25 Kasım 2010 Perşembe

Bu işin kibar yolu yok mu?

Önceki gün Adıyaman Üniversitesi’nde bir operasyon vardı. Yerel ve yaygın basına “Adıyaman Üniversitesi’ne Şafak Baskını/Operasyonu” olarak geçen haber, birden dikkatleri Adıyaman’a çevirdi. Henüz kargalar kahvaltı etmeden, onlarca polis rektörlük binasına baskın yaptığına göre “önemli” bir şeyler olmalıydı…

Basının aldığı ilk bilgi “ihaleye fesat karıştırma” suçlamasıyla dördü müteahhit olmak üzere 13 kişinin gözaltına alındığıydı…

Gözaltına alınanlar suçlu mı, suçsuz mu, elbette buna yargı karar verecek, şimdilik bizim konumuz değil, bilmemiz de mümkün değil…

Bildiğimiz ise sabahın beşinde insanların evlerinden alındığı, rektörlüğün adeta abluka altında tutulduğudur…

Kimse kusura bakmasın, bu bana nedense “şov” gibi geldi…

Adıyaman polisinin son birkaç aydır yaygın basına hangi konularda girdiğini çok iyi biliyoruz…

Küçük bir kavgayı bile meydan kavgasına dönüşmesini önleyemeyen…

Elinde tuttuğu kişinin bacağından bıçaklanmasını engelleyemeyen…

Normal bir park ihlalini adeta terörist baskınına döndüren, ayağının altına aldığı sürücünün, ağzının, gözünün içine biber gazı sıkan…

Çok değil, daha geçen yıl polis kontrol noktasından kaçan aracın bir düğüne girmesi nedeniyle onlarca polisin, ağır makineli silahlara düğün basmasını, düğün sahibini dövmeye çalışmasını, hem suçlu hem güçlü misali “bana mukavemet ettiler” diye “çocukça sızlanarak” ve “komikçe” şikâyette bulunmasını…

Neler neler gördük…

Elbette bütün polisler, bütün operasyonlar, bütün görevler böyle değil…

Polis, öncelikle suçsuz insanlar için vardır…

Polis, huzuru bozmak isteyenler için vardır…

Ama polisin aldığı görevi şova dönüştürmesini de alkışlamamızı kimse beklemesin…

“Operasyon ne için yapılır?” diye çok düşündüm…

Öncelikle terör olaylarında, uyuşturucu kaçakçılığında, darbe girişiminde ve “kaçması” muhtemel olan, “bilgileri yok etmesi” gereken her olayda olabilir…

Bunda da olabilir…

Ama bunun zamanlaması ayarlanamaz mı, insanları rencide etmeden, peşinen suçlu göstermeden yapmak mümkün değil mi?

İlla gün ışımadan, sütler kaymak tutmadan, ibibikler ötmeden, seher yeli esmeden mi yapılması gerekir?

Kişilerin evlerini basmak “kanuni” bir mecburiyet mi?

Üç saat sonra mesaisinde olacak insanları, evlerinde, eşinin ve çocuğunun yanında gözaltına almakla ne elde ediliyor?

İlhan Selçuk’u, Türkan Saylan’ı, bazı generalleri, öğretim üyelerini “darbe” suçlamasıyla gecenin bir yarısı gözaltına alınmasına gösterilen tepkileri unutmadık…

Üstelik onlar “darbe” gibi önemli bir suçlamayla karşı karşıyaydı…

Buna rağmen de son birkaç yıldır her ilin emniyet müdürlüğü, yaptığı operasyonları gün ışımadan yapmayı alışkanlık haline getirdi.

Bu yasanın emrettiği bir zamanlama mı?

Olmazsa olmaz bir zaman dilimi mi?

İlla da “kargaların kahvaltı etmesini beklemeden” diye ibareler mi var?

Ve elbette her operasyona “çarpıcı” bir isim…

Başka bir deyişle afili, (halk tabiriyle afilli) bir isim bularak…

Bir gece yarısı olunca “baskın”a dönüşür ve “başka zaman ele geçmez” düşüncesiyle “başarılı baskın” şeklini alacağı mı sanılıyor?

İş böylece çekici hale getirilir, ilgi uyandırır, herkesin dikkatini çeker, yargı sürecinin sonunu beklemeden insanların “bakın suçlular” diye algılamasına sebep olur diye mi düşünülüyor?

Belki suçlular, belki de suçsuz…

Oysa sabah mesai başlangıcında da aynısını yapabilirler…

Hadi daveti uygun görmediniz…

Bari işyerinde, görevinin başındayken, eşi ve çocuklarının gözü önünde olmadan yapın…

Ne kaybedersiniz?

