anlamış olmalı ki, hemen ek yapma gereği duymuş, “her ne kadar ekmeğimizi fuhuş ile kazansak da bunu yaşı küçük çocuklarla gerçekleştirmiyoruz.”

Yani bu işin de bir raconu olduğunu söylüyor…

Fuhuş yapıyoruz ama “adabıyla” demeye getiriyor…

Karşı cinsle değil, hemcinsiyle ve üstelik de para karşılığı, fuhşu meslek edinerek yapıyor ama bunun da bir kuralı, bir adabı, bir sınırı olduğunu söylüyor…

Yani “meslek ahlakı” dediğimiz, etik kural travestilerde de geçerli…

***

Aklıma başka meslekler geldi tabii…

Mesela rüşvet yemeyi alışkanlık haline getirenlerin de bir raconu var mı?

“İhtiyacın kadarını alacaksın” mı diyorlar, yoksa ellerinde yetki oldukça, sömürebildikçe sömürüyorlar mı?

Ya da ne bileyim, diyelim seçilmiş(!) bir adamsınız…

Halk sizi “adam” bilmiş, seçmiş, görev vermiş, kentini, kurumunu, STK’sını veya her neyse emanet etmiş, sizi “emin” bellemiş…

Siz de onların emanetine hıyanet ediyorsunuz…

Ha bire çalıyorsunuz…

İhtiyaç bitmiyor…

Televizyon kuruyorsunuz mesela…

Sizin çalmanız yetmiyor, başka kan emiciler de buluyorsunuz, hısımdan, akrabadan, özellikle de kardeşten…

Akraba olmasa da, aynı sizin gibi düşünen, sizin gibi “haramı helal belleyenlerle” iş yapıyorsunuz…

Elinizdeki tüm imkânları, halka hizmet etmek için kullanacak yerde, “servetine servet katmak” için kullanıyorsanız…

Başka illerde, hatta başka ülkelerde, mesela Amerika’nın Texas (Teksas) eyaletinde yatırımlar yapıyorsanız…

Hizmet etmeniz gereken insanlar da perişansa…

Hizmet alamadıkları için yaşam koşullarının iyileştirilmesini boş yere bekliyorlarsa…

Ve siz “çalmanın raconu” olduğunun şuuruna varmamışsanız, ha bire çalmaya, sömürmeye, kan emmeye devam mı edersiniz?

Yoksa “bu işin raconu var” diye “adabını” öğretmeye mi kalkarsınız?

Mesela nereye kadar çalınacak, kimden istenecek, kimden istenmeyecek?

Parsel parsel parsellerken, “burası da olmaz ki kardeş” denecek mi?

Bunun için adam harcanacak, dostlar terk edilecek, düşmanlar dost mu edinilecek?

Bunun yolu nasıl, raconu ne diyor, sonu var mı, hesabı kitabı yapılıyor mu?

Minareyi çalarken kılıfı tam uyduruluyor mu, kulaktan kulağa yayılmanın ötesine geçen yolsuzluklar için ne kadar tedbir alınıyor, bunun da raconu belli mi?

Yani demem o ki, siz çalanlar, çırpanlar, sömürenler, kan emenler içerisindeki çürük müsünüz, bu işi de “adabınca” yapanlardan mısınız?

Siz hangisindensiniz, söyleyin de bilelim…

Kim mi, merak etmeyin sevgili okurlar, onlar kendilerini çok iyi bilir…

***

Fethi Akar’ın “Veda”sına Küçük Bir Ek

Dün yazar arkadaşım Fethi Akar, Güne Bakış Gazetesi’ne veda etti. Hüzünlü ve ironiyle örülmüş yazısını okudum. Yazı görünürde tastamamdı, ama bana göre eksikti, tamamlayalım…

Üstat Sezai Karakoç’un şu dizeleri yazıyı daha da anlamlı kılabilirdi, acizane olarak ben monte ediyorum.

Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak.
halbuki,
biz sussak, tarih susmayacak..
tarih sussa, hakikat susmayacak.
onlar sanıyorlar ki,
bizden kurtulsalar mesele kalmayacak.
halbuki,
bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulamayacaklar,
vicdan azabından kurtulsalar,
tarihin azabından kurtulamayacaklar.
tarihin azabından kurtulsalar, Allah’ın gazabından kurtulamayacaklar.

Naif Karabatak/CafeSiyaset.Com
2 Aralık 2010

30 Kasım 2010 Salı

Vilayet olduk da ne oldu?

Ne ararsan yok, var olanlarsa insani güzelliğimiz…
Vilayet olduk da ne oldu?

Haber-Yorum: Naif Karabatak
Güneydoğu’nun incisi, Türkiye’de yeri bilinen iki sahabeden birisi olan Safvan Bin Muattal ve Dünyanın 8’inci Harikası Nemrut Dağı’nı bünyesinde barındıran, Perre Antik Kenti, Kahta Kalesi, Karakuş Tepesi ve Dünyanın önemli barajları arasında yer alan Atatürk Barajı’na sahip olan Adıyaman, bugün il oluşunun 56’ıncı yılını kutluyor ama il olarak değil, “büyük bir köy, büyük bir kasaba, büyük bir ilçe” olarak, asla il olarak değil…

Adıyaman, 1954 yılına kadar Malatya’nın ilçesiydi. 1 Aralık 1954 tarihi, Adıyaman’ın ilçeden vilayete dönüş günüdür. O günden bu güne tam 56 yıl geçmiş. Peki ne değişmiş?

Bütün önyargılardan arınarak, arkamıza dönüp baktığımızda nelerin değişip, nelerin yerinde saydığını çok net görebiliyoruz. Elbette bazen kârlı, bazen zararlı çıktığımız yönler var ama halen “sahipsiz”iz, halen “yalnız”ız, halen “yoksun”uz, halen “yoksul” ve “çaresiz”…

Nemrut’u Malatya’ya kaptırmamak için verdiğimiz mücadele, Nemrut’tan turizm girdisi sağlamaya dönük çabaya yenik düşüyor.

Bir ilçemizi ve onlarca köyümüzü verdiğimiz Atatürk Barajı’na “bizim” bile diyemiyor, Şanlıurfa’nın nimetini yemesine kös kös bakıyoruz, acınarak, yutkunarak, hayıflanarak…

Sanki kentleşmede farklı mı, alt yapıda, üst yapıda, hatta kültür ve sanatta, farklı mı?

Bazı yöneticilerin, siyasilerin, seçilmişlerin “lüks” gördüğü her şeye muhtaçtı Adıyaman, Adıyaman insanı, Adıyaman’da yaşayan herkes.

Yıllarca “büyük bir köy” statüsünden asla uzaklaşamadı. Sonra “orta halli bir ilçe” daha sonra “büyük bir ilçe” ama asla “il” olamadı, asla bir kentte bulunanlar Adıyaman’da olmadı, Adıyaman’a çok görüldü.

Nelerimiz yok diye sıralamaktansa, nelerimiz var diye sıralasak daha kısa sürede anlatabilirdik. Adıyaman’da yok, yoktu çünkü…

Sosyal hayatı sıfıra yakın Adıyaman’da, hep öyle kalması için de çok büyük uğraş veren yöneticiler gördük…

Ekonomisi hiç ayağa kalkmadı, kalkacağı zaman da hep kaptırdık birilerine, hatta peşkeş çekmeye bile çalıştık, Nemrut’u komşu ile “verelim de kurtulalım” diyen yönetici ve siyasiler gördük…

“Kültür” ve “sanat” zaten bize lükstü. Ne yazarımıza sahiplendik, ne çizerimize, ne ressamımıza, ne de ses sanatçımıza veya başka sanat dalıyla uğraşanlara. Adıyaman’ı tanıtacak, Adıyaman’ı dünyaya duyuracak, gelecek nesillere önemli eserler bırakacak aydınlarımızı “yük” olarak gördük, köşe bucak kaçtık onlardan. Bırakın destek olmayı, köstek olmak için bile her yolu denedik…

Neler yaptık neler?