Yasal süreçten bir eksilme, bir azalma, bir noksanlık olur mu?

Yine ifade alınır, yine savcılığa çıkarılır, yine savcıların hazırladığı dosya mahkemelere sevk edilir…

Üstelik mesai başlangıcında olduğu için “evrak saklama” da söz konusu olmaz…

Ne varsa orada…

Elbette ev araması gerekiyorsa ve sayın savcılar bunu uygun görüyorsa mahkeme kararıyla ev de aranır, işyeri de…

Ama “baskın” gibi değil, “terörist” avlar gibi değil…

Yapılan operasyonu, gözaltına almayı, suçlamaları elbette önemsiz görmüyorum, görmem de söz konusu olamaz.

Gereksiz gördüğüm, gözaltına almanın “baskın” şeklinde yapılması, zamanlamasıdır…

Yoksa bunun daha güzel, daha kibar şekli yasalara aykırı mı?

Naif Karabatak/CafeSiyaset.com
26 Kasım 2010

CHP’lilere 6 Soru

Okuyucularımın tepkisini çok ama çok önemseyenlerdenim. Hakaret ve küfür olmadığı müddetçe verilen her olumlu-olumsuz tepkiyi dikkate alır, cevap da veririm.

Ziraat Mühendisi olan bir okurum “Siz böyle yanlı siyaset yapmaya devam edin bakalım. Bir gün sizle de böyle dalgalar geçilir elbet. Kemal beyle dalga geçiyorsunuz ama unutmayın ben de bir gün sizinle dalga geçeceğim. Taraf tutmayın, yazarsanız yazarlığınızı bilin yalakalık Türk adamına yakışmaz.” demiş…

Doğrusu CHP’yle veya onun genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’yla bugüne kadar hiçbir zaman dalga geçtiğimi hatırlamıyorum. İroni yapmış olabilir miyim acaba?

Belki de “Kemal bey” dememe kızılmıştır diye düşündüm ama okurumuz da notunda “Kemal bey” ifadesini kullanmış.

Hayatım boyunca “yalakalar”dan iğrendiğimden “yalakalık” bölümünü geçiyorum. Ayrıca, “Türk adamına yakışmaz” değil, hiçbir millete, hiçbir ırka, hiçbir dine yakışmaz. Bir başka deyişle de yalakalığı, sadece yalaka olanlar ve yalakalık yapılanlar sever…

Geçiyorum…

***

CHP’de bugünlerde anket heyecanı var…

Milletvekilleri, altı soruluk anketten çıkacak sonuca göre kurultaya gidip gitmeyeceklerine karar verecekler…

Yani demokratik bir yol…

Ama kazın ayağı her zaman öyle olmuyor…

6 soruyu cevaplamak için uzman olmak gerekiyor. Birine vereceğiniz cevap, diğerini hükümsüz bırakabiliyor.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, kurultay konusundaki kararını milletvekillerinin dolduracağı ankete göre verecekmiş. Daha önce il başkanlarına dağıtılan anket formunun bu kez milletvekillerine dağıtılmasına karar verilmiş.

Ankette milletvekillerinin kurultay isteyip istemedikleri sorulacakmış…

Bir kısmı “istiyorum” diyecek, bir kısmı da “istemiyorum” diye cevap verecek…

Hemen sonra kurultay isteyenler ve istemeyenlere “genel başkan seçimi” isteyip istemedikleri sorulacak…

Yani “kurultay istiyorum ama genel başkan kalsın” diye cevap verenler çıkacak…

Ya da “kurultay da istiyorum, genel başkanı da değişsin diyorum” diyecekler…

Belki de “bu soruyu geçiniz” şıkkı olmadığından, “kurultay istemiyorum, genel başkan değişsin” diye cevap verenler bulunacak…

Hani CHP buna alışkın…

Atanır, olur biter…

Sonra tüzük değişikliği isteyip, istemedikleri sorulacak…

“Genel kurul da olsun, genel başkan da değişsin, tüzük de yenilensin” diyenler olabileceği gibi, “genel kurul yapılmasın, tüzük değişsin, genel başkan değişmesin” gibi farklı farklı cevap verenler bulunacak…

Ya da “hiçbir şey değişmesin, her şey yerli yerinde kalsın” diye 70 yıldır yapılmayanın devamını isteyenler de olacak…

Değişimden korkanlar…

Yeniliği sindiremeyenler…

Anket soruları çetrefilli, her türlü yoruma açık ama demokratik de…

Bir kere anketi cevaplayanın kim olduğu belli değil, yani isimler gizli…

Islak imza da yok, çentik atarak “bu benim ha!” diye işaret koymak da yok…

Yazı karakterinden tanıdın, tanıdın, yoksa kimin ne cevap vereceği belli olmayacak…

CHP bir kurultaya gitmek için 6 sorunun cevabını arıyor; tıpkı 6 ok gibi…

Altı okun her birine atfettikleri değere sadık kalınıp, kalınmadığını da sorgulamıyorlar…

Mesela “halkçılık”…

CHP ne kadar halkçı?