Büyüyen, gelişen üniversiteyi, iyi hizmet sunan hastaneleri, kırık dökük asfalt yolları, hep oynamaya başlayan parke kaldırım ve kilitli taşları, gelin mumu gibi yanan ışıkları, uyduruk kıytırık parkları, son yıllarda artan modern binaları, önünden bütün imkânları alınan çalışkan insanları ve asla “kabuğunu kırmaya gücü yetmeyen” siyasileriyle şekillenen bir kent olmaktan öte nedir Allah aşkına, Adıyaman dediğimiz bu güzelim kent?

Başına vurup ekmeği alınan ama asla sesi çıkmayan Adıyaman’ın her zaman “sahipsizlik” yakınması oldu. Her zaman “bize kimse sahip çıkmıyor” dendi, sahip çıkmak isteyenlere de “siyasi oyunlarla” asla fırsat verilmedi.

56 yıldır bir bakan çıkaramadık, genel müdür ve daire başkanı gibi bürokratlarımız da bir elin parmaklarını aşmadı.

Gelen çaldı, giden çaldı veya öyle dendi. Çalmayıp çalışanların başına ise çorap örüldü. Cebini doldurmaktan “hizmet” etmeye fırsat bulamayanların bize reva gördüğü dar alanda kısa paslaşmalarla hayatımızı idame ettirmeye çalışıyoruz.

Köprümüzü aldılar ses etmedik, barajımızı aldılar ses etmedik, petrolümüzü aldılar ses etmedik, turistik mekanlarımızı bile komşular parsellediler ses etmedik, tütünümüze kota getirdiler ses etmedik, Sümerbank’ımızı yok pahasına sattılar ses etmedik, Tekel’imizi talan ettiler ses etmedik, Adıyaman çiftçisinin tek geçim kaynağı tütünle can damarımızı kestiler ses etmedik, teşvikte “siz çok kalkınmış bir ilsiniz” dediler, şaşırdık cebimize baktık tam takır, kuru bakırdı…

GAP Eylem planında, Kalkınma Ajansında, KOSGEB’te ve daha birçok önemli projede Adıyaman’a, hep solda sıfır muamelesi gördü ve buna razı olan yönetici ve siyasiler gördük.

Gayri Safi Milli Hasıla bizi hiç sevmedi; paramız yoktu, bankamız çoktu. Bankalar paramız için bize bakmıyor, verecekleri borcun hesabını yapıyordu.

Bütün bunlara rağmen memleketini seven insanların sesi çıkmaya, sorgulamaya başladılar. Basın bunlardan birisiydi, sivil toplum örgütleri ve bazı siyasiler…

Bütün bu insanlarımızın sesi çıktı ama gür olmaması için de birileri tamtam çalmaya başladı, sesimiz gürültü arasında kaybolup gitti.

Ve biz Adıyaman’da “vilayet oluşunun 56. yılını coşkuyla kutlama” masalları uydurma peşindeyiz. Öyle bir masal ki, artık “coşku” sözünü de çıkarıp, sadece “kutluyoruz, kuru kuruya, neyi kutluyorsak!

Halbuki, bütün bu yokluklara ve yoksunluklara rağmen, Adıyaman, bölgenin en huzurlu, en şirin, en yaşanılası illerinden birisi. Bunda elbette kentin “olmayan” imkânları değil, insanlarının güzelliği en büyük etkendir. Yoksa ne bürokratlarıdır bunu sağlayan, ne siyasileri, ne de “seçilmiş” insanları…

Bize “ufku açık yönetici” gelmedi, “ufku açık” siyasimiz de pek olmadı. İtiraz edeceklere cevabım hazır…

Modern otogar yapan oldu da biz mi karşı çıktık, kültür sitesi inşa edelim dediler biz mi karşı “nıck” ettik. Koca koca konferans salonları yaptılar biz mi yok dedik. Devasa alışveriş merkezleri yaptılar da biz mi önüne engel koyduk, tren geldi biz mi geri yolladık, tramvay yaptılar biz mi parçaladık, belediye otobüsü aldılar biz mi sefere koydurmadık, minibüsle yetineceksiniz dediler ses mi çıkardık, koca koca parklar yapacaklardı da biz mi hafriyatın önüne dikildik, geniş caddelere, modern kaldırımlara, devasa iş merkezlerine biz mi engel olduk?

Yok biz hiçbirisine engel olmadık, çünkü engel olacağımız hizmeti yapan çıkmadı. Günü kurtaran, gideni aratan, gelenin de umut olmadığı bir şekilde yaşadık.

Örnek alınacak yöneticilerimiz de yoktu. Gelen günü kurtarmış, üç beş cilalı işle hizmet yaptığını ballandıra ballandıra anlatmıştı. Dönüp arkaya baktığımızda, eğer hepsi dedikleri kadar hizmet etmiş olsaydı Adıyaman şimdiye Paris olmuştu diyeceğiz ama bunu bile diyemiyor, kimseyi yalanlamama adına susuyor ve 56’inci yılımızı kutluyoruz…

Hadi bir kez daha kutlu olsun…

Bunlar Belge Değil, Kâğıt Parçası!

Dün köşemde, Wikileaks Belgelerini, “Düşünce Okuma” bağlamında değerlendirerek, herkesin bir diğeri hakkında ne düşündüğünün bilinmesinin hiç de iyi bir şey olmadığını söylemeye çalışmıştım. Yazıyı kaleme aldığımda, bir milyon sınırına dayanan Wikileaks Belgelerinde “ülke ayrımı” gözetilip, gözetilmediği henüz belli değildi…

Dünyanın süper gücü ABD’nin Beyaz Sarayı’ndan üç günde 650 bin mesaj sızdırılmıştı. 650 bin mesajın dağılımına baktığınızda ise sanki dünyada diplomasi yürüten bir numaralı ülke Türkiye’ymiş izlenimi ediniliyordu.

Dünyanın hemen hemen bütün ülkeleriyle diplomasi trafiğinin yaşandığı ABD’den sızdırılan belgelerin neredeyse tamamına yakınının Türkiye ve Türkiye ile ilgili olması, Türkiye’de de “AK Parti Hükümeti”ni kapsaması kuşkuları arttırdı.

Koca Avrupa Birliği ülkelerinin hiç birisinin “tek kelime etmeden” diplomasi yürüttüğü düşünülemez…

ABD’nin dolaylı veya dolaysız sömürdüğü ülkelerin de “işaret diliyle” anlaştığı söylenemez…

İsrail’i büyüten, AB ülkelerini es geçen, Türkiye’yi bir numaralı aktör yapan, Ortadoğu ülkelerini de Türkiye eksenine oturtan Wikileaks Belgeleri, bir anda dikkatleri farklı yönlere çekti…

İsrail dostu olduğu bilinen WikiLeaks sitesinin kurucusu Julian Assange’nin elbette belgeleri açıklamakta önemli bir amacı vardı…

Beyaz Saray’da gezerken, tesadüfen önüne denk gelen bond bir çantayı kaptığı gibi kaçmış olsa, diyeceğim ki, “tesadüfen Türkiye ve Türkiye ile ilgili belgelerin yer aldığı çantayı uçurmuş” ama böyle bir şey imkân dâhilinde değil…

Üstelik çok iyi korunan/korunması gereken, tarihi vesika niteliğindeki belgelerin, “tesadüfen” ele geçirilmesi de zaten mümkün değil…

İçeriden birisinin de Julian Assange’ye, “gel seni şöhret edeyim, şu belgeleri yayınla da bak” demesi de mümkün gözükmüyor.

O zaman soru işaretleri bir biri ardına sıralanmaya başlıyor…

Öncelikle üç gündür adeta belge bombardımanına tutulan internet sitelerinde yer alan dokümanları okumak da mümkün değil, hangi birisini okuyacak, hangi birisini es geçeceksin…

(Meraklısı var mı bilmem ama takip etmek isteyenler, http://ortakyasam.org/dosya/4271-wikileaks-belgeleri sitesinden sürekli güncel halini bulabilirler.)