Diğer değerlerini de sorgulayabilirler…

Cevap aranacaksa soru çok, bir kelime bir işlemden çok daha fazla, “Kelime Oyunu”ndan çok daha zengin…

Mesela bugünlerde Merhum hâkim Safa Mutlu’nun yakınları da Kemal beye soruyor; “Hakim katilinin mezarını ziyaret ettiniz, sizi neden mağdur olan hakimin mezarında göremedik?”

(Burada yeni nesil için not düşeyim. Gerçekten de büyük bir sanatçı olan Yılmaz Güney, sanatı, sanatçı kişiliği, gördüğü zulüm, çektiği işkence veya başka bir şey için katil olmamıştı. 1974 yılında Adana’nın Yumurtalık ilçesinde, gazinoda film çekimi yapılıyordu. Çekimi izleyenler arasında Yumurtalık Hâkimi Safa Mutlu ve eşi de vardı. Güney, gazino sahibine “gerçek mermilerle” atış yapmak istediğini söylemiş, gazino sahibi de aynı zamanda savcılığa da bakan hâkimin izin vermesi gerektiğini belirtmişti. Hâkim Mutlu da güvenlik gerekçesiyle buna izin vermemişti.

Yılmaz Güney, “ben kralım, atış yaparım” deyince, hâkim de “ben de devletin hâkimiyim, izin vermem” diye cevap vermişti. Bu cevap, hâkimin eşinin yanında a alnından kurşun yemesine neden olmuştu…)

Bu olayda “kahramanlık” nerede diye soruyor Nevşehirliler, Mutlu ailesi ve çok daha başkaları…

Kemal Beyin Ahmet Kaya mezarını ziyareti de çok tartışılsa da, Yılmaz Güney’in mezarı kadar tartışılacağını sanmıyorum. Çünkü, Kaya’ya o gün çatal bıçak fırlatanlar bile yaptıklarının yanlışlığının farkında. Ama Yılmaz Güney çok farklı…

Şimdi CHP’liler 6 soruya cevap verecek, kongre olacak veya olmayacak, genel başkan değişecek veya değişmeyecek, tüzük yenilenecek veya yenilenmeyecek…

Peki ne olacak?

CHP halkla buluşacak mı, yanlış yerde yanlış siyaset yapmaya devam mı edecek, halkın değerlerinin farkına varacak mı, parti içi ayak oyunları dinecek mi, kaset skandalının sorumluları ortaya çıkacak mı, korku imparatorluğu sona erecek mi?

Bu sorulara da cevap verecek var mı?
Naif Karabatak/Cafesiyaset.com
25 Kasım 2010

23 Kasım 2010 Salı

Eller Gider Aya, Biz Kalırız Yaya

Belki de kendi kendimizi küçümsediğimiz için pek sevmediğim bir sözü yazımın başlığına aldım. Halk arasında “bir arpa boyu yol alamadığımızı” ispat için bir zamanlar sıkça kullanılan bir sözdü…

Şimdi pek hatırlanmıyor…

Belki de yeri geldiğinde “Elin Adamı” deyip, neler yaptığını ballandır ballandıra anlatanlar, “Elin Adamı”ndan daha çok işin içindeymiş izlenimi de verirdi…

Elbette benzetmelerin çoğu gerçekti…

Avrupa’da, Amerika’da, hatta Afrika’da ve Asya’da görülen ilerlemelerin çok küçük örnekleri bile ülkemizde görülmezdi…

Teknolojide de bu böyleydi, bilimde de, eğitimde de, sağlıkta da…

Hayatın her alanında olduğu gibi demokratikleşmede, hak ve hukuk mücadelesinde, adalet anlayışında, özgürlük tanımında, yasak ve serbest edilen fiillerde de böyleydi…

Yıllardan beridir bunun sebebi araştırılır durulur.

Uzmanlar kafa yorarlar; araştırmacılar, sosyologlar, psikologlar, toplum bilimcileri, siyasi analizde sözüne güvenilenlerin tespiti hemen hemen aynı…

Elbette bunun birçok sebebi var ama öne çıkan etkenler de var…

Suçun bir bölümü ülkeyi idare edenlerde, bir bölümü bürokraside, bir kısmı da vatandaşların ta kendisinde…

“Böyle gelmiş böyle gider” mantığıyla davrananların hiçbir iyileştirme de bulunmaması, ülkenin ve insanımızın önünün tıkanmasının en önemli sebebidir…

Belki de görünür bir diğer etken, şekilciliğe verdiğimiz değerdir(!)