Belgelerin gerçek olup olmadığı bilinmiyor ama ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, dün Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’yla yaptığı görüşmede, Wikileaks’te yayımlanan belgelerle ilgili Türkiye’den, hükümetten ve Başbakan’dan özür beyan etmesi, belgelerin gerçek olabileceği kuşkularını arttırıyor…

Peki gerçek belgelerin, hem de birkaç sayfa değil, neredeyse şimdiden bir milyona yaklaşan dokümanın sızması veya sızdırılması mümkün mü?

Taraf Gazetesi’nin bir biri ardına ele geçirdiği “Darbe Planları” gibi de değil. Yani bir yerde duran, iyi donanımlı birisinin uçuracağı türden şeyler değil. Farklı ülke, farklı görüşme, farklı liderler veya siyasilerle yapılan, diplomatlarla görüşülen konuların not edildiği, not edilmeye gerek duyulduğu belgeler…

Şimdi neden açıklanmaya gerek duyuldu?

Eğer belgeler, Türkiye dâhil, bütün ülkeleri kapsasaydı, hinlik arama daha az olurdu…

Şimdi her türlü hinliğe müsait bir ortam söz konusu…

Türkiye, bir süredir bırakın bölgeyi, dünyada söz sahibi olmaya başladı. Etkin dış politikası, gerektiğinde “siz insan öldürmeyi iyi bilirsiniz” çıkışı, “bizden habersiz olmaz” gibi karşı duruşları, başını emme basma tulumba gibi sallamadan, “bakalım, inceleyelim, değerlendirelim” türü irade beyanı dengeleri alt üst etmeye yetmişti…

Daha düne kadar Bill Cilinton’un karşısında el pençe divan duran, süklüm püklüm bir başbakandan, ayak ayaküstüne atan, sırtını koltuğa sağlam bir şekilde dayayan, ABD Başkanına kulak veren değil, ABD Başkanının kulak kesildiği bir ülke haline geldik.

Ortadoğu’da hızla yayılan Türkiye ve Başbakan Erdoğan sevgisi de “yeni lider”in işaretlerini veriyordu…

Elbette Başbakanın şahsında ülkeye olan sevgi gün geçtikçe artıyor, arabuluculuk, sınırları açma, vizeleri kaldırma, dostlukları arttırma da üstüne üstlük gelen diğer “kaygılandırıcı(!)” konulardı…

Üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrili Türkiye’nin, dört tarafı dostlarla çevrili ülke haline geliyordu…

Avrupa Birliği’nde, Nato’da hem söz sahibi oluyor, hem de tarihte görülen ilkler yaşanıyordu…

Bütün bunlar elbette birçok ülkeyi huzursuz edebilir ama bu huzursuzluk, İsrail kadar kendisini belli edemez…

İsrail, ABD’nin Şımarık çocuğu unvanını çoktandır kaybetti…

El üstünde tutulan, her türlü desteği gören, her türlü melanetine göz yumulan ve buna rağmen de maddi manevi desteğin sağlandığı lobilerle güçlenen ülke değil artık…

Biz öyle biliyorduk…

Bu doküman bombardımanının sonu ne olur bilinmez. Tahmin edilen ise Wikileaks Belgelerinde en kazançlı çıkacak ülkenin İsrail olacağıdır…

Julian Assange, belgeyi servis etmesinden itibaren kayıplara karışmış olsa da, açığa çıkan İsrail’le olan bağı ve dostluğu “hinlik” aramak için yeterli bence…

Peki ne olabilir?

Hedefte Türkiye ve özellikle AK Parti iktidarı duruyor…

Bugüne kadar “sandıkta” gitmeyen, planlanan bütün “darbelerin” açığa çıktığı için alaşağı edilmeyen AK Parti’yi Wikileaks Belgeleriyle mi uzaklaştırmayı düşünüyorlar…

Halk bunu yer mi, mesele orada…

Ama bütün bunlara rağmen, belgelerde yer alan iddiaların varlığı göz ardı edilmemeli Eğer belgeler gerçekse, notlarda da ilgili kişilerin “kabul edilemez” beyanları varsa bu değerlendirilmeli. Yoksa Balyoz davasında olduğu gibi “ıslak imza” arayışına girip, “bunlar kâğıt parçası” deyip, buruşturup atmakla olmuyor…

Halk her şeyi bilsin, ondan sonra oynanmak istenen oyunu bozmak çok kolay.

Biz ne oyunlar bozduk, ne oyunlar…

Naif Karabatak/CafeSiyaset.com
1 Aralık 2010

29 Kasım 2010 Pazartesi

Wikileas Belgeleri ve Düşünce Okuma

Benim gibi herkesin merak ettiği bir konu var; eğer karşımızdaki insanın düşüncesini bire bir okuma şansımız olsa, onun da bizim düşüncemizi okuyabildiğini bilsek, dünya nasıl olur diye…

Bana göre felaket olur…

Yaşanması mümkün olmayan, bırakın gerçeği, sahte dostlukların bile olmadığı bir yer haline gelen dünyada yaşar gideriz…

Hatta eşimizle, çocuklarımızla, annemizle, babamızla, kardeşlerimizle bile geçinemeyiz…

Siyasiysek, hem basınla, hem vatandaşla, hem de diğer siyasilerle bırakın ilişkiyi konuşma şansını bile bulamayız…

-Bak gördün mü, ne iğrenç gülüyor…

-Şuna bak ya, altı kaval, üstü şişhane…

-Kelli felli adam olmuş halen burnunu karıştırıyor…

-Yalakalığın bu kadarına da pes yani, insanda utanma olur…

Hep kötü değil elbet, daha güzelleri de var…

-Bu kadar güzellik olamaz, şimdi dudaklarından bir öpücük almak vardı…

-Ne yakışıklı ya, tam benim tipim…

Ya da siyasi olsanız…

-Ben senin ne namusuz olduğunu biliyorum da, dua et diplomatik davranıyorum…

Ve böyle devam eden bir “ilişkiler” zinciri…

Sahi öyle bir yaşam düşünebilir misiniz?

Kimse rüşvet yiyemez, ihalelere fesat karıştıramaz, yalan söyleyemez, gerçek niyetini gizleyemez, herkesin “Doğrucu Davut” olduğu bir dünyadan bahsediyoruz.

Haramın olmadığı, hakkın yenmediği, hukukun kişisel ve ideolojik kaygılara kurban edilmediği bir dünya…

Kimse darbe planlayamaz, kimse ayak oyunu yapamaz, iktidarları devirmek için verilen uğraş görülmez…

Aldatma olmaz, hile bulunmaz, kim ne düşünüyorsa, kim ne planlıyorsa, kim neyi hayal ediyorsa bir çırpıda öğrenmenin mümkün olduğu bir yaşam biçimi…

Hatta daha da ileriye giderek, sevdiğinizin yanında başkasını, başkasının yanında sevdiğinizi aklınızdan geçirme şansınız bile olmaz…

Size dostlukla yaklaşan ikiyüzlülerle bir saniye bile birlikte olmanız mümkün mü?

Bana göre; hiç kimsenin bir başkasıyla iletişime geçmediği, yanına yaklaşmadığı, acayip bir dünyada yaşam sürmenin tam adıdır, düşünce okumak…

“Wikileas Belgeleri” de sanırım böyle bir şey…

Normal şartlarda bir birlerine karşı dostça, diplomatça, insanca yaklaşan dünya siyasetinin önde gelen isimlerinin, bir birinin ardından neler söylediği çarşaf çarşaf yayınlanmaya başlıyor…

Mesela “gardaş” dediğimiz Azerbaycan Lideri Haydar Aliyev’in ABD’li yetkiliye Rusya’ya gaz satma anlaşması imzalarken, “bu anlaşmanın Türk dostlarımıza doğalgaz dağıtım merkezi yaratmasına izin verilmeyeceğini göstermek” için yapıldığını ifade etmesine “ne oluyor?” diye siteme başlar, “gardaş, gardaşına böyle mi yapar?” diye üzüntümüzü belirtir miydik?