Öyle ki, “kıyafet kanunu” bile yapan bir ülkeyiz…

Başımıza geçirdiğimiz şapkayı bir dönem “devrim” olarak görmüş, sonraki dönemlerde şapka giyenleri “köylü” diye küçümsemişiz…

Şekilciliğimizi “ilerleme” olarak görenler, modacıları dünyanın en ilericisi gördüklerine kuşku duymamak gerekir.

Ama modacılar da bazen eski kıyafetleri yeniden yapılandırarak “gerici” duruma düşebiliyor…

Birçok şeyi oturup konuşmuyorduk bile…

Böyle gelmişti, illa da böyle gitmesi gerekirdi…

Kurallarımız vardı, yasaklarımız vardı, tabularımız vardı, yönetmenliklerimiz, genelgelerimiz.. hâsılı her bir şeyimiz vardı ama her şey de nedense “yasak hemşerim” türündendi…

Bizler, neyin yasak olduğunu öğrenip, özgürlük alanımızın ne kadar olduğunu cetvelle ölçmeye başlıyorduk…

O kadar çok yasağımız vardı ki, halkı düşman belleyenlerce dayatılan yasa ve yönetmenlikler nedeniyle korku toplumu haline dönüşmüştük…

Öyle ki, bütün bunlar yetmeyince ara sıra “darbe” yaparak kısıtlı olan özgürlüğümüzü de elimizden alanlar vardı…

Burnumuz her zaman sürtülmeliydi, haddimizi bilmeliydik, sivri laflar etmemeli, her konuştuğumuza dikkat etmeliydik.

Kimi zamanlar komünist devletlerden daha fazla içimize kapandık, gölgemizden korkar olduk, her köşe başında bir ajan vardır diye paranoya büründük/büründürüldük…

Dün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Milli Eğitim Bakanlığı ve Ulaştırma Bakanlığı’nın işbirliği ile gerçekleştirilecek olan Eğitimde Fırsatları Artırma ve Teknolojiyi İyileştirme Hareketi Projesi (Eğitimde ‘Fatih’ Projesi) imza töreninde işte bütün bunları hatırlatacak sözler söyledi.

Başbakan, “Bizde müfredatın tartışma konusu olduğunu görmezsiniz ya da çok nadir şahit olursunuz. Eğitim metotları, eğitim teknolojileri, eğitimde fırsat eşitliği, imkanlar konuşulmaz. Varsa yoksa şekil konuşulur, varsa yoksa şekil tartışılır.” diyerek devam eden bir konuşmaydı…

Biz kasketi tartışırız, fötr şapkaya acayip manalar yükleyebiliriz, başörtüsünün rejim için nasıl tehdit oluşturacağı üzerine korku senaryoları yazabiliriz.

Şalvarımız, yeleğimiz, köstekli saatimiz, takım elbisemiz, boyun bağımız, kemerimiz, tokamız.. her bir şeyimizin farklı manaları vardı.

Ve bu manalar bize “yaftalama” kolaylığı sağlardı…

Saçımızın rengi, gözümüzün sürmesi, pantolonumuzun boyu, ceketimizin düğmesi, sakalımızın boyu, bıyığımızın ölçüsü her zaman sorun oldu…

Eğitimin kalitesi, sağlığın iyileştirilmesi, hakların gasp edilmemesi, özgürlük alanlarının genişletilmesi, halka güven duyulması, daha birçok şey gündemimize girmedi, gündemine alanlarsa kötü çocuk olarak tanıtıldı…

Ve yıllarca eller aya giderken biz yaya kaldık.

Neden yaya kaldığımızı sorgulamak bile suç sayıldı, bir kabulleniş şeklinde yıllarca telaffuz edip durduk…

Artık yetmedi mi?
Naif Karabatak/CafeSiyaset.com

22 Kasım 2010 Pazartesi

CHP’deki hırs mı heves mi?

Artık kahve köşelerinde “vatan kurtarma” adına yapılan “ne olacak bu memleketin hali?” yakınması gerilerde kaldı. Şimdi “ne olacak bu CHP’nin hali?” diye başlayıp, “CHP’yi kurtarma” planlı yapan yapana.