Ya da hangi liderin seksi, hangisinin paranoyak, hangisinin ukala, hangisinin çekici olduğunu söyleyen liderlere ne cevap verilirdi?

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad için “Hitler” dendiğini, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’in “çıplak imparator” olduğunu, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in “teflon”a benzetildiğini, Afganistan Cumhurbaşkanı Hamid Karzai’nin “paranoyak” olarak değerlendirildiğini, Rusya Başbakanı Vladimir Putin’in “Alfa erkeği”, Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev’in ise “korkak ve çekingen” olduğunu, hatta Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi’nin hemşiresinin “seksi bir sarışın” olarak tasvir edildiğini, İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi’nin “çılgın partilerden” hoşlandığını nereden bilebilirdik?

Sizi bilmem ama ben bütün bunların bilmek de istemem, bilinmesinde fayda da görmem.

Bir başkasının benim için ne düşündüğü elbet önemli ama ben duymadıktan sonra hiç ilgi alanıma giren bir konu değildir/olmamalıdır da…

İnsanlar, doğru olmalı, dost doğru olmalı ama her insanın bilerek, bilmeyerek, iradesiyle veya bazen de iradesi dışında bir başkası için “bir kenarda dursun” diye farklı düşünme hakkı vardır…

Herkes, bir başkası için olumlu-olumsuz düşünceye sahip olabilir.

Bu düşünceler, onu tanıdıkça daha net hale gelir.

Önyargının bir eseri olan olumsuz düşünceler, kişiyi tanıdıkça şekillenir, sonra da ya haklı, ya haksız çıkarsınız…

Wikileas internet sitesinin elde ettiği ama hemen çökertildiğinden ABD’deki önemli gazetelerde yayınlanan ve bundan sonra Wikileas Belgeleri olarak anılacak, liderlerin görüşme tutanakları, yazışmaları da böyle bir şey olsa gerek…

Belgeler elbette Türkiye’yi de ilgilendiriyor.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için iyi şeyler söylenmesine rağmen, bazı bakanlar çok fena suçlanıyor.

Bence Wikileas Belgeleri, ülkeler arasında başlayan yumuşamaya büyük bir darbe vuracak ve birçok lider, bir diğerinin yüzüne bakacak yüzü olmayacak…

İyi mi oldu dersiniz?

İyi olduğu yön de var, boş yere gerginliklere, küskünlüklere sebep olacağı yön de…

Mantıklı düşünürseniz, bu belgeler keşke yayınlanmasaydı diye değerlendirme yapmanız gerekir…

Tıpkı düşünce okumanın ne kadar kötü olduğu gibi…

Bırakın, karşınızdaki sizin için ne düşünürse düşünsün, siz insanlığınızla, birikiminizle, kültürünüzle onu yanıltın, hatta şaşırtın, şoke edin…

En güzeli bu değil mi?

Naif Karabatak/CafeSiyaset.com
30 Kasım 2010

Bahçeli Sonuna Kadar Haklı!

Cumartesi, hafta sonunun keyfini çıkarıyordum. Genelde “keyif çıkardığım” zamanlarda, “keyfimi kaçıracak” haberleri takip etmem ama nasıl olduysa oldu televizyonun kulağını büken oldu…

Bir de ne göreyim…

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, her zamanki sinirli ve sert tavrıyla birilerini tokatlayacağını, şamarlayacağını, hesap soracağını söylüyordu…

“Hayırdır, kime Osmanlı tokadı atıyor, kimi şamarlıyor, kimden hesap soruyor” diye meraklanınca dikkat kesildim…

Bahçeli, YAŞ Kararında terfi ettirilmeyen Balyoz davası sanıklarından üç generalin, YAŞ Kararlarını hiçe sayarak, usulsüz terfi ettirilmelerini sahipleniyordu…

Bakan emriyle açığa alınan generallerin 1 Eylül’den bu yana “asker olmadıklarını” yasal olarak emekli olduklarını söyleyenlere karşı Bahçeli, görevden almanın TSK’yı yıpratmaya dönük olduğunu söylüyor ve bunun “ihanete kol-kanat germe” olarak adlandırılıyordu…

Sayın Bahçeli elbette haklı…

Emekli de olsa asker askerdir…

General olmuş, tuğgeneral olmuş birisi, sivil hükümetin “ben terfi ettirmiyorum kardeşim!” demesine mi kalacaktı…

Yasal olarak emekli olmuşlardı ama yasa kimin umurundaydı…

Yani bir sivil iktidara pabuç mu bırakılırdı?

Sonra Bahçeli biraz daha kızdı, biraz daha köpürdü…

Haklıydı tabii…

Mehmetçiğin “darbeci” gibi gösterildiğini söyledi…

***

Bahçeli’nin bu sözü için bir düzeltme yapıp, devam edeyim…

Hiç kimse “Mehmetçik darbecidir” demedi…

Bugüne kadar da “Mehmetçik darbecidir” diyene rastlamadım.


Cemal Gürsel Mehmetçik değil, Orgeneral’di…

Kenan Evren Mehmetçik değil, Genel Kurmay Başkanıydı…

Hüseyin Kıvrıkoğlu da Mehmetçik değil, Genel Kurmay Başkanıydı…

Bu düzeltmeden sonra Bahçeli’nin konuşmasına dönelim…

***

Bahçeli, Mehmetçiğin “darbeci” gibi gösterildiğini söyleyerek, hesap sorulacağını, şamar atılacağını, tokatlanacağını söyledi…

Haklıydı tabii…

Hem de çok, pek çok, ziyadesiyle çok haklıydı…

Çünkü 1960 darbesini yapan, Tapu Kadastro çalışanlarıydı…

Bahçeli haklıydı tabii…

1980 darbesini yapanlar da Köy Hizmetleri mensuplarıydı…

İnsan biraz insaflı olur…

Herkes biliyor ki, 28 Şubat sürecinde Aczmendileri Kocatepe’ye yollayan, Fadime Şahin’i Müslüm Gündüz’ün koynuna atan, her bir tarafı irtica yaygarasıyla dolduran Sosyal Yardımlaşma personeliydi…

Islak ıslak imza atanlar, kur kuru mühür basanlar, kâğıt parçasını büküp sokağa atanlar, milleti kafesleyip, başına balyoz indirmeye çalışanlar Çevre ve Orman Müdürlüğü elemanlarıydı…

Bahçeli tabii ki haklıydı…

Minicik yavruları denizaltına doldurup, en kalabalık oldukları zaman havaya uçurmayı düşleyenler, böyle bir niyet taşıyanlar, bunu “seminer notuydu canım” diye yutturmaya çalışanlar da Sıtma Savaş’ta çalışıyordu…

Fatih Camisini bombalamayı not etmişlerdi ama en kalabalık zamanı seçmek gerektiğini “seminer notu”na düşmüşlerdi.

Kimler mi, tabii ki Belediyelerdi…

Bahçeli elbette haklıydı…

33 askerin şehit edilmesinde, eline el bombası sıkıştırılan erin acımasızca öldürülmesinde olduğu gibi, muhtemeldir ki, Yunanistan’la aramızda savaş çıksın diye Yunan Jetlerini bombalamayı düşleyen, hatta bunu “seminer notu”na işleyen de Ağaçlandırma da çalışan bir görevliydi veya DSİ personeliydi…
Bahçeli sonuna kadar haklı…

Bu hakkının gereği olarak da eğer olursa, kuş gelip taşa değerse, barajın altında kalmayıp tek başına iktidar olursa AK Parti’den hem hesabını soracak, hem Osmanlı tokadını atıp, üstüne de şamarlamayı sürdürecekti…

Bileğine kuvvet Bahçeli’nin, vur sesi Orta Asya’dan gelsin…

İşte o zaman AK Parti gününü görecek, bakın daha neler olacak…

Naif Karabatak/CafeSiyaset.com
29 Kasım 2010