Her şey CHP’nin “bu defa da farklılık olsun” diye BDP’yle bayramlaşmasıyla başladı…

Kırık bir aşk hikâyesi değildi CHP’nin ki…

İktidar hırsı kaplamıştı her bir yanını…

Kurulduğu günden bu yana hiçbir “meşru” seçimde iktidar olamamıştı…

Ya “gizli oy, açık tasnif”, ya “dayatma”, ya “darbe”, ya da çok daha başka yollarla iktidar olacakları hissinin bertaraf edilmesi gerekiyordu…

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu kararlıydı; “iktidar olmamız lazım” diye çıktı er meydanına…

Ayak oyunlarıyla devam eden süreç de, kim hangi gün hangi koltukta belli değil…

Ama bugün CHP’nin Genel Sekreterlik koltuğunda oturan Süheyl Batum, CHP’nin BDP’yle seçim ittifakı yapabileceğini söylemişti…

İttifak, anlaşma, uyuşma ve bağdaşmadır…

Aynı zamanda da “oy birliği” demektir…

Yani oyu az olanların, seçimde hezimet yaşayacağını umanların başvurduğu bir yöntemdir…

Bir diğeri de “zaten aynı düşünüyoruz, ayrılığa ne gerek var” deyip, bekârlığa veda edip, siyasi evlilik yapmanın bir diğer adıdır…

CHP ile BDP’nin birleşme veya ittifak isteğinin ikinciye girdiğini sanmıyorum…

CHP’nin birinci varsayımla ilgili sıkıntıları var…

Ama karşılarında da “BDP” var…

Daha önce yaşananlar var…

SHP’yi bitiren ittifaklar var…

Fesatlar hemen “eksen kayıyor” dediler. Hani Türkiye’nin ekseninin kaydığını da sanıyorlardı…

Çiçeği burnundaki Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin, “eksen” lafına fena bozuldu…

CHP’nin ekseni kaymazdı, 70 yıldır bir adım bile ilerlemeyen partinin ekseni şimdi neden kaysındı?

Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu “birleşme”ye sıcak baktı…

Genel Sekreteri Süheyl Batum sıcak bakmıştı ondan…

Sonra Genel Başkan Yardımcısı “soğuk” karşıladı…

Eski genel başkanı da “soğuk” karşılamakla kalmayıp, “iktidar hevesinin” insana neler yaptıracağını da hatırlatmıştı…

Kemal bey yine bildik numarasını yaptı, kıvırdı…

İttifak gibi bir arayışları yoktu…

İktidar olma gibi hevesleri vardı…

Muhalefet boyunlarının borcu değildi ya, hep muhalefet mi kalacaklardı?

Elbette hep muhalefet kalınmazdı…

Ama iktidar olmak için de “feda edilenler” iyice gözden geçirilmeliydi…

Çünkü iktidar olma hevesiyle, iktidar olma hırsı bir birine karışabilirdi…

Heves, insanı kamçılar; isteği, eğilimi, şevki belirler…

Hırs ise gözü karalıktır…

Bir dönemece girdin mi, her şeyi mubah görmeye başlarsın…

Daha dün ne dediğini unutup, her partiyle, her şartta, her türlü tavizlerle ittifak arayışına girebilirsin…

Altını oymaya çalışanların, amacının ne olduğunu sandıklar açıldığında fark etmeye başlarsın ama iş işten geçer…

Kemal bey, CHP’nin iktidar olma hevesinin olduğunu söylüyor/öyle sanıyor…

Oysa CHP’nin ve özellikle Kemal beyin “rüştünü ispat” etmek gibi derin kaygı ve korkusu var…

Bu da kendisini ve partisini hevesten, hırsa doğru hızla uzaklaştırıyor…

Kimileri bunu bilinçli yapıyor…

Kimileri Genel Başkanlarına destek için…

Kimileri de “seçimden sonra koltuk bana kalsın” diyerek, Kemal beyin gözünü hırsla bürümeye çalışıyor…

Kemal beye de “hırs” yakışıyor…

Bugüne kadar iktidar olamayan CHP’nin kendi liderliğinde iktidar olduğunun hayaliyle yatıp kalkıyor…

Tarihe geçecek az şey mi?

BDP’yle de olsa TKP’yle de olsa daha başka partiyle de olsa fark etmeyecek…

Daha düne kadar kimi neyle suçladıklarını unutup, “iktidar için” diye her şeyi mubah belleyecekler…

Eksenin kaydığı falan da yok, eksen yerli yerine oturmaya çalışıyor ama “gıcıklar” bir türlü izin vermiyor…

Yoksa ne güzel olurdu CHP iktidar Kemal Bey başbakan…

Rüyada canım…
Naif Karabatak/CafeSiyaset.com
22 Kasım 2